Çocuklarda ekran bağımlılığı nasıl oluşur, nasıl engellenir?

10 Mayıs 2022

Ekran bağımlılığı günümüzde birçok çocuğun hatta yetişkinin sorunu!

Ekran bağımlılığı bireylerde küçük yaşlardan itibaren gözlenebilen özellikle çocukların anne babaları tarafından oyalanmaları, yemek yemeleri ya da sakin durmalarını sağlayabilmeleri, kazanç elde edebilmeleri açısından çocuğun ekran karşısında dakikalarca bazen saatlerce oturtulması ile süregelen bir durumdur. Ebeveynlerin bu tür kazançları elde edebilmek için çocukları meşgul edecek televizyon, telefon ve tablet gibi elektronik cihazların önüne tabiri caizse hapsetmeleri ekrana olan bağımlılığı ifade etmektedir. Çocuklar bu görsel uyaranlara ekran yoluyla maruz kaldıkça bir süre sonra ekran karşısından kalkamadıklarını, gerçek yaşamdan uzaklaşmış bir biçimde hayat sürdüklerini görmekteyiz. Çocukların bu şekilde ekran karşısında aşırı zaman geçirmeleri boş zamanlarında hatta meşgul olmasalar dahi gün içerisinde yerine getirmeleri gereken görev ve sorumlulukları yerine getirmemeleri çocukların ruhsal ve duygusal olarak gerilemelerine sosyal çevreden uzaklaşmalarına özellikle dış dünyaya olan ilgi ve meraklarını kaybetmelerine neden olan ekran bağımlılığı günümüzde birçok çocuğun hatta yetişkinin sorunu haline gelmektedir.

Ekran bağımlılığı hangi problemlere neden olmaktadır?

Çocukların uzun saatler boyunca ekran karşısında durmaları ruhsal ve sosyal yönden birtakım sorunları beraberinde getirse de özellikle fiziksel olarak da birtakım problemleri beraberinde getirmektedir. Çocuk ekran karşısında uzun süreler boyunca hareket etmemekte ve bu durum kas iskelet sistemini de etkilemektedir. Çocuklar bu fiziksel, sosyal ve ruhsal sorunları yaşasalar dahi kendilerini ekran karşısından alamamakta ekrandaki o sözde büyüleyici dünyaya hapsolmaya devam etmektedirler. Ayrıca ekran bağımlılığının küçük yaşlardan itibaren görülmesi çocuklarda konuşmada güçlük, ince motor ve kaba motor becerilerinin gelişiminde yavaşlama, sosyalleşme ve çevresiyle ilişki halinde olma süreçlerinde gecikmeler, yaratıcı düşünmenin engellenmesi, bilişsel bozukluklar, var olan dünyaya topluma uyum sağlamakta yaşanan güçlükleri beraberinde getirebilmektedir.

Çocukların kritik gelişim yaşlarından itibaren ekrana tutsak olmaları çok ciddi bir sorun olarak görülmekte özellikle çocukların geleceği ile ilgili birtakım kaygıları da beraberinde getirmektedir. Günümüzde çocuklar kontrolsüz bir biçimde tablet, bilgisayar, televizyon ve telefonlara ulaşabilmekte içeriğinin uygun olmadığı programları, videoları izleyebilmekte ve problemli davranışları geliştirebilmektedir. Ebeveynlerin, durmayan, merak eden, çevresini incelemek isteyen çocuklarına karşı “oğlum biraz otur, çizgi film açıyım.” diyerek bir video açmaları, eve ilk gelindiğinde televizyon açılması gibi durumlar çocukların ekrana olan bağımlılıklarını pekiştirmektedir.

Peki ekran bağımlılığını önlemek için neler yapılmalıdır?

Ebeveynler çocuklarına rol model olmakta ve onları etkileyebilmektedir. Ellerine telefon alan, sürekli televizyon karşısında olan bireylerin çocukları da sözde renkli dünya olarak nitelendirilen telefona ve çeşitli uygulamalara, oyunlara merak salabilmektedirler. Özellikle bu konuda alınması gereken önlemlerden en önemlisi ebeveynlerin kendi davranışlarını düzenlemeleri ve kontrol etmeleridir.

Elinizde bulunan telefonları çocuklarınıza hediye ediyormuşçasına sunmayın, bir yerlere giderken oyuncak taşımak yerine tablet taşımayın, çocuklarınız daha çok küçükken ve gereksinim yokken tablet almayın, tablette yapılması gereken derslerden sonra sınır koyun, sınır seçenek uygulayın, belirli bir saatten sonra televizyon, bilgisayar, tablet ve telefon gibi aletleri kapatın, arkadaşlar ve aile ile geçirilen sosyal zamanları artırın, cep telefonlarınızı özellikle gece bulunduğunuz odadan farklı bir odada bırakın vb. gibi küçük önlemler ve adımlarla ekran karşısında geçirilen zamanı minimum düzeye indirmek mümkün olabilmektedir. Bu durum gelecek vadeden çocukların daha iyi yetişmesi, kaliteli zaman geçirmesi, sosyalleşebilmesi açısından önem arz ettiğini unutmamak gerektiğini sürekli hatırlayalım. Çocukların ekran karşısında gelişim zamanlarını, yaşamlarını, zamanlarını harcamalarına izin vermeyelim.

Yazının devamı...

Anne baba tutumu çocuğun kişilik özelliklerini nasıl etkiliyor?

25 Nisan 2022

Anne baba tutumları genel anlamda çocuğun yetiştirilmesinde ebeveynin başvurduğu sözsel ve fiziksel iletişim biçimlerini kapsamaktadır. Geliştirilen bu tutumlar çocuğun kişilik özelliğinin belirlenmesinde, problem çözme becerilerinin gelişiminde ve sosyal çevresi ile olan etkileşiminde önemli bir role sahiptir. Özellikle anne baba tarafından benimsenen tutum ve davranışlar çocuğun psikolojisi üzerinde de ciddi etkiler bırakabilmektedir. Geliştirilen bu tutumlar çocuk ve anne baba arasındaki ilişkinin temel faktörlerinden biridir.

​Kısaca anne baba tutumları çocuklarını yetiştiren ebeveynlerin onlara olan yaklaşımı, tutum ve davranışlarının tümüdür. Çocukların gelişim sürecinde onlara gösterilen sevgi ve destek kadar kural ve sınırlamalarda çocukların gelişim döneminin sağlıklı ya da gösterilen tutuma göre sağlıksız bir biçimde gelişmelerinde rol oynamaktadır. Çocuklar kendilerine sergilenen tutum ve davranışlara karşı bu tutum ve davranışları yansıtan birtakım davranışlarda geliştirebilmektedirler. Dolayısıyla iki taraf arasında bir iletişim ve etkileşim meydana gelir. Çocuğun davranışını değiştirebilmek ya da düzeltebilmek için ebeveynin tutumundan başlamanın ciddi rolü olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Ebeveyn tarafından çocuk üzerinde uygulanan tutumlar şu şekilde sınıflandırılabilir: demokratik anne baba tutumu, otoriter-baskıcı anne baba tutumu, aşırı hoşgörülü anne baba tutumu, aşırı koruyucu anne baba tutumu, tutarsız-dengesiz anne baba tutumu, mükemmeliyetçi anne baba tutumu ve ilgisiz-kayıtsız anne baba tutumu biçiminde belirtilebilir.

​Otoriter- baskıcı anne baba tutumu sergileyen ebeveynler aşırı kontrol odaklı hoşgörüden uzak, katı ve baskıcı bir disiplin sergileyebilirler. Çocukları ile bu şekilde iletişime geçen ebeveynler çocuklarının onayı ya da fikri alınmadan belirlenen sınırlara çocukların itaat etmesini beklerler. Çocuklarının görüşlerinin pek de bir önemi yoktur. Her seferinde bir beklenti içerisinde olan bu ebeveynler çocukların ufak hatalarında cezaya başvurabilirler. Bu tutum ile korkarak büyüyen çocuklar dikkatli, disiplinli, olsalar dahi bağımlı, çekingen, özgüvensiz, tedirgin olabilecekleri gibi isyankâr ve kural tanımayan kişilerde olabilirler.

​Aşırı hoşgörülü anne baba tutumunda burada patron çocuktur. Anne baba çocuğun sınırlarını belirlememiştir. Çocuk hayatın merkezindedir ve her şey çocuğa göre düzenlenir. Çocuğun yaptığı hatalar dahi hoşgörü ile karşılanır. Bu şekilde yetişen çocuklar ileride doyumsuz, bencil, kural tanımaz, sorumsuz olabilir istediklerini alamadıklarında agresif eğilimler sergileyebilirler.

​Aşırı koruyucu anne baba tutumunda ise ebeveyn çocuğunu gereğinden fazla korur ve kontrol eder. En güvenli yerlerde dahi başına bir şey gelecek korkusu ile dışarı çıkmalarına izin vermez. Dolayısıyla bu şekilde büyüyen çocuklar kendilerinde var olan potansiyeli göremez, bağımlı, kendi başına karar veremeyen, zayıf kişilikler olurlar.

​Tutarsız – dengesiz anne baba tutumunda çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamazlar. Kesin ve sürekliliği olan kurallar bu ebeveynlerde yoktur. Bir gün onaylanan davranış başka bir gün cezalandırılabilir. Dolayısıyla belirsizlik içerisinde büyüyen çocuklar ilerleyen yaşlarda kararsız, şüpheci, güven sorunları yaşayan bir karaktere dönüşebilir. 

​Mükemmeliyetçi anne baba tutumunda genellikle ebeveynler zamanında kendilerinin yapamadığı ya da başaramadığı şeyleri çocuklarının gerçekleştirmesini isterler. Fakat böyle bir durumu sergilerken çocuklarının isteyip istemediğini göz ardı edebilirler. Çocuklarından beklentileri çok yüksektir, hatalara yer yoktur. Çocukların söz sahibi olamadığı bu tutum ilerleyen dönemlerde yetersiz, değersiz, yanlış yapmaktan korkan ve kendini başkalarını memnun etmeye adamış kişilikler haline dönüşmelerine neden olabilmektedir.

​İlgisiz anne baba tutumunda çocuklar adeta görünmezdir. Çocuklarını önemsemeyen bu anne baba tutumunda iletişim ve etkileşim kalitesi oldukça düşüktür. Çocuklar için evde yalnızlık hakimdir. Bu tutum ile büyüyen özgüveni düşük çocuklar dikkatleri üzerine çekmek için agresif tavırlarda bulunabilir.

Yazının devamı...

Antisosyallik ve antisosyal davranışlar

8 Nisan 2022

Halk arasında sosyal olmayan insanlara antisosyal dendiğini duymuşsunuzdur. Bu yanlış bir kullanımdır. Sosyal olmayan bireyler için asosyal terimi kullanılırken bu durumun antisosyallik ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu ayrımın beraberinde antisosyal bireyleri tanımaya başlayalım. Antisosyal bireyler hayatları boyunca sorumsuz davranışlar sergileme eğilimlidirler, kendilerinin ve diğerlerinin güvenliğini önemsemezler. Antisosyal bir birey genellikle başkalarının haklarını ihlal etme, aldatıcı davranma, saldırgan tutum sergileme ve sosyal kuralları çiğneme davranışlarında bulunabilmektedirler.

Antisosyal insanların özellikleri nelerdir?

Antisosyal insanlar başkalarına aldırış etmeme, toplum kurallarına uymama ile ifade edilen sorumsuz ve agresif eylemler biçiminde tanımlanabilir. Antisosyal kişilik bozukluğu olan bireyler çoğunlukla ciddi suçlar işler ve bu işledikleri suçtan dolayı pişmanlık duymazlar. Antisosyal kişilik bozukluğu bireylerle olan ilişkide, düşünme şeklinde ve olayları değerlendirme biçiminde bozukluk olan kronik bir zihinsel hastalık olarak kabul edilmektedir. Antisosyal kişilik bozukluğu bir diğer adıyla “psikopat” biçiminde de isimlendirilebilir. Bu bireylerin yargı değerleri eksiktir bu sebeple yanlış ve doğru arasında sağlıklı bir ayrım yapamazlar. Sürekli bir biçimde başkalarının haklarını çiğneme ve başlarını belaya sokma eğiliminde olabilirler. Sıklıkla yalan söyler, zarar verici davranışlarda bulunur, alkol ve madde bağımlılıkları vardır. Genellikle dürtüsel davranan bu tipler başkalarının zararı mevzu olduğunda sadece kendi yararlarını düşünerek bir eylemde bulunurlar. Sergiledikleri eylemden dolayı pişmanlık duymazlar. Sürekli ve tutarlı bir ilişki kuramayan antisosyal bireyler ilişkiyi sürdürebilseler dahi bunu tehdit ile ya da fiziksel ve psikolojik şiddetle mümkün kılmaya çalışmaktadırlar.

Antisosyal “davranışlar” nedir?

Antisosyal davranışlar çocuğun psikolojik ve sosyal hayat içerisindeki durumunda tehlike barındıran davranışlardır. Bu patolojik davranışlar tedavi edilmesi gereken hastalığa dönüştüğünde antisosyal davranış bozukluğu adını alabilmektedir. Hırsızlık veya saldırganlık antisosyal davranışlara örnek verilebilir. Genellikle 15 yaşından sonra ortaya çıkan antisosyal kişilik bozukluğunun kurallara uyum sorunu olan çocuklarda ergenlikten sonra görülme olasılığı daha da artmaktadır. Çocuklarda dikkat eksiliği ve hiperaktivite sonraki yaş dönemlerinde antisosyal birey olmalarını kolaylaştırabilmektedir. Sadece bu nedenlerden oluştuğunu belirtmek çok da doğru olmasa da hastalığın nedenleri arasında genetik ve çevre faktörü de büyük oranda etkilidir.

Diğerlerine ve her şeye karşı güç sağlama ve bu gücü korumaya yönelik ihtiyaçları olan bireylerin toplumda başarılı olabilecekleri hatta bu başarılarının da takdir edileceği unutulmamalıdır. Bu bozukluğa sahip her birey yasaları çiğnemez ya da madde kullanmaz. Bu bozukluğun belirleyici unsuru davranışlardır. Dolayısıyla henüz belirlenememiş ve işlerinde üst düzey konumlarda bulunan birçok insanın varlığı yadsınamaz. Bulundukları konumları, manipüle etme becerileri, başarıları yüksek olan bireyler kurumlarda üst düzeylere gelebilirler. Başkalarının duygularına değer vermemeleri ve vicdansız davranmaları gibi durumları başarılarının ve konumlarının altında saklı kalabilmektedir.

Peki, antisosyal kişilik bozukluğuna sahip bireylerin tedavileri nasıldır?

Antisosyal kişilik bozukluğu olan bireylerin tedavileri zordur. Psikoterapi yaklaşımlarımdan bazıları bu kişilik bozukluğunun daha kontrollü olmalarını sağlayabilmektedirler. Fakat bu bozukluğa sahip bireyler herhangi bir zorlanma olmadan kendi başlarına tedaviye gelmezler. Kendilerinde bir sorun görmeyen bu kişiler özellikle maddi güç elde etmişken güç ihtiyaçlarını kendi ruhsal problemlerine rağmen sağladıklarından dolayı tedavi arayışına da girmeyeceklerdir. Bu tanıya sahip olan bireylerin çocuklukları incelendiğinde ciddi bir biçimde duygusal ve fiziksel şiddet görmüş oldukları devamında duygusal ihmale uğradıkları görülmüştür. Sıklıkla babanın yokluğu ya da varlığındaki şiddete maruz kalmış çocuklarda ileriki yaşlarında güç elde etme ihtiyacı olduğu görülmektedir.

Yazının devamı...

Özdenetim nedir, neden önemlidir?

29 Mart 2022

Özdenetim kelime anlamı olarak kişinin toplumda işlev görebilmesi amacıyla davranış, duygu ve isteklerini düzenleyebilmesidir. Özdenetim özellikle toplum içerisinde irade başta olmak üzere öz-düzenleme, öz-kontrol biçiminde de kullanılabilmektedir. Kişinin sahip olduğu özdenetim mekanizması benliğin bir parçasıdır. Kişi kendisi ve yaşadığı dünya arasındaki ilişkiyi bu şekilde sağlayabilir. Özdenetim sayesinde bireyler dürtü ve isteklerini kontrol edebilir, eylemlerinin ve kararlarının sorumluluğunu üstlenebilirler. Özdenetim (irade) ise bu istek gücünden meydana gelmektedir. 

​Bireyler bulundukları ortam ve koşullara göre duygu, düşünce ve davranışlarını düzenleyebilmekte ve ortama uyumlu halde davranabilmektedirler. Çocukluktan itibaren özdenetim becerisi gelişebilmektedir.

​Yapılan bir araştırmada özdenetimin önemine vurgulanmaktadır. Okul öncesi çocuklardan oluşan bir grubun önüne şekerlemeler koyulmuştur. Çocuklara bu şekerlemeleri hemen yiyebilecekleri fakat 15 dakika bekleyebilirlerse kendilerine iki şekerleme verileceği belirtilmiştir. 15 dakika ikinci şekerlemeyi almak için bekleyen çocukların yapılan çalışmanın sonucuna göre ileriki yaşlarında şekerlemeyi hemen yiyen çocuklardan daha başarılı oldukları görülmüştür. Araştırma sonucunda da görüldüğü gibi anlık haz almayı erteleyebilen kişilerin yaşamda daha başarılı oldukları görülmüştür.

​Özdenetim becerisine sahip bireyler davranışlarını ve düşünceleri kontrol edebilir ve dolayısıyla yaşamda var olan hedeflerine ulaşabilirler. Özdenetim ile genelde hayatımızı daha iyi bir hale getirebilir, yaşamda var olan stresler ile bu şekilde başa çıkabiliriz. Fakat çoğu birey özdenetim konusunda güçlük çekebilir. Özdenetimi zayıf olan bireylerin daha başarısız olduğu görülmüştür.

Peki özdenetim nasıl kazanılır?

​Özdenetim becerisinin kazanılması için bireyin hem biyolojik hem de çevresel faktörlerinin etkisi yadsınamaz. Mizaç biyolojik faktörlerden birisidir. Bireylerin kendini düzenleme ve denetleme becerisi mizaca göre şekillenebilir. Bazı bireyler için özdenetimi sağlayabilmek daha zor iken bazıları için daha kolay olabilir. Özellikle çevresel faktörler incelendiğinde ebeveynin yetiştirme tutumu bu alanda öne çıkmaktadır. Eğer bireyi yetiştiren ebeveynin kendini kontrol etme becerisi yüksek ise bireyinde kendini düzenleyebilme başarısının artacağı söylenebilir. Yaş almanın etkisi ile idrak yollarının gelişimi ve çevresel faktörlerinde etkisi ile bireyler bu konuda güçlenebilir. Bu şekilde bireyler kendilerini kontrol etmeye zevk ve haz aldıkları şeyleri erteleyebilme, grup normlarına uyma ve onu düzenleyebilmek için gerekli adımları atabilir. İçgüdüsel istekleri yönetebilmek özdenetim il mümkün olabilir. 

​Bireyler sahip oldukları özdenetim becerilerini geliştirebilmek adına öncelikle ulaşılabilir bir hedef belirleyebilmelidir. Örneğin kilo vermek isteyen bir bireyi düşünelim akşam yemeğini erken saatte yemek ve devamında atıştırmayı bırakmak gibi bir hedef belirleyebilir. Hedef belirlemenin ardından bireyin kendine inanması önemlidir. Birey bu şekilde kendisini etkileyen olaylar üzerinde kontrolü ve değiştirme gücü olduğu inancını pekiştirmiş olur. Kişinin kendisine inanması hem iç kontrol odağını hem de özgüven artışını sağlayabilecektir. Kendine olan inancı ile hedefe ulaşmak bireyi motive edecek bir unsur olacaktır. Diğer adımda ise birey bağımlı hissettiği ya da arzuladığı bir nesneye ya da davranışa karşı arzusunu erteleme çabasıyla isteğinde düşüş sağlayabilecektir. Bu hazzı erteleme davranışı ile özdenetimi güçlendirebilmek mümkündür. Devamında günlük meditasyon egzersizleri kişinin arzusuna karşı göstereceği direnci arttırabilmesini sağlamaktadır. Uzun vadeli büyük kazançlara odaklanmanın dışında bireylerde odaklanmanın yerini alacak düşünceye ulaşmanın önü meditasyon yöntemi ile açılabilmektedir. Bireyin kendini kontrol etme ve denetimi geliştirme amacıyla günlük pratikte bireyin kurtulmak istediği bağımlılık haline gelen davranışlarının detaylarını yazması önemlidir. Bilinçdışını arzularına yönelik davranışlarına karşı ikna edebilmek adına yazma eyleminin en az otuz gün boyunca düzenli gerçekleştirilmesi önemlidir. 

​Özdenetim sayesinde belirlenen amaçlara ulaşılabilir. Bireylerin kendi yolunu belirleyebilmesi ve o yolda emin adımlarla gidebiliyor olmak çok önemlidir. Özdenetim sahibi bireyin benlik saygısı, çalışma hayatı kendisine olan inancı eğitimi ilişkileri ve genel sağlığı üzerinde olumlu birtakım etkiler bırakacağını unutmamak gerekmektedir.

Yazının devamı...

Sevgi

15 Mart 2022

Sevgi; “insanı bir kimseye ya da bir şeye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten içsel duygu, sevme duygusu.” biçiminde tanımlanmaktadır. Genel olarak bu şekilde tanımlanan sevginin düşünürler tarafından birbirinden farklı tanımlamaları da vardır. Sevginin biyolojik, sosyal ve psikolojik olmak üzere birçok boyutu olduğu söylenebilir. Sevgiyi her insanın algılayış şeklide birbirinden farklıdır.

Sevgiyi bazı filozof ve bilim adamlarının düşüncelerinde de görebilmek mümkündür. Sevgi konusunu, annenin çocuğuna olan sevgisi gibi içgüdüsel sevgi, aşk veya aşırı kör sevgi şeklinde tanımlamaktan ziyade bilinçli bir biçimde sunabileceğimiz ya da hissedeceğimiz bir sevgiyi anlamak ve onu irdelemek daha doğru olacaktır çünkü sevgi adı altında çok seven kendisini aşık olarak nitelendiren bazı bireylerin karşı cinse bunu neden gösterip, sevgi adı altında sergiledikleri kısıtlayıcı davranışlar ya da sevgisini tam hissedemediklerinden dolayı zarar verici davranışlarda da bulunabiliyorlar. Bu durumda sevgiden bahsetmekten çok bu durumları sevgi biçiminde tanımlamak hem kelimeyi hem de sevginin masumiyetini kirletebilmektedir.

Peki, sağlıklı ve gerçek sevgi nedir?

Birkaç tanıma yer verilse de sevginin başka tanımlamalarını da ele almak sevgiyi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Sevgi gönülden bağlı olma, ilgi duygusu, derin dostluk ve sevecenlik duygusu, bir şeye ya da kişiye duyulan derin bağlılık şeklinde belirtilmektedir.

Kısaca sevgi kişilerin içlerinde hissettikleri o derin bağlılık ve içtenlik duygusunu da içinde barındıran soyut bir kavramdır. İnsanın kendi içinde hissettiği o gerçek sevgi; kişiye ve nesneye kişinin bütün içtenliği ile davranmasıdır. Karşımızdaki kişiye onun isteklerine, hayallerine, umutlarına ve sıkıntılarına ortak olmak ve gösterilen bütün bu çabayı hiçbir karşılık beklemeden mutluluk içerisinde yapmaktır. Gerçek sevgiden bahsedilen durum fedakarlık, özgecilik değildir. Burada seven kişi kendi yararını göz ardı edebilir fakat kendi kişiliğinden vazgeçmez.

Sevgi ve diğer duyguların ayrımının yapılması önem taşır

Sevgi ile bazı durumlarda karıştırılan olguları değerlendirmek ve bu ayrımı yapmak önemlidir. Örneğin; sevgi ile acıma duygusunu, sevgi ile kısıtlamayı, sevgi ile gösterişi ve sevgi ile sevilme isteğini birbirinden ayırmak gerekir. Bu ayrımı yapmadan sevgiyi farklı kavramların içine hapsetmek ya da yanlış sevgi biçimlerini göstermek yaşamayı, yaşamın içindeki o sevginizi kirletecektir. Saf sevgiyi karşılıksız sevgiyi görebilmek gerekmektedir. Acıma ile sevgiyi kendi içerisinde değerlendirelim.

Acımak, her türlü bencil tutkunun dışında olan tek eğilim biçiminde tanımlanmıştır. Filozoflara göre en içtenlikli duygumuz acımak olsa da bu bir sevgi değildir çünkü insanlar sevse de sevmese de kişilere acıyabilirler.

Yazının devamı...

Anda kalmak ne demek? Anda nasıl kalınır?

24 Şubat 2022

Anda kalmak tam anlamıyla ne demek hangi süreçlerden oluşuyor?

Anda kalmak insanın fiziken ve ruhen aynı yerde olması demektir. Oyun oynayan bir çocuk gibi hem fiziken hem de ruhen aynı yerde olmak, anı yaşamak. Fakat insanın fiziken ve ruhen aynı yerde olması onun tüm düşüncelerinden arınması, tüm düşüncelerini durdurması anlamına gelmez. Böyle bir durum mümkün değildir çünkü zihnimiz sürekli çalışır ve düşünür. Dolayısıyla düşünceler her an meydana gelebilecektir. Düşünmenin önemi yadsınamaz fakat her an düşüncelere odaklanmak, düşüncelere dalıp gitmek bireyin şu anda yapmakta olduğu işe odaklanamamasına ve zihninin yorgun olmasına neden olabilmektedir.

Anda kalmayı fark edene kadar o an çoktan geçmiştir…

Anda kalmak ile ilgili önemli olan durum bireyin geçmişi değiştiremeyeceğinin ve geleceğin henüz gelmediğinin farkına varmasıdır. Şu an okuduğunuz her kelime bile geçmiştir. Anı yaşadığımızı hissedene ya da anda kalmayı fark edene kadar o an çoktan geçmiştir. Anda kalmak ile ilgili bahsedilenler çoğunlukla yanlış aktarılabilmekte ya da yanlış anlaşılabildiğinden bireyler çoğunlukla bunu yanlış uygulayabilmektedirler.

Anda kalmak tabiri ile geçmiş tecrübeler ışığında hatalı, hızlı ve olumsuz akışlara kapılmamak beklenir. Yaşantılar içerisinde sakin kalmak, durmak ve analiz etmek de anda kalmanın gerekliliklerindendir. Bireylerin deneyimleri geçmişten geldiği için doğal olarak geçmiş ile ilgili düşüncelerimiz, tecrübelerimiz her zaman zihnimizden geçecektir. Burada önemli olan husus geçmişe baskın bir biçimde teslim olmamaktır. Zararlı olanda bu teslimiyettir; beyin kayıt tutar. Beynimiz kayıt tutarken yaşadığımız kırgınlıklar, yaşantılar, geçmiş kayıtlar ile kıyaslanarak karşımıza geliverir.

Peki böyle bir durum mevcutken anda kalabilmek nasıl mümkün olabilir?

Aslında anda kalmak şu an hissettiğin her ne ise onda kalmak demektir. Anda kalmak; üzgün, kızgın, kırılmış veya öfkeli olduğunun bilincinde olmaktır çünkü kalmak istediğin anda yaşadığın durum ve bu durumdan dolayı hissettiklerin vardır. Yaşantıların deneyimlerle olan benzerliği geçmişe, olacak olasılıklar ve beklentiler ise geleceğe işaret etmektedir. Zamanın ayrımının farkına varmak anı yakalamanın öncüllerindendir. Şu an üzüldüysen üzüntünü yaşamak ve devamında sakinleşmektir, hesap yapıp geçmişin ya da geleceğin defterlerini karıştırmak değildir.

Peki nasıl anda kalınır?

Yazının devamı...

İfade edilemeyen duygular

10 Şubat 2022

Duygu nedir?

Duygunun kelime anlamı “Bir olay kimse ya da nesnenin insanın iç dünyasında oluşturduğu, uyandırdığı yankı, etki, tepki, izlenim.” olarak tanımlanmıştır. Birey hayatı boyunca çok farklı duygular yaşayabilir. Merhamet, şefkat, empati, aşk, kin, merak, sıkıntı, özlem, kızgınlık, coşkunluk gibi duygular bulunmaktadır. Psikolojide duygu düşünce ve davranışlarımızı etkileyen kişide fiziksel ve psikolojik değişimlere neden olan karmaşık bir ruh hali biçiminde tanımlanır.

Duygularımız yüzümüze yansır

Duygu teorilerinden bilişsel kurama göre duyguların oluşmasında düşüncelerin ve diğer zihinsel aktivitelerin önemli bir rol oynadığı öne sürülmektedir. Evrimsel teoriye göre diğer insanların ya da hayvanların duygularını anlamak da güvenlik ve hayatta kalmak konusunda çok önemli bir rol oynar. James Lange teorisine göre ise duygular olaylara karşı fizyolojik reaksiyonların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Fizyolojik reaksiyona yol açan bir dış etken gördüğümüzde duygusal tepkiniz sizin o durumu nasıl yorumladığınız ile ilgilidir. Duygularımızı çoğunlukla yüzümüzde belli edebiliyoruz. Örneğin sosyal bir ortamda bireylerin gülümsemesi yapılan etkinlik sırasında iyi vakit geçirdiklerini gösterebilir. Tam tersi kaşık çatlı olan birinin iyi vakit geçirmediğini düşünebiliriz.

Bireyler yaşadıkları duyguyu çok farklı biçimlerde sergileyebilirler

Sevinçle bir başkasının boynuna sarılabilir, bir anne evladını şefkatle kucaklayabilir, bir köpekten korkarak kaçabilir, utançla kızarabilir veya öfkeyle nesnelere vurabiliriz. Biz fark edemesek de duygularımızın vücudumuzda bazı etkileri olduğunu görüyoruz; kandaki şeker miktarı, hormon düzeyi, kan akış hızı, ter salgısı, kas gerginliği gibi görülen ve görülemeyen etkileri olabiliyor.

Peki, duygularımızı nasıl ifade ederiz? Başkalarının duygularını nasıl anlarız?

Başkalarının duygularını anlamanın en iyi ve kolay yolu sormaktır. Yaşadığı olay karşısında ne hissettiğini sormak bunu anlatmasını sağlamak kişiyi rahatlatabilir. Pek çok durumda bu beyanlara güvenmek mümkündür. Ancak çoğumuz kişisel deneyimlerimizi, yaşadığımız duyguları anlatırken bazen sözlü ifadelerin yetersiz olduğunu, bazen saklamak istediğimiz ya da kabullenmek istemediğimiz duyguları aktarmakta zorlanabiliriz.

Yazının devamı...

Histrionik kişilik bozukluğu kişileri nasıl etkiliyor?

31 Ocak 2022

Psikoloji tarihinde ilk zamanlardan itibaren bilinen ve teşhis edilebilen bir bozukluk olan histeriyi tanımaya başlayalım:

Taşkınlık, ani sinirlenme, geçici kişilik değişimi, günlük hafıza kaybı ve hareket bozuklukları gibi çeşitli sistemlerde meydana gelen psikosomatik şikayetlerde kendisini gösterebilen histeri, psikonevrotik bir bozukluk olarak tanımlanabilmektedir. Kişinin işlevselliğini aksattığı, aşırı hayal gücü, aşırı korkuları ifade eden nevrotik zihinsel bir hastalık olarak tanımlanan histerik bireyler kendilerinde bulunan ruh sağlığı bozukluğundan habersiz olabilirler. Histerik kişilik bozukluğu olan bireylerde aşırı duygudaşlık, aşırı ilgi görme ihtiyacı, aşırı dikkatleri üzerine çekme isteği, olayları büyütme ve dramatize etme eğilimi görülebilmektedir. Bu bozukluğa sahip bireylerde abartılmış duygusal tepkiler verme görülebilmektedir.

Histerik bireyler ile yakın ilişki kurmak zorlaşabilir.

Aşırı derecede yakın, samimi görünseler de bu duygusallıktan uzak bir görüntü oluşturdukları söylenebilir. Hem ilişki kontrolünü kendileri sağlamaya çalışır hem de aşırı derecede bağımlı hissedebilirler. Bu bireylerde sürekli ilgi odağı olma isteği ve yarışmacı yapıları karşı cinsi bir rakip ya da tehdit olarak algılamalarına sebep olabilir. Dışarıdan bakıldığında flörtüz görünebilirler fakat temelde cinsellik ile ilgili korku yaşadıkları söylenebilir. Değersizlik ve reddedilme korkusu hakim olan histerik kişilik bozukluğuna sahip bireylerde yaşanan bu korkular dışarıdan pek anlaşılamayabilir. Etkileyici ses tonu ve hareketlerde bulunma eğilimleri olabilir.

Histrionik kişilik bozukluğu DSM 5 tanı kriterleri nedir?

Histrionik kişilik bozukluğu DSM 5 tanı ölçütlerine göre B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri içerisindedir. Erken ergenlikte başlayan ve farklı durumlarda ortaya çıkan aşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı yaygın örüntülerinden bazılarıdır.

DSM 5’te bulunan tanı kriterlerinden beş ya da daha fazlasını kendisinde barındıran bireylerde alanın uzmanları tarafından tanılama yapılabilmektedir. Bu kriterlerden bazıları şu şekildedir: İlgi odağı olmadığında rahatsız olma, kişiler arası sosyal etkileşimlerinde cinsel yönden baştan çıkarıcı uygun olmayan davranışların varlığı, birdenbire değişen duygu ve sığ duygularının varlığı, ilgi çekmek amacıyla dış görünüşünü kullanma, bazı durumlarda gereğinden çok etkilenme ve yoksun konuşma biçiminin varlığı, yapmacık davranışların sergilenmesi, duyguların abartılması, kolay etki altında kalınması ve ilişkilerinde daha yakın olunması gerektiği düşüncesinin varlığı histrionik kişilik bozukluğunu akla getirmektedir.

Histrionik kişilik bozukluğuna sahip bireyler fiziksel çekicilikleri ile baştan çıkarıma ile ilgilidirler ve kendilerini en rahat hissedebildikleri an ilgi odağı oldukları anlardır. Bireylerin duygusallığı uygun olmayacak bir biçimde aşırı ve değişken bir biçimde görülebilir. Çabuk heyecanlanan, uyarılmayı isteyen, nispeten kolayca öfkesini belirtebilen, bağırıp çağıran yani gerçekçi olmayan tepkileri ile hayatlarını devam ettirebilirler. Ayrılma kaygısını kişiler arası ilişkilerinde gösterebilir kolayca incinir ve kırılgan yapıda olabilirler. Bu bireylerde intihar ve depresyon meyli görülmüştür. İntihar girişimleri bu bozukluğa sahip bireylerde nispeten hayati önem taşımamış, öfke ve hayal kırıklığı neticesinde ortaya çıktığı görülmüştür.

Yazının devamı...