Tek tek yataraktan

22 Kasım 2020

Yatak odaları yavaştan ayrılmaya başlandı. Kötü anlamda değil, kaliteli uyku, birbirini özleme, özel alanı koruma anlamında. O zaman kraliyet stili uyku düzeni geri dönüyor diyebilir miyiz?

Bireyselliğimizi sevdik. Hatta o denli sevdik ki hayatımıza biri girse de kendimizden asla vazgeçmek istemez hale geldik. Ve bu iş döndü dolaştı en sonunda yatak odamıza kadar girdi. Şöyle ki, biriyle beraber yaşamaya karar verdiniz, mutlu mesut aynı eve taşınma planları yapıyorsunuz; derken hop, karşı taraf diyor ki, “Ben ayrı yatak odası istiyorum!”. Fazla “The Crown” izlemekten olacak, kraliyetin ayrı yatak odalı uyku stili radarımıza girdi!

Ayrı banyolar

Açık konuşmam gerekirse ayrı banyo fikrine hep sıcaktım. Hatta sıcaktım hafif kalır, bildiğin ayrı banyolarımız olmasa yapamazdım beraber yaşama işini. O yüzden evimizi seçerken içeriye pıtır pıtır girip ilk baktığım şey fazladan bir banyo olmuştu. Ayrı banyo, ayrı yatağın habercisi midir bilemem, fakat son dönemde ayrı yatak odalarının fanları da azımsanmayacak sayıda. CBC’in haberine göre, dünya çapında, çiftlerin yüzde 30’u ayrı yataklarda yatmayı mantıklı buluyor. BBC’nin haberine göre ise tek yatan çiftler, aynı yatakta yatan çiftlere göre yüzde 50 daha kaliteli uyku uyuyor. Ve istatistikler gösteriyor ki ayrı yatma konusunda kadınlar daha ısrarcı.

Ayrı odalarda uyuyan Gwyneth Paltrow ile kocası Brad Falchuk; evliliklerinin ilk yılında ayrı evlerde yaşayan Kaley Cuocu ile Karl Cook; ayrı şehirlerde yaşayan Ellie Goulding ile Caspar Jopling; ilk çocuklarını kucaklarına alana kadar ayrı kıtalarda yaşayan (yuh artık bu kadar da değil!) Ashley Graham ile Justin Ervin hep önümüzdeki örnekler.

Sonuç?

Peki, ayrı yatmak faydalı mıdır? Bilemem, yattıkça göreceğiz. Bu noktada “The Crown”un son sezonuna bağlanarak, Kraliçe tarafından Baltimor Şatosu’na davet edilen Margaret Thatcher’ın bir lafını hatırlatmak isterim. Kendisi ve eşine ayrı odalar verilince eşi ayrı yatıp yatmayacaklarını sorar, Demir Lady de cevabı yapıştırır: “Ayrı yatan, ayrılır!”

Gen Z

Yazının devamı...

Yeni podyum: Müzik klipleri

15 Kasım 2020

Pandemi dolayısıyla sekteye uğrayan moda dünyası, çareyi müzik kliplerinde buldu. Tasarımlar, yıldız sanatçıların kliplerinde tanıtılıyorUzun aralıklarla oturularak izlenen sosyal mesafeli defileler, Victoria Beckham ya da Christopher Kane’in kreasyonlarını podyumda değil de randevulu buluşmada görmeler, Alexander McQueen markasının yaptığı gibi sanal defile düzenlemeler, falanlar filanlar... Burberry’nin, Twitch üzerinden yeni sezon kıyafetlerini yayınladığı bir durumdan söz ediyorum arkadaşlar. Ah, Ah... Nerede o milletin en ön sırada oturabilmek için birbirinin kafasına bastığı, muhabirlerin görüntü alabilmek yarış yaptığı, şampanyanın su gibi aktığı, sabahlara kadar partilenen moda haftaları! Kovid - 19 yüzünden lüks tüketim harcamalarımızın yüzde 35 düştüğünü göz önünde bulundurursak moda sektörünün ciddi bir açmaza girdiğini söyleyebiliriz.

Beyonce sattırır

3D sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik dokunuşlarının moda sektöründe gitgide daha fazla yer alacağı aşikâr da bu bizi ne derece tatmin eder orası muamma. Vakti zamanında Victorias Secret’ın yılbaşı defilesi için dakika sayan insanlarız biz. Açık konuşayım ne Oscar törenine yatak odasında pijamasıyla katılan ünlüler sempatik geliyor ne de seyircisiz filme alınan konserler. “İnsan görmek istiyoruz insan” derken enteresan bir açılım daha yaşandı moda sektöründe. Tasarımcılar, kıyafetlerini müzik videolarında tanıtmaya başladı. Yani, klipler podyuma dönüştü. Cardi B’nin müzik videolarının etkisiyle leopar, kaplan ve yılan deseni için sanal dünyada yapılan aramalar yüzde 201 arttı.

Beyonce’nin “Black is the King” klibinde dansçılarıyla birlikte giydiği body satışının anında ikiye katlandığını düşünürsek son derece mantıklı bir hareket olmuş diyebiliriz. Ünlüler-ürünler arasındaki ilişki özellikle bu dönemde müzik sektöründe pek de güzel kullanılabilir. Sanal defile yapacağına giydir Lady Gaga’ya yeni sezon kıyafetlerini, oynat klipte, gör bakalım satışın hasını!

Haftanın güzellikleri

Yazının devamı...

Beni seviyorsan like’la!

8 Kasım 2020

Pew Research Center’ın güncel araştırması der ki, birlikte olduğumuz kişinin bize olan sevgisini sosyal medya etkileşimleriyle ölçüyoruz

 

Yalan mı, öyle ölçmüyor muyuz? Başladığımız bir ilişkinin resmiyet kazanması demek, onun iki dudağının arasından çıkan “Sevgilim” sözcüğü müdür, yoksa ikimizin fotoğrafını Instagram’da cümle âlemin önünde paylaşması mıdır? Ne zaman ki o foto paylaşılır, ilişki “official” olur; Beni like’lamayıp başka bir kızı like’laması net kavga sebebidir; hiç haz etmediğim o malum kişiyi yakın takibe alması ilişkiyi bitirebilir. Olabilir yani, normaldir bunlar. Yukarıda sözünü ettiğim “Dating and Relationships in the Digital Age” isimli araştırma da Amerikan toplumunun üçte birinin ilişkilerine biçtiği değeri an itibarıyla sosyal medya üzerinden sorguladığına dikkati çekiyor. Ve hatta pandemi dönemiyle birlikte telefonda geçirilen vaktin, çiftlerin arasını ciddi anlamda bozduğuna, kıskançlık seviyesinin arttığına işaret ediyor. Mesela 18-29 yaş arasında, karşılıklı sevginin like ve paylaşımlarla kanıtlandığına inanan yüzde 48’lik bir kesim var. Özetle tarafımıza hediye edilen çiçek buketini, yapılan havalı evlilik teklifini, kaldığımız manzaralı otel odasını, romantik doğum günü mesajını sosyal medyadan paylaşamadığımız sürece ilişki yaşamanın pek de bir anlamı yok!

Eyvah!

Peki, ne gibi terimlerle anlatabiliriz şu anki durumumuzu? Pew Research Center araştırmasında en çok üzerinde durulan terim, “Phubbing” olmuş. “Phone” ve “snubbing” kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. “Snubbing”, hakir görmek, küçümsemek anlamına geldiğine göre, “phubbing” de etraftakiler konuşurken telefonuyla durmaksızın ilgilenenleri küçük görme haline deniyor. Ardından geliyor “netlessfobi”. Yani girdiğimiz her ortamda internet bağlantısı arama, kısacık bir süre bile internetsiz duramama, internet kesilince hayatın duracağına inanma hali. “Nomofobi” ise bireylerin herhangi bir sebeple telefonlarından ayrı kalmaya yönelik hissettikleri kaygı ve korku durumuna deniyor. “FOMO” (fear of missing out), Türkçe açıklamasıyla sosyal medyadaki gelişmelerden habersiz kalmak, beraberinde “Eyvah şarjım bitti!” endişesini de beraberinde getirir. Şimdi söyleyin bakalım, kendi hayatınızda bunların birini ya da birden fazlasını hissediyor musunuz? Benim cevabım evet. Eyvah ki ne eyvah!

Ne yapmalı?

Nasıl başa çıkacağız tüm bunlarla arkadaşlar? Sosyal medyada geçirdiğiniz süreyi kısaltın demekle olmuyor, daha pratik bir şeyler lazım bizlere. Hem kendimiz hem ilişkimiz hem de akıl sağlığımız için. Ben sosyal medya hesaplarımı kapatıp bire indirdim mesela. Sadece Instagram kullanıyorum, başka hiçbir şeyde yokum! İkinci olarak grupça bir yemeğe ya da sohbete oturduğumuzda telefonuna dalanları kibar bir dille uyarıyorum, aynı şeyi ben yaparsam beni uyarsınlar istiyorum. Üçüncü olarak hayatımıza bir uğraş eklemeliyiz diye düşünüyorum. Bir hobi, spor, aktivite, her şey olabilir bu. Ve son olarak karşılaştırmayı bırakmalıyız. Başkasının hayatıyla, eviyle, sosyal çevresiyle, dış görünüşüyle, mutluluğuyla elimizde olanları karşılaştırdığımız zaman hayat zorlaşıyor. Kendimizi sevmeliyiz! Sonuncu ve en can alıcı önlem budur.

Haftanın güzellikleri

Yazının devamı...

NEŞEMİZİ BULMANIN YOLLARI

1 Kasım 2020

Geçtiğimiz günlerde önüme çıkan bir kitaptan söz etmek istiyorum size, “The Gravity of Joy” (Neşenin Yer Çekimi). Bu vesileyle neşemizi, mutluluğumuzu nasıl bulacağımızı konuşalım biraz.

Angela Williams Gorrell tarafından yazılan kitap, özellikle son dönemde neşeyi unutanları merkezine almış. Williams, kitabında neşenin üç halinden söz etmiş ve ilk olarak geçmişe dönük neşeye değinmiş. Bebeğimizle karşılaştığımız ilk an, şirkette aldığımız terfi, sevgilimizin unutulmaz doğum günü sürprizi ilk kategorinin örneklerinden. İkinci sırada kurtarıcı neşe var. Kırdığımız birinden dilediğimiz özür, sigarayı bırakmak için ettiğimiz yemin, kurtarıcı neşenin örneklerinden. Üçüncü sıraya da fütüristik neşeyi koymuş. Bu kategoride de yaptığımız bir hayır işinin sonuçlarını görmemiz gibi örnekler vermiş. Yazarın röportajı, aslında hayatımızda neşelenecek şeyler de varken bardağın neden boş tarafına odaklandığımızı düşündürttü bana. Tamam, toplum olarak öyle aşırı neşeli bir mizacımız yok; şikayet eden, hastalık anlatmayı seven, mutlu günde değil de acı günde destek vermeyi görev bilen bir toplumuz, hele ki pandemiyle halimiz çifte katmerli oldu lakin bu neşesizlik hali globalde de aldı başını gidiyor, herkes sinirli, süper gergin ve tahammülsüz. Özetle, “Neşeli ol ki genç kalasın” şarkısını unuttuk dostlarım.

NEŞE VE MUTLULUK

Hemen neşe ve mutluluk arasındaki farka göz atalım. Neşe, dış nedenlere bağlı, anlık sevinçlerden oluşur. Mutluluk ise iç nedenlere bağlıdır ve sürdürülebilirdir lakin sürdüremiyoruz işte. Böyle zamanlarda neşemizi ve mutluluğumuzu kendimizde aramak yerine ne yapıyoruz? Ya başkasına ya da kişisel gelişim işlerine sarıyoruz. Şu son dönemde online reiki yapan, nefes, yoga dersi alan o kadar çok arkadaşım var ki inanamazsınız. Bu işlerle pek alakası olmayan ben bile daha detaylı sorular sormaya başladım onlara. En başta da kitap tavsiyeleri aldım tabii. Hemen paylaşıyorum sizlerle, yeter ki bir şekilde iyi gelsin, neşemizi bulalım.

İYİ GELEN KİTAPLAR

“Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı”. Amerikalı Mark Manson’ın bu kitabı, pozitif yaklaşımlardan ziyade, nelere daha az kafa takılmasını gerektiğini etkili bir şekilde anlatıyormuş. “Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı”nın yazarı Dale Carnegie, sosyal çevrenizde başarılı bir şekilde varolmanın dayanılmaz hafifliğini anlatmış. Benjamin Franklin’den de şahane bir alıntı var: “Hiç kimse hakkında kötü konuşmam, daima onların herkesin bildiği en iyi yönlerinden söz ederim”. Doğan Cücenoğlu’nın yazdığı “Savaşçı”, anlamlı ve coşkulu bir yaşam için verilen savaşı anlatmış. Joseph Murphy, “Bilinçaltının Gücü” ile “Neye inanırsanız onu yaşarsınız” diyor ve telkin yöntemiyle düşüncelerimizi nasıl değiştirebileceğimiz konusunda ipuçları veriyor.

Haftanın güzellikleri

Yazının devamı...

'YEŞİL IŞIKLAR'

25 Ekim 2020

Oscar ödüllü oyuncu Matthew McConaughey, bu sefer bir filmle değil, Penguin Random House yayınevinden çıkan otobiyografisiyle huzurlarımızda.

“Bütün edebi türler içerisinde otobiyografi, başarının en az olduğu tür olarak görünmektedir. Çünkü en tehlikelisi odur” demiş ünlü yazar Stefan Zweig “Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar” isimli kitabında. Doğru tespit, zira “Hayatımı yazsam bestseller olur” tadında söylemleri çok duydu bu kulaklar. Hatta otobiyografisini yazdırmak üzere hayalet yazarlarla (yazar, kendi ismini kullanmaz) anlaşan ünlülere bile şahit oldu. Otobiyografi, yani öz yaşam öyküsü denen olay, son derece bıçak sırtıdır. İlginç bir yaşamı, doğru tespitleri ve gerçekçi tavsiyeleri içermelidir.

Popüler otobiyografiler

Işıltılı dünyanın popüler isimlerine ait otobiyografiler denilince aklıma bir çırpıda gelenler şu isimler: Jessica Simpson, “Open Book”; Reese Witherspoon, “Whiskey in a Teacup”; Jennifer Lopez, “True Love”; Demi Moore, “Inside Out”; Lea Michele, “Brunette Ambition”; Tina Fey, “Bossypants”; Drew Barrymore, “Little Girl Lost”; Jaz-Z “Decoded”… Bugün ise Oscar ödüllü oyuncu Matthew McConaughey’in yeni çıkan otobiyografisi “Greenligths”ı (Yeşil Işıklar) konuşacağız.

Aydınlık hava

Bir Akrep erkeği olan Matthew’u, “Bir Erkek On Günde Nasıl Kaybedilir?” isimli kült romantik komedi filmiyle sevdim; “Güneşin Karanlığında”, “Öldürme Zamanı”, “Yıldızlararası” ve daha niceleriyle de sevgim pekişti. Ne kadar karanlık bir filmde oynarsa oynasın, hep aydınlık bir hava kattığını düşünürüm filmlere. Ve adeta ellinci yaşını taçlandırmak üzere yazdığı otobiyografisi de tam bu etkiyi yansıtıyor. Kitap tanıtımını sanal turlarla yapacak. Peki, hayranları tatmin olur mu? Pek sanmam. Nerde hayalindeki yıldızı kanlı canlı görüp gerçek bir imza alabilmek, yanak yanağa fotoğraf çektirebilmek, nerde bu!

Yazının devamı...

“Fişekhane’de buluşalım”

18 Ekim 2020

Bu cümleyi önümüzdeki günlerde çokça duyacak gibiyiz; zira Fişekhane, İstanbul’un kültür-sanat-yaşam üçlemesinin yeni çekim merkezi olmaya hazırlanıyor

1846’da demir fabrikası, sonrasında fişek fabrikası, bugün ise kültür-sanat-yaşam üçlemesinde İstanbul’a taptaze soluk getiren bir venü... Zeytinburnu sahilinde konuşlanan Büyükyalı’nın kalbi, Fişekhane’den söz ediyorum. Düşünün ki zamanında Sultan Abdülmecit burayı sık sık ziyaret etmiş, II. Abdülhamit’in izniyle bina, Alman Krupp firmasına verilmiş ve günümüze geldiğimizde, o tarih kokan duvarların arasında tiyatro, opera, bale izleyebileceğiz.

Bizi neler bekliyor?

Tayanç Ayaydın’ın kadrosunda yer aldığı “Sır”; Onur Saylak, Sezin Akbaşoğulları ve Şükran Ovalı’nın başrollerinde olduğu “Evlat”; Erdal Beşikçioğlu ile “Fahrenheit 451” gibi şahane oyunların tadına bu tarihi mekânda varacağız. Yeri kalbimizde büyük olan Kumbaracı50 Tiyatrosu’nun oyunlarına da ev sahipliği edecek Fişekhane. Devlet Opera Balesi’nin işlerini de burada izleyebileceğimizi ekleyeyim. Bir de çocuk oyunları var tabii... “Oz Ülkesi”, “Pinokyo” ve “Oyuncak Hikâyesi” gibi oyunlar miniklerle buluşacak. Ve bir diğer güzellik de, Contemporary İstanbul Vakfı’nın sergi alanı Cocoon ile tanışmamız olacak. Yerli ve yabancı 33 sanatçının eserlerinden oluşan ilk seçki için görülmeye değer derim. Son olarak, gelelim uzmanlık alanıma, yani benim minnoş oğluma. Montessori, ilk defa orijinal ismiyle buraya ana okul açmış. İçerideki her şey yedi cücelerin evi boyutunda ve aşırı tatlı.

Kadıköy’de tiyatro

Tiyatro dendiğinde Kadıköy’ün anlamı benim için büyüktür. Hazır tiyatro konusunu açmışken, bizim yakada neler oluyor, sizleri güncellemek isterim. Ve isterim ki hijyen koşullarına son derece dikkat eden bu sahneleri yalnız bırakmayalım. Oyun Atölyesi, “Kral Lear”, “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu” ve “Pencere” oyunlarıyla bu ay huzurlarınızda. Henüz izlemediyseniz Moda Sahnesi’nde 26 Ekim’de sahnelenecek “Akciğer”i kaçırmayın derim. Baba Sahne, geçen hafta İlhan Şeşen ve Vedat Sakman ile nefis bir akşam yaşattı izleyenlere; onları da sıkı takipte olalım. Craft’ın Ece Dizdar, Merve Dizdar ve Başak Daşmanlı oyunu “Yutmak” ise 6 Kasım’da Zorlu PSM’ye konuk olacak.

Yazının devamı...

Toprağın kadınları

11 Ekim 2020

Doğanın ahengiyle hareket ederek, etraflarında var olanı işlemeye, dönüştürmeye ve sunmaya odaklanan kadınlarla tanışıyoruz bugün"Çevrimdışı Aşk” isimli romanımın başkahramanı, plaza kadını Kumru, birtakım olaylar sonucunda kendini Datça’nın bereketli topraklarında bulduğundan beri doğaya bakışımın değiştiği bir gerçek. Romanımı yazarken organik bir hayatın içinde geçirdiğim uzun süreçte beni en mutlu eden şey, idealist, tuttuğunu koparan, ruhlarını doğanın mucizesinin akışına bırakmış kadınlarla tanışmaktı. Maddiyata, üne, saygınlık görmeye, sosyal statü kazanmaya değil, tamamen doğanın ahengiyle hareket ederek, evlerinde, bahçelerinde, etraflarında var olanı işlemeye, dönüştürmeye ve sunmaya odaklanmışlardı. Ve en önemlisi bundan büyük bir mutluluk duyuyorlardı. Zaten doğayı tüm kalbinle sevmek böyle bir şeydir; o sana yeter, daha fazlasında olmaz gözün.



Doğa âşığı

Fransa çıkışlı, sürdürülebilirliği odak noktası yapmış, globalde yirmi yıla yakındır devam eden “Toprağın Kadınları” isimli ödüllü yarışmayla tanışmak bana yeni kısmet oldu. Bu vesileyle ödülü kazanmış iki doğa aşığı şahane kadın tanıdım. İlki Dr. Yeşim Bekyürek, meslek hayatının son on yılını organik tarıma adamış bir böcek bilim uzmanı. Kadın Çiftçiler Ekolojik Eğitim ve Üretim Merkezi (KAÇEM) ile bu yılın ödülünü kucaklamış. Eşi veteriner ve Yeşim Hanım’a tam destek. Kayseri’de yaşıyor ve yaptığı işleri, hayatlarına dokunduğu diğer kadınları anlatırken gözleri parlıyor. Mesela öyle bir organik domates salçası üretmişler ki, yerken içinde portakal var sandım, o kadar tatlı bir lezzet. Yokmuş tabii! İki farklı tür domatesi harmanlayıp içine hiçbir katkı maddesi koymayınca sadece domateslerin tadını alıyormuşuz meğerse. Tanıştığım diğer isim ise Elazığ’ın Nimri köyünde, “Toprak Ana” projesiyle köydeki betonlaşmayı tersine çevirmeyi hedefleyen Özgül Öztürk’tü. Kendisi İstanbul’da yaşıyor ama burada bile oturduğu evleri el değmemiş, bahçeli müştemilatlardan seçiyor ve evlerin dokusunu bozmadan güzelleştiriyor.

Yazının devamı...

İstanbul’a dönüş

4 Ekim 2020

“Şehre vur patlasın çal oynasın şeklinde bir giriş yaptım” diyemeyeceğim ama üç aylık Bodrum maceramın ardından İstanbul’a dönüşüm hareketli oldu.An itibarıyla hayatımdaki en majör hareket gezip tozmayla değil, evimizin karşısındaki apartmanla alakalı. İki kelime, yerli: kentsel dönüşüm. Yani dar dar dar bir ses eşliğinde karşıladı beni canım şehrim. Ne diyeyim, çok hazırlıksız yakalandım fakat İstanbul işte, sağı solu asla belli olmaz. Eve yerleşmek de hiç kolay olmadı, bir buçuk yaşındaki oğlum hiç durmadı, derken bir sabah erkenden kendimi yakındaki kahveciye attım ve şehirde ne gibi yenilikler olduğuna baktım.

Plan program

Henüz tatlı bir ekim ayının içerisindeyken, açık havanın keyfini çıkarmak adına kahvaltı için bir lokasyon seçtim kendime, Kandilli Pastanesi. Yenilenen yüzüyle adeta Paris’te bir kafe edası var fotoğraflarda. Eh Kandilli’yi de özledim. O zaman ivdedilikle gitmem gerek buraya. Öğle yemeği için Kadıköy’de yeni şubesini açan Trc. American Diner pek hoş geldi gözüme. İzmir usulü kokoreç, falafel bun, acı baharatlı haşlanmış mısır; deneyin bizi diye çağırıyor adeta. Canım fena halde kuşbakışı İstanbul manzarası çektiğinden Karaköy’deki JW Marriott Bosphorus’un terasına açılan Sky, tam benlik duruyor. Yere inip de keyifle bir şeyler yudumlamak istersem Kuruçeşme’deki Goose ve Scatola cazip duruyor. Biraz ilerleyip de Bebek merkeze gelince, yeni yüzüyle açılmak için gün sayan çekim merkezi Lucca ideal gözüküyor.

Tiyatro desteği

“Tiyatrooo...” diye sayıklarsam 8 Ekim akşamı Fişekhane’de sahneye konulacak “İstila” isimli oyun beni bekliyor. Hem de Kumbaracı50 ailesine destek olmak için organize edilmiş; şahane, ne kadar düşünceli bir hareket! Bakın arkadaşlar, bu konu hassas. Tiyatro dediğimiz olay zaten “kazanç kapısı” çıkışıyla hayata geçirilmiyor. Bu bir aşk işi! Bu süreçte tiyatroların ayakta kalabilmesi için desteğimizi esirgemeyelim.

İstanbul nasıl?

Üç ay şehirden ayrıyken, halihazırda şehirde duran arkadaşlarımla sıkça konuştum ve “İstanbul nasıl?” diye sordum ve anladım ki, bu sorunun cevabı tamamen kişinin ruh haliyle bağlantılı. Hayata bir parça karamsar bakanlar, “Feci, çok kötü burası, sakın dönme!” tadında sert çıkışlar yaparken, pozitif ruhlar, “İstanbul aynı, hareketli, hava limonata, hadi gel de görüşelim!” şeklinde geri bildirimde bulundu. Diyeceğim o ki, her şey bize, hayata nasıl gözlerle baktığımıza bağlı. Pembe bakalım hayata. Kelebek etkisi gibi bir şey bu çünkü!

 

Yazının devamı...