Devletler batmaz

22 Kasım 2021

Kurlar bir türlü durmuyor, TL son sürat değer kaybına devam ediyor. Buna rağmen şu ana kadar güven ve sağ duyu gibi söylemler dışında açıklanan önemli bir tedbir ya da çözüm duyamadık. Ekonomik olarak zaten çok ciddi sıkıntılarımız vardı. Özel sektörün döviz borcunun çok yüksek olduğu da düşünürsek bu gidişat hiç de iyi değil. Karanlık günler bizi bekliyor, büyük şirketlerin bile iflas riskleri ya da ödeme güçlükleri ile karşılaşacakları kesin. Hatta bu durumda kredisi geri dönmeyen bankalar da sıkıntı yaşayacak. Finansal krizin tam göbeğindeyiz ama ne ilginçtir ki biz Black Friday peşindeyiz. Belki de kara günler bizi beklediği içindir ve bugün aldığımızı yarın aynı fiyattan alamayacağımız içindir!
Bu hafta size Black Friday ’in, namıdiğer, ‘Kara Cuma’nın aslı astarını anlatmaya niyetliyim ve oradan yola çıkarak batıp batmayacağımıza geleceğim. Neyin nesidir bu Black Friday? İlk bakışta fiyatların dibe vurduğu, çılgın indirimlerin yapıldığı, geleneksel bir alışveriş festivali gibi görünüyor. Tüm dünyada indirimli ürünlerden satın almak isteyenler ön hazırlıklarını yapıp alışveriş için bugünü bekliyorlar.
Kara Cuma aslında ABD’de Şükran Günü’nü izleyen cuma günü yapılan büyük indirim gününe verilen isim. Perakendeciler için 1952 yılından bu yana aynı zamanda yılbaşı alışveriş sezonunun da açılışı anlamına geliyor. Anonim kaynaklara göre indirim günlerinin Kara Cuma ismini almasının sebebi bir sebebi de ABD’nin Philadelphia kentinde 1961 yılında indirim günleri sebebiyle oluşan ve vatandaşları çileden çıkaran trafik! Donanma spor müsabakalarını izlemek için şehre akın edenlerin Philadelphia’da yarattığı izdiham. Ve polis kuvvetlerinin yetersiz kalınca hırsızların mağazaları yağmalaması nedeniyle Kara Cuma kavramının doğduğu söyleniyor.
Biraz ileri gidecek olursam satıcı üst düzey düzenbaz olunca, geri kalmış ülke halklarının alışverişe koşmaları çok normal diyebilirim. Amerikan kapitalizminin dünyaya ihraç ettiği bu saçmalığın arkasında aslında çirkin bir tarih saklanıyor. Kökenleri kızılderili geleneklerine kadar dayanıyor. Ama devreye kapitalizm girince, önce festival ardından kazanılan paranın harcatılması için kurulan bir oyuna dönüşüyor.
Kara Cuma terimi, ilk defa, 24 Eylül 1869’da ABD altın pazarının destansı çöküşüyle ilgili olarak ortaya çıkmış. İki uyanık ellerindeki altını hızla satıp altının değerini dibe çekmişler ve en alt seviyeden geri almışlar. Sıradan yatırımcılar birikimlerini kaybederken bu adamlar bir günde servetlerini iki katına çıkarmışlar. Borsalarda kullanılan tahta kavramı da zaten işte bu tahtaya yazılıp çizilenlerden geliyor.
Ancak gerçek Kara Cuma daha derinlerde köle satışlarıyla ilgili. Şükran günü harcamaları nedeniyle alım güçleri düşen çiftçiler takip eden günlerde köle pazarlarında fiyatların düşmesine neden oluyormuş. Ve Kara Cuma da Afrika’nın kara insanları indirimle satılıyormuş. Bunu bekleyenler olurmuş, tıpkı şimdilerde alışveriş kölelerinin kara cumayı beklemesi gibi!
Ben aslında Dünya Çocuk Hakları Günü’nü, hatta aynı mantıkla desteklediğim Dünya Erkekler Günü’nü yazacaktım, Black Friday’miş, Türkiye Batacak mıymış? derken ekonomi girdabına girdim yine.

Yazının devamı...

Şamar oğlanı

15 Kasım 2021

Herkesin günahı boyundan aşkındır. Bazıları da vardır ki neresinden tutarsan tut falsolarla doludur hayatları. Buna rağmen başkalarını öyle acımasızca yargılar ve eleştirirler ki sanırsın sütten çıkmış ak kaşıktırlar. En çok da bu insanlar konuşur başkalarının falsoları hakkında. Kendi hayatlarına bakmazlar, bir günah keçisi bulmuşlardır ve durmadan onun dedikodusunu yaparlar hatta yetmez açıkça üzerine gelirler. Öyle bir portre çizerler ki modern zamanların kralları/kraliçeleridirler ve peri masalını yaşıyorlar sanırsın. Bilmedikleri bir konu olmadığı gibi, yaşamadıkları güzel bir şey de kalmamıştır. Çocukları mükemmel, eşleri ideal eş, hayatları kusursuzdur. Size de tanıdık geliyor mu bu anlattıklarım?

Bir toplulukta ne zaman birileri çekiştirilmeye başlansa aklıma hep şamar oğlanının hikayesi geliyor. Ara ara kullandığımız şamar oğlanı deyiminin oldukça ilginç bir hikayesi var. 16. ve 17. yüzyıllarda feodal düzenin hakimiyeti sonucu, üst sınıf ve alt tabaka arasındaki uçurum iyice açılmış. Öyle ki soylu kesim, kendisini halktan çok üstün görüyormuş ve onlarla herhangi bir yakın temas kurmaktan kaçınıyormuş.

Dolayısıyla saray mensubu ve asilzade çocuklarının halkın arasına karışıp, onlarla aynı dersliklerde eğitim almaları düşünülemez hale gelmiş. Doğal olarak en iyi hoca ve alimler, saray, şato ve konaklara bu çocukların ayağına getirilir olmuş. Ancak o dönemde eğitim sırasında dayak ve cezalandırma çok yaygın iken tabi ki bu yöntemin soylu çocuklar üzerinde kullanılması mümkün değilmiş.
İşte buna çözüm olarak alt tabakadan olan bir çocuk, ders sırasında bu dayağı yemek için hazır bulunduruluyormuş. Asilzade çocuğunun işlediği her hatada şamar ve sopayı bu çocuk yiyormuş. Diğer bir ayrıntı da derse katılan bu halk çocuğunun bir şeyler öğrenmemesi için sağır kimseler arasından seçilmesi ya da bilhassa bu iş için sağır edilmesiymiş.

Şamar oğlanları söz konusu olduğunda ise; kimseyi sağır falan etmiyorlar, öyle fiziksel şiddette falan maruz bıraktıkları da yok sadece psikolojik şiddete maruz bırakılıyorlar. Kendi acılarını unutmak, bilgisizliklerini örtbas etmek için hınçlarını alacakları, kuyusunu kazacakları, dedikodusunu yapacakları birilerini buluyorlar. Bu şamar oğlanlarının bir alt sınıftan falan olması da gerekmiyor. Biraz mütevazi görünmesi bile yeterli oluyor. Hatta özellikle mutlu, başarılı veya üretken insanlar arasından seçiliyorlar. Ne de olsa bir şamar oğlanına ihtiyaç duyan zavallılar için tüm bu meziyetlere seyirci kalmak zor oluyor. Tüm hınçlarını, sinirlerini şamar oğlanlarından çıkararak, deşarj oluyorlar.

“Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım” diyenlere, kendi çapında belli bir mevkiye gelmiş, az-çok bir şeyler yaşamış ve öğrenmiş olup da bunlardan güç alarak “Ben her şeyi biliyorum” diyenlere sık rastlanılır bir toplumda yaşıyoruz. Buradan yola çıkarak diyorum ki biz algısı sapıtık, idrak sorunu yaşayan bir toplumuz.

Etrafımızdaki gerçeklerin çok küçük bir parçasını duyu organlarımız ile algılayabiliyoruz. Gözlerimiz ile mevcut ışık yelpazesinin sadece yüzde 8’ ini görebiliyoruz. Yani gerçeğin yüzde 92’si bizim gözlerimizden kaçmakta. Her şeyi gözle görmemizin imkansız olduğu gerçeği ile karşı karşıya olmamıza ve yüzde 92 gibi büyük bir kaybın olduğunu bilmemize rağmen, sadece gördüklerine inanmakta ısrar ediyor oluşumuzun nedeni ne olabilir dersiniz? Hemen söyleyeyim, bu gerçeği idrak edemediğimiz için, idrakımıza gerçeklerden çok daha fazla güveniyoruz. Kısaca bizim idrakımız, gerçeği algılamamız o kadar da gerçek değil.

Yazının devamı...

Bir insanı tanımak

8 Kasım 2021

Geçen hafta, tam da ben kısa bir tatildeyken Mehmet Yılmaz, “Bir insanı ne kadar tanıyabilirsiniz?” başlıklı, harika bir köşe yazı yazmış. Kendim de bu konuyu da içeren bir dizi eğitim vermiş ve işim gereği bol bol kişilik analizi yapmışken başka bir gözle ve anlatım diliyle bu köşe yazısına denk gelmek bana şahane geldi. Bu sabah niyetim, yeni teknolojiler üzerine yazmaktı ama haftaya bıraktım.

Mehmet Yılmaz, “Falancayı gerçekten iyi tanıyorum, cümlesini kurabilmeniz için o insan ile ne kadar süredir iletişim içinde olmalısınız? Altı ay? Bir yıl? Yedi yıl? On yıl? Daha az? Daha fazla?” sorusunun cevabını verirken Haruki Murakami’nin muhteşem romanı ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’nden bir kesitle konuya girmiş, bence şahane olmuş. Haruki Murakami’yi tanımayanlarınız varsa Japonya’nın 20. ve 21. yüzyıldaki en önemli ve en popüler kült yazarlarındandır, bir an önce tanışın ve ‘İmkânsızın Şarkısı’ kitabını okumakla başlayın.

İnsanı tanımakla ilgili köşe yazısında özetle şöyle diyor Yılmaz: “Şurası bir gerçek ki ‘filancayı gerçekten iyi tanıyorum’ cümlesi, bir insanın kurabileceği en iddialı cümlelerden biri olmalı. Bunu bilir, bunu söylerim: Gerçekten tanıdığınızı düşündüğünüz kişiyi, onun istediği ölçüde tanıyor olabilirsiniz. Ne kadarını istiyorsa o kadarını gösterir! İyi dostlar dahi haklarında bir kanaat sahibi oldukları insanın aslında başka birisi olduğunu görmüşlerdir. İnsan karakteri biraz da Matruşka bebeklerine benzer. Her bebeğin içinden yeni bir bebek çıkar. Aynı durum karşınızdaki insan için de geçerlidir. Karakterinizin bazen sizin bile farkında olmadığınız yönleri ortaya çıktıkça insanların sizinle ilgili düşüncesi de değişecektir.”

Kendisine tamamen katılıyorum ama ilavelerim olacak. Bir insanı sevmekle başlar her şey, bunu yapabilmeniz için de kendinizle ilgili meseleleri halletmiş, kendinizi seviyor ve biliyor olmanız gerekir. Ki bu tamamen mümkün değildir. Yargılarınız, sizin yaralarınızdan izler taşır. Bazen de size sizi aynalarlar.
Başlangıç noktası, ‘Kendini bilmek!’ diyebiliriz. Kendini bil! Latincesi ‘Nosce Te İpsum’ olan sözdür. Bu söz yüzyıllar önce Delhi’de Apollon Tapınağı’nın girişinde alınlık denilen yerde yazılıdır. Sinema tarihinin hem spiritüel hem fütüristik yanı olan ve en ses getiren filmlerinden biri olan Matrix filminde de Neo’nun kâhini ziyaret ettiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde bu iki kelime karşımıza çıkar. Bu söz Platon’un hocası olan Sokrates’in öğretisinin özünü oluşturmaktadır. Biz koçlar, mesleğimizi icra ederken de aslında güçlü sorularla Sokrates’in öğretisinin izinden gideriz. Ben de yeni dünya düzeninde ihtiyacımız olan liderlik kavramlarını anlatırken yine aynı temele dayandırırım. Pozitif Liderlik bu çerçevenin üzerine inşa olmuştur.

İnsanları tanımaya sanat deniyor. Kolay da bir sanat değil bu. Bunca değişimin, dönekliğin içinde büyük bir ustalık gerektiriyor. İşte tam bu noktada devreye, bize hayatı görünürde kolaylaştıran, aslına bakılırsa zorlaştıran önyargılarımız giriyor. Bazen bu önyargılar bizi büyük tehlikelerden bile korurken bazen de karşımızdakine haksızlık etmemize neden oluyor. Bir durumu ya da bir kişiyi gerçekten anlamak istiyorsanız yargılamadan, zannetmeden, farz etmeden, bilir kişi edasıyla değil de öğrenen zihniyetteki gibi bir merakla, her an yeniden keşfetmeye tanımaya çalışmak gerekir. Bırakın karakterini, çok bildiğini sandığınız bir kişinin bilgileri bile böylesine hızlı yenilenen bir bilgi çağında eskimiş olabilir. Bu da olası ve doğaldır zaten. Aynı şekilde kendi doğrularınız ve bildikleriniz de güncelliğini yitirmiş olabilir. Bilim de bu felsefenin üstüne kendini inşa eder zaten.
Bir arife sormuşlar: “Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?

Yazının devamı...

Ben başardım, siz de başarabilirsiniz

25 Ekim 2021

Şu aralar hayat bizleri güçlü bir şekilde sağlıkla sınıyor. Koronavirüs nedeniyle pandemi ilan edilecek boyuta gelince evrensel sorunumuz oldu sağlık. Oysa hep evrenseldi ama “ateş düştüğü yeri yakar” misali çoğu zaman ‘yaşayan bilir’ ile sınırlı kalıyordu. Son yıllarda farkındalık yaratılmaya çalışan birkaç hastalıktan ibaretti bildiğimiz ciddi sağlık sorunları ya da yakınlarımızda, kendimizde deneyimlediğimiz kadar. Ayıp değildi, kusur değildi, günah değildi ama konuşulmaz ve bilinmezdi çoğu rahatsızlık.

Oysa kimisinde kanser gibi erken teşhis önemliydi ve farkındalıkla hayatlar kurtarılabilirdi. SMA gibi hastalıklarda el vermek, ucundan tutmak, genç canları yaşama tutundurmak gerekiyordu. Daha bilmediğimiz niceleri vardı. Farkındalık önemliydi; öncesi için de, erken teşhis için de, yaşarken geçirilecek tüm süreçler için de, sonrası için de, toplum olarak duyarlılık gösterebilmemiz için de, benzer sorunları ileride yaşayabilecek olan için de, tüm sağlık personelleri için de, hasta yakınları için de ve sağlığı ile sınanalar için de… Hangi sağlık sorunu deneyimliyor olursak olalım birilerinin çıkıp başından geçenlerini içtenlikle anlatmasına, bak ben başardım sende başarabilirsin demesine, ne yaşıyorsan yaşa hayata tutunduğunda, güçlü olduğunda atlatabilirsin ve kendi hayatının kahramanı olabilirsin deme cesaretini göstererek bizi bilinçlendirmesine, anlamasına, tüm süreçleri anlatmasına, güçlendirmesine, yalnız olmadığımızı hissettirmesine ve ilham olmasına ihtiyacımız vardır. Toplumdan kendimizi soyutlamadan yaşamın akışı içinde tüm bunlarla baş edebileceğimizi örneklerle görmemiz gerekiyordur.

Tam da yukarıda anlattıklarımı yapan ve soyadı gibi kahraman bir kadının hikayesinden bahsedeceğim bugün size. Sevgili dostum Ömür Kahraman’ın hikayesinden.


Stoma hastası, bir çocuk annesi, oldukça iyi eğitimli ve başarılı bir kadının hikayesini okuyacaksınız. Onu pek kişi Türk Hava Yolları İtalya Bari Genel Müdürü olarak tanıyor. Yazdığı turizm haberlerinden tanıyanlarınız da vardır muhtemelen. Harika bir anne. Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler ile Sosyal Bilimler üzerine iki yüksek lisansı var, doktorası ise Yönetim ve Organizasyon üzerine. Öğretim görevlisi. Kokartlı turist rehberi. Türkiye’nin araba kiralama şirketi sahibi ilk kadını. Bir süre siyasetle ilgilenmiş. Avrupa Konseyi’nin en genç üyesi olmuş. Türkiye Güreş Federasyonu Asbaşkanlığı ve İstanbul Belediyesi’ne bağlı BİT’lerde yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş. Ülkemizin tamamını ve 113 ülkede yaklaşık 750 şehri görmüş. Dört dil biliyor. Ve tüm başarı öyküsü hayatını Stoma hastalığına rağmen gerçekleştirmiş bir kadın!

Stoma’nın ne olduğunu muhtemelen bilmiyor olabilirisiniz, ‘Torbayla Yaşamak’ dersem belki bi raz size aşına gelebilir. Maalesef çok ciddi ama henüz pek gündeme gelmemiş bağırsaklarla ilgili bir hastalık stoma. Sevgili Ömür’ün yaşadığı 15 ameliyatını, duygularını, stomayla yaşama dair beslenme ve bakımına dair her şeyi bulabileceğiniz ‘Torbayla Yaşamak’ isimli kitabı Vega Yayınevi’nden çıktı. Stoma ile yaşama dair her detayın olduğu, bir hastanın tecrübelerini yazdığı konusunda ilk ve tek kitap olan bu kitap, sadece stomalılar için değil tüm hastalar, hasta yakınları, hastane yönetimleri ve hekimler içinde yol gösterecek bir tecrübe aktarımı niteliğinde.

“Sınanmadığımız bir acı üzerine konuşmak her zaman kolaydır” sözü her zaman kulağıma küpe olmuştur. Torbayla Yaşamak kitabını ‘Stomalı yaşama dair her şeyin anlatıldığı ilk ve tek kitap’ olmasının yanı sıra Ömür’ün tedavisinin parçası olmuş 13 hekim, 4 hemşire ve 1 derneğin de düşüncelerine özsözünde yer vermesi nedeni ile çok kıymetli buluyorum. Bu hastalıkla mücadele eden herkesin sesini duyacaksınız bu kitapta. Her ne yaşıyor, hangi hastalığı atlatıyor ya da hayatta hangi zorlu sürecinden içinden geçiyor olursanız olun sizi güçlendirip ilham verecek bir kitap tavsiye ediyorum.

Yazının devamı...

Kalamar meselesi

11 Ekim 2021

Başlığa bakınca aklınıza ilk başta balıkçılarda yediğimiz deniz mahsulü ‘kalamar’ gelebilir ama ben size dünyayı kasıp kavuran ve kasıp kavurduğu kadar da tartışılan ‘Kalamar Oyunu’ dizisinden bahsedeceğim. 1960’lardan bu yana özellikle Kuzey Kore’nin yarattığı baskıya karşı bir iletişim aracı olarak görülmüş olan Güney Kore sineması zirve noktalarından birini, 2020 yılında ‘Parazit’ filmi ile 92. Akademi Ödülü’nü (Oscar) ‘En İyi Uluslararası Film’, ‘En İyi Orijinal Senaryo’ ve En İyi Yönetmen’ ödüllerini alarak yaşamış ve önemli bir çığır açmıştı.

Güney Kore, son dönemde gençler arasında geniş kitlelere ulaşan K-POP müziği çılgınlığından sonra şu sıralarda sinemasıyla da sesini duyurmakta ve farklı anlatım arayışlarının ilgi gördüğü pandemi sonrası popüler kültür dünyasında hızla trend belirleyici role soyunmuş durumda. Öne çıkan dizi ve filmleriyle günümüzde bizleri etkisi altına almış birçok meseleyi toplumsal gerçekçi bakış açısıyla anlatarak alışageldiğimiz Amerikan sinemasının klişelerine meydan okuyor. Kapitalist sistemin acımasız çarkları arasında ezilmiş fakat pes etmeden çabalayan ve umudunu korumaya devam eden bireyin ruh halini ‘traji-komik’ diliyle anlatıyor.

Kalamar Oyunu dizisi, gizemli bir organizasyonun büyük miktarda borç içinde olan ve zorluklar içerisinde yaşayan çaresiz insanların ‘kurgusal bir oyun dünyasında’ çocuk oyunlarıyla ölümcül bir yarışa sokulmasını anlatıyor. İster istemez ‘Alaycı Kuş’, ‘Labirent’ gibi başka filmleri akla getirse de toplumsal endişeyi içeren mesajları vermek konusunda çok daha cüretkâr diyaloglarla, insanı öne çıkaran sade anlatımıyla beğeni kazanıyor.

TikToK, YouTube gibi sosyal mecralarda milyonlarca paylaşım ile fenomen olmuş durumda. Eğer 12-20 yaşlarında erkek çocuğunuz varsa size pek de bahsetmeden bu diziyi izliyor olması oldukça muhtemel, çünkü sınıflarda ya da kendi aralarında konuşulan konuların başında geliyor.
Bir miktar şiddet ögeleri barındırmasıyla eleştirilmesine rağmen yazımından ancak 12 yıl sonra hayata geçirilebilmiş projenin yönetmeni de hikâyenin kahramanına benzeyen bir deneyimden geliyor. Zorlu şartları, sosyo-ekonomik endişeyi, insanların umutlarını ve çaresizliklerini sürükleyici bir dille sadece 9 bölüm içerisinde ekrana yansıtmayı başarmış durumda.

İnsanın aslında kim olduğuna dair sorgulayıcı diyaloglarla beraber, süreçle birlikte dönüşüme uğrayan karakterlerin inanılmaz sahicilikleri aklınıza kazınıyor. Yaşar Kemal’in, “İnsan evrende gövdesi kadar değil yüreği kadar yer kaplar” sözünü hemen her bölümünde yeniden hatırlıyorsunuz. Bazen insan içerisindeki tüm duyguları ve zenginlikleri ortaya koyabilmek için yıllarca üzüntü ve zorluklar çekiyor.
Dizinin tüm dünyada dev şirketlerin hüküm sürdüğü ezici rekabet ve mükemmellik arayışının insan üzerinde yarattığı derin kırılmayı, insan olmanın erdemi üzerinde oluşturduğu bozulmayı, kişileri ilginç durumlara sokarak gülümseten çelişkilerden trajikomik durumlar yaratan sürükleyici bir tarzı var. Diziye ilham olan Kalamar Oyunu da aslında 1980’lerde Kore’de popüler olmuş, bizim ‘sek sek’ oyunumuza benzeyen ancak iki takıma ayrılarak birbirlerini elemeye, oyun dışına itmeyi amaçlayan bir çocuk oyunu. Bugün yaşadığımız ekonomik sosyal sistem içerisinde yaşanan hayat oyunu çocukların belki de asırlar önce keşfettiği basit kurallara ne kadar benziyor değil mi?

Bugün genç izleyici çevrelerinde yarattığı etkinin kaynağı; bu kusursuz ve gerçeklerle yüzleştiren kurgusunun yanı sıra kıyafetlerin, dekorların, imgelerin özenle seçilmesi ve gençlerin kendisini oyun içerisinde ifade etme motifini de güzel kullanmış olmasından da geliyor. Günümüz dünyasında çocukların ve gençlerin hatta yetişkinlerin ‘hayatı bir oyun gibi görmeleri’ bunun bir yansıma olarak da mobil oyunlara, konsol oyunlarına bu kadar zaman ayırmaları boşuna değil demek ki.

Yazının devamı...

Dürüst yaşamak

27 Eylül 2021

Bence bir ilişkide; evlilik, iş, arkadaşlık vs. en önemli şey dürüstlüktür denir. Samimiyetin belirtisi gözler, dürüstlüğün ifadesi de tutulan sözler ve gerçekleri paylaşmak olarak adlandırılır. Ama bir bakarsınız, samimiyet kisvesi altında en tehlikeli yalanların bile samimiyetle çarptırılmış haline rastlarsınız. “Dürüstlük, kişinin bildiğini söylemekle... İşine geleni söylemek arasında yaptığı seçime dayanan bir ahlak sorunudur” diye de tanımlanır üstelik. Eğitimlerini verdiğim Stephen R. Covey de der ki, “Dürüstlüğü kanıtlamanın en önemli yollarından biri, o sırada yanınızda olmayan kişilere sadakat göstermektir.”
Bir de şu kendine dürüst olma meselesi var, profesyonel bir koç olarak neredeyse en çok üzerinde çalışmak durumunda kaldığım konu diyebilirim bunun için. Bir insanın kendine yapabileceği, hatta yapması gereken en güzel ve ilk şey, kendine dürüst olmasıdır. Dürüstlük; bütün yaratılmışlara şefkat ve merhametle yaklaşmaktır da. Yani kendini ve diğerlerini olduğu gibi görebilmek ve kabul edebilmek, olanı sevebilmek ve şefkat göstermektir.
Yalansız yaşamak, dürüst olmak mümkün olabilir mi? Yalansız bir hayat yaşamak, insana mümkün gibi gelmiyor değil mi? Hele ki Beyaz Yalan diye adlandırdığımız, dozajı herkese göre değişen yalanlar sınıfı varken... Beyaz, pembe, kara, kuyruklu, adına siz ne derseniz deyin bazıları için yalan, yalan sonuçta! Böylesi keskin bir biçimde Doğrucu Davut olanların önemli ve gerçekten dürüst olunması gereken konularda doğruları söyleyip, beyaz yalan ya da pembe yalan kategorisine girebilecek konularda insanları kırmamak, üzmemek adına kolayca yalana başvuranları anlaması elbette ki imkânsız. Doğrucu Davut’lar dürüstlüklerinden asla taviz vermezken, İngiliz centilmenliğinden esinlenmiş beyaz yalan söyleyen sınıfın dürüstlüklerinden taviz vermediklerini sanarak olayları aktarmalarını ya da aktarmamalarını hoşgörüyle karşılamalarını beklemiyorum. Peki, nasıl anlaşacak bu iki grup?
Mesela benim, canımı sıkan bir olay varken annem beni aradığında; anneme toplantıdayım seni sonra arayacağım dediğim olmuştur. Sesimi böyle duymasın, daha keyifli bir zamanımda konuşayım diye, gayet iyi niyetli gerekçelerle beyaz yalan söylerim.
Bu gibi beyaz yalanlar da bana çoğu zaman yalan gibi gelmez. Beyaz yalanlar gerçek bir yalan değil diye düşünürdüm. Bazı çok daha ciddi konular için ise her durumda dürüst olunamaz, olunmamalı diye bile düşündüğüm zamanlar dahi olmuştur. Bazı durumlarda bazı bilgiler içimde kalmalı ve deşifre edilmemeli kısmında hâlâ gelgitler yaşıyorum. Dürüstlüğün de bir sınırı olmalı mı? Her durumda yalan söylememek tamamen dürüst olmak mümkün olamaz gibi geliyordu bana, ama olabiliyormuş!
Çünkü, en küçük konular hakkında bile olsa yalan söylemek, kişisel ilişkileri ve kamusal güveni gereksiz yere zedeliyor. Üstelik can yaktığı, sevgiye zarar verdiği, ilişkileri, aradaki bağı olumsuz etkilediği ve güveni yok ettiği de şüphesiz. Yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş biri olmasam da, sadece beyaz yalanlara başvuran biri olsam da artık şunu biliyorum; yalan söylemek, dürüst iletişim beklentisi içindeki öteki kişileri kasıtlı olarak yanlış yönlendirmek anlamına geliyor.
En çok can yakan kısmı ise, kişisel dürüstlüğe riayet etmemeler, bir kez açığa çıktıklarında da kolay kolay unutulmuyorlar. Sık sık yalan söylemek, sevdiğimiz insanların özgürlüğünü ihlal etmek anlamına geliyor. Ne için söyleniyor olursa olsun, ister beyaz, ister siyah, isterse kuyruklu yalan olsun, yalan yalandır ve dürüst olmanın faydaları kaçınılmaz.

Yazının devamı...

Abart-ma

20 Eylül 2021

Nasreddin Hoca’nin “Ye kürküm ye” fıkrasını bilmeyeniniz yoktur. Nasreddin Hoca’yı bir gün ziyafete çağırırlar. Hoca günlük kıyafeti ile gider. Kendisiyle pek ilgilenen olmaz. Hemen evine gidip en yeni ve gösterişli elbiselerini, üzerine de kürkünü giyer ve ziyafet konağına tekrar gider. Daha kendisini kapıda görür görmez, büyük bir hürmet gösterirler, başköşeye oturturlar. En iyi yemekleri evvela ona ikram ederler. Hoca her ikram edilen şey önüne konduğunda, kürkünü yakasından özenle tutup, “Ye kürküm ye” der. Kendisine “Hocam, bu nasıl iş, hiç kürk yemek yer mi?” dediklerinde ise “Ne yapalım, davet sahibi bunları kürküme ikram ediyor” der.

Fıkranın özü, “görünüşe aldanmamak”tır. Gidilecek yere uygun elbiseler giymek gerektiği ve ilk intibanın görünüşle belirlendiği gerçeğinin yanı sıra esas olanın ambalaj değil, ambalajın içindekinin değeridir. Eskilerin dediği gibi, zarfa değil, mazrufa (yani zarf içine konmuş kâğıda) bakmak gerekir. Her fıkrada olduğu gibi, bu fıkrada da olay mübalağa edilmiş, yani abartılmıştır. Edebiyatta abartma, anlatımı güzel ve etkili kılmak için başvurulan bir söz sanatıdır. Fıkralar da, kıssadan hisse hikâyeleri de abartılarla doludur. Peki ya gerçek hayat? Gerçek hayatta da abartmaya gerek var mıdır? Yoksa abartanlara “abart-ma” demek mi gerekir?

Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında başlarda yer alan Harvard ve Stanford’u duymuşsunuzdur. Bu iki üniversite için mübalağaya gerek yoktur, başarıları ortadadır. Gelgelelim ki, bu iki üniversite hakkında internette rastladığımız bir hikâye vardır ki, adeta mübalağa sanatından ibarettir. Hikâyeye göre Stanford, taşralı bir karı koca tarafından, ölen oğulları anısına yaptırılmış.

Kaba saba, soluk, yıpranmış kıyafetler giymiş yaşlı bir çift, soluğu Harvard Üniversitesi’nin rektörlük binasında alırlar. Rektör sekreteri ne idüğü belirsiz taşralıları içeri almak istemez, Harvard gibi bir üniversitede ne arıyorlardır? “Rektörün bugün size ayıracak bir saniyesi bile yok” der. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla “Bekleriz” diye mırıldanır. Sekreter, taşralıların biraz bekledikten sonra gideceklerini umar. Saatler geçer, sonunda rektör dayanamaz ve isteksiz bir biçimde kapıyı açar. Yaşlı çift, Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybettiklerini, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir bina yaptırmak istediklerini söyler. Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, “Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm, 7,5 milyon dolardan fazlasına çıktı...” diye çıkışır. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döner ve “Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz o halde?” der. Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıkarlar, Doğu Kaliforniya’ya, Palo Alto’ya giderler ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için bir üniversite kurarlar, Stanford’u! Bu üniversite artık Amerika’nın en önemli üniversitelerinden biridir.

Peki, bu hikâye doğru mudur? Doğru olan tarafları vardır, fakat hemen her etkileyici şehir efsanesinde olduğu gibi, bu hikâye de oldukça abartılmıştır. Hikâyenin aslı şöyledir: Stanford Üniversitesi, Kaliforniya Valisi ve demiryolu patronu olan Leland Stanford ve eşi Jane Stanford tarafından, 16. yaş gününden hemen önce, tifodan ölen tek çocukları Leland Stanford, Jr. anısına kurulmuştur. Üniversiteyi yaptırmaya karar verdikten sonra düşünür taşınırlar, yeni bir üniversite kurarak her şeye sıfırdan başlamaktansa, başarılı bir üniversitenin benzerini yaptırmaya karar verirler. 1636 yılında kurulmuş ve ABD’nin en eski yükseköğretim kurumu olmakla övünen meşhur Harvard‘da karar kılarlar. Üniversitenin başkanı Elliot’ı ziyarete giderler. Elliot’tan, Harvard’ı yeniden inşa etmenin 15 milyon dolara mal olabileceği bilgisini alırlar. Hikâye, Leland Stanford ve eşi Jane Stanford‘ın hayallerindeki üniversiteyi, Stanford Üniversitesi’ni yaptırmalarıyla son bulur.

Peki nasıl olmuştur da, Kaliforniya Valisi, hikâyede “taşralı ve kötü giyimli ama inanılmaz derecede zengin” bir insana dönüştürülmüştür? Neden gerçek bir başarı öyküsü hiç de abartıya ihtiyacı yokken böylesine abartılı bir hale büründürülmüştür? Yazımda sorduğum tüm soruların cevapları, Albert Camus’nün “İnsan, ne ise o olmayı reddeden tek mahluktur” cümlesinde gizlidir. “Abartma”ya gerek yoktur, abartanlara “abart-ma” demek gerekir.

Tabii, günümüzde başarı hikâyeleri, girişimcilik öyküleri hariç, genelde tersine yönde bir abartma mevcuttur. Kendini olduğundan fazla abartılı gösterme hali diyelim. Sosyal medya başta olmak üzere, tüm arkadaş toptlantılarının başrolü maalesef ki abartma olmuş durumdadır artık.

İnsan abartmamaya önce kendi kendine başlamalı, ne olduğunu iyi bilmeli, gerçekçi bir öz algıya sahip olmalıdır. Zira, her insan sadece insan olduğu için bile değerlidir. Gerisi egoya hizmet eden bir abartmadır. Altında özgüven yatan sorunlar vardır.

Yazının devamı...