Çölün Sesi

6 Eylül 2021

Bugün ardışık yazarlık tekniği ile yazılmış çok yazarlı ilginç bir kitaptan bahsedeceğim, Çölün Sesi’nden…
Aslında kader örgüsünde hiçbir şeyin tesadüf olmadığını ve dışarıya çıkış yolunun içeriden geçtiğini anlatan bir romandan. Sizi çok yazarlı olmanın ötesinde ‘ardışık yazarlık’ kitap kavramı ile ve yazarlardan biri olan, aynı zamanda kreatif editörü Sevay İpek Aydın ile de tanıştıracağım.

Biliyorum çok kitap yazılıyor, ben de çok okurum. Hatta okumak isteyip zamansızlıktan okuyamadıklarım için üzülürüm. Böyle olunca onları ve kendimi yetim bırakmış gibi hissettiğim dahi oluyor. Okuduğum kitapları, defalarca tekrar tekrar okuduklarımı, okuyup da hayatımı değiştirenleri yazmaya kalksam köşeler yetmez. Ama bazı kitaplar daha özeldir işte; Çölün Sesi de ardışık yazarlık tekniği ile yazılmış olması başlarda olmak üzere pek çok açıdan farklı bir roman.
Bu güzel sonbahar mevsiminde, eylül ayının güçlü yenilenme enerjisiyle hafif hafif esen rüzgar eşliğinde okursanız çok keyif alacağınızı düşündüğüm için sizlere önermek istiyorum.

Bir de minik bir sürprizi var bu kitabın benim için, kahramanlarından birinin ismi Sezin. Ve bir zamanlar tıpkı benim de yaptığım (ki ne kadar şanslıyım ki yavaş yavaş da olsa uyanıyorum) ve pek çoğumuzun da yaptığı gibi kendinden kaçmak için başka şeyler kovalayan bir kadının da hikayesi yer alıyor.
Spoiler verip okuma keyfinizi kaçırmamak için adaşım Sezin’in hikayesine burada son veriyorum. Daha pek çok karakter var içinde Çölün Sesi romanın. İsimleriniz aynı olmasa da ruhlarınızı özdeşleştirebileceğiniz bu karakterlerle tanışın isterim.

Romanın yaşam bulma sürecinde öykü Datça’nın serin sularından çıkıp Pertek, Çanakkale ve Senegal’in Retba gölüne ulaşan yolculuğu, masum ve içtenlikli dostlukların yüzleşmek zorunda kaldığı “yaşamın karanlık yüzü” olarak tanımlayabileceğimiz deneyimler ekseninde gelişiyor.

Yazının devamı...

Bedel

16 Ağustos 2021

İlahi adalet vardır mıdır? Doğaya ya da bir başka canlıya yaptıklarımızın bedelini öder miyiz? Ödeyeceğimiz bedel bize aynı yolla, aynı şekilde mi geri döner, yoksa başka yollar ve şekillerle mi döner? Ödenecek bedel “Dedesi koruk yer, torununun dişi kamaşır” atasözümüzde olduğu gibi gelecek nesillere aktarılır mı? Dedesi yaptıysa torunun suçu ne, nasıl bir adalet sistemidir bu! Kötülere neden çoğu zaman bir şey olmuyor? Masumlar neden başkalarının hatalarının bedelini ödüyor? İlahi adaletin nasıl işlediği konusunda kafamda soru işaretleri çok, kısacası mantığını henüz çözebilmiş değilim ama ilahi adaletin varlığına inanıyorum.
Bana ilahi adaleti düşündüren de elbette ardı ardına yaşadığımız doğal afetler oldu. Yangın ve sel felaketlerinin ardından düşünmeye başladım. Kimin hatasının bedelini kim ödüyor? Ya asıl hataları bile bile yapanlar varsa ki varlar, onlar nasıl ne zaman bir bedel ödeyecek? İlahi adalet işliyor ve bilinçsizce hor kullandığımız doğa bizden intikam mı alıyor? Yoksa bilinçsizce bir hor kullanılmışlığın yanı sıra göz göre göre rant uğruna yapılan hataların bedelini mi ödüyoruz?
Bu çizimi her kim yaptı, araştırdım bulamadım ama fotoğrafta göründüğü üzere aslında Kastamonu’daki felaketin sebebi dere yatağına şehir kurmaktan ibaret. Durumu bu çizimle ilkokul 1. sınıftaki bir çocuğun bile anlaması mümkün. Bazen her şey bu kadar basit anlatılabiliyor. Çok soru sordum bu yazımda ama esas sorum şu: Peki sıradan vatandaş hadi bilinçsiz diyelim ama ya diğerleri, bunu bile bile neden ve nasıl yapıyorlar? İnsan artık bu noktadan sonra kaybolan tüm canlar için takdiri ilahi deyip geçemiyor.

İnsanoğlu, hatasını anlayıp ders alma meselesinde berbat. Ders alıp öğrendiğimiz falan yok. Suçu üslenme noktasında ise, böyle bir bilince sahip değiliz zaten. Tam da bu zihniyetle şimdi suçu sırtlarından atmak için her şeyi iklim krizine bağlayacaklar diye korkuyorum.
Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulan ‘Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ tarafından geçen günlerde açıklanan ve uluslararası alanda büyük yankılara yol açan raporda önemle şu vurgulanıyor: “Dünyada iklim değişikliği olarak adlandırdığımız ne oluyorsa, bilin ki hepsi insanların eseridir.”
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in deyimiyle, iklim değişikliği nedeniyle insanlık için zaten kırmızı alarm çalıyorken bir de üstüne bile bile dere yatağına şehir kurmak gibi hamleler bir araya gelirse, ki geliyor daha başımıza neler geleceğini kurgulayamıyorum bile.
Gandi, “Ölümün ortasında yaşam,

Yazının devamı...

Kaybetmeyi ve kazanmayı bilmek

9 Ağustos 2021

Bir taraftan alev alev yanan ülkemi izliyorum ve içim yanıyor. Diğer yandan hadi olmakta olan felaket oluyor ama şimdi Mevlana’nın, “Yeni şeyler söylemek lazım” şiirinden esinlenip; bulanmadan, donmadan akmak, çözüm bulmak, ne kadar yapılmış hata varsa düne ait ders almak, yeni şeyler söylemek ve bir şeyler yapmak lazım azizim demek gereğini duyuyorum. Öte yandan gözüm Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nda. Sadece kazandığımız başarıların, aldığımız madalyaların gururu ve bende yarattığı mutluluk için izlemiyorum olimpiyatları. Bu zor zamanlarda ‘olimpiyat ruhu’ iyi geliyor.
Bir yandan olimpiyat ateşine büyük anlam yükler ve hiç sönmemesini dilerken diğer yandan mavi cennetimizi cehenneme çeviren yangınların sönmesini diliyorum. Aklımda hep ‘Ubuntu Felsefesi’ geliyor.

Günün sonunda insanlığın geldiği noktada açıkça görülüyor ki kaybediyoruz! İklim değişikliği, insanlık krizleri; şiddet, kadın cinayetleri, yoksulluk, eğitimsizlik, eşitsizlik, göçmenler, bencillik derken insan olmak daha doğrusu olabilmekle ve doğayla imtihanın içinde bulunuyoruz. Tüm bu imtihanlarda durmaksızın kaybediyoruz. Hem de büyük kaybediyoruz! Büyük kaybetmemizin sebebi ise sadece yitirilenlerin büyüklüğü değil, neyi kaybettiğimizi de bilmiyor oluşumuz ve kaybetmeyi de bilmiyor olmamızdan kaynaklanıyor. İşte o noktada aklıma olimpiyatlar hatta takım oyunları geliyor.
Hedeflere ulaşmak, en iyisi olmak için sarsılmaz bir istek duymak, elinden geleni yapmaya çalışmak, kişisel fedakarlık, beraber başarabilmek, en iyisi için çalışmak, olmadığında ya da yeterince iyi olmadığında, hata yaptığında, bir başkasını suçlamak yerine kabul etmek, takım arkadaşın hata yaptığında ona destek olup daha iyisi için birlikte daha çok çalışmak, bir başkasının başarısı karşısında da pes etmek ya da kıskanmak yerine devam etmek, rakibinden öğrenmek ve her gün gelişmeye çalışmak felsefesinin dünya genelindeki pek çok soruna çözüm olacağını düşünüyorum.

Aslında bütün mesele, ‘kazanmayı ve kaybetmeyi bilmek’ ile ilgili. Kazanırken de rakibe ya da yaptığımız işe ve kendimize gereken saygı ve nezaketi gösterebilmek, kaybettiğimizde ya da hata yaptığımızda da aynı saygı ve nezaketle eksiklerimizin farkına varıp yüce gönüllükle dile bunları getirebilmek, o günün en iyisi olan rakibimizi kutlamaya gidebilmek ve takdir edebilmekle ilgilidir.
Şimdi geldiğimiz noktada kaybetmeyi bildiğimizi düşünüyor musunuz?

Paulo Coelho, “Onurlu insan kaybetmeyi bilir. Çünkü kimsenin hep galip gelemeyeceğini ve başarısızlıklardan başarıları nasıl ayıracağını bilir… ” der. Lao Tzu’nun dediği gibi de, “Kalite bir erdemdir! O kendini; mekandaki yaşantıda, düşüncedeki derinlikte, sevgideki cömertlikte, ifadelerdeki gerçeklikte, idaredeki düzende, eylemdeki etkide, doğru zamandaki doğru harekette gösterir.”

Kaybetmeyi bilmenin ruhunda

Yazının devamı...

Ateş her zaman düştüğü yeri yakıyor

2 Ağustos 2021

Çok zor günlerden hatta sınavlardan geçiyoruz. Bu seferki sınavımız yangından! Dersini almayan insanoğluna her defasında yeni bir sınav gönderiliyor ve biz hiçbir sınavı layığı ile verebilmiş değiliz. Üstelik sınavlar sadece bize veriliyor sanıyoruz, kendi yaptıklarımızdan kaynaklananların da farkında değiliz; kendimize yapıyoruz, başkalarına yapıyoruz, doğaya yapıyoruz ve yaptığımız ya da yapmadığımız her şey bize çok daha büyük bir kaos olarak, sınav olarak geri dönüyor.

Kelebek Etkisi, Edward N. Lorenz’in çalışmalarından biri olan Kaos Teorisi ile ilgilidir. Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Bir kelebeğin kanat çırpması, dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir. Yani Kelebek Etkisi de aslında bize daha çok yaratılan bir kaosun büyüyerek artmasını ifade eder. Ve o kaos, günün birinde kaosu yaratanı da dipsiz bir kuyu gibi içine çeker. İşte bizim de, hatta dünyanın da içinde bulunduğu durum bundan ibaret aslında.

Güzel ülkemin dört bir yanını yakan yangın facialarımıza gelecek, neden, nasıl olduğuna ve neler yapıldığına bakacak olursak; zamanında yangın arazilerinin ranta kurban edilişi, yangına müdahaledeki eksiklikler, yanlış politikalar ile alınmayan ya da kullanılmayan uçaklar, devletin hazırlıksız oluşu, belki de bir terör saldırısına ya da kundaklamaya kurban gitmiş olmamız, doğanın dengesini-iklimi bozmamızın sonucu yangınların çıkmış olabileceği, bundan sonrasında ağaçlandırma çalışmalarında, doğanın kendini onarmasına izin verilmeden yapılacak müdahaleler gibi konularda yapılacak muhtemel yanlışlar, kaybettiğimiz telafisi olmayan canlar, canlılar, ağaçlar, yanıp kül olan evler, işyerleri... Bunlar için söylenebilecek ve bu köşeye sığacak kısa cümlelerim yok ama başka şeyler söylemeyi deneyeceğim.

Ateş her zaman düştüğü yeri yakıyor. Yaşanmamış acıların hissettirdiklerinin ve büyüklüğünün kestirilmesi imkânsızdır. Bir de sonrasında yaşatacaklarının! Dışarıdan ahkâm kesmek, ben olsam demek kolaydır da başına geldiğinde aynı tutumu sergilemek zordur. Hele ki konu doğal afetler, çok ciddi sağlık sorunları ve can kayıpları gibi konular olunca... Gözüne far ışığı tutulmuş tavşan gibi öylece kalakalırsınız. Yıllar önceydi, alt katımda yangın çıkmıştı, saniyeler için de oluverdi her şey, itfaiyenin beni balkondan alıp binadan çıkarışını dün gibi hatırlıyorum. Yaşamayanın anlaması zordur, empati kurulabilir elbette ama içinde olmak başkadır.

Hangi tür acı olursa olsun, sürekli o acıyla yaşamanız imkânsızdır. Canınız yanar, bu artık son nokta sanırsınız, bir süre sonra yaralar kabuk bağlar, arada kanar yeniden ve tekrar kabuk bağlar, izi daima kalır hatta hasar da kalır ve kendini hep hatırlatır ama iyileşmek zorundasınızdır. 

Hubert Reeves der ki, ”İnsan en deli canlı türüdür görünmez bir tanrıya tapar, gözler önündeki doğayı ise katleder. Farkına varmaz ki, katlettiği bu doğa taptığı o görünmez Tanrı’nın kendisidir.” Sadece bizim ülkemizde değil tüm dünya olarak bu durumdayız şimdi; pandemi, bu denli yaygın yangınlar, afetler hepsi ekosistemi bozmuş ve hayatın altını üstüne getirmiş olmamızın bir sonucu.

Peki şimdi ne yapmak lazım. İyileşmek için gerçek bir farkındalıkla, günü kurtarmaya, seçim dönemine yetişmeye değil, uzun vadeli çözümlere odaklanmalıyız.

Nerde hata yaptığımızla yüzleşmekten kaçıyoruz.

Yazının devamı...

İzmir’i tutabilene aşk olsun!

28 Haziran 2021

Latincede bir deyim vardır. ‘Festina Lente’. ‘Yavaşça Hızlan’, ‘Yavaşça Acele Et’, anlamına gelir. Ben çok severim, aceleci olduğum ve her şey hemen olsun istediğim için tekamül sürecimde yaşam öğretti bana aheste hızlanmayı... Anlamını idrak ettiğim, içselleştirdiğimden, tadına vardığımdan beri keyfini sürüyorum. Adeta dünyayı değiştiren, günümüzü biçimlendiren, insanlık tarihini şekillendiren harika 17 matematik denkleminden birini çözmüş gibiyim. Geriye kaldı 16’sı... Daha çok gidecek yolum var.
Şimdi bakıyorum da İzmir de yavaşça acele ediyor artık, tutabilene aşk olsun!
İzmir, dünyanın ilk Cittaslow Metropol Kenti oldu. Cittaslow Metropol öncü kenti oluşumuz sadece İzmirliler için değil, tüm Türkiye için bir gurur kaynağı aslında. “Bize bunun ne faydası olacak?” sorusunun cevabını bulabilmek için önce şu Cittaslow kavramını (felsefesini demek daha doğru olabilir) idrak etmek gerekiyor. Bu felsefeye yakınlaşmak ve içselleştirmek, “-mış” gibi yapmamak gerekiyor.
Sakin şehir anlamına gelen Cittaslow hareketinin temelleri, 1999 yılında İtalya’nın Orvieto kentinde ‘Slow Food’ hareketine öncülük yapan Greve, Orvieto, Bra ve Positano’nun belediye başkanları tarafından atılmış. İtalyanca Citta (şehir) ve İngilizce (yavaş, sakin) kelimelerinden oluşan Cittaslow kelimesi, Sakin Şehir anlamında kullanılıyor. Slow Food, tattaki ve gıda maddelerindeki kaliteye önem vererek uluslararası alanda başarıya ulaşırken, Cittaslow halihazırdaki temel değerleri birçok farklı alanda kurumsal bir ağla daha da genişletmiş durumda. Bu değerleri gerçekleştirmek isteyen kentler, Uluslararası Cittaslow Birliği’ni kurarak (yaşamaya değer şehirlerin uluslararası birliği de diyebiliriz) birlik üyeleri arasındaki tecrübe değişimini, belirlenmiş kriter ve kurallar şekline getirmiş.
Cittaslow, bir kentin yaşam kalitesinin iyileştirilmesinin ve kalkınmasının kentin kendi özgün yapısının, mimarisinin, gelenek ve göreneklerinin, yerel yemeklerinin ve tarihsel kimliğinin korunmasıyla mümkün olacağını öngörmekte. Cittaslow felsefesi, kentlerin hangi alanlarda güçlü ve zayıf olduklarını analiz etmelerini ve sahip oldukları imkânlar çerçevesinde bir strateji geliştirmelerini teşvik ediyor.
Bir şehrin Cittaslow olması, o şehrin dokusunun, renginin, müziğinin ve hikâyesinin uyum içinde, şehir sakinlerinin ve ziyaret edenlerin zevk alabilecekleri bir hızda yaşanması anlamına geliyor. Yerel zanaatı, tatları ve sanatları, sadece eskilerin hatırlayabildiği kavramlar olmaktan çıkarıp tüm bunları yeni nesillerle ve kenti ziyaret eden misafirlerle paylaşmayı hedefliyor. Hayatın tek amacının bir yerlere yetişmek olmadığını, doğaya zarar vermeden de kentlerin gelişebileceğini ve içinde bulunulan andan zevk alınması gerektiğini insanlara hatırlatmayı çalışıyorlar. Bütünün iyiliği kavramının, yerel değerleri koruyarak dünyaya açılmanın anahtarı da diyebiliriz.
Hiç şüphesiz İzmir’in dünyadaki ilk ‘Sakin Şehir’ unvanını almasındaki başarının mimarı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer. Zaten belediye başkanlığı yaptığı dönemde Seferihisar ilçesini de, Türkiye’nin ilk Sakin Şehri yapmıştı. Onun vizyonunun İzmir’e armağanı bu! Bu sayede İzmir, içinde barındırdığı saklı potansiyeli ortaya çıkarabilir. Bu unvan, İzmir’i dünyanın gündemine taşıyacak fırsat olarak avuçlarımızda duruyor.

Yazının devamı...

Süper kahramanlar babalarımız

21 Haziran 2021

Hayat, ileri doğru bakarak yaşanıyor olsa dahi aslında geriye doğru bakarak anlaşılıyor çoğu zaman. Bu söz Soren Kierkegaard’dan. Babalık da böyle, evlat olmak da, baba ile kurulan bağ da! İşte o yüzden Babalar Günü’nü vesile edip bugün beraberce hem ileriye, hem geriye, hem de şimdiye bakalım istiyorum. Biraz babalıktan, biraz hayattaki rollerimizden, biraz da güçlü yanlarımızdan konuşalım. Amacım, sizi içinizdeki süper kahramanla buluşturmak. Bunu dışarıda aramaktan da vazgeçirmek. Bir babaya, bir kocaya, bir eşe, bir evlada ithaf olunacak bir durum olmadığını anlatmak.

Bu satırları yazarken köşe yazımın başlığı ile biraz ters köşeye düştüğümün de farkındayım; çünkü şunu çok iyi biliyorum, her baba bir süper kahraman değil, olmak zorunda da değil. Sadece babamız olmaları, onları onurlandırmamız için yeterli aslında. Her anne-babanın kendi bildiği kadar hayatı yaşadığını ve yine kendi bilgisi, görgüsü, farkındalığı ve hayatı elverdiği kadar evlatları için bir şeyler yaptığını, en önemlisi de seçilmiş olanın, kader planımızdaki kurgunun bizim için en iyisi olduğunu kabule geçmemiz gerekiyor.

Kız çocuklarının kahramanları babalarıdır ya güya... Gerçekte böyle midir, tartışılır. Dönem dönem değişkenlik gösteren, baba-kız ilişkisine göre farklılaşan, en çok da farkındalık arttıkça olgunlaşan bir durum bu. Erkekler ile babaları arasında dinamikte de durum böyle, ama o kısımda biraz daha iktidar kurma, kendini gerçekleştirme/ispatlama, güçlenme, güç dengesi durumları devreye giriyor ve ne yazık ki çoğu zaman duygusallıktan yoksun kuruluyor bağlar. Bazen de gizli, itiraf edilememiş, gösterilememiş bir duygusal bağ oluyor.
Kimimizin babası güçlü, erk sahibi, kimimizinki duygusal, kimimizinki yakışıklı, sempatik, evcil, sosyal, popüler, çalışkan, entelektüel, aile babası... Kimimizinki başarısız, kimimizinki sert, duygusuz, kimimizinki çirkin, içine kapalı, el iyisi, daha az bilgili, kararsız, ailesinden uzak vs. Tüm iyi özelliklerin bir babada toplandığı bir versiyona rastlanmadı henüz. Yani, her bir babanın birkaç güçlü yanı olduğu gibi, birkaç da şahane olmadığı yanı, geride kaldığı alanlar oluyor. Kimse, hiçbir baba mükemmel değil. Önemli olan, onun içindeki güçlü yanı görmek ve o yanı ile bir bağ kurabilmek. Ve her yaş döngüsünün getirdiği ilişki şeklini yakalayabilmiş olabilmek.

Zaten süper kahramanlarda durum ve onlarla bağ kurma şekli de öyle değil midir? En bilinen süper kahramanlara bakın, delicesine zayıflıkları vardır. Süper kahramanlar kurgulanırken onları insancıllaştırmak ve akla yatkın kılmak için bir zayıflığının, beceriksizliğinin olmasına özen gösterilir. Ayrıca kahramanlar mücadele olmadan kazanabilirse bu durum eğlenceli de değildir, bu yüzden rakipleri tarafından onlara karşı kullanılabilecek birkaç alana sahip olmaları gerekir. Ve bazı kahramanlar, Superman’ın büyüye duyarlı olması gibi gerçekten mantıklı güvenlik açıklarına sahiptir. Tüm bu insancıl yanlarla beraber, her süper kahramanın ona gerçekten meydan okutacak doğaüstü gibi bir şeye ihtiyacı vardır.

Oysaki gerçek hayat tam da böyle değildir, yani her baba güçlü yönleri ile bir süper kahramanken, doğaüstü bir şeye sahip olmadığı ve sahip olduklarını yaşatırken başka şeyleri ıskalayabildiği için bir süper kahraman tanımlamasına uymaz. Ama biz onu ararız, babamız süper kahraman olsun isteriz. Hayatımızdaki rollerin (evlat, eş, karı, koca, sevgili, anne, baba) hakkını vermektense idealize ettiğimiz şeyleri bize getirecek bir hayali süper kahraman yaratırız.

Bence gelin, siz kendi içinizdeki en iyiyi çıkararak kendinizin süper kahramanı olun. Hayattaki rollerinizin hakkını verin, bu rollerin içerisinde babalığınızın ya da evlat oluşunuzun yerini, hayatınızı nasıl değiştirdiğini, neden güzel olduğunu düşünün, keyifli yanlarını öne çıkarın. Ve o güzellikleri yaşayın, yaşatın. Hayat, ileri doğru bakarak yaşanıyor olsa dahi aslında geriye doğru bakarak anlaşılıyor çoğu zaman demiştim yazımın başında. Babalar Günü’nde baba ve evlat olma rolünüze bir göz atın ve bu ilişkiye gerekirse yeniden başlamak için bir şans verin.

Osman Nar

Yazının devamı...

Kötü diye nitelendirdiğimiz şey tam da ihtiyacımız olan şey olabilir

14 Haziran 2021

Çoğu insan bana koçluklarım ve danışmanlıklarım sırasında gerek özel hayatları gerekse iş hayatları ile ilgili negatifliklerden nasıl arınacağını ya da başına gelen kötü şeyleri nasıl atlatacağını soruyor. Aynı soru, “Ne olacak bu memleketin hali?” ya da “Koronadan sonra hayatımız nasıl olacak?” konuşmalarında da geçiyor. Teknik olarak yapılması gerekenleri bir bir sıralıyorum.

Öte yandan aslında negatif, pozitif, iyi ya da kötü diye bir şey yok sadece kontrast, ikilik, dualite var demek geliyor içimden. Bunun da bir tek sebebi var; ne istediğimizi bulabilmemiz ve deneyimler yaşarken büyüyüp gelişebilmemiz için. Tabi çok nadir bu yorumu yapıyorum, çünkü o an duymaya ihtiyacı oldukları, hazır oldukları ve benden bekledikleri bilgi bu olmuyor.

Lao Tzu’nun en sevdiği öykü diye rivayet edilen bir öykü var; “Yaşlı Adam ve At” size onu özetleyeyim kısaca.

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış, “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler.

İhtiyar, “Karar vermek için acele etmeyin. ‘Sadece at kayıp’ deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.

“Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın.

Yazının devamı...