Çocuklar ve savaş

28 Şubat 2022

Ukraynalı çocukları görünce ilk aklıma gelen şey Birleşmiş Milletler’in çocuk hakları sözleşmesinin kökeni Çocukları Koruma Derneği /Fonu’nun kurucusu Eglantyne Jebb’un, “Haklı veya haksız, facia ya da muzaffer tüm savaşlar çocuklara karşı yapılır.” sözü oldu. Ne kadar haklı! 21. yüzyıl da hala toplu-tüfekli savaşların oluyor olması insanı gerçekten hayrete düşürüyor. İnsanların aptallığını küçümsememek gerek, bunun en büyük göstergesi de hala bu devirde yapılan savaşlar ama yine de aklım almıyor işte. Özellikle son yüzyılda yaşanan sıcak savaşlar, aslında savaşın kazananı olmadığını, öncelikle çocukların sonra insanlığın kaybettiğini gösterse de hala savaşın soğuk yüzü ile yüzleşmek insanı sarsıyor.

Ne demişti Gandi, “Eğer bu dünyada gerçek barışı öğreteceksek ve eğer savaşa karşı gerçek bir savaş vereceksek, işe önce çocuklarla başlamamız gerekmektedir.” Çocuklar bu dünyanın geleceği olduğuna göre ve her birimizin içinde yaşayan bir çocuk olduğuna göre çocukları ve masum insanları savaşa mazur bırakmanın nasıl bir gerekçesi olabilir ki?

Nasreddin Hoca’ya “Burnun ne tarafta?” demişler, ensesini göstermiş. “Tam tersini gösteriyorsun Hoca” demişler, “Bir şeyin tersi bilinmezse doğrusu anlaşılmaz” demiş. Hocanın naif bilgeliğiyle anlattığı gibi, yaşamda her şey tersiyle var oluyor. Yaşamın doğası ikilikler üzerine kurulu. Kötü olmazsa iyiyi, çirkin olmazsa güzeli, karanlık olmazsa ışığı bilemeyiz elbette. Peki zorluklar gerçekten de insanı güçlendirir, tekamüle taşır mı? Herhangi bir zorluğun, özellikle de çok büyük bir zorluğun içinden geçerken böyle düşünmek çok kolay olmasa da karşılaştığımız zorlukları belli bir zaman sonra değerlendirdiğimizde hemen hemen her zaman o zorluğun gerçekten de bize önemli bir şeyler öğrettiğini ve bizi geliştirdiğini görürüz. Bu kolektif bilinç için de geçerlidir. Zaten her negatif bizi pozitife yönlendiren bir güç değil midir? Hal böyle iken ve insanlık tarihi savaşın soğuk yüzünün ayıpları ve günahları ile dolu iken nasıl hala aynı hatalar yapılabiliyor? Karanlığın ışığı bulmak için en büyük motivasyon olması gibi bir durum söz konuyken yakın-uzak tarihten, yaşanmışlıklardan ders almamış olmak büyük aptallık.

Rahibe Teresa’ya sormuşlar, “Savaş karşıtı yürüyüş var, katılmak ister misin?”, “Hayır” demiş Rahibe Teresa, “Barış yanlısı bir yürüyüş yaptığınızda katılırım”. Odaklandığınız şeyi hayatınızda çoğaltırsınız, bu bilgeliği hep atlıyoruz! Yokluklara, savaşa, kavgaya, sevgisizliğe odaklanmayın. Büyütürsünüz çünkü içinizde kavga yoksa, dışarıda çatışma göremezsiniz. Yokluğa odaklanırsanız, yokluğu; sevgisizliğe odaklanırsanız, sevgisizliği; acıya odaklanırsanız, acıyı büyütürsünüz. Tek tek hepimiz evimizin kapısını süpüreceğiz. İstemediğimiz şeylere değil, istediğimiz şeylere odaklanarak… Niye bu açık gerçekliği kavrayamıyor ve bilgeliğe ulaşamıyoruz, neden bu kolektif bilince ulaşamıyoruz?

Bir tarihçi ya da uluslararası siyaset bilimci değilim. Ama bu insana, ilgilenmeme ya da duyarsız kalma lüksünü vermiyor… Sıradan bir dünya vatandaşı olarak bile savaşa, çocukların başına gelenlere duyarsız kalınamaz zaten. Nelson Mandela’nın dediği gibi, “Bir toplumun asıl ruhunu en iyi gösteren şey o toplumda çocuklara nasıl davranıldığıdır.” Peki, şimdi çocuklara ne oluyor, insanlık neye maruz bırakılıyor, derdim bunlar! 21. yüzyılda robotlar, yapay zeka gündemde ve onların olası istilasından korkulur iken bu yaşanan sıcak savaş şuursuzluğunun sebebini düşününce aklıma şu anekdot geliyor.
Ekonomi hocamız yılın ilk dersine, “Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, zenginlerin yazdırdığı müfredatı okuyacağız” diye başlamış ve şöyle devam etmişti, “Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır; ticaret, siyaset, savaş.

1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret.

Yazının devamı...

Enerji meselesi ver gazı

31 Ocak 2022

Enerji denince aklınıza ilk ne geliyor? Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji gibi enerji kaynakları mı, yoksa Albert Einstein’ın E (Enerji )=mc2 formülü gibi bilimsel kıvamda bir şeyler mi, yoksa reiki gibi ezoterik enerji şifa metotları mı, yoksa iki insanın birbirinden olumlu, uyumlu frekanslar yani elektrik alması durumu mu geliyor? Benim aklıma duruma göre hepsi birden geliyor. Ama şu ara en çok Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve doğalgazda uygulanan kısıtlamalar nedeniyle sanayide yaşanan elektrik kesintisi geliyor.
Malumunuz, zaten ekonomide yaşanmakta olan yoğun belirsizlik ortamının bir de üstüne elektrik kesintisi gelince insanın içinden (ya da iş insanları olarak hep bir ağızdan) ver gazı diye bağırmak geliyor. Bağırmadık tabii ve anlayışla karşılayıp adaptasyon gücümüzü tavana çıkardık ama şahsen ben içimdeki dalgalanmayı hafifletmek için Netflix’teki “Don’t look up! Yukarı Bakma!” filmini ve bu kategorideki en büyük favorilerimden ‘They Live’, ‘Dr. Strangelove’, ‘Network’ ve ‘Idiocracy’ filmlerini izledim.

Sezen Aksu ve kesinti

Enerji demişken Sezen Aksu meselesine de değinmek, bir zamanlar aralarındaki enerji akışının arttığı, ver gazı durumlarının yaşandığı, şimdilerde ise “Dillerini koparırız” sözleriyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Sezen Aksu arasında yaşanan enerji kesintisi konusuna geçmek istiyorum.
Sezen Aksu, özellikle 12 Eylül 2010’daki Anayasa referandumu sırasında çok eleştirilen ve şarkılarındaki mesajlar ve duruşuyla bağdaştırılamayan “Yetmez ama evet” tutumunu sergilemişti. AK Parti’ye verdiği destek nedeniyle kendisine küskün olan, tepki veren dinleyicileri için de “Fikrimden dolayı onlar bana küs olabilirler, ben onlara küs değilim. Birileri evrensel hukuk kuralları içinde Türkiye’yi demokratikleştireceğine dair bir söz verdi. Ben de bu vaatlere şans tanıdım” diyerek kendini ifade etmişti. Bu dönem aralarındaki enerji akışının bol olduğu, ver gazı dönemleri idi!
Aradan yıllar geçti ve yine aynı Sezen “Şahane Bir Şey Yaşamak” isimli bir şarkı yaptı. Cumhurbaşkanımız da kalplerimize taht kurmuş usta sanatçının yeni şarkısında geçen sözlere bir tepki olarak sevgi, barış ve hoşgörü dini olan İslam dininin ibadet mekânı camide yaptığı konuşmasında “Dillerini koparırız” ifadesini kullandı. Değil Sezen Aksu, herhangi bir sanatçı için böyle bir ifadenin sarf edilmesi elbette kabul edilir değildi.
Her ne kadar Erdoğan, “Benim oradaki hitabımın muhatabı Sezen Aksu değildir. Ben ülkenin cumhurbaşkanı olarak insanımızın hangi inançtan olursa olsun hakaret edilmesine müsaade etmem. Sadece Havva ve Adem değil, Meryem annemize de hakaret var. Dilini koparma ifadesini bir kişiye değil, kutsallarımızı korumak için dedim. Bir millet olarak kardeşçe yaşamamızın teminatı birbirimize saygılı olmalıyız” açıklamasını yaparak bir nevi geri adım attı. Ama ben yine de bu yaklaşımı düşündürücü ve riskli buluyor, ayrıca aralarındaki enerji akışının ve gazın kesildiği bir dönem olarak nitelendiriyorum.

Özel zafer niye önce gelir?

Yazının devamı...

Mevzuat değiştiren Bülent Ersoy

17 Ocak 2022

Dünya ve Türkiye ‘Omicron varyantı’ içinde yüzüyorken, vatandaş ekonomideki gelişmelerin sonuçlarıyla sert bir şekilde yüzleşmeye devam ederken, tarikatlar, tacizler, cinayetler uzun bir süredir olduğu gibi baş köşede yerini almışken, gündemi delip neredeyse her tarafın gündemine girebilen tek olay, Bülent Ersoy’un Anıtkabir ziyareti oldu.
Belki de bu olay, tarihe ‘Şemsiye Davası’ ya da ‘Şemsiye Vakası’ olarak geçecektir, kim bilir...
Artçı şokları devam eden, bizi ana gündemimizden uzaklaştırmayı başaran olayın detaylarına gelecek olursam...
Bülent Hanım, kendi tekerlekli sandalyesini yanına alarak, durduk yere (yani bayram değil, ölüm yıldönümü değil anlamında durduk yere diyorum) kış demeden, yağmur demeden, çok güzel bir şey yaparak Atamızı ziyarete gider ve Atatürk’ün mozolesi önünde saygıyla eğilir.
Bir asker tekerlekli sandalyesini iterken, yüzbaşı da kendisine şemsiye tutar. Bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığı, Ersoy’a üniformalı bir subayın şemsiye tutarak eşlik etmesiyle ilgili inceleme başlatır ve şemsiye tutan yüzbaşıyı Hakkâri’ye sürgüne yollar.
Konuştuk, tartıştık, güldük, eğlendik, ciddiye aldık; ama bu olay bize neler öğretti dersiniz...
İç Hizmetler Kanunları kitabının ‘kılık-kıyafet’ bölümünde yer aldığı üzere, resmi üniformalı bir askerin rütbesi ne olursa olsun:

- Pazar filesi, poşet, paket, şemsiye taşıyamayacağını,

Yazının devamı...

Bilgi güçtür Metaverse

10 Ocak 2022

Birkaç aydır ‘metaverse’ yani ‘Türkçe tabiriyle sanal evren, geleneksel kişisel bilgisayarların yanı sıra sanal ve artırılmış gerçeklik cihazları aracılığıyla kalıcı çevrimiçi 3 boyutlu sanal ortamları destekleyen, internetin varsayımsal bir yinelemesi’ üzerine yazacaktım, gündem izin vermedi. Döviz kurlarındaki hareketlerdi, asgari ücretti, yılbaşıydı, koronavirüs-Omicron varyantıydı derken yazamadım.

“Nedir bu metaverse?” sorusunun cevabı, yukarıda yaptığım klasik tanımından öte ben de çok kısa değil. Çünkü, bir konuyu anca çok iyi bilen kısaca anlatır. Üstelik köşe yazım için ayırılan yerim de sınırlı. Bu durumda, elimden geldiğince yüzeysel de olsa anlatmaya çalışacağım.
İçinde avatarlarımız ile yer alacağımız bir sanal evren metaverse. Metaverse sakinleri olarak da bu dijital evrene, gözlerimize takacağımız sanal gerçeklik gözlükleriyle gireceğiz. ‘Öte-evren’ yani ‘metaverse’ hakkında yanıt bekleyen bir sürü soru var. Bir o kadar da cahilce yapılan, bilgisizlik ve vizyonsuzluktan kaynaklanan yorum...

Metaverse üzerine uzun süredir çalışılmaktaydı, ama bu fitili ateşleyen Mark Zuckerberg oldu. Geçtiğimiz haftalarda Facebook şirketi hem logosunu hem de ismini ‘Meta Platforms’, kısa ismiyle ‘Meta’ olarak değiştirdi ve dünyanın en büyük sosyal ağı Facebook, sitesini bu yapının bir alt şirketi olarak konumlandırdı. Zuckerberg, aslında Meta ile sadece kurumsal bir yeniden yapılanmanın değil, yeni bir devrin miladını da müjdeledi.
Ama gelin görün ki, zamanında televizyon çıktığında “Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi?” sorusunu soranlar, ya da şeytan icadı gibi bilgisizlikten kaynaklı sığ yorumlar yapanlar olduğu gibi, şimdi metaverse ile yapılan yorumlara bakıyorum, durum aynı.
Yeni bir devrimin miladındayız. İnsanın yaptığı bu devrim, insana karşı yapılan bir devrim midir? Bu sorunun cevabını ancak bilgi ile çözebilir hatta çözmenin ötesinde insanlığın hizmetinde kullanacak şekilde yönetebiliriz. Yakın bir zamana kadar geleceği erken okuyan, geleceği tahmin edip buna göre pozisyon alanlar, mutlu ve başarılı olur diyorduk. Bu tarifte biz geleceğin karşısında edilgen bir konumdaymışız gibi bir algı vardı. Pek çok yazımda ve konuşmamda ‘Geleceğe katlanmak zorunda değiliz, geleceği tasarlayabiliriz ve geleceği yaratanlardan olabiliriz’ demiştim. Günümüz dünyasının global anlamdaki başarı tanımı ve sürdürülebilir başarının anahtarı da zaten budur.

Distopik bilimkurgu filmlerinin başrolünde olan yapay zekâ, ilk başta karanlık bir algı yaratabiliyor, ama öyle olmaması bizim elimizde. Öncelikle yapay zekâyı bir tehdit olarak görmekten vazgeçmeliyiz, insana ve insanlığa hizmet edecek şekilde kurgulamalıyız. Zaten halihazırda pek çok alanda yapay zekâ aktif olarak kullanılmakta ve hayatımızın her alanında daha da aktif olarak kullanıldığını göreceğiz demiştim. Metaverse de bu zaten! Teknolojiye ve değişime direnmenin bir anlamı yok: yaratan ol, bilen ol, dünyanın ve insanlığın iyiliği için kullan.

Güney Kore gibi, başkenti Seul ile metaverse evrenine adım atan ilk şehir ol mesela. Facebook gibi kurumsal bir yeniden yapılanmaya giden ve metaverse evrende var olacak bir şirketin olsun. Şikâyet etmeyi bırak, olmasını istediğin dünyayı metaverse evrende örnek olarak yarat. Herkesin kendini gerçekleştirme mecrası farklı, belki de kendini en iyi ifade edebileceğin ve insanlığa en büyük katkıyı koyabileceğin yer orasıdır.

Yazının devamı...

Bu da geçer ya hu!

27 Aralık 2021

Geçen haftaki yazımda ekonomideki gelişmeleri işaret ederek, “Sırtımızı bileme dayamamız gerektiğini” yazmıştım; ekonomi bilimine ve yönetim bilimine. Daha sonra da Bakara Suresi’nden alıntı yapmış; “Her şer de bir hayır, her hayır da bir şer” olabileceğini hatırlatmıştım. “Benim hala bir umudum var” diye eklemiş, “Bu da geçer ya hu!” diyerek satırlarıma son vermiştim. Tüm bunları yazarken içimden kendime, “Dur bakalım; neler olacak, bu durum nereye varacak?” diyordum. Gerçekten de tam bir ‘dur bakalım’lık gelişmeler yaşadık. Köşe yazımı “Bu da geçer ya hu!” ile bitirmem de ve hikayesini anlatmayı bu haftaya bırakmam da isabet olmuş.
Tevekkülün en önemli ifadelerinden olan, “Bu da geçer ya hu” sözünün geçmişini ve ne manaya geldiğini bilir misiniz? Size bu sözün ilginç ve ilham veren hikayesini anlatmak isterim.
Tarihten günümüze kalan, bu topraklarda asırlardan bu yana kullanılan, hayat felsefesini yansıtan, duayı andıran bu deyimin hikayesi çok eskilere dayanıyor. Osmanlı’nın her yerinde; kahvehanelerde, duvarlarda, tabelalarda, “Bu da geçer ya hu!” ya da Farsçası “İn nîz beguzered” yazılıdır. Asırlar boyunca Türk hattatlarının sık yazdıkları bir ibâre olmuştur. Benim hayranlıkla bakmaya doyamadıklarım, meşhur hattatlarımızdan Kazasker Mustafa İzzet, Halim Özyazıcı ve Prof. Dr. Ali Alparslan’ın yazdıkları levhalardır. Çalışma masamda, yanı başımda bir tane durur. Hikayesine gelecek olursam.
Osmanlı’nın sıkıntılı yılları… Birçok bölgede bastırılamayan ayaklanmalar mevcut. Tahta 2. Mahmut geçer. Reformu, yenilikleri seven padişah; gözlerinin önünde dağılan bir imparatorluğu toplamak adına her şeyi yapar. 31 yıl iktidarda kalan 2. Mahmut döneminde saldırılar da karışıklıklar da bir türlü sona ermiyordur. Zor günler, bunalım hali, sultanın başında büyüdükçe büyümektedir. Sultan, sıkıntılı ve zor süreçlerinden birinde, “Bana öyle bir söz bulun ki, bu dertlerin, bu acıların, bu sancıların arasında onu okuduğumda umutsuzluğum gitsin, tasam bitsin, acım dinsin. Sonra mutlu olduğumda yine onu okuyayım, rehavete kapılmayayım, dünya nimetlerine tamah etmeyeyim, saltanat makamının, tahtımın gücüyle aslımı, insanlığımı unutmayayım. İşte bu sözü, bir yüzüğe yazdırayım, her gördüğümde, neşem de ve hüznüm de bana aynı etkiyi yapsın” diye emreder.
Bunun üzerine herkes padişahın istediği bu sözü aramak için seferber olur. İlk başvurulan durak, elbette yüzük ustalarıdır. Yüzük ustaları; padişahın emrini duyunca, “Bu iş, bizim haddimize değil. Sözü bulmak, bilgelerin âlimlerin işidir” derler. Bir sonraki durak âlimler olur. Ancak âlimler, “Biz tek sözle hem umutsuzluğu hem mutluluğun rehavetini giderecek hem de yüzüğe yazılacak kadar kısa bir sözü bulamayız. Bu şairlerin, ediplerin işidir” derler. Sonrasında nice şairler, edipler, işi kitap-kalem olanlar… Kim ne yazarsa yazın Sultan 2. Mahmut’un isteğine yaklaşamazlar.
Derken bir gün Osmanlı’ya nice diyarlar gezmiş, nice insanlar görmüş bir derviş gelir. 2. Mahmut’un isteği olan, kimsenin yazamadığı sözü; dervişe sorarlar. Derviş, durur, düşünür; gördüğü, geçtiği hayatlardan, diyarlardan geçmiş, gönlüne inmiş ve o tılsımlı sözü söyleyiverir; “Bu da geçer ya hu!”
Tılsımlı sözü duyan herkes, sanki yıllardır kayıp olan bir parçayı bulmuş gibi heyecanlanır. Hemen sözü alıp hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye götürürler. “Öyle bir yazı yaz ki ey hattat, sultanlar, vezirler, derdi olanlar, yokluk çekenler, umutsuzluğun pençesine düşenler ve dahi varlık içinde yüzüneler ve illaki gücün, kuvvetin rehavetine kapılanlar gördüğünde kendine gelsin. Yedi iklim padişahının yüzüğüne yazılsın, hiç unutulmasın” diye ricacı olurlar.

Yazının devamı...

Sırtımızı bilime dayamamız gerekiyor

20 Aralık 2021

Koca koca uçaklar nasıl uçuyor diye düşündüğünüz oluyor mu hiç? Biliyorum, şu ara sadece ekonomi düşünüyor olabilirsiniz, ben de konuyu yazımın ilerleyen bölümlerinde ekonomiye bağlayacağım zaten. Sık sık uçakla seyahat ediyorum, kendi kendime bu soruyu sormanın ötesine geçip üzerine biraz okumalar yaptım. Lise yıllarımdan beri uçaklara ve uçmayla ilgili olan her şeye meraklıydım zaten. Uçuş dersi almışlığım bile vardır. Üzerine 3 kez küçük uçak kazası geçirince, işi eve mini bir uçak sürme simülatörü almaya kadar vardırmıştım.
Seyahatlerimde de yanımdaki yolcunun biraz uçak korkusu olduğunu hissedersem, konuyu uçakların nasıl uçtuğuna getiriyorum ve bildiklerimi dilim döndüğünce anlatmaya çalışarak geçiyorum yolculuğu. Malum, meslek icabı koç olduğum için, insanların kaygılarını anlama ve onlar üzerinde rahatlıkla konuşmalarını sağlamakta iyiyimdir.
Uçağın penceresindeki minik deliği göstermekle girerim konuya. Uçak yerden yükselirken hem kabin basıncı hem de dış basınç düşer. Dışarıdaki basınç düşüşü, kabin içindekinden çok daha fazladır. Bu basınç farkı, uçak camındaki o küçük delikle dengelenir. Camdaki küçük deliği fark etmiş ve bu kadar önemli bir göreve sahip olduğunu tahmin etmiş miydiniz?
Ekonomiyi yönetmek de uçak uçurmak gibi bence. Bilime sırtını dayamak gerekir. Uçurtma değildi ki, parmağını ıslatıp rüzgârın nereden geldiğini basit bir deneyle tahminleyip uçurasın. Bir uçağın göklerde süzülebilmesi için pencerelerindeki o küçük deliğin yaptığı dengenin bile devasa önemi vardır. Basıncı dengelemedin mi olmaz. İşte bu nedenledir ki, bilime sırtımızı dayamak gerekir. Hele şu günlerde ekonomi bilimine, yönetim bilimine hatta tarih bilimine bile dayamalıyız sırtımızı.
Televizyon kanallarındaki bazı programlara maruz kalıyorum. Maruz kalıyorum diyorum, çünkü başka bir şey yaptığımda aklım ekonomi ve politikadaki gelişmelerde oluyor. Mecburen gelişmeleri sürekli takip etmek zorundayım. Ben açmazsam ev halkı açıyor. Gecemiz gündüzümüz politika ve ekonomi oldu. Sıkça maruz kaldığım ekonomi ya da gündeme dair tartışma programlarında “Türkiye’deki kriz; bir ekonomik kriz midir... yoksa bir yönetim krizi midir...” bunun tartışıldığına denk gelir oldum. Bunu da şaşkınlıkla izliyorum. Birileri de çıkıp bu yaklaşım, yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar sorusunun cevabını aramaya benzer demiyor.
İyi yönetmezsen, bunun bir çıktısı da belki de en büyük çıktısı ekonomik kriz olur. Ekonomik kriz de (çıkış sebebi ne olursa olsun) yönetilmesi gereken bir şeydir. Şu anda ülkemizde olduğu gibi, uzun süre yönetilemediğinde daha büyük ekonomik ve yönetimsel krizlere neden olur. Birbirinin sebep-sonuç ilişkisi olan bir durumdur bu. Şaşırdığım şey, birileri çıkıp ekonomi biliminin mi, yönetim biliminin mi konusudur diye tartışacağınıza hem ekonomi bilimi hem yönetim bilimini ilgilendiren interdisipliner bir konudur demiyor. Bilime başvurun, farklı disiplinler birlikte çözsün yaklaşımı yerine illa bir taraf olma, onun alanı, şunun alanında top çevirmeler...
Multidisipliner yaklaşım; ortak bir konuda, herkesin bir diğerinin ne yaptığıyla ilgilenmesine gerek kalmadan kendi işini yapmasıdır. Farklı disiplinlerden gelen uzmanlar, farklı yaklaşımlarla bağımsız çalışır. Paralel ya da sıralı olarak çalışır. Her disiplinin farklı bir hedefi vardır. Disiplinlerin özeti ve yan yana konumlandırılması söz konusudur.

Yazının devamı...

Züccaciye dükkânındaki fil

29 Kasım 2021

Geçen hafta ekonomist olmamama rağmen ekonomi yazdım, malum benim uzmanlık alanım değil ama konjonktür onu gerektiriyordu. O nedenle derin bilgi gerektiren ekonomik tahliller yaparak değil, daha yumuşak bir gözlem yazısı yazmıştım. Çok güzel geri dönüşleri oldu. Daha sık bu gibi konularda da yazmamın istendiği e-postalar ve ustalardan yüreklendirici mesajlar aldım.

Yazıların içeriklerini çeşitlendirmek ve farklı bakış açılarını gündeme getirmek okuyucunun ilgisini çekiyor. Bir köşe yazarı da zaten her konuda ve o konudaki yeterliliğinin farkında olmak şartı ile bilir kişi edası olmadan, sorularına cevaplar arayan, düşündürücü ya da genel etkiyi anlatan köşe yazıları yazabilir. Buradaki önemli nokta; ülkenin yoğun gündemi karşısında her konu ile ilgili kendini yeterli ve yetkin görmeyip o tonda yazılar yazmamak, dolmadan taşmamak, yanıltıcı mesajlar vermemek, yalan ve yanlış bilginin yayılmasına aracı olmamak, kamuoyu oluşturma kanalı olarak hareket/hizmet etmemek. Ayı durum siyasiler içinde geçerli diye düşünüyorum.

Bazı köşe yazarları var ki, tarzları ya da işleri de diyebiliriz, sadece uzmanlıkları ya da ilgi alanları üzerine yazmak, ekonomi ile ilgileniyorsak falancaya, sanat ya da siyaset ile ilgili bir şeyler okumak istiyorsak filancanın köşesine bakıyoruz. Uzman olmayı, bilgi sahibi olmayı, fikir sahibi olmak ve entelektüel olmakla birleştirmiş, edebi kaliteyi de işin içine katmış, sadece meseleyi bilen değil, önümüze serdiği muammalar içinde pişmiş ve çok boyutlu anlatan köşe yazarlarımız.
İzmir’den Saim Uysal var mesela; Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu’na girmiş, bakanlık tarafından İngiltere’ye gönderilip bir yıl süreyle burada etüt ve araştırmalarda bulunmuş, sonrasında Bağımsız Dış Denetim Yeminli Mali Müşavirlik şirketini kurmuş hatta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Denetim Kurulu üyeliği yapmış. Konu ekonomi olunca, onun köşe yazılarına bakmadan geçmem. Son yazısı “Sistemik kriz, fakirleşme ve servet transferi”ni de okumanızı öneririm.

Akıl sır erdiremediğim bir şey var. Bunca ekonomist uzun süredir neredeyse hep bir ağızdan ekonomi politikaları ile aynı şeylere dikkat çekiyor. Neyin yapılmaması gerektiğini, ne gibi dönülmez sonuçları olacağını, çözüm önerileriyle birlikte ortaya koyarlarken politikacıların işin uzmanlarını dinlemiyor olmasını aklım almıyor!

‘Politikacı’ olmakla, ‘ekonomist’ olmakla ‘ekonomi uzmanlığı olan politikacı’ olmak arasında fark var elbette. Politik liderlerin ‘devlet idaresi’ ile ilgili çok şey bilmelerini bekliyoruz ama her konuda her şeyi bilmeleri de beklenemez. Bu pek mümkün değil elbette ama tüm ekonomistler hep bir ağızdan bir yanlışlar silsilesini işaret ederken hâlâ o ekonomik politikalarla hareket etmeleri bana biraz akıl tutulması gibi geliyor ve görüldüğü üzere daha şimdiden bedelini büyük ödüyoruz. Umuyorum ki, politik liderin ekonomistlerin tezahür edemediği, bizi tünelin ucundaki gökkuşağına götürecek fikirleri, politikaları ve eylem planları vardır.

Geçen haftaki köşe yazımda demiştim ki; devletler, şirketler gibi batmaz; zora girerler ve en kötü moratoryum ilan ederler. Devlet borçlarının arkasında hazine garantisi vardır. Ama biz batabiliriz.

Yazının devamı...