Nereden çıktı bu ‘Bizans’?

24 Nisan 2021

324’te Roma’nın başkentinin Byzantion’a taşınması kararlaştırılır ve büyük inşaat sonrası Konstantinopolis, Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilir. “Bizans İmparatorluğu” veya “Doğu Roma İmparatorluğu” terimleri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından çok sonra tarihçiler tarafından uydurulmuştur. İmparatorluk vatandaşları ülkelerine “Roma İmparatorluğu”, “Basileia tôn Rhomaion”, “Imperium Romanum” derken kendilerini Romalılar olarak ifade ederler.

İmparator Diocletianus (285-305), Roma İmparatorluğu’nun iç baskılar, barbar saldırıları ve Sasani İmparatorluğu ile iki cephede yaptığı savaşlar sonucu artık tek kişiyle yönetilemeyeceği düşüncesiyle imparatorluğun ikiye bölünmesine karar verir. Augustus unvanıyla hüküm sürecek eşit iki imparatorluk mevkii yaratır. İmparatorluğun doğusunda kendisi, batısında ise eski arkadaşı Maximianus imparator olur. 293 yılında her iki Augustus’un kendilerine idari konularda yardımcı olması için “Sezar” adıyla anılan iki alt yönetici, bir nevi imparator yardımcısı atama imkânı sağlanır. Diocletianus kendine Galerius’u, Maximianus ise Constantius Chlorus’u Sezar seçer. Bundan böyle imparatorların ölümü veya tahttan çekilme durumu sonrasında Sezarlar imparator olacak ve kendi Sezarlarını seçeceklerdir.

Milano fermanı

Diocletianus, imparatorluğun doğu bölümünün başkenti olarak Nicomedia’ı (İzmit) seçerken, Maximianus Roma’da saltanat sürer. 1 Mayıs 305’de her iki Augustus da konumlarından feragat ederler. Galerius, kendisi için yeğeni Maximianus’u, Constantius Chlorus için ise Flavius Valerius Severus’u Sezar seçer. Tetrarşi dönemi denilen bu süreç, 25 Temmuz 306’da Constantius’un ölümü üzerine son bulur. Kısa süre içinde imparatorlukta altı Augustus hüküm sürmeye başlar. 311 yılında Galerius, Hristiyanlara yönelik zulme resmen son verir ve 313 yılında Constantius Chlorus’un oğlu Augustus Constantinus, Milano fermanıyla Hristiyanlığı yasal hâle getirir.

İstanbul’un Fethi

Vizigotlar yağmalar

324 yılında Roma’nın başkentinin Byzantion şehrine taşınması kararlaştırılır ve büyük bir inşaat faaliyeti sonrası bundan böyle Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis olur. Constantinus’un ölümü üzerine oğlu II. Constantius, Konstantinopolis’te tahta geçer, iki kardeşi ise batıda hüküm sürer. Bu dönem bir karmaşa dönemidir, sık sık yeni Augustuslar ve onlara bağlı olarak Sezarlar değişmektedir. 361 yılında Julianus tek başına tahta geçer ve iki yıl süresince imparatorluğun tamamını yönetir. 364 yılında ölür, yeni bir seçim yapan subaylar batıda Valentinianus’u, doğuda ise Valens’i Augustus seçerler. 395 yılından itibaren Batı Roma’nın başındaki imparatorlar genelde kukla yöneticilerdir. Roma terk edilir ve 395 ile 402 yılları arasında Mediolanum (Milano), 402-476 yılları arasında ise Ravenna, Batı İmparatorluğu’nun başkenti olur. Başkent özelliğini kaybeden Roma, 410 yılında Vizigotlar tarafından yağmalanır. 455 yılında ise bu kez Vandallar şehirde büyük yıkıma yol açarlar.

Yazının devamı...

Öteki üzerine

18 Nisan 2021

Beri gel, daha beri, daha beri,

Beri gel, sen bensin, ben de senim işte.

Mevlânâ Celâeddîn-i Rûmî

İnsanlığın büyük bir bölümü sanırım Truva Savaşı’ndan beri bir öteki üzerine kurgulanmakta. Ancak öteki yaratmak, kendini de ötekileştirmeyi gerektirir. Biri bizim için öteki ise, bir süre sonra o da bizi öteki olarak tarif etmeye başlayacaktır. Globalizmin genişlediği bir dönemde öteki kavramı artık kabul edilebilir bir düşünce değildir.

Ötekileştirmek önce düşünce, daha sonra da eylem olarak bizi belirli sınırlar içine hapseder. Çevremizde öteki kabul ettiklerimize karşı bir sınır, giderek kalınlaşan duvarlar ardında bir kale oluşturmak gereğini duyarız. Unutmamak gerekir ki kaleler her ne kadar dış tehditlere karşı korunaklı alanlar oluştursalar da aynı zamanda içinde bulunanların özgürlüklerini ve hareket kabiliyetlerini sınırlayan alanlardır. Çağdaş düşüncenin ve yaşamın hiçbir sınırlanmaya tahammülü yoktur. Gelişen bir dünyada kim kendini kendi oluşturduğu duvarların ardına hapsetmek ister ki? Bunun akılla yapılması mümkün müdür? İnsanoğlunun gönüllü olarak kendini hapsetmesi için korkunun egemen olduğu bir tehdit gerekir.

Artık öteki yok

Yaşamakta olduğumuz salgın günleri öteki denilen bir insan olmadığını bize en açık şekilde göstermektedir. Küçücük bir virüs bir ötekinin olmadığını, hepimizin her şeyden önce insan olduğunu bize hatırlatıyor olmalı. Hâlâ anlamamakta ısrar edenler varsa da kısa bir süre sonra hepimiz bu salgının yarattığı bir yeni dünya düzeniyle karşı karşıya kalacağız. Bundan böyle yeryüzünde bir öteki olmayacak, bunu anlamakta ne kadar erken davranırsak, yeni dünya düzeninde ön sıralarda yer almak için şansımız olacak.

Belki insanlar için bir öteki yaratmanın herhangi bir faydası olmayabilir ama politikacılar için eğer topluma öncülük edecek, geleceğe dönük olumlu proje ve düşünceleri yoksa, her zaman için bir öteki gerekecektir. Ancak, anlaşılan o ki artık bu tür politikacılar bir dönem toplumun ilgisini çekmiş olsalar da uzun sürede başarılı olmaları mümkün değil. Öteki kavramı bir süre sonra cazibesini yitiriyor. Başlangıçta hitap edilen toplumu bir arada tutmaya yarasa da daha sonra etkisini kaybediyor. Çünkü hemen herkes yeni şeyler duymak istiyor. Kendisini nasıl bir gelecek bekliyor, topluma önderlik eden insanlar nasıl bir gelecek kurgulamakta? Artık hamasi kavramlarla oluşturulan birlikteliklerin sonu geldi. Daha farklı beklentiler gündemde.

Yazının devamı...

FRANZ VON PAPEN Hitler’in Türkiye Büyükelçisi

17 Nisan 2021

Tam adı Franz Joseph Hermann Michael Maria von Papen, 29 Ekim 1879 günü Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde bulunan Werl şehrinde doğar. Askerî eğitim görmüş bir politikacı olarak Hitler’in emrinde şansölye, şansölye yardımcısı ve elçilik görevlerinde bulunur. “Üçüncü Reich” kurulmadan önce ve devamında görev yapar.

Von Papen hakkında günümüze kadar pek çok yazı yayımlanır. Papen’in, 1952 yılında yayımlanan “Der Wahrheit eine Gasse/Gerçeklere Götüren Yol” ve 1968’de yayımlanan “Wom Scheitern der Demokratie/Demokrasinin Başarısızlığı” isimli iki de kitabı bulunmaktadır.

Von Papen, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Filistin Cephesi’nde General Erich von Falkenhayn’ın karargâhında, 4. Osmanlı Ordusu kurmay başkanı olarak görev yaptığı sırada Mustafa Kemal Atatürk ile de tanışır.

1919 Mart ayında askerlikten ayrılan von Papen siyaset ve toplum içindeki ilişkilerini geliştirerek 1932 yılında kısa bir süre için Weimar Cumhuriyeti’nin yönetim kadrosunda yer alarak şansölye atanır. Şansölyeliğinin 170. gününde Adolf Hitler’i “ulusal kalkınma” amacıyla kurulan koalisyon hükümetine katılmaya ikna çabaları sonrası 30 Ocak 1933 günü kurulan yeni hükümette Hitler tarafından şansölye yardımcılığına atanır.

Büyükelçi von Papen

15 Mart 1938 günü Alman ordularının Viyana’ya girişine tanık olur. 20 Nisan 1938 günü, Berlin’de Hitler kendisine “Olağanüstü yetkilere sahip Türkiye Büyükelçisi” konumuna getirildiğine dair belgeyi verir. Görevi kabul eden von Papen 27 Nisan 1938 günü Ankara’ya ulaşır.

27 Nisan 1938 ile 5 Ağustos 1944 tarihleri arasında Üçüncü Reich’ın Ankara Büyükelçiliğini yapan von Papen üzerine yazılan kitapta bizi alakalandıran çok sayıda bilgi bulunmaktadır.

Yazının devamı...

HALEP

10 Nisan 2021

Philip Mansel, uzman bir Fransa ve Ortadoğu tarihçisidir. Paris, Beyrut ve İstanbul’da yaşamakta olup, sık sık Halep’i ziyaret etmiş. Çok sayıda yayınının yanı sıra Kostantiniyye: Dünyanın Arzuladığı Şehir ve Smyrna (İzmir), Alexandria (İskenderiye) ve Beyrut hakkındaki Levant: Akdeniz’de İhtişam ve Facialar isimli iki kitabından sonra 2016 yılında savaşla harap olan Halep hakkında bir kitap yazar.

Şehirlerin kendi dinamikleri vardır. Coğrafya, ekonomi ve kültür, milliyet ve din güçlerine meydan okumaya yardımcı olurlar. Günlük hayatın bağlantıları, mezheplerin ve devletlerin emirlerinden daha fazla güce sahip olabilir. Hemşerilerin birbirlerine ihtiyacı vardır, yoksa aynı şehirde yaşayamazlar. Pek çok kişi için şehir, onların birinci kimliğidir.

“Özellikle Halep kenti, kendi ritmi olan bir şehirdi; kategorilere ve genellemelere meydan okurdu. Çölle deniz, Anadolu’nun dağlarıyla Fırat’ın kıyıları arasındaki konumuyla Halep, Arap ve Türk, Kürt ve Ermeni, Hıristiyan, Müslüman ve Museviydi” (s. 15).

Halep’in tarihi

Halep, 1260 yılından itibaren bölgenin büyük bir kısmını ele geçiren Memluk Sultanları tarafından Kahire’den yönetilir. 23 Ağustos 1516 günü Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık’da Memluk ordusunu yenmesini takiben Osmanlı topraklarına dahil olan Halep, 23 Ekim 1918 gününe kadar Türk hakimiyeti altında varlığını sürdürür.

Memluk Sultanlarının hemen hepsinin Türk asıllı olduklarını göz önüne alarak, Halep’in 658 yıl boyunca var oluşunun ve büyük bir ticaret merkezi haline gelişinin Türk yönetimine borçlu olduğu unutulmamalıdır.

Osmanlı yönetiminin sağladığı istikrar, Halep’i bir ticaret şehri haline getirmiş, bu da onun bir dünya kenti haline gelmesini sağlamıştır. Bir Fransız diplomat olan Jacques Gassot 1550’de Halep hakkında

Yazının devamı...

FAKİHLER VE SOFULARIN KAVGASI

3 Nisan 2021

Hasretimizin kaynağı olan din, bezirgân ruhlu, menfaat mabudlu, hırs ve kinlerle yüklü insanoğlunun eline geçmesin. İşte o zaman, din adamları dediğimiz güya vicdanımızın önderleri, dini bütün ruhundan, aşkından sıyıracaklar ve kendi menfaatleriyle, zümrelerinin menfaatlerini dine mal edecekler ve ellerinde dinin ticaret ve siyaset mevzuundan farkı kalmayacaktır.

Nurettin Topçu

“Fakihler ve Sofuların Kavgası 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler” isimli kitap, Nurettin Topçu’nun yukarıda yazdığımız sözleriyle başlamakta ve bize yakın dönemde yaşadığımız olayları daha net bir şekilde değerlendirmemiz için yardımcı olmakta. “17. yüzyıl genel olarak dünya tarihinde kritik bir dönemdir. Bu nedenle, sözü edilen yüzyılda dünyada cereyan eden bazı sosyal olayları, kültürel ve ekonomik gelişmeleri, buluş ve yenilikleri bir daha hatırlatmak istedik” (s. 13-14).

İki şeyh

Kadızâdeliler ile Sivâsîler arasındaki tartışmaların ilk aktörlerinden olan Kadızâde Mehmed, rakibi Abdülmecîd Sivâsî ile 1633-1639 yılları arasında çeşitli konularda tartışmalarda bulunur. Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) tahtta bulunduğu yıllara rastlayan bu altı yıl, aynı zamanda iki grup arasında başlayan mücadelenin ilk dönemidir.

1633 yılı eylül ayında Yeni Cami’deki bir Mevlid töreninde, cemaat arasında Sultan IV. Murat, şeyhülislâm Yahyâ ve birçok âlimin bulunduğu bir sırada kürsüye önce Abdülmecid Sivâsî çıkar ve Kadızâdeliler’in bazı görüşlerini tenkit eder. Cemaat şeyhin söylediklerinden bir hayli etkilenir ve söylediklerini onaylar. Bunun üzerine kürsüye çıkan Kadızâde Mehmed, padişahın kendisine karşı muhabbetini de iyi bildiği için tesirli bir vaaz verir. Vaazın bir yerinde, Nasrettin Hoca’nın bir hikâyesini anlatmaya başlar:

“Hoca Nasreddin çift sürerken küçük öküz aykırı bir hareket ettikçe büyük öküzü döğermiş, niçin deyü sual edenlere büyük öküz işaret etmedikçe küçük öküz harekete kadir değildir cevabını verirmiş” (s. 88).

Kadızade Mehmed Efendi’nin başını çektiği Kadızâdeliler hareketi, Osmanlı Devleti’nin yaşamış olduğu siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları, idari ve sosyal bozuklukları halkın dinden uzaklaşmasına ve bid’atlara uymasına bağlayan, bir vaizler sınıfının türemesine sebep olur (s. 89).

Yazının devamı...

‘Akıllı İnsanlar Ülkesi’

28 Mart 2021

Söylenceye göre Boğaziçi’ne gelen Byzas, Sarayburnu’nun denize hâkimiyetini görünce, Khalkedon’a (Kadıköy) yerleşen Megaralıları ‘körlükle’ suçlar. Yüz yıllardır “Körler Ülkesi” olarak aşağıladığımız ilk yerleşimciler acaba zannettiğimizden daha akıllı, yaşanması daha rahat bir yer seçen insanlar mıydı? Erken dönem Kadıköy yerleşmesinin adını “Akıllı İnsanlar Ülkesi” olarak değiştirmeliyiz. Önerimin İstanbul’u değerlendirmek için yeni başlangıç olmasını dilerim

Milattan Önce 675 tarihinde Antik Grek şehri sakinleri Megaralılar, giderek artan nüfuslarının barınması ve ticaret yolları üzerinde egemenlik sağlamak amacıyla diğer Grek şehirlerine benzer şekilde deniz aşırı koloniler kurmaya başlarlar. Bu nedenle Delphoi Tapınağı’nı ziyaret eden Megaralı Byzas, kâhinin önerdiği şekilde “Körler Ülkesi”nin karşısına yerleşmek üzere yola çıkar. Antik dönem yazarları Thukydides, Plinius, Strabon, Pomponius Mela, daha sonraları Hesykhios bu söylenceyi yazdıkları kitaplarda kullanırlar. Söylenceye göre Boğaziçi’ne gelen Byzas, İstanbul’un özellikle de Sarayburnu bölgesinin denize olan hâkimiyetini görünce, kendilerinden kısa süre önce Khalkedon bölgesine yerleşen Megaralıları seçtikleri bölgeden dolayı körlükle suçlar. Hâlbuki bu sözün Megaralılar’ın Sarayburnu bölgesine yerleşmesinden yaklaşık yüz elli yıl sonra şehri hâkimiyeti altına alan I. Darius’un komutanlarından Megabazos tarafından söylendiği bilinmektedir.

‘Gözleri olsaydı...’

Herodotos’a göre Megabazos, Byzantion’da bulunduğu dönemde, Khalkedonlular’ın şehirlerini Byzantion’dan on yedi sene önce kurmuş olduklarını öğrenir. Bunun üzerine Khalkedonlular’ın o zamanlar kör olması gerektiğini söyler;
“... gözleri olsaydı, ellerinin altında bu kadar güzel bir yer dururken gidip o kadar da güzel olmayan bir yeri seçmezlerdi...” Binlerce yıl içinde söylenceler değişir, insanlar kulaktan duyma sözleri kendi düşünceleri ve gelecek oluşturma niyetleri doğrultusunda değiştirirler. Plinius, Byzantion öncesi aynı yerde bulunan ve Lygos ismiyle anılan bir yerleşmeden söz eder. Lygos adını taşıyan bu yerleşme, İstanbul Boğazı’nın batı kıyısında olup, kuzeyinde Haliç, güneyinde Marmara Denizi olan Sarayburnu (Bosphoros Akra) üzerinde kurulmuştur.

Prehistorik kalıntılar

Sarayburnu ve çevresinde yapılan araştırmalar, bölgenin M.Ö. II binli yıllardan itibaren iskân edildiğini göstermektedir. Son dönemde gün ışığına çıkan Neolitik Yenikapı yerleşmesi Bayrampaşa Deresi, antik dönemdeki adıyla Lykos Deresi; Beşiktaş iskânı Ihlamurdere; Fikirtepe yerleşmesi ise Kurbağalıdere kıyılarına yapılır. Her ne kadar günümüze kadar yeteri kadar araştırma yapılmasa da zaman zaman Göksu Deresi’nin içlerine doğru Dudullu yamaçlarında prehistorik dönem yerleşmelerine ait kalıntılar bulunmaktadır. Yoğun iskân katları altında kalan Çavuş Dere, Bülbül Deresi, Büyükdere gibi benzer derelerin bulunduğu vadi alanlarında da erken dönem yerleşmelerine ait izler varsa da yoğun yapılaşma nedeniyle artık bunlara ulaşmak mümkün değildir.

Yazının devamı...