ŞEYTANLA KONUŞMALAR

16 Mayıs 2021

"Kelile ve Dimne" hikâyelerinden beri bazı insanlar gerek dönemin yöneticilerine gerekse diğer kişilere yönelttikleri eleştirileri ve önerilerini bir başkasının ismi altında veya bir hikâyeye bağlayarak yapmayı tercih ederler. Sanki bu eleştirileri kendi düşünceleri değil de bir başkasının önerileriymiş gibi takdim etmenin, bir anlamda kendilerine koruma sağlayabileceğini düşünmüşler.

Montaigne ve Denemeler

Bu tür yazılar yalnızca doğu yazınında değil, batı kültüründe de çok sık kullanılan bir yöntemdir. Montaigne 1580 yılında yayımladığı “Denemeler” isimli kitabının ön sözünde;

... Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki, ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdan geçmedi, böyle bir amaç peşinde koşmaya gücüm yetmez. Bu kitabı yakınlarım için kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha ayrıntılı ve daha canlı olsun...” diyerek yanlış anlamalara ve saldırılara maruz kalmamak için kendini korumaya alır.

Siyasetnâme” ve benzeri kitaplarda da çok sayıda hikâyede geçmiş hükümdarlara atıf yaparak, yazar söylemek isteklerini bir başka ağıza söyletmeyi tercih eder.

Şeytanla konuşmalar

Bir dönem tenkitleri ile gündeme gelen ve sözünü sakınmaktan çekinmeyen Hilmi Ziya Ülken de benzer bir yola başvurur. “Şeytan’la Konuşmalar” adı altında yayınlanan bu kitap on sekiz bölümden oluşmaktadır. Kitabın “Takdim” bölümünde, Şeytan’ın bir elinde topaç, diğer elinde bir hacıyatmazla kendisini ziyarete geldiğini anlatır;

Yazının devamı...

BİZ OSMANLI’YA NEDEN İSYAN ETTİK?

15 Mayıs 2021

"Ben, son Arap uyanışını gerçekleştiren ve milletini uykudan uyandırıp devletlerini kuran Hüseyin oğlu Abdullah… Ben, yani Avn oğlu Abdülmuʽin oğlu Mekke Emiri Muhammed oğlu Ali oğlu Hüseyin oğlu Abdullah.” (s. 3).

İmparatorluğun son Mekke Emiri Hüseyin’in oğlu, 1882 Mekke doğumlu Abdullah, kitabının başında kendisini böyle tanıtır. Osmanlı İmparatorluğu’nun idari bölümlemesi içinde Hicaz Vilayeti’nin özel bir durumu vardır. Bu vilayet çoğunlukla Mekke’nin iki önde gelen kabilesinden seçilen ve “Mekke Emiri” adıyla tanınan kişiler tarafından yönetilmektedir. “Zevî Avn” ve “Zevî Zeyd” adındaki bu iki kabile arasında bitmez tükenmez bir kıskançlık, yönetimde yetki sahibi olma çekişmesi vardır. Sultan II. Mahmud döneminde, 1827 yılında Zevî Avn Kabilesi’nden Muhammed b. Avn Mekke Emiri atanır. Daha sonra sırasıyla oğulları ve en sonunda da torunu Hüseyin b. Ali (1908-1916) Mekke Emirliği görevinde bulunur.

Hac Suresi

Sultan II. Abdülhamid’in halli (27 Nisan 1909) sonrası, özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yanlış uygulamaları sonucu Osmanlı coğrafyasında meydana gelen karışıklıklar, bir dönem imparatorluğu oluşturan toplulukların ayrışmasına ve bağımsızlık taleplerine yol açar. Basra Körfezi’nin büyük oranda İngiliz denetimine geçmesi, Kuveyt’in Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılması, Hint Okyanusu’nun denetiminde önemli bir noktada olan Yemen’deki isyanlar… İngiliz etkisiyle Hicaz bölgesinde de bazı ayrılıkçı düşüncelerin ortaya çıkmasına yol açar. Hicaz Emiri Hüseyin, oğulları Ali, Abdullah ve Faysal bağımsız bir Arap Krallığı kurmak için İngiliz ve Fransızlarla iş birliği içinde isyan bayrağı açar.

“Allah Teala Kâbe hakkında ‘Kim orada bozgun çıkarır veya zulüm işlerse kendisini acı veren bir azaba mahkûm ederiz’ buyurmaktadır. Mukaddes bölgelere hizmetle yükümlü her yöneticinin buna dikkat etmesi gerekir. Orada yapılan iyilik de kötülükte kat kat karşılığını bulur. Hac Suresi 25.” (s. 12).

Gerek Emir Hüseyin gerekse bu kitabın yazarı oğlu Abdullah “Hac Suresi”nin yirmi beşinci ayetini biliyor olsalar da gayeleri için farklı bir yorum getirirler. Ama daha sonra değineceğimiz gibi yaptıkları iş birlikleri, imparatorluğun büyük toprak kayıplarına ve bulundukları coğrafyada yüz yılı aşkın süredir bitmez tükenmez can kayıplarına neden olmuştur ve olmaktadır. Anlaşılan “Hac Suresi”nde belirtilen hüküm gerçekleşmektedir.

Araplar içinde fitne

Yazının devamı...

SADAKAT ÜZERİNE

9 Mayıs 2021

Arapça sıdk, dostluk, vefâlılık, içten bağlılık, doğruluk, yürek doğruluğu anlamına gelen

“sadakat” sözlüklerde, “kendisine iyilik edene, lütufta bulunup koruyana minnet ve şükran duyguları ile bağlanma, bu bağlılığa yakışır şekilde davranma, hainlik ve döneklik etmeme, vefâkarlık gösterme” olarak açıklanmaktadır.

Sadakatli ise “dostluğu ve bağlılığı içten, yürekten olan, hakikatli, vefâkar, sadık” anlamına gelirken, sadakatsiz, “dostluk ve bağlılığında dürüstlük ve samimiyet bulunmayan, sâdık olmayan, hakîkatsiz, vefâsız” olarak tarif edilmektedir.

Farabi ve Gazzalî

Farabi, sadakati kör ve kölece inanç seviyesi, Gazzalî de “taklit” seviyesi olarak açıklar. İnsan kendinden çok daha fazla değer biçtiği döneminin hükümdarına, ülkesine, şehrine ve hatta bir kişiye kendini adayabilir. Bazı kişiler ise sadakat duygusundan çok çıkarı için sadık görünür, kendini olduğundan az gösterir, çoğunlukla alçak gönüllü olduğundan değil, işine geldiği için öyle davranır. Bu davranış her ne kadar sadakat gibi gözükse de aksine alçakça bir davranış, olduğundan farklı görünmek, gerçek kimliğini saklamak olarak değerlendirilmelidir. Çünkü iyilik sahtekarlıkla bir arada yürümez, bir dönem üstü örtülebilen sahte davranışlar en ufak bir zorlanmada gerçek yüzünü gösterir.

Sadakat, çıkar beklentisi veya korku üzerine kurulduğu zaman uzun süre varlığını sürdüremez. Sadakat, gerçek dostluk, yanlış ve hatalar konusunda uyarmak ve uyarılmak şeklinde olursa uzun bir süre boyunca varlığını muhafaza edebilir. Gerekli uyarılar, yumuşak bir şekilde, hatta geçmişte çoğu kez gördüğümüz gibi bir başka örnek üzerinden yapılırsa daha uygun olur. Dilimizde bir deyiş vardır; “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla”. Duyduğumuz bazı şeyleri itiraz etmeden sabırla dinlemek, üzerinde düşünmek gerekir. Dostluklarda, dalkavukluktan, yaltaklanmadan ve pohpohlamaktan kaçınmak lazımdır.

İnsan kendine hayrandır

İnsan, doğası gereği kendine hayrandır, dalkavukluktan, çevresinin kendisine yaltaklanmasından, pohpohlanmaktan bir süre haz etmez görünse de, uzun vadede bir nevi şeytani olan bu duygulara esir olabilir. Her şeyi hoşumuza gidecek şekilde anlatan, gerçeklerden söz etmeyen, sahtekar insanlarla kuşatılabilir, bu da insanı yanılgıya, yanlış hükümler vermeye sürükler. Genellikle çevremizde bulunan bu tür insanlar iki yüzlüdür ve sadakati ilk terk edenler de çoğunlukla onlardır.

Yazının devamı...

Türkiye’de Beş Sene

8 Mayıs 2021

Osmanlı Devleti ile Almanya arasında imzalanan askerî antlaşma vesilesiyle Osmanlı Ordusu’nda ıslahat ve düzenleme yapmak üzere gönderilen, Askerî Heyetin Başkanı olarak 14 Aralık 1913 günü Türkiye’ye gelen Liman von Sanders, Birinci Dünya Savaşı’nın son bulması üzerine 29 Ocak 1919 günü Türkiye’den ayrılır.

Kısa bir süre İngilizler tarafından Malta’da enterne edildikten sonra 21 Ağustos 1919 günü Malta’yı terk ederek Venedik üzerinden ülkesine döner. Malta’da ikamet ettiği günlerde yazmaya başladığı anılarına Almanya’da da devam eder ve 22 Ağustos 1929 yılında Münih’te 74 yaşında vefat eder.

Fünf Jahre Türkei / Türkiye’de Beş Sene” adıyla kaleme aldığı anıları 1920 yılında Berlin’de yayımlanır. Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Tercüme Heyeti tarafından dilimize tercüme edilen hatırat, 1921 yılında İstanbul’da yayımlanır. Tercüme baskısının orijinal hatırattan farklı bir yönü vardır. Tercüme işini üstlenen Askerî Tarih Encümeni, Liman von Sanders’in hatıratındaki bazı yorumlara ve gerçeği yansıtmadığına inandıkları bazı olaylara dair açıklamalar ekler (s. 10).

Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene, Çev. Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Tercüme Heyeti, Yay. Haz. Muzaffer Albayrak, İstanbul, Haziran 2018.

Liman von Sanders’in hatıratının Osmanlıca tercümesine önsöz yazan Genelkurmay Üçüncü Şube Müdürü ve Askerî Tarih Encümeni Başkanı Hüseyin Hüsnü Emir’in sözleri her zaman kulağımıza küpe olmalı.

… Aktardığı diğer olaylar ve düşüncelere gelince; muhterem bir ordu kumandanımızın pek yerinde olan düşünceleri hakkında tekrar edeceğiz ki, Liman’ın kendi şahitliği ve bilgisine dayalı olan beyanatları ekseriyetle doğrudur, işittiklerine ve şahsi düşüncelerine ait olanlar ise hatalıdır. Bütün yazdıklarında derin bir Almanlık hissinin ve taraftarlığının hâkim olması keyfiyetine gelince; buna çaresiz tahammül edeceğiz. Çünkü ona, en başından rıza göstermişiz...

“…

Yazının devamı...

UMUT ÜZERİNE

2 Mayıs 2021

"Sen yolunu şaşırıp buraya dalalı beri herkes mutlu” dedi Şeytan, Umut’u dışarı kovalarken. “Nereye gitsen mesele çıkarıyorsun."

Ambrose Bierce

Umut; hemen her şey...  Güzel günler, mutlu bir gelecek, sağlıklı bir yaşam ve her tür beklenti için umut! İnsanlığın varoluşundan beri umuda olan bağlılığımız türümüzün devamını sağlayan en büyük güçtür. “Umut” kökeni itibariyle Farsça bir kelime, dil bilimciler bu sözcüğü ümid’den, um-mak fiilinden türetilmiş, “bir şeyin gerçekleşmesi ihtimalinden doğan ferahlık, ümit” olarak belirtiliyor.

Gerçekten umut ne güzel bir duygudur. Sevgiliden gelen bir gülüş, bir ses için insanın ne umutlar beklediğini kim unutabilir. Girdiğimiz imtihanların sonucunu günler boyunca nasıl umutla beklediğimiz, ne heyecanlar yaşadığımız o güzel gençlik günleri. Çoğu insanın yılbaşı piyangosu alırken beslediği umutlar…

Umut gerçekten insan varlığının vazgeçilmesi mümkün olmayan bir beklentisidir. İçinde yaşadığımız şu sıkıntılı günlerin geçmesi, tekrar eski günlere kavuşmak hepimizin en büyük umudu değil mi?

Medya destek vermeli

Bir ülkeyi yöneten insanlar ve medya insanların moralini yükseltmek, gelecek beklentilerini olumlu yönde geliştirmek için, umuda destek vermeli, olumsuzlukları sergilerken daha dikkatli olmalı. Bir toplumu baştan aşağı karabasanlara teslim etmek gelecek için yapılan en büyük kötülük olacaktır. Geleceğin daha aydınlık, daha sevgi dolu olduğunu düşünmek gerekir. Olumsuzlukları toplumda büyük bir korku ve içe kapanma, her şeye karşı ilgisizlik olarak büyütmenin hiçbirimize fayda sağlamayacağını bilmemiz gerekir.

Son salgın hepimizin artık çok da büyük olmadığının farkına vardığımız bir dünyada yaşadığımızı anlamasına neden oldu. Ama yine de herşeyin insanlık için daha iyi olacağını, toplumlar arasında sevgi ve dostluğun büyüyeceği bir gelecek olduğunu düşünmekteyim. Bu konuda umutsuzluğa düşmek, geleceğin hiçbir zaman ulaşılamayacak bir serap olduğunu düşünmek için bir sebep yok. Elbette hepimiz sıkıntılı günler yaşıyoruz, özgürlüklerimiz elimizde olmayan nedenlerle büyük kısıtlamalara uğruyor. Ama yine de umut bize yardımcı olacak, bugünleri de atlatacağız diye olumlu düşünmenin bizi biraz da olsa ferahlatacağını düşünmekteyim.

Yazının devamı...

KORSANLAR VE İMPARATORLAR

1 Mayıs 2021

İnsanlık tarihi içinde bin yıllar boyu korsanlar ve imparatorlardan bahsedilir. Korsan kimdir, imparator kim? Aziz Augustinus, Büyük İskender tarafından esir alınan bir korsanın hikâyesini anlatır. İskender korsana; “... Sen ne cesaretle denizlere korku salabiliyorsun?” diye sorar. Korsan da “... Asıl sen ne cesaretle bütün dünyaya korku salabiliyorsun?” diye cevap verir ve şu sözlerle devam eder; “... Ben sırf küçük bir gemiyle bunu yaptığım için hırsız sayılıyorum, oysa sen koca bir orduyla yapıyorsun diye mi imparator olarak anılıyorsun...

Günümüzde de zayıf hissedilen, küçük görülen, ezilip her türlü hakarete maruz kalırken, büyük katliamlar yapanlar nerede ise teşvik edilmekte, kahraman olarak görülmektedir. Noam Chomsky modern çağın korsanları olarak suçladığı imparatorlukların hikâyesini yazıyor. Hemen her şeyin tek bir bakış açısından görüldüğü, zor bir dünyada yaşıyoruz ve bu zorluğun altında yatan emperyalizmin amacını anlamak gerçekten de çok güç. 

Terörist kime derler

... Birleşik Devletler, Irak’ı tartışmasız bir biçimde işgal etti. Bu bir ülkeyi yerle bir eden sebepsiz bir saldırı eylemiydi. Peki, işgalci bir ordunun askerlerini öldüren bir saldırı nasıl oluyor da “terör saldırısı” olarak nitelene biliyor? Bunun tek bir yolu var: Şayet saldıran taraf, kendisine istediği zaman bir yerleri işgal ve imha etme hakkı tanıyan imtiyazlara sahipse, onun haklı eylemlerine karşı gösterilen her türlü direniş terörizmdir?” (s. 6-7).

“Güç insanı bozar” diye bir deyiş vardır. Güç anlaşılan yalnızca insanları değil, toplumları giderek o toplumun oluşturduğu devletleri de bozuyor. Kendini güçlü gören devletler hak, hukuk dinlemeden, geleceğin neler getireceğinin farkında olmadan hemen her konuda kendilerini haklı görmekte, dilediğini dilediği kişiye ve topluma yapma hakkı olduğunu düşünmekte. Yalnız ve yalnız kendi ve kendi çevresinde oluşan dar bir topluluğun menfaatlerinin her şeyden önemli olduğunu kabul etmekte.

Az sayıda da olsa bu toplumların içinden bazı aklı başında, gelecek için değerlendirmelerinin önemli olduğunu düşünenler doğruları yazmaktan çekinmemekte, seslerini duyurmaya çalışmaktalar.

... En net, önemli ve açık sözlü mesaj ise ABD’nin dünyanın en önde gelen terörist devleti olduğudur, fakat iyi ve makuldür. Zira ‘dünyaya korku salan’, ancak bunu hak hukuk çerçevesinde yapan bir imparatorluk...” (s. 10).

Chomsky bu sözleri gerçekten inanarak mı söyler, bilinmez. Çünkü daha sonra, hak ve hukuktan bahsederken, verdiği örnekler ABD’nin hiç de hak, hukuk dinlemediği, derinlere işlemiş bir korku ile hareket ettiğini ifade eder. 

Yazının devamı...

‘Romalıların İmparatoru’ Fatih Sultan Mehmed

25 Nisan 2021

Konstantinopolis’i fetheden Fatih Sultan Mehmed’in bundan böyle “Romalıların İmparatoru” olarak anılacağı Konstantinopolis’i fetheden Fatih Sultan Mehmed’in bundan böyle “Romalıların İmparatoru” olarak anılacağı dönemin tarihçileri tarafından yazılır

Gerek Yavuz Sultan Selim gerekse Kanûnî Sultan Süleyman da kendilerini aynı zamanda “Romalıların İmparatoru” olarak görürler

Osmanlı İmparatorluğu siyasi, idari ve askerî pek çok düzenlemeyi kendine adapte ederek uygulamaya devam eder

Fatih Sultan Mehmed’in Konstantinopolis’i fethetmesini, bir anlamda da şehirde yaşayanları Latin baskısından kurtarmasını takiben kendini Roma İmparatoru olarak gördüğü tarihçiler tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Dönemin önde gelen düşünürlerinden Georgios Trapezuntios’un; “Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’tir. Dolayısıyla siz Romalıların meşru imparatorusunuz… Ve kim ki Romalıların İmparatorudur öyle kalır. O aynı zamanda bütün dünyanın imparatorudur” dediğini biliyoruz. Fatih Sultan Mehmed’e atfedilen “Bundan böyle dünyada tek bir imparator, tek bir din ve tek bir hükümdar olmalı…” sözünün öneminin hâlâ farkına varılmaması gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Gerek Yavuz Sultan Selim gerekse Kanûnî Sultan Süleyman kendilerini aynı zamanda Romalıların İmparatoru olarak görmekteydiler.

Antlaşmada da belirtti

18 Eylül 1547’de yapılan bir antlaşma sonucu, sahip olduğu Macaristan toprakları için yıllık vergi ödemeyi kabul eden, Roma İmparatoru olma iddiasındaki İspanya Kralı Şarlken ve kardeşi Ferdinant’ın imzasını taşıyan ancak Kanûnî Sultan Süleyman’ın yalnızca mührünü bastırdığı antlaşma sırasında da kendini “Romalıların İmparatoru” olarak belirttiğini de unutmamak gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu bir anlamda Roma İmparatorluğu’nun devamıdır. Gerek siyasi, gerek idari, gerekse askerî olarak pek çok düzenlemeyi kendine adapte ederek uygulamaya devam eder. Var oluşuna bir Pagan topluluğu olarak başlayan Roma, daha sonra Hristiyan inancını kabul eder, 1453 sonrası ise devletin inancı Müslümanlığa evrilir. Osmanlı İmparatorluğu üstlendiği mirasın sorumluluğunun farkındadır, böylesine önemli bir farkındalık bunca yıldır hepimizin gözünden kaçmaktadır. Fatih Sultan Mehmed ve ardılları yüz yıllar boyu şehrin adını kurucusuna olan saygılarından dolayı değiştirmezler. Zaman içinde, şehre pek çok isim verilmesine karşın Konstantinopolis adı Türkçeye uyarlanarak, 1923’e kadar resmî olarak devam eder: Kostantiniyye...

AB’nin hülyası

Yazının devamı...

Nereden çıktı bu ‘Bizans’?

24 Nisan 2021

324’te Roma’nın başkentinin Byzantion’a taşınması kararlaştırılır ve büyük inşaat sonrası Konstantinopolis, Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilir. “Bizans İmparatorluğu” veya “Doğu Roma İmparatorluğu” terimleri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından çok sonra tarihçiler tarafından uydurulmuştur. İmparatorluk vatandaşları ülkelerine “Roma İmparatorluğu”, “Basileia tôn Rhomaion”, “Imperium Romanum” derken kendilerini Romalılar olarak ifade ederler.

İmparator Diocletianus (285-305), Roma İmparatorluğu’nun iç baskılar, barbar saldırıları ve Sasani İmparatorluğu ile iki cephede yaptığı savaşlar sonucu artık tek kişiyle yönetilemeyeceği düşüncesiyle imparatorluğun ikiye bölünmesine karar verir. Augustus unvanıyla hüküm sürecek eşit iki imparatorluk mevkii yaratır. İmparatorluğun doğusunda kendisi, batısında ise eski arkadaşı Maximianus imparator olur. 293 yılında her iki Augustus’un kendilerine idari konularda yardımcı olması için “Sezar” adıyla anılan iki alt yönetici, bir nevi imparator yardımcısı atama imkânı sağlanır. Diocletianus kendine Galerius’u, Maximianus ise Constantius Chlorus’u Sezar seçer. Bundan böyle imparatorların ölümü veya tahttan çekilme durumu sonrasında Sezarlar imparator olacak ve kendi Sezarlarını seçeceklerdir.

Milano fermanı

Diocletianus, imparatorluğun doğu bölümünün başkenti olarak Nicomedia’ı (İzmit) seçerken, Maximianus Roma’da saltanat sürer. 1 Mayıs 305’de her iki Augustus da konumlarından feragat ederler. Galerius, kendisi için yeğeni Maximianus’u, Constantius Chlorus için ise Flavius Valerius Severus’u Sezar seçer. Tetrarşi dönemi denilen bu süreç, 25 Temmuz 306’da Constantius’un ölümü üzerine son bulur. Kısa süre içinde imparatorlukta altı Augustus hüküm sürmeye başlar. 311 yılında Galerius, Hristiyanlara yönelik zulme resmen son verir ve 313 yılında Constantius Chlorus’un oğlu Augustus Constantinus, Milano fermanıyla Hristiyanlığı yasal hâle getirir.

İstanbul’un Fethi

Vizigotlar yağmalar

324 yılında Roma’nın başkentinin Byzantion şehrine taşınması kararlaştırılır ve büyük bir inşaat faaliyeti sonrası bundan böyle Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis olur. Constantinus’un ölümü üzerine oğlu II. Constantius, Konstantinopolis’te tahta geçer, iki kardeşi ise batıda hüküm sürer. Bu dönem bir karmaşa dönemidir, sık sık yeni Augustuslar ve onlara bağlı olarak Sezarlar değişmektedir. 361 yılında Julianus tek başına tahta geçer ve iki yıl süresince imparatorluğun tamamını yönetir. 364 yılında ölür, yeni bir seçim yapan subaylar batıda Valentinianus’u, doğuda ise Valens’i Augustus seçerler. 395 yılından itibaren Batı Roma’nın başındaki imparatorlar genelde kukla yöneticilerdir. Roma terk edilir ve 395 ile 402 yılları arasında Mediolanum (Milano), 402-476 yılları arasında ise Ravenna, Batı İmparatorluğu’nun başkenti olur. Başkent özelliğini kaybeden Roma, 410 yılında Vizigotlar tarafından yağmalanır. 455 yılında ise bu kez Vandallar şehirde büyük yıkıma yol açarlar.

Yazının devamı...