UMUT ÜZERİNE

2 Mayıs 2021

"Sen yolunu şaşırıp buraya dalalı beri herkes mutlu” dedi Şeytan, Umut’u dışarı kovalarken. “Nereye gitsen mesele çıkarıyorsun."

Ambrose Bierce

Umut; hemen her şey...  Güzel günler, mutlu bir gelecek, sağlıklı bir yaşam ve her tür beklenti için umut! İnsanlığın varoluşundan beri umuda olan bağlılığımız türümüzün devamını sağlayan en büyük güçtür. “Umut” kökeni itibariyle Farsça bir kelime, dil bilimciler bu sözcüğü ümid’den, um-mak fiilinden türetilmiş, “bir şeyin gerçekleşmesi ihtimalinden doğan ferahlık, ümit” olarak belirtiliyor.

Gerçekten umut ne güzel bir duygudur. Sevgiliden gelen bir gülüş, bir ses için insanın ne umutlar beklediğini kim unutabilir. Girdiğimiz imtihanların sonucunu günler boyunca nasıl umutla beklediğimiz, ne heyecanlar yaşadığımız o güzel gençlik günleri. Çoğu insanın yılbaşı piyangosu alırken beslediği umutlar…

Umut gerçekten insan varlığının vazgeçilmesi mümkün olmayan bir beklentisidir. İçinde yaşadığımız şu sıkıntılı günlerin geçmesi, tekrar eski günlere kavuşmak hepimizin en büyük umudu değil mi?

Medya destek vermeli

Bir ülkeyi yöneten insanlar ve medya insanların moralini yükseltmek, gelecek beklentilerini olumlu yönde geliştirmek için, umuda destek vermeli, olumsuzlukları sergilerken daha dikkatli olmalı. Bir toplumu baştan aşağı karabasanlara teslim etmek gelecek için yapılan en büyük kötülük olacaktır. Geleceğin daha aydınlık, daha sevgi dolu olduğunu düşünmek gerekir. Olumsuzlukları toplumda büyük bir korku ve içe kapanma, her şeye karşı ilgisizlik olarak büyütmenin hiçbirimize fayda sağlamayacağını bilmemiz gerekir.

Son salgın hepimizin artık çok da büyük olmadığının farkına vardığımız bir dünyada yaşadığımızı anlamasına neden oldu. Ama yine de herşeyin insanlık için daha iyi olacağını, toplumlar arasında sevgi ve dostluğun büyüyeceği bir gelecek olduğunu düşünmekteyim. Bu konuda umutsuzluğa düşmek, geleceğin hiçbir zaman ulaşılamayacak bir serap olduğunu düşünmek için bir sebep yok. Elbette hepimiz sıkıntılı günler yaşıyoruz, özgürlüklerimiz elimizde olmayan nedenlerle büyük kısıtlamalara uğruyor. Ama yine de umut bize yardımcı olacak, bugünleri de atlatacağız diye olumlu düşünmenin bizi biraz da olsa ferahlatacağını düşünmekteyim.

Yazının devamı...

KORSANLAR VE İMPARATORLAR

1 Mayıs 2021

İnsanlık tarihi içinde bin yıllar boyu korsanlar ve imparatorlardan bahsedilir. Korsan kimdir, imparator kim? Aziz Augustinus, Büyük İskender tarafından esir alınan bir korsanın hikâyesini anlatır. İskender korsana; “... Sen ne cesaretle denizlere korku salabiliyorsun?” diye sorar. Korsan da “... Asıl sen ne cesaretle bütün dünyaya korku salabiliyorsun?” diye cevap verir ve şu sözlerle devam eder; “... Ben sırf küçük bir gemiyle bunu yaptığım için hırsız sayılıyorum, oysa sen koca bir orduyla yapıyorsun diye mi imparator olarak anılıyorsun...

Günümüzde de zayıf hissedilen, küçük görülen, ezilip her türlü hakarete maruz kalırken, büyük katliamlar yapanlar nerede ise teşvik edilmekte, kahraman olarak görülmektedir. Noam Chomsky modern çağın korsanları olarak suçladığı imparatorlukların hikâyesini yazıyor. Hemen her şeyin tek bir bakış açısından görüldüğü, zor bir dünyada yaşıyoruz ve bu zorluğun altında yatan emperyalizmin amacını anlamak gerçekten de çok güç. 

Terörist kime derler

... Birleşik Devletler, Irak’ı tartışmasız bir biçimde işgal etti. Bu bir ülkeyi yerle bir eden sebepsiz bir saldırı eylemiydi. Peki, işgalci bir ordunun askerlerini öldüren bir saldırı nasıl oluyor da “terör saldırısı” olarak nitelene biliyor? Bunun tek bir yolu var: Şayet saldıran taraf, kendisine istediği zaman bir yerleri işgal ve imha etme hakkı tanıyan imtiyazlara sahipse, onun haklı eylemlerine karşı gösterilen her türlü direniş terörizmdir?” (s. 6-7).

“Güç insanı bozar” diye bir deyiş vardır. Güç anlaşılan yalnızca insanları değil, toplumları giderek o toplumun oluşturduğu devletleri de bozuyor. Kendini güçlü gören devletler hak, hukuk dinlemeden, geleceğin neler getireceğinin farkında olmadan hemen her konuda kendilerini haklı görmekte, dilediğini dilediği kişiye ve topluma yapma hakkı olduğunu düşünmekte. Yalnız ve yalnız kendi ve kendi çevresinde oluşan dar bir topluluğun menfaatlerinin her şeyden önemli olduğunu kabul etmekte.

Az sayıda da olsa bu toplumların içinden bazı aklı başında, gelecek için değerlendirmelerinin önemli olduğunu düşünenler doğruları yazmaktan çekinmemekte, seslerini duyurmaya çalışmaktalar.

... En net, önemli ve açık sözlü mesaj ise ABD’nin dünyanın en önde gelen terörist devleti olduğudur, fakat iyi ve makuldür. Zira ‘dünyaya korku salan’, ancak bunu hak hukuk çerçevesinde yapan bir imparatorluk...” (s. 10).

Chomsky bu sözleri gerçekten inanarak mı söyler, bilinmez. Çünkü daha sonra, hak ve hukuktan bahsederken, verdiği örnekler ABD’nin hiç de hak, hukuk dinlemediği, derinlere işlemiş bir korku ile hareket ettiğini ifade eder. 

Yazının devamı...

‘Romalıların İmparatoru’ Fatih Sultan Mehmed

25 Nisan 2021

Konstantinopolis’i fetheden Fatih Sultan Mehmed’in bundan böyle “Romalıların İmparatoru” olarak anılacağı Konstantinopolis’i fetheden Fatih Sultan Mehmed’in bundan böyle “Romalıların İmparatoru” olarak anılacağı dönemin tarihçileri tarafından yazılır

Gerek Yavuz Sultan Selim gerekse Kanûnî Sultan Süleyman da kendilerini aynı zamanda “Romalıların İmparatoru” olarak görürler

Osmanlı İmparatorluğu siyasi, idari ve askerî pek çok düzenlemeyi kendine adapte ederek uygulamaya devam eder

Fatih Sultan Mehmed’in Konstantinopolis’i fethetmesini, bir anlamda da şehirde yaşayanları Latin baskısından kurtarmasını takiben kendini Roma İmparatoru olarak gördüğü tarihçiler tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Dönemin önde gelen düşünürlerinden Georgios Trapezuntios’un; “Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’tir. Dolayısıyla siz Romalıların meşru imparatorusunuz… Ve kim ki Romalıların İmparatorudur öyle kalır. O aynı zamanda bütün dünyanın imparatorudur” dediğini biliyoruz. Fatih Sultan Mehmed’e atfedilen “Bundan böyle dünyada tek bir imparator, tek bir din ve tek bir hükümdar olmalı…” sözünün öneminin hâlâ farkına varılmaması gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Gerek Yavuz Sultan Selim gerekse Kanûnî Sultan Süleyman kendilerini aynı zamanda Romalıların İmparatoru olarak görmekteydiler.

Antlaşmada da belirtti

18 Eylül 1547’de yapılan bir antlaşma sonucu, sahip olduğu Macaristan toprakları için yıllık vergi ödemeyi kabul eden, Roma İmparatoru olma iddiasındaki İspanya Kralı Şarlken ve kardeşi Ferdinant’ın imzasını taşıyan ancak Kanûnî Sultan Süleyman’ın yalnızca mührünü bastırdığı antlaşma sırasında da kendini “Romalıların İmparatoru” olarak belirttiğini de unutmamak gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu bir anlamda Roma İmparatorluğu’nun devamıdır. Gerek siyasi, gerek idari, gerekse askerî olarak pek çok düzenlemeyi kendine adapte ederek uygulamaya devam eder. Var oluşuna bir Pagan topluluğu olarak başlayan Roma, daha sonra Hristiyan inancını kabul eder, 1453 sonrası ise devletin inancı Müslümanlığa evrilir. Osmanlı İmparatorluğu üstlendiği mirasın sorumluluğunun farkındadır, böylesine önemli bir farkındalık bunca yıldır hepimizin gözünden kaçmaktadır. Fatih Sultan Mehmed ve ardılları yüz yıllar boyu şehrin adını kurucusuna olan saygılarından dolayı değiştirmezler. Zaman içinde, şehre pek çok isim verilmesine karşın Konstantinopolis adı Türkçeye uyarlanarak, 1923’e kadar resmî olarak devam eder: Kostantiniyye...

AB’nin hülyası

Yazının devamı...

Nereden çıktı bu ‘Bizans’?

24 Nisan 2021

324’te Roma’nın başkentinin Byzantion’a taşınması kararlaştırılır ve büyük inşaat sonrası Konstantinopolis, Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilir. “Bizans İmparatorluğu” veya “Doğu Roma İmparatorluğu” terimleri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından çok sonra tarihçiler tarafından uydurulmuştur. İmparatorluk vatandaşları ülkelerine “Roma İmparatorluğu”, “Basileia tôn Rhomaion”, “Imperium Romanum” derken kendilerini Romalılar olarak ifade ederler.

İmparator Diocletianus (285-305), Roma İmparatorluğu’nun iç baskılar, barbar saldırıları ve Sasani İmparatorluğu ile iki cephede yaptığı savaşlar sonucu artık tek kişiyle yönetilemeyeceği düşüncesiyle imparatorluğun ikiye bölünmesine karar verir. Augustus unvanıyla hüküm sürecek eşit iki imparatorluk mevkii yaratır. İmparatorluğun doğusunda kendisi, batısında ise eski arkadaşı Maximianus imparator olur. 293 yılında her iki Augustus’un kendilerine idari konularda yardımcı olması için “Sezar” adıyla anılan iki alt yönetici, bir nevi imparator yardımcısı atama imkânı sağlanır. Diocletianus kendine Galerius’u, Maximianus ise Constantius Chlorus’u Sezar seçer. Bundan böyle imparatorların ölümü veya tahttan çekilme durumu sonrasında Sezarlar imparator olacak ve kendi Sezarlarını seçeceklerdir.

Milano fermanı

Diocletianus, imparatorluğun doğu bölümünün başkenti olarak Nicomedia’ı (İzmit) seçerken, Maximianus Roma’da saltanat sürer. 1 Mayıs 305’de her iki Augustus da konumlarından feragat ederler. Galerius, kendisi için yeğeni Maximianus’u, Constantius Chlorus için ise Flavius Valerius Severus’u Sezar seçer. Tetrarşi dönemi denilen bu süreç, 25 Temmuz 306’da Constantius’un ölümü üzerine son bulur. Kısa süre içinde imparatorlukta altı Augustus hüküm sürmeye başlar. 311 yılında Galerius, Hristiyanlara yönelik zulme resmen son verir ve 313 yılında Constantius Chlorus’un oğlu Augustus Constantinus, Milano fermanıyla Hristiyanlığı yasal hâle getirir.

İstanbul’un Fethi

Vizigotlar yağmalar

324 yılında Roma’nın başkentinin Byzantion şehrine taşınması kararlaştırılır ve büyük bir inşaat faaliyeti sonrası bundan böyle Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis olur. Constantinus’un ölümü üzerine oğlu II. Constantius, Konstantinopolis’te tahta geçer, iki kardeşi ise batıda hüküm sürer. Bu dönem bir karmaşa dönemidir, sık sık yeni Augustuslar ve onlara bağlı olarak Sezarlar değişmektedir. 361 yılında Julianus tek başına tahta geçer ve iki yıl süresince imparatorluğun tamamını yönetir. 364 yılında ölür, yeni bir seçim yapan subaylar batıda Valentinianus’u, doğuda ise Valens’i Augustus seçerler. 395 yılından itibaren Batı Roma’nın başındaki imparatorlar genelde kukla yöneticilerdir. Roma terk edilir ve 395 ile 402 yılları arasında Mediolanum (Milano), 402-476 yılları arasında ise Ravenna, Batı İmparatorluğu’nun başkenti olur. Başkent özelliğini kaybeden Roma, 410 yılında Vizigotlar tarafından yağmalanır. 455 yılında ise bu kez Vandallar şehirde büyük yıkıma yol açarlar.

Yazının devamı...

Öteki üzerine

18 Nisan 2021

Beri gel, daha beri, daha beri,

Beri gel, sen bensin, ben de senim işte.

Mevlânâ Celâeddîn-i Rûmî

İnsanlığın büyük bir bölümü sanırım Truva Savaşı’ndan beri bir öteki üzerine kurgulanmakta. Ancak öteki yaratmak, kendini de ötekileştirmeyi gerektirir. Biri bizim için öteki ise, bir süre sonra o da bizi öteki olarak tarif etmeye başlayacaktır. Globalizmin genişlediği bir dönemde öteki kavramı artık kabul edilebilir bir düşünce değildir.

Ötekileştirmek önce düşünce, daha sonra da eylem olarak bizi belirli sınırlar içine hapseder. Çevremizde öteki kabul ettiklerimize karşı bir sınır, giderek kalınlaşan duvarlar ardında bir kale oluşturmak gereğini duyarız. Unutmamak gerekir ki kaleler her ne kadar dış tehditlere karşı korunaklı alanlar oluştursalar da aynı zamanda içinde bulunanların özgürlüklerini ve hareket kabiliyetlerini sınırlayan alanlardır. Çağdaş düşüncenin ve yaşamın hiçbir sınırlanmaya tahammülü yoktur. Gelişen bir dünyada kim kendini kendi oluşturduğu duvarların ardına hapsetmek ister ki? Bunun akılla yapılması mümkün müdür? İnsanoğlunun gönüllü olarak kendini hapsetmesi için korkunun egemen olduğu bir tehdit gerekir.

Artık öteki yok

Yaşamakta olduğumuz salgın günleri öteki denilen bir insan olmadığını bize en açık şekilde göstermektedir. Küçücük bir virüs bir ötekinin olmadığını, hepimizin her şeyden önce insan olduğunu bize hatırlatıyor olmalı. Hâlâ anlamamakta ısrar edenler varsa da kısa bir süre sonra hepimiz bu salgının yarattığı bir yeni dünya düzeniyle karşı karşıya kalacağız. Bundan böyle yeryüzünde bir öteki olmayacak, bunu anlamakta ne kadar erken davranırsak, yeni dünya düzeninde ön sıralarda yer almak için şansımız olacak.

Belki insanlar için bir öteki yaratmanın herhangi bir faydası olmayabilir ama politikacılar için eğer topluma öncülük edecek, geleceğe dönük olumlu proje ve düşünceleri yoksa, her zaman için bir öteki gerekecektir. Ancak, anlaşılan o ki artık bu tür politikacılar bir dönem toplumun ilgisini çekmiş olsalar da uzun sürede başarılı olmaları mümkün değil. Öteki kavramı bir süre sonra cazibesini yitiriyor. Başlangıçta hitap edilen toplumu bir arada tutmaya yarasa da daha sonra etkisini kaybediyor. Çünkü hemen herkes yeni şeyler duymak istiyor. Kendisini nasıl bir gelecek bekliyor, topluma önderlik eden insanlar nasıl bir gelecek kurgulamakta? Artık hamasi kavramlarla oluşturulan birlikteliklerin sonu geldi. Daha farklı beklentiler gündemde.

Yazının devamı...

FRANZ VON PAPEN Hitler’in Türkiye Büyükelçisi

17 Nisan 2021

Tam adı Franz Joseph Hermann Michael Maria von Papen, 29 Ekim 1879 günü Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde bulunan Werl şehrinde doğar. Askerî eğitim görmüş bir politikacı olarak Hitler’in emrinde şansölye, şansölye yardımcısı ve elçilik görevlerinde bulunur. “Üçüncü Reich” kurulmadan önce ve devamında görev yapar.

Von Papen hakkında günümüze kadar pek çok yazı yayımlanır. Papen’in, 1952 yılında yayımlanan “Der Wahrheit eine Gasse/Gerçeklere Götüren Yol” ve 1968’de yayımlanan “Wom Scheitern der Demokratie/Demokrasinin Başarısızlığı” isimli iki de kitabı bulunmaktadır.

Von Papen, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Filistin Cephesi’nde General Erich von Falkenhayn’ın karargâhında, 4. Osmanlı Ordusu kurmay başkanı olarak görev yaptığı sırada Mustafa Kemal Atatürk ile de tanışır.

1919 Mart ayında askerlikten ayrılan von Papen siyaset ve toplum içindeki ilişkilerini geliştirerek 1932 yılında kısa bir süre için Weimar Cumhuriyeti’nin yönetim kadrosunda yer alarak şansölye atanır. Şansölyeliğinin 170. gününde Adolf Hitler’i “ulusal kalkınma” amacıyla kurulan koalisyon hükümetine katılmaya ikna çabaları sonrası 30 Ocak 1933 günü kurulan yeni hükümette Hitler tarafından şansölye yardımcılığına atanır.

Büyükelçi von Papen

15 Mart 1938 günü Alman ordularının Viyana’ya girişine tanık olur. 20 Nisan 1938 günü, Berlin’de Hitler kendisine “Olağanüstü yetkilere sahip Türkiye Büyükelçisi” konumuna getirildiğine dair belgeyi verir. Görevi kabul eden von Papen 27 Nisan 1938 günü Ankara’ya ulaşır.

27 Nisan 1938 ile 5 Ağustos 1944 tarihleri arasında Üçüncü Reich’ın Ankara Büyükelçiliğini yapan von Papen üzerine yazılan kitapta bizi alakalandıran çok sayıda bilgi bulunmaktadır.

Yazının devamı...

HALEP

10 Nisan 2021

Philip Mansel, uzman bir Fransa ve Ortadoğu tarihçisidir. Paris, Beyrut ve İstanbul’da yaşamakta olup, sık sık Halep’i ziyaret etmiş. Çok sayıda yayınının yanı sıra Kostantiniyye: Dünyanın Arzuladığı Şehir ve Smyrna (İzmir), Alexandria (İskenderiye) ve Beyrut hakkındaki Levant: Akdeniz’de İhtişam ve Facialar isimli iki kitabından sonra 2016 yılında savaşla harap olan Halep hakkında bir kitap yazar.

Şehirlerin kendi dinamikleri vardır. Coğrafya, ekonomi ve kültür, milliyet ve din güçlerine meydan okumaya yardımcı olurlar. Günlük hayatın bağlantıları, mezheplerin ve devletlerin emirlerinden daha fazla güce sahip olabilir. Hemşerilerin birbirlerine ihtiyacı vardır, yoksa aynı şehirde yaşayamazlar. Pek çok kişi için şehir, onların birinci kimliğidir.

“Özellikle Halep kenti, kendi ritmi olan bir şehirdi; kategorilere ve genellemelere meydan okurdu. Çölle deniz, Anadolu’nun dağlarıyla Fırat’ın kıyıları arasındaki konumuyla Halep, Arap ve Türk, Kürt ve Ermeni, Hıristiyan, Müslüman ve Museviydi” (s. 15).

Halep’in tarihi

Halep, 1260 yılından itibaren bölgenin büyük bir kısmını ele geçiren Memluk Sultanları tarafından Kahire’den yönetilir. 23 Ağustos 1516 günü Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık’da Memluk ordusunu yenmesini takiben Osmanlı topraklarına dahil olan Halep, 23 Ekim 1918 gününe kadar Türk hakimiyeti altında varlığını sürdürür.

Memluk Sultanlarının hemen hepsinin Türk asıllı olduklarını göz önüne alarak, Halep’in 658 yıl boyunca var oluşunun ve büyük bir ticaret merkezi haline gelişinin Türk yönetimine borçlu olduğu unutulmamalıdır.

Osmanlı yönetiminin sağladığı istikrar, Halep’i bir ticaret şehri haline getirmiş, bu da onun bir dünya kenti haline gelmesini sağlamıştır. Bir Fransız diplomat olan Jacques Gassot 1550’de Halep hakkında

Yazının devamı...