Bir toplumu oluşturan bireyler bileşik kaplar gibidir. Hiçbir grubun genel kalitesi diğer gruplardan farklı olamaz. Bazı bireyler farklı olabilir ama onlar çoğunlukla toplum dışına itilirler. Genel olarak toplumların farklı şeyler düşünen insanlara tahammülü yoktur. İster bilim insanı olsun ister bir yazar veya marjinal yaşantı süren bir kişi. Çoğunlukla görmezden gelinir ve aynı ortamda bulunulmaktan kaçınılır
Geçtiğimiz gecelerin birinde uykum kaçtı, bir türlü uyuyamadım. “En iyisi mi, yatakta dönüp duracağıma biraz çalışayım” diyerek kütüphaneme çıktım. Çoğu kişi kahve içince uykusunun kaçtığından şikâyet eder; ben ise, uykum kaçınca bir kahve içip, biraz kitap okur ya da çalışır, sonrasında da deliksiz uyurum. Kitap okumaya başlamıştım ki, odanın kapısı tıklandı. “Ne oluyor?” diye merak ettim. Kapı açıldı, içeriye, elinde cam tüpler olan, üstü başı sefilane, çirkin suratlı biri girdi. “Bu da nereden çıktı?” diye düşünürken,
Bazı kişiler merak edip soruyor: “Nasıl oluyor da binlerce yıldır bir arada yaşayan bu insanlar, birbirlerine karşı bu kadar acımasızca davranabiliyorlar?” Pek az kişi, son yüz yılda özellikle Kırım ve Balkanlar’dan başlayan büyük toprak kayıpları yaşadığımız sürecin ne kadar büyük acılara yol açtığını hatırlıyor. Yüzyıllardır farklı bölgelerde yaşayan insanlar, bu kayıpların ardından önce Osmanlı İmparatorluğu’na, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne göç etmek zorunda kaldı. Bu zorunlu sığınmanın yarattığı travmanın sonuçlarını görmezden gelmek mümkün mü?
Ülkemizde yaşayan çok az kişi, yakın geçmişte meydana gelen olayların; bu coğrafyanın nasıl karmaşık bir yapıdan ulus devlete geçiş yaptığının veya yapmaya çalıştığının farkındadır. Ne yazık ki geçmişi bilmeyenlerin gelecek oluşturmasının çok zor olduğunu hâlâ kavrayabilmiş değiliz. Son yüz yılı aşkın süredir bir kimlik ve mensubiyet kavgası yaşamaktayız. Peki, sözde bu kavgaya karışmayan, ama gerçek kimliğini gizleyen
Ataları, Ren Nehri’nin kuzeyindeki uçsuz bucaksız ormanlardan gelen Galatlar, Anadolu da dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde izler bırakır. Galatlar hakkında günümüze kadar en geniş araştırmayı yapan Fernand Lequenne, “Eski çağ insanları arasında, ölümü, özellikle şehit olarak ölmenin mutlu bir olay ve daha iyi bir hayata kaynak olduğuna gerçekten inanan tek kavim belki de Keltlerdir” demektedir
Anadolu, binlerce yıl boyunca çeşitli kavimlerin yurdu olmuştur. Dünyanın hemen hemen hiçbir coğrafyasında olmadığı kadar karmaşık bir insan yapısına sahiptir. Zaman içinde çeşitli toplulukların katkısıyla oluşan bu zengin kültürel yapı, bizim yaşantımızı da etkilemektedir. Ancak ne yazık ki, ülkemizde yaşayan çok az insan bu zenginliğin farkında olup, onu değerlendirmek için çaba sarf etmektedir.
Tektosaglar
Ataları, Ren Nehri’nin kuzeyindeki uçsuz bucaksız ormanlardan gelen Tektosagların, Galatlar adıyla anılan bir bölümü Pireneler’i aşarak günümüz
2024 yılı ağustos ayında üç günlük bir Ermenistan Gezisi yaptım. Her iki ulusun insanlarını yan yana koysanız, kendi dillerinde konuşmadıkları takdirde kim Türk, kim Ermeni anlamak mümkün değil. Peki, yıllar önce meydana gelen olayları öne sürerek bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var?
23 Ekim 2020 tarihli yazımda, “The New York Herald” muhabiri Sidney Whitman’ın “Ermeni kıyımı” iddiaları dolayısıyla gerçekleri yerinde tespit etmek amacıyla gerçekleştirdiği Trabzon’dan başlayan Anadolu gezisine ait “Bir İngiliz Gazetecinin Türkiye Anıları” isimli kitabından bahsetmiştim. Sidney Whitman kitabında bahsetmez ama bu gezide yanında bir gazeteci daha vardır: George H. Hepworth. 1833 yılında Boston’da dünyaya gelen Hepworth, ilk eğitimini bir Latin okulunda tamamlar, ardından ilahiyat eğitimi almak için Cambridge’e gider ve papaz olarak mezun olur. Bir dönem New England’ın çeşitli yerlerinde din adamı olarak görev yapar. Amerikan İç Savaşı sırasında orduda papaz olarak bulunur. 1872 yılında Presbiteryen
Her ne kadar Milion Taşı günümüze ulaşmasa da yazılı kaynaklarda sözü edilmeye devam etmektedir. Ek olarak, günümüze erişen küçük bölümü, bulunduğu yer konusunda şüphe duyulmasının gereksizliğini göstermektedir. Yeniden yapımını gündeme getirerek hem Milion Taşı’nı hem de İstanbul’u dünya gündemine taşımak için uluslararası bir konkur yapılamaz mı?
İstanbul’da çoğu kişinin farkına varmadığı, görmezden geldiği bir anıt Sultanahmet Meydanı’nın girişinde yer alır. “Milion Taşı” adıyla anılan bu anıtın, Roma’daki Milliarium Aureum’dan ilham alınarak yapıldığı söylenmektedir. İmparator Augustus döneminde (MÖ 27-MS 14), Antik Roma’nın merkezinde, MÖ 20 yılında inşa edildiği bilinen Milliarium Aureum’un, Roma’nın diğer önemli şehirlerden uzaklığını gösteren yazılarla kaplı olduğu düşünülmektedir.
Yeni Roma
Milion Taşı’nın, şehrin Constantinus tarafından Roma’nın başkenti ilan edilmesinden sonra inşa edildiği konusunda bazı iddialar olsa da bu anıtın neden
Tüm yaşamı boyunca birlikte çalıştığı çok sayıda mimar olmasına rağmen yapılan yapılar için biz sadece Carla Scarpa’nın adını bilmekteyiz. Bu projelere imza atan ve birlikte uzun süreli çalışmalar yapan kişileri ise hatırlamıyoruz. Bu da bize hemen her zaman üzerine basa basa söylemek zorunda kaldığım bir gerçeği hatırlatıyor: Önemli olan yapılan yapıdır; altında imzası olan kişi unutulabilir, ama yapıyı yapan kişi bir ikon hâline gelir.
Bazı insanlar vardır ki, onların eserlerinin zaman içinde öncesi ve sonrası yoktur. Elbette onlar da geçmişin kültüründen ve eserlerinden ders almış, onları incelemiş ve kendi eserlerine yön vermek için faydalanmışlardır. Onların eserlerini gören sonraki kuşaklar da bu kez onların yaptıklarından ders çıkartmış, eserlerinden esinlenmişlerdir. Ancak bu eserleri incelediğimizde, çok özgün ve akıl dolu çözümler içerdiğini, kolay kolay tasnif edilmelerinin mümkün olmadığını görürüz. Örneğin Leonardo Da Vinci, Mimar Sinan daha yakın bir tarihte
Dönemin en önemli devlet adamlarından Halil Rıfat Paşa, Sivas Valiliği sırasında yayımladığı tenbihnameleri 5 Kanunevvel 1300 / 17 Aralık 1884 tarihli bir yayında toplar. On bir tenbihnamede, günümüz için bile uygulanması gereken bazı önerileri işaret etmektedir.
Halil Rıfat Paşa, 1827 yılında Selanik Vilayeti’nin Siroz Sancağı’na bağlı Lika Köyü’nde “Bölükbaşı Ailesi” olarak tanınan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Sübyan mektebinde yeteneğini fark eden bölge eşrafından bir kişinin himayesinde İstanbul’daki Mülkiye Mektebi’nde eğitimini tamamlar. 1843 yılında, henüz on altı yaşındayken Serez’de tahrirat kaleminde staj yaparak göreve başlar. 1864 yılında tayin edildiği Tuna Vilayeti özel kalem müdürlüğü sırasında Midhat Paşa’nın maiyetinde bulunur. Sırasıyla Varna, Tırhala, Vidin mutasarrıflığı görevlerinden sonra Tuna Valiliği’ne tayin edilir. Daha sonra Halep, Kosova ve Selanik valilikleri yapar. 1882 yılı Ocak ayında tayin edildiği Sivas Valiliği sırasında bir dizi tenbihname yayımlar.
David Van Reybrouck, “Demokrasi Krizi” adlı kitabında “Her siyasi sistem, yeterlilik ve meşruiyet olmak üzere iki temel kriter arasında bir denge sağlamalıdır. Yeterlilik, bir hükûmetin ortaya çıkan sorunlara ne kadar hızlı başarılı çözümler bulabileceği ile ilgiliyken, meşruiyet, insanların çözüme ne ölçüde onay verdikleri ile ilgilidir” ifadelerine yer veriyor
“İngiltere halkı, özgür olduğu konusunda kendini kandırır. Aslında o, sadece parlamento üyelerinin seçiminde özgürdür, çünkü yeni üye seçilir seçilmez tekrar zincire vurulur ve hiçliğe sürüklenir.”
Jean-Jacques Rousseau, 1762
Birleşmiş Milletler Eski Genel Sekreteri Kofi Annan (1997-2006), 2013 yılında yayımlanan “Against Elections: The Case for Democracy / Seçimlere Karşı: Demokrasi Krizi” isimli kitaba ön söz yazar. Bu yazısında Aristoteles’ten bir alıntıya da yer verir: “Demokrasinin sürdürülebilirliği için orta sınıfın varlığı önemlidir. Zenginlik çok