Bernard Lewis’in sözleriyle Türkiye

Prof. Dr. Lewis: “Türk demokrasisinin uğradığı kesintileri, neyle karşılaştırarak değerlendireceğiz; İsveç ile karşılaştırırsak, evet, durum vahim, İsviçre’yle karşılaştırırsak, gerçekten çok kötü; ama Fransa ile karşılaştıracak olursak, hiç de fena sayılmaz. Peki, Arap ülkeleriyle karşılaştırırsak: muhteşem.”

31 Mayıs 1916 tarihinde Londra’da doğan Prof. Dr. Bernard Lewis (ö. 19 Mayıs 2018 New Jersey) çok sayıdaki yayınının yanı sıra bildiği ve konuştuğu dil sayısıyla da hemen hemen herkesi şaşkınlığa düşüren bir özelliğe sahipti. Çok rahat ve aksansız Türkçe konuşur, eski Türkçe ve Arapça’ya hâkimiyetiyle en çetrefil arşiv metinlerini okurdu. Kendisiyle gerek Topkapı Sarayı’nda Hayrullah Örs Bey’i, gerekse İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. Oktay Aslanapa ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’u ziyaretlerinde karşılaşır sohbet ederdik. Mimarlık eğitimi aldığımı bildiği için Türk mimarisiyle ilgili akla gelmez detaylar hakkında fikrimi sorar, daha sonraki karşılaşmalarımızda cevap verebilmek için uzun ve meşakkatli çalışmalar yapmama neden olurdu. Sayesinde çok şey öğrendiğimi söylemem gerekir.

Prof. Dr. Lewis’in Ortadoğu İslâm Dünyası, günümüz Ortadoğu, Osmanlı Devleti ve Modern Türkiye hakkında çoğunluğu Türkçe’ye tercüme edilmiş çok sayıda kitap ve makalesi bulunmaktadır.

Bernard Lewis’le söyleşi

Geçen günlerde notlarımı karıştırırken, kendisi ile yapılmış bir söyleşiye rastladım. “Cogito Dergisi”nin Bahar 2003, 35. sayısında Efe Çakmak tarafından yapılan bu söyleşinin yanına notlar almışım, bir kere daha okudum ve yakın geçmiş üzerindeki değerlendirmelerini sizlerle paylaşmak istedim.

Prof. Dr. Lewis, 1939-1945 yılları arasındaki zamanın kendisi ve dönemin insanları için çok zor geçtiğinden bahseder.Dünyanın geleceği hakkında bir karar vermemiz gerekiyordu çünkü; açık, demokratik, özgür bir dünya mı istiyorduk, yoksa faşist ya da sonraları komünist diktatörlüklerin yönetiminde bir dünya mı?

Kendi sözleriyle bu dönemde “Türkiye, hem sıra dışılığı yüzünden fazla ilgi çekici, hem de cesaretlendirici bir örnekti bizler için. Etrafına iyimserlik yayıyordu. Türkiye’yi seçmemim sebeplerinden biri de bu galiba.” Bırakın kendi insanını, çevresine iyimserlik yayan bir Türkiye. Şimdilerde sık sık o dönemdeki olumsuzlukların gündeme getirildiğini, insanların hürriyetten yoksun olduğunu, savaş süresince aç kaldığını, çok sıkıntılar çekildiğini duyar olduk.

1950 Seçimleri

Prof. Dr. Lewis, 1950’li yılların başından itibaren sıkça Türkiye’ye geldiğini ve arşivlerde araştırma yaptığını, daha sonra yazacağı kitap için bilgi topladığından söz eder. Bu sırada 14 Mayıs 1950 seçimleri olur ve iktidar değişir.

Bernard Lewis’in  sözleriyle Türkiye

Prof. Dr. Lewis’in Modern Türkiye hakkında çoğunluğu Türkçe’ye çevrilmiş çok sayıda kitabı ve makalesi var.

Türkiye’nin ilk seçiminin, hükümetin yenildiği seçimin her aşamasına bizzat tanıklık ettim. Bu bir paradoks gibi geliyor kulağa ama, hükümetin yenilgisi, aynı zamanda hükümetin en büyük zaferiydi; gerçekten özgür bir seçim yapmış olmak! Yenilmek ve yenilgiyi kabul etmek. Bugüne kadar, bütün İslâm dünyasında, Türkiye dışında hiçbir yerde böylesi bir olay yaşanmamıştı.

Türkiye iki büyük gerçeği gösteriyordu: ilki, binlerce yıllık bir buyurma ve boyun eğme geleneği olan bu topraklarda, gerçek bir demokrasi kurmak gerçekten çok, ama çok zordu. İkincisiyse: evet zordu, ama mümkündü.

Türkiye’nin modernleşmesi

Bu açıklama üzerine Efe Çakmak kendisine bir soru yöneltir; “Öyleyse bir İslâm ülkesi olarak Türkiye modernleşmeyi, demokratikleşmeyi başardı, öyle mi?

Diğer Müslüman ülkelerine gittiniz mi hiç? Türk dostlarımla ilgili yaşadığım sorunların en önemlilerinden biri, ne kadar gelişmiş olduğunuzu görmemeniz, buna inanmamanız. Irak var mesela karşımızda, en iyilerinden biri herhalde. Giden görmüştür. Eh iyilerinden biri ama yine de asla Türkiye gibi değil.

Aklımın bu işlere erdiği dönemden itibaren çok sık duyduğum gibi hemen her konuda Batı dünyası ile karşılaştırma yapıldığını, Batı’nın değerleri üzerinden kendimizi değerlendirdiğimizi görmüş ve duymuşumdur. Elbette yaşadığımız dünyada milletçe varlığımızı sürdürebilmek için artık evrensel hale gelen Batı değerleri üzerinde konuşmak gerekir. Ancak bin yıllarca karşı karşıya kaldığı ve yaşamına devam edebilmek için uymak mecburiyetinde olduğu buyruk ve boyun eğme alışkanlığından bir toplumun kısa süre içinde kurtulması mümkün müdür? İçinde yaşadığımız günler bu alışkanlıkların hâlâ devam ettiğini gösteriyor.

Buyruk ve boyun eğmenin sonrası

Buyruk ve boyun eğme geleneğinden kurtulan toplumlar kısa süre içinde kendisine olan talebi, kendi şahsi çıkarı için kullanır hale gelmiştir. Sen bana ne vereceksin ki ben sana oyumu vereyim? Sanırım problem burada, ne yazık ki bir arada yaşamanın fedakârlık gerektirdiği bilincine sahip olamadık. Özgürlüğün yaygın olarak kullanıldığı, demokrasinin kusursuz işlediğini düşündüğümüz ülkelerde, o ülkenin vatandaşları devletin yalnızca düzenleyici rol üstlenmesini, adil ve tarafsız olmasını beklerler. Bizim gibi beklentileri yüksek ama, bu beklentileri oluşturmak için yeteri kadar çaba sarf etmeyen ülkelerde ise çoğunluk devletin onlara ne vereceğinin peşindedir. Hiç düşünmek istemezler ki, kendileri bu devleti oluşturmakta ve onun ileri doğru gelişmesi için bireysel katkıların gerekli olduğudur.

Ülkemizde zaman zaman yapılan ve beklentilerin aksine özgürlüklerin kısıtlanmasına ve siyasette kalitenin düşmesine yol açan askerî müdahaleler için Prof. Dr. Lewis ilginç bir değerlendirme yapar; “Türk demokrasisinin uğradığı kesintileri, neyle karşılaştırarak değerlendireceğiz; İsveç ile karşılaştırırsak, evet, durum vahim, İsviçre’yle karşılaştırırsak, gerçekten çok kötü; ama Fransa ile karşılaştıracak olursak, hiç de fena sayılmaz. Peki, Arap ülkeleriyle karşılaştırırsak: muhteşem.

1960’lı yıllardan bu yana hep bunu düşünmüşümdür, elbette varmak istediğimiz hedef, Mustafa Kemal Atatürk’ün de üzerine basa basa söylediği gibi “muasır medeniyet” seviyesidir. Ancak bu seviyeye varmak için yapılacak iş, bizim dışımızda birilerinin bu işi yapması değil. Bizim insanımızın bu gelişimin gerekliliğine inanmasını sağlamak, artan nüfusuyla gelecekteki dünyanın alışılmışın dışında bir dünya olacağının farkına varıp, hedefin gelecek nesillerini diğer insanlar için bir sarf malzemesi olmaktan çıkartmak olduğunu anlamasını sağlamaktır.