Geçmişe ait bir hikâye

1977 yılı Eylül ayı içinde bir gün dönemin Kültür Bakanı Avni Akyol beni aradı. Kendisiyle uzun bir süredir dostane münasebetimiz vardı. “Sinan, Bakanlığımın bazı problemli konuları var. Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu diye bir kurum varmış, ziyaret edip onları dinlemek istiyorum, bana yardımcı ol.” dedi. Çoğu, hocalarımdan oluşan, bazı üyeleri ile de tanışıklığım olan bu kurulun nasıl çalıştığını, kimlerden oluştuğunu anlattım ve kendisinden rica ettim; “Avni Abi, bakan olsan da sen fazla bir şey söyleme, daha çok dinle, bunlar bildiğin gibi insanlar değil, çok sert mukabelede  bulunurlar, üzülürsün.”  

O zamanlar Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, günümüz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin girişindeki sübyan mektebinde bulunuyordu. İki katlı olan bu binanın alt katında arşiv, iki odadan oluşan üst katında ise raportörler çalışıyor, kurul toplantıları yapılıyordu. 

‘Başkan nerede?’ 

Sayın Bakan ile arabadan indik, birkaç basamakla çıkılan giriş platformunun üzerinde dönemin baş raportörü Besim Çeçener duruyordu. Avni Bey bana eğilerek “Başkan mı?” dedi. 

“Hayır raportör” dedim. “Başkan nerede?” dedi, “Yukarıda bizi bekliyor olmalı” dedim. Biraz bozuldu, yüzü ekşidi; koskoca bakan geliyor, Başkan onu kapıda karşılamıyor, olacak iş mi? 

Sübyan mektebinin üst katına kapının hemen karşısında yer alan dik bir merdivenle çıkılır. Merdivenin üst bölümünde yazı işleri olarak ayrılmış küçük bir ahşap bölüm bulunduğu için üst kısmının büyük bir bölümü görülmez, orada duran birinin yarı belinde aşağısı seçilirdi. Avni Bey önden ben geriden merdivenleri tırmanırken, üst bölümde dönemin Başkanı Orhan Alsaç’ın bizi beklediğini gördüm. Elini uzattı ve bir basamak altta duran Avni Bey’in elini sıktı. Avni Bey bir kez daha rahatsız oldu, kendi daha aşağı bir durumda iken yapılan karşılama hiç de hoşuna gitmedi. Orhan Alsaç beni yukarıdan aşağı süzdü ve “Hoş geldin, gel bakalım.” dedi.

Uzun bir masanın çevresinde oturan Yüksek Kurul Üyeleri, tek tek Bakan’ın elini sıkarak “Hoş geldiniz” dediler. Bilenler bilir; bu oda oldukça küçüktür, yirmi bir kurul üyesi, birkaç raportör ancak sığar; genişçe masanın çevresinde oturan kurul üyelerinin sandalyelerinin arkasından bile zar zor geçilirdi. Avni Bey masanın başındaki başkan koltuğuna oturmak için bir hamle yapınca, Orhan Bey koltuğu                                  çekerek, raportöre “Sayın Bakan’a bir iskemle verin.” dedi. Avni Bey şoktaydı, koskoca Kültür Bakanı ve iskemle? 

Avni Bey siyaseti iyi bilirdi, derhal kendini topladı ve “Sizlerin sıkıntılarını dinlemeye geldim” dedi. Orhan Bey “Doğrusu bizim herhangi bir sıkıntımız yok, sizin Bakanlığınızın bazı problemleri olduğunu düşünüyoruz, biz size nasıl yardımcı olabiliriz?” diye konuşmanın yönünü değiştirdi. Avni Bey hayretler içindeydi, yüzünün ifadesinden büyük bir şaşkınlık yaşadığı anlaşılıyordu. Sanırım Münir Aktepe Hoca ortamı yumuşatıcı birkaç söz söyledi, daha sonra Orhan Alsaç, bu kurumun 1917’den beri var olduğunu, varlığının ülkemizdeki mimari, arkeoloji, şehircilik ile ilgili oluşan problemleri çözmek olduğunu, bu nedenle ülkenin konuyla ilgili en önde gelen bilim ve düşünce insanlarından oluştuğunu anlattı. “Eğer bir sıkıntı varsa bu bizden değil, bizim dışımızda gelişen olaylardan kaynaklanmaktadır.” dedi ve ekledi “Zaman zaman sizi toplantılarımızda görmek isteriz, çalışma usul ve esaslarımızı daha yakından takip etmiş olursunuz.” 

Bir süre daha devam eden benzer konuşmalar sonrası Avni Bey, nereden aklına geldi ise siyasetin üstünlüğünden bahsederek, “Elbette bir ülkenin bu ve benzer kurumlara ihtiyacı vardır. Bu gibi kurumlar bazı konuları inceler ve içlerinden bazılarını yüksek bürokratların bilgisine sunar. Yüksek bürokratlar kendilerine sunulan bu önerileri inceler, sayılarını azaltır ve önerilerini ekler, siyasetin bilgisine sunar, siyasetçi de kendi görüşüne uygun olanı belirleyerek uygulamaya koyar.” dedi. Bir saate yakın bir toplantı sonucu anlaşılan konuşulanlar Avni Bey’in canını oldukça sıkmış olmalıydı ki, “Ben size haddinize bildiririm, karar merci siz değil, benim.” anlamında bir açıklama yapmıştı. 

‘Yok öyle Avni Bey!’ 

Dönemin Vakıflar Genel Müdürü ve makamı itibarıyla Yüksek Kurul Üyesi de olan rahmetli Osman Çataklı Hoca bütün bu konuşmalar sırasında, kolunu masanın üzerine koymuş, elini şakağına yaslamış Bakan’ı dinlemekteydi. Avni Bey’in bu sözleri üzerine birden celâllendi, “Yok öyle şey Avni Bey!” dedi. Birden ortalık sessizleşti, İTÜ’de profesör olan, dönemin Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın eniştesi Osman Hoca, lafını sakınmamakla tanınan bir kişiydi ve bilgisi dâhilinde olmayan hemen hiçbir konuda konuşmazdı. 

Masanın üzerine yarı uzanmış halini değiştirmeden, “Bak sana ne anlatacağım,” dedi. “Ben yedi başımdan beri namazlarımı camide kılarım, bunca yıl camiye girip çıkmışımdır. Buraya üye olduktan bir süre sonra farkına vardım ki; ben camiye, kafam önümde ö… gibi girer çıkarmışım. Şimdi camiye kafam yukarıda, her tarafını seyrede seyrede giriyorum, bunca yıldır görmediğim, farkına varmadığım şeyler görüyor, kendimden utanıyorum. Onlar bunca yıldır orada duruyorlar, insanların görmesi ve sevinmesi için yapılmışlar, ne yazık ki bunca yıldır farkına varamamışım. Bak Sayın Bakan ben sana bir şey söyleyeyim, kulağına küpe olsun; bence bir insanı Kültür Bakanı yapmadan önce en az altı ay bu kurulun rahle-i tedrisinden geçirmek gerekir. Senin anlattığın gibi değil, biz karar veririz, sen de uyarsın, uymazsan Allah indinde hesabını sen verirsin. Karar senin.” dedi. 

‘Bu bana ders oldu’ 

Buz gibi bir hava… Avni Bey, çok vakitlerini aldığını, müsaade istediğini, çalışmaları için onları kutladığını söyledi ve toplantıdan ayrıldık. 

Arabaya bindiğimizde bana dönerek “Bunlar ne biçim insanlar ben hayatımda ilk defa böylesi bir kurumla karşılaştım,” dedi. “Ben size söylemiştim, bunlar farklı insanlar, fikir beyan etmeden ortamı iyi değerlendirin demiştim.” dedim. Güldü ve “Bu bana iyi bir ders oldu, sanırım Ankara insanı bozuyor, sözde bir hiyerarşik düzen var ama gerçek hayatta hiç de öyle olmuyor.” dedi. Avni Bey’in kültür bakanlığı kısa sürdü. 5 Ocak 1978 günü bakanlıktan ayrıldı. Sanırım bakan olarak kalsaydı, bazı iyileştirmeler yapma imkânı bulacaktı. 

Gerektiğinde bir bakana bile neyi nasıl yapacağını söyleyen kişilerden oluşan ve geçmişi yüzyılın başına kadar uzanan bu kurum, ne yazık ki silah gücü ile hüküm sürmeyi düşünen bir grup aklı evvelin, kültürden nasibini almamış kişilerin gadrine uğrayarak bürokrasiye teslim edildi. Bürokrasi ise aradan geçen otuz dokuz yıl içinde kendine kalan mirası har vurup harman savurdu ve ne yazık ki geriye saygınlık taşıyan hiçbir şey bırakmadı. Bilir bilmez, biz böyle düşünüyoruz, siz de ona uyun felsefesi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar konuya egemen oldu.