KENDİNİ KURAN ŞEHİR

Prof. Dr. Şükrü Karatepe, 1998 yılında bir konuşmasından dolayı hapis cezasına mahkûm edilir. Altı aya yakın kaldığı Yahyalı Cezaevi’nde  bir dönem  belediye başkanlığı yaptığı Kayseri şehriyle ilgili bir kitap yazar. 1999 yılında yayınlanan kitabının ilk baskısının ön sözünde “... Kayseri’yi yönetme sorumluluğu yüklenecek olanlar, şehrin imajını oluşturan mevcut birikime eski yöneticiler kadar saygılı davranırlarsa, şehir 21. yüzyılda gelişmesini düzenli ve sağlıklı olarak sürdürebilir...” demek ihtiyacını duyar. 2018 yılında yapılan üçüncü baskının ön sözünde ise “... Ne yazık ki 21. yüzyılın başında şehri yönetme sorumluluğunu üstlenenlerin, devraldıkları emanete yeterince saygılı davrandıkları söylenemez...” sözlerine yer vermek mecburiyetinde kalır.

Yirmi yıl içinde neler olur da bu sözleri söylemenin ötesinde, tarihe yazılı belge olarak bırakmak ihtiyacını duyar? Kayseri’nin yerleşim tarihi çok eski zamanlara kadar uzanmaktadır. Kuruluşundan bu yana geçen binlerce yıl içinde gerek zamanın yıpratmasına gerekse birkaç kere yakılıp yıkılmasına rağmen Kayseri şehri varlığını sürdürür. Ancak uzun bir süre ticaret ve tarım toplumu olarak hayatiyetini muhafaza eden şehir, sanayileşme, yani sanayi toplumunun oluşturduğu bir şehir haline dönüşmesi sırasında, zaman zaman geçmişin tahrip edilmesine dönüşen, köklü bir değişim sürecine girer.

... Hızla büyüyen şehirlerde yapılan hizmetleri, mimar ve planlamacı meslek kuruluşları yakından izliyor ve şiddetle eleştiriyorlar. Yapılan eleştirilerde haklı olarak, ‘mimarlık ve planlama ilkelerine uyulmadığı, doğal çevre, tarih ve kültür değerlerinin korunmadığı’ suçlaması öne çıkıyor. Ne var ki şehirlerde yaşanan bu tahribat, aynı meslek kuruluşlarına mensup mimar ve plancıların teknik kararlarıyla yapılıyor... ” (s. 21).

KENDİNİ KURAN ŞEHİR

Karatepe bir mimar olarak canımızı acıtan gerçek bir tespitte bulunuyor. Gerek planlama gerekse yapı olarak ortaya çıkan her kötü sonucun altında mutlaka bir şehirci veya mimar imzasının bulunduğunu belirtiyor. Bütün bunlara karşın meslek odaları ne yapıyor veya yapabiliyor? Çoğu yazımda da belirttiğim gibi ne yazık ki ülkemizde eleştiri ve şikâyet kültürü revaçta, buna meslek kuruluşları da dahil, çözüm üretmek için yeterince  düşünmüyor ve harekete geçmiyor. Çünkü eleştiri ve şikâyet kolay yapılan bir şey, oturduğunuz yerden hüküm üretiyorsunuz. Çözüm üretmek içinse bilgi ve çalışma gerekiyor. Üstelik bu gibi kural dışı işlerde büyük bir rant oluşuyor. Beklenti çözüm üretmekten çok ortaya çıkan rantın paylaşılmasında, sen çok aldın, ben az aldım kavgası problemlerin kaynağına inmeyi, çözüm üretmek için  harekete geçmeyi önlüyor.

... Siyaset ve ticaret şehirli mesleğidir… Şehirler, köylere göre daha örgütlü toplumsal ilişkilerin geçerli olduğu, resmi ve sivil kurumların daha fazla gelişip kademelendiği, kamu otoritesinin, gücünü daha yoğun hissettirdiği yerleşim birimleridir. Şehirde eğitim seviyesi yüksek, iletişim hızlı, kültür çoğulcu, mal ve hizmetler çeşitli ve kalitelidir. Buna rağmen, tarihsel olarak kentlerin gelişiminde, öncelikle ekonominin tarım dışı alanlara kayması, ticaretin ve imalatın öne çıkması dikkat çekmektedir...” (s. 26-27).

Abbas Sayar, “Yozgat Var, Yozgatlı Yok” isimli kitabında, 1950 sonrası hızla şehre yerleşmeye başlayan köy kökenli nüfustan söz ederek; bir süre önce şehre göçenlerin, daha sonra şehre ürettiklerini satmaya gelen köylülere nasıl eziyet yaptıklarından. “... On kilo yapağını, tiftiğini sekiz kilo getirdiler. Üç kilo yağını iki kilo…” diye bahseder. Yüzyılın başlangıcındaki kozmopolit şehir artık yoktur, rekabet ortadan kalkmış, ticaret ahlaki bir çöküntü yaşamaktadır. Şehir yaşantısı zordur, insanın kendisini denetlemesi, bir arada yaşama kültürünü geliştirmesi gerekir. Yeni göçenlerin kendilerine yaşam alanı açması için gayri ahlaki yollara sapması mümkündür. İnsanlar kalabalık arasında görünmez olabileceklerini, yanlış davranışlarının fark edilmeyeceğini düşünür. Kısa süre içinde bu tür davranışlar yaygınlaşır ve ahlak dışı davranma bir hak olarak görülmeye başlanır. Ahlaki açıdan uygun olmayan bu duruma bir de yaşamın zorlukları eklenince, şehirler yağmalanmaya başlanır. Kamu otoritesinin önce davranıp, şehirlere olan bu talebi yönlendirmesi, yeni gelenler için yerleşim alanları planlaması ve arsa üretmesi gerekirken, olan biteni görmezden gelmesi, daha da ileri giderek pay talebinde bulunması dejenerasyonu artırır. Diğer taraftan uzun süredir şehirde yaşayanların da çağın getirdiği konfor ile yeni yapılarda yaşama isteği büyümektedir. Yönetici ve siyasetçilerin bu talebi de yönlendirmesi ne yazık ki mümkün olmamıştır.

Ülkemizin en önemli problemi giderek nüfusu artan şehirlerimiz için yeni yerleşim alanları belirlememesi, bu talebi görmezden gelmesi, herkes başının çaresine baksın yaklaşımıdır. Her imar planının veya her yapı projesinin altında bir meslek mensubunun imzası vardır ama onlar mevcut düzen içinde elinden geleni yapmakta, yaşama tutunabilmek için de ortama uymak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Şehirlerimizin dejenerasyonu ve büyük oranda kimlik kayıpları yalnızca meslek mensuplarının hataları sonucu ortaya çıkmadı. Gerçek problem bu konuda öncülük yapacak yönetici ve siyaset insanının olmamasıdır. Yüz yılı aşkın süredir var olan bu durum günümüzde de büyük bir hızla devam etmekte. Binlerce yıllık geçmişi olan çoğu şehrimiz artık tanınmaz durumda, birbirinin kopyası yapı yığınları ile kimlik kaybı yaşamaktadır. Orada burada geçmiş dönem örneği birkaç anıtsal yapı, çoğunlukla artık tümüyle ticaret alanlarına dönen merkez bölgelerde içinde kanun zoru ile varlığını sürdürmeye çalışan birkaç sivil mimarlık örneği.

Ernst Egli, Tavas’ın 1939 yılında, ortasından geçirilen düz ve dar bir yolla ikiye ayrıldığını, yeni caddenin sağında ve solunda kalan bütün eski evlerin yıkılıp, cadde boyunca yeni evler inşa edildiğini anlatır. “... Dehşet içinde kalmıştım, çünkü bütün bunlar gerekli resmi izinler alınmadan yapılmıştı...” Gerekli resmi izinler alınmadan bir şehrin, geriye kalanlara örnek olacak şekilde yeniden yapılmasının sorumlusu mimarlar mıdır, yoksa dönemin yönetici ve siyasetçileri midir?

Şehirlerimizin nasıl bu hale geldiğini öğrenmek, bundan sonra neler yapılması gerektiği konusunda düşünmek ve çözüm yolları geliştirmek için bir dönem sorumluluk yüklenmiş, şehir yönetimi konusunda farklı düşünceler geliştirmiş olan Şükrü Karatepe Hoca’nın kitabını okumak gerekiyor.