NÂDAN ÜZERİNE

Nâdan ile sohbet zordur bilene,

Çünkü nâdan ne gelirse söyler diline.

Farsça olumsuzlukları bildiren “nâ” ve “dan” kelimelerinin birleşimi ile oluşan “nâdan”; “cahil, bilgisiz, bilmediğini bilmeyen, sert, gönül kırıcı, kaba, nobran” kişileri tarif için söylenen bir sözdür.

Geçmişte, anlaşması veya sohbet etmesi güç kişiler için kullanılan bu sözcüğü unutalı çok uzun bir zaman oldu. Hoş artık çoğunluk karşılıklı konuşmak, sohbet etmek yerine, sosyal medyanın oluşturduğu imkânları kullanmayı tercih ediyor. Yüz yüze yapılmayan bu tür sohbetlerin derinliği de yok, mesajların çoğu yüzeysel.

Genelde varlığı meçhul kişilerle iletişim kuruyormuşçasına aklımıza ilk geleni söylemekte sakınca duymuyoruz. Karşılıklı olarak söyleyemeyeceğimiz, sözleri yazmakta veya sesli olarak iletmekte bir tereddüt yaşamıyoruz. Zaman zaman bu tür konuşma ve mesajlara rastlayınca toplumumuzdaki nâdan sayısı giderek artıyor mu diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Niçin karşımızdaki insanın da bizim gibi bir varlık olduğunu, onun da tıpkı bizim gibi duymak istemediği sözler olacağını, söylenen bazı sözlerin geriye dönülmesi mümkün olmayan kırılmalar yaratabileceği aklımıza gelmiyor? Sosyal medyanın verdiği olanakları dilediğimiz gibi, özgürce kullanma imkânının da bir sınırları olduğunu niçin görmezden geliyoruz?

Karşılıklı konuşmalar sırasında istemeden ağzımızdan çıkan bir sözün yaratacağı olumsuz durumu, belki bire bir konuşmalarda geriye almak, özür dileyerek -her ne kadar hiçbir zaman unutulmasa da- belki biraz hafifletmek mümkün ama, uzaktan yapılan yazılı veya görsel yıpratıcı bir sözün geriye alınması ne derece mümkün?

Daha küçük bir çocukken anneannem rahatsız edici bir konuşmaya veya ithama muhatap olduğum zaman cevap vermekte acele etmememi, hiç olmazsa üzerinden yirmi dört saat geçtikten sonra bir kere daha düşünmemi tavsiye etmişti. Bu söze ne kadar uydum, bilmem ama, her zaman kulağımda bir küpe olarak kalmıştır.

Haberleşme imkânlarının çok büyük boyutta arttığı günümüzde “nâdan” kelimesi unutulsa da “nâdan” sayısında büyük bir artış var. Çoğu insan her duyduğunu veya eriştiği her habere bilsin bilmesin, hemen cevap vermek telaşında. Hâlbuki kendine biraz zaman tanısa, okuduğu veya duyduğu sözler üzerinde biraz düşünse, çoğunluğunun cevap vermeye veya üzerinde durmaya değer olmadığını anlayacak. Ama sanırım içinde yaşadığımız çağın hızı bizi düşünmekten alıkoyuyor, hızımızdan kaybeder, gündemden uzaklaşırmışız gibi geliyor. Bu nedenle olur olmaz sözler söylemeyi, yalan yanlış değerlendirmeler yapmayı hüner sanıyoruz.

İnsanlarda oluşması gereken sağduyu artık nerede ise yok oldu. Büyük bir çoğunluk sanki varlığını ispat edecekmiş gibi, söz düellosu içinde, herhangi biri, bir şey söylemesinin ardından binlerce yorum ve cevap yağmuruna tutuluyor. Zaman zaman düşünüyorum aklı selim nerede kaldı? Gerek aile içi, gerekse okul sırasında yapılan eğitimin sonucu bugün içinde yaşamak mecburiyetinde kaldığımız bu durum mu olmalıydı?

Nâdan ile ilgili olarak hatırladığım bir de hikâye var;

Yüce sultanlardan biri kendine baş vezir aramaktadır. Gerek vezirleri arasında, gerekse yakınlarında bu işi lâyıkıyla yapacak kişi bulmakta zorlanmakta, günler geçmekte bu görevi üstlenecek birini bulamamaktadır.

Birden aklına eski vezirlerden biri gelir, yaşlandığı için kendini devlet hizmetinden çeken eski vezir, evinde oturmakta, etliye sütlüye karışmadan ahir ömrünü tamamlamaya çalışmaktadır.

Yüce sultan, sadaret kethüdası ile mührü-hümayunu kendisine gönderir ve baş vezir olarak atadığını bildirir. Yaşlı vezir; “Sultanın buyruğu başımın üzerinde, canım ona feda velakin ben yaşlıyım böyle bir görevi kabul edemem, gücüm yetmez” diyerek mührü geri iade eder. Sultanın ısrarı, araya giren aracılar, Nuh der, peygamber demez.

Canı sıkılan sultan, eski vezirin hapsedilmesini ve mührü kabul ettiği zaman hapisten çıkarılmasını emreder. Küçük bir odaya hapsedilen eski vezir, günlerini ibadet ve tefekkür ile geçirir, hiç sesi çıkmaz, hiçbir şikâyetde de bulunmaz. Günler gelip geçer, eski vezirden bir ses çıkmaz, canı sıkılan sultan ne yapılabilir diye etrafına sorar? Güngörmüş yaşlılardan biri; “Bir nâdan bulun, yanına koyun” diye akıl verir.

Ararlar tararlar, uzak bir dağ başında bir çoban bulurlar. Yaka paça getirirler, eski vezirin yanına koyarlar. Çoban bağırır çağırır, kapıları pencereleri yumruklar nafile, eski vezir ise boynunu büküp tefekkür ile meşgul olup, sesini çıkartmaz. Günlerden bir gün çoban vezirin karşısına geçip ağlamaya başlar. Vezirin canı sıkılır, benim yüzümden bu adamcağızı da hapsettiler, çoluğundan çocuğundan uzak kaldı, herhâlde onları özledi diye düşünür. Yavaşça, “Oğlum, üzülme bu da geçer, benim yüzümden seni de cezalandırdılar, ama ne yapayım ki elimde değil ben bu mesuliyeti yüklenemem. Merak etme sultan efendimiz alicenaptır, çoluğunu çocuğunu aç bırakmaz onlara bakılmaktadır” der.

Ağlayan çoban birden gülmeye başlar; “Efendi ben çoluk çocuğu merak etmedim, dağda benim bir keçim vardı, senin sakalına bakınca onu görür gibi oluyorum, onu özledim de ağlarım” der. Yerinde doğrulan eski vezir, ağır ağır kapıya gider ve tıklatır. Açılan kapıdan uzanan kişiye, “Söyleyin sultan efendimize mührü hümayunu kabul ettim” der.

Eskilerin bir sözü var; “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”