Pendnâme üzerine

Farsça nasîhat, öğüt anlamını gelen “pend” kelimesiyle, mektup anlamına gelen “nâme” kelimesinin birleşimi ile oluşan “pendnâme” sözcüğü dilimize nasîhatlar veya öğütler olarak çevrilebilir.

Ağah Sırrı Levent, 1962 yılında yazdığı “Siyaset-n â meler” isimli makalesine; şu sözlerle başlar;

… Çağlar boyunca halkın dilediği tek nimet adalet olmuştur. Bu adalet, sadece vezirlerin, kadıların, kudret sahibi devlet adamlarının haksız işlemlerinden, zulümlerinden korunabilmek anlamına gelmiştir. Yoksa halk, sosyal adaleti hiçbir zaman düşünmemiş, kudret sahiplerinin üstünlüğünü tabiî görmüş, toplumsal eşitliği aramamış, her şeyi ‘sözü kanun’ olan hükümdardan beklemiştir.

Halkın ıstırabını yakından gören fikir adamları, bu isteği dile getirerek, her fırsatta hükümdarlara, vezirlere adaleti salık vermişler, adalet olmadıkça saltanatın dayanaktan yoksun kalacağını anlatmaya çalışmışlardır...

Erken dönemlerden itibaren yazılmaya başlanan bu eserlerin bazıları “Kelile ve Dimne” gibi fabl türünden, bazıları ise siyasetnâme, pendnâme, esrârnâme, nasihatnâme gibi çoğunlukla geçmişte yaşananları örnek veren öğüt türünden kitaplardır.

Sözünü ettiğimiz Pendnâme’nin büyük bir olasılıkla Nişabur doğumlu Ferîdüddin Attâr (ö. H. 618/1221) tarafından kaleme alındığı düşünülmekte olup, insanlara verilen öğütleri kapsamaktadır. Eczacılık ve tıp ile meşgul olduğu için “Attâr” lakabı ile meşhur olan bu kişinin geçmişi hakkında yeteri kadar bilgi yoktur. Küçük yaştan itibaren ve özellikle kendini tasavvufa verdikten sonra Irak, Şam, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Türkistan’a uzun geziler yaptığı, daha sonra Nişabur’a dönerek inzivaya çekildiği, ileri bir yaşta Moğol İstilası sırasında şehit edildiği bilinmektedir.

Attâr’ın Öğütleri ismi ve “Esirgeyen ve Bağışlayan Tanrı Adıyla” başlayan Pendnâme seksen dört bölümden oluşmaktadır. Çeşitli tarihlerde Türkçeye tercüme edilen bu eseri hemen her dönemin aydınları ruh ve ahlâk eğitimi açısından değerli bir kitap olarak kabul etmişler ve örnek almışlardır.

... Öğüt dinle, kurtuluş istiyorsan dilini tut. Çok konuşanların içindeki kalpleri hastadır. Akıllıların adeti sessizlik, cahilin adeti unutkanlıktır. Gıybet ve yalancılıktan ziyade sükût gereklidir. Daima konuşmaya düşkün olanlar ahmaktırlar...” (s. 8).

Sekiz yüz yıl önce söylenen bu açıklama günümüzde karşı karşıya olduğumuz laf bobardımanını lüzumsuz ve boşa söylenen sözleri tarif etmektedir. Neyi bilip, neyi bilmediğinin farkında olmayan çoğu kişinin hemen her yerde olur olmaz konuştuklarını, bilgi sahibi olmadıkları konularda fikir sahibi olduklarını gördükçe Attâr’ı anmamak mümkün mü?

Elbette içinde bulunduğumuz çağda, insanlar düşüncelerini ifade etmek için her tür haberleşme aracını kullanma hakkına sahiptir. Fikirlerimizi, doğru bildiğimiz şeyleri ve gelecek için olan düşüncelerimizi ifade etme özgürlüğüne sahibiz. Ancak tüm bunları laf kalabalığı içinde değil, açık-seçik net bir şekilde açıklamamız ve anlaşılır bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor . Lüzumsuz laflar arasında gerçek düşünceler ve doğrular kayboluyor. Çoğu kişi niçin ve neye inanacağına şaşırmış vaziyette olup, toplumdaki güven duygusu büyük oranda zedeleniyor. Çoğu kez belirttiğim gibi, fitne ve dedikodu kendine geniş bir alan bulmakta.

Pendnâme üzerine

Esenliği arıyorsan...

... Ey kardeş: Tam akıllı bir insan isen halka karşı tatlı dilli ol. Ekşi yüzlü acı sözlü kimselerden dostları yüz çevirirler...” (s. 11).

Güler yüzle ve yumuşak bir şekilde söylenen sözlerin daha kolay kabul edildiğini, bu şekilde verilen öğütlere uymanın insanı rahatsız etmediğini hepimiz biliriz, biliriz de çoğu kere bulunduğumuz pozisyona bağlı olarak bu öğüde ne kadar uyarız? Toplumsal eğitimde emir vermek yerine, doğru bildiklerimizi bir örnekle açıklamak, başkasının hatasını doğrusunu bilinmediği için yanlış yapılan bir iş olarak görmek gerekir. İnsanlar elbette zaman zaman yanlış işler yaparlar ve insanlık var oldukça da yapacaklardır.

Arif olanın burada yapacağı değerlendirme bu işin bilerek ve kasten yapılıp yapılmadığı olmalı. Bazı yanlış ve hatalar cahillikten olabilir, o zaman durup düşünmemiz gerekir bu hatayı yapana eğer biz yetki vermişsek, o zaman doğru kişiyi seçememekten dolayı esas suçlu bizizdir ve asıl acı söz bize söylenmelidir. Yok eğer hata bizde değilse o zaman yumuşak bir şekilde hatanın düzeltilmesini istemek gerekir. Herkesin arasında değil, baş başa yapılan bu tür ikazların çok daha başarılı sonuçlar sağladığını hatırlamamız gerekir.

... Esenliği arıyorsan onu dört şeyde bulabilirsin. Emniyette olmak, aile saadeti, vücut sağlığı ve feragattir...” (s. 13).

Tam da içinde bulunduğumuz pandemi günlerine denk düşen bir öğüt. Her an hastalık bulaşır endişesi güvenliğimizi tehdit ediyor. Evlerde kapalı kaldığımız süre uzadıkça çoğu aile içinde oluşan küçük problemler büyümekte, her gün vücut sağlığımız konusunda endişe etmekteyiz, tüm bu olumsuz gelişmelere karşı büyük bir feragatle sabır ediyoruz. Elimizde feragat ve sabırdan başka esenlik duyacağımız bir şey kalmamış gibi…

... Ahmaklığın dört alameti vardır. Kendi ayıbını görmeyip de başkalarının kusurunu aramak. Gönlüne cimrilik tohumu saçtığı halde cömertlik ummak… Adeti huysuzluk olanın işi daima nefret kazanmaktır. Kötü huy, tende canın belâsıdır. Huysuz kişi insandan sayılmaz...” (s. 22).

Kaleme alındığından bu yana yüzyıllar geçse de çoğu öğütleri günümüzde de geçerliliğini korumakta olan Fer î düddin Att â r’ın Pendn â me’sini sakin bir şekilde okumak ve üzerinde düşünmek gerekiyor. Yüzlerce yıl geçse de insanlığın aldığı yol nedir? Teknoloji olarak gelinen düzeyle, insan olarak gelinen düzey arasındaki farkın giderek açıldığını düşünmekteyim.

Hızlı yaşam bizimde tıpkı diğerleri gibi bir insan olduğumuzu unutturuyor. Çoğunlukla yalnız kendimiz için yaşar gibiyiz. Bu genel salgın bile insanlığın aklını başına toplamasına yardımcı olmadı, yaşadıklarımızdan ders almasını ne zaman ve nasıl öğreneceğiz? Anlaşılan, eğitim sistemimizde birlikte yaşamak mecburiyetinde olduğumuza dair yeteri kadar bilgi bulunmuyor veya buna gerektiği kadar önem vermiyoruz.