Yüceltilen çiçek

Osmanlı İmparatorluğu’nda lale bir kült hâline dönüşür. Kitap sayfalarından cilt kapaklarına, mezar taşlarından çeşme süslemelerine, çinilerden kalem işlerine, alemlerden şamdanlara, kumaşlardan deri işlerine kadar geniş bir uygulama alanı bulur.

“Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül,

Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.”

Yahya Kemal

Konunun uzmanlarına göre ilk lale cinsleri, Pamir Dağları’nın çalılarla kaplı yamaçlarında ortaya çıkmış, bu dağların eteklerinde ve Tanrı Dağları’nın vadilerinde gelişip çeşitlenmiştir. Türk göçleriyle birlikte Anadolu’ya getirildiği konusunda bazı söylentiler varsa da Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde çok sayıda yabani lale türünün bulunduğu da bilinmektedir. “Lale” isminin kökeni Farsça’dır. Zambakgiller familyasından, mızrak şeklinde uzun yaprakları olan, çok yıllık soğanlı bir süs bitkisidir. Turhan Baytop, ülkemizde on sekiz kadar yabani lale türünün yetiştiğini söylemekte ve bazı lale türlerine “Kefe lalesi, Osmanlı lalesi, Deli lale, Türk lalesi” gibi özel adlar verildiğini belirtmektedir. Lale, Dünya’da özellikle de günümüzde en büyük üretici olan Hollanda’da “Tulipa” adıyla tanınmaktadır. İstanbul’dan Avrupa’ya götürülen ve 1559 yılı ilkbaharında Augsburg’daki bir bahçede çiçek açan lale türüne Conrad Gesner tarafından “Tulipa Turcarum” adının verildiği bilinir. Kısa süre içinde büyük bir çılgınlığa erişecek olan “Lale yetiştiriciliği ve soğan ticareti” bir dönem Hollanda ekonomisini etkileyecek büyüklüğe erişmiş ve peşi sıra da büyük bir yıkıma yol açmıştır. Günümüzde 20-30 santimetre boyunda, kırmızı veya turuncu-kırmızı renkli çiçek açan, Beykoz civarındaki Cumhuriyet Köyü çevresinde yabani olarak yetişen bir türü “Türk Lalesi / Tulipa Turcica” olarak tasnif edilmiştir.

“Lale” kelimesi bir dönem sonuna aldığı eklerle dilimizde oldukça geniş bir ifade alanına sahip olmuştur; “Lale-fâm / Lale renkli, Lale-fem / Lale ağızlı, Lale-gûn / Lale renginde, pembe, Lale-reng / Lal renkli, al, Lale-ruh / Yanakları lale gibi pembe olan, Lale-veş / Lale’ye benzeyen, Lale endamlı, Lale-Zar / Lale bahçesi. Türk musikisinde, laleye atıf yapan ve pek de bilinmeyen bir mürekkep makam da vardır; Lale-gül.

Lale tek tip bir çiçek değildir, sonsuz çeşitlilik gösterir. Her biri gerek rengiyle gerekse taç yapraklarının biçimiyle yanı başındakinden farklı bir görüntüdedir. Bu yabani çiçeklerin ne zaman kültüre edildiği ve süs bitkisi olarak yetiştirilmeye başlandığı konusu tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. 1050’li yıllarda İran’da lalenin gözde bir çiçek olarak beğeni topladığını Isfahan ve Bağdat bahçelerinde yetiştirildiğini bilmekteyiz. Şeyh Sadi, yaklaşık 1250’li yıllarda hayalindeki bahçeyi; “Serin suların mırıltısı, kuşların şakıması, bolca olgun meyve, rengârenk ve pırıl pırıl lalelere ile hoş kokulu güller” olarak tarif eder. Aynı dönemde Hafız ise lalenin taç yapraklarının parlaklığını, sevgilisinin al yanaklarına benzetmektedir.

Ömer Hayyam (1048-1131) ise laleye bir rübaisinde yer verir;

“Bülbül ötmeğe başlayınca bahçemizde;

Bir lale gibi açsın şarap kadehi elimizde;

Elde kadehle öldü diyecekler bir gün,

Ko desin cahil herifler, ne umurumuzda.”

Türk topraklarında sadeliğiyle beğeni kazanan lale, Hollanda’da kontrast renklerdeki çizgileri, ton dalgalanmalarıyla canlı bir tuvale dönüşür. Tanrı Dağları’ndaki erken örneklerinden farklı olarak uzun, dik saplara ve bir çiçek için umulmadık zarafete sahip olur.

Yüceltilen çiçek

Emirgan’daki müze

Osmanlı İmparatorluğu’nda lale bir kült hâline dönüşür. Kitap sayfalarından cilt kapaklarına, mezar taşlarından çeşme süslemelerine, çinilerden kalem işlerine, alemlerden şamdanlara, kumaşlardan deri işlerine kadar geniş bir uygulama alanı bulur. Sanırım hiçbir kültür bir çiçeği bu kadar benimsemiş ve her tür süslemede onu yüceltmemiştir. Özellikle XVI. yüzyılda imal edilen İznik çinilerinde gerek duvar çinisi gerekse mutfak eşyası olarak yapılan objelerde, kırmızı renkli lale motifi dikkat çeker. Lale çiçeği için yapılmış özel bir vazo da vardır. Dilimizde “Laledan” olarak adlandırılan ince boyunlu, uzun vazoya sadece tek bir çiçek konulabilir. Çok sayıda laledanın bir araya getirilmesiyle oluşan ve bir bahçeye benzeyen sofralar, dönemin gerek saray gerekse zengin evlerinin vazgeçilmez bir süsü olmuştur. Mevsim normallerine göre nisan ayı sonu veya mayıs ayı başlarında açmaya başlayan laleler gerek bahçelerimizi gerekse şehrimizi süsleyen önemli bir çiçektir.

Anadolu’nun belirli bölgelerinde aynı familyaya mensup “Ters lale” denilen başka bir çiçek daha bulunur. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmelerinden dolayı boynunu büktüğü düşünülen bu çiçeğe atfedilen bir diğer efsane ise Ferhat’ın tüm uğraşlarına rağmen Şirin’e kavuşamaması nedeniyle ortaya çıkan boynu bükük bu çiçeğin rengi, çekilen acıyı betimlediğine inanılan kan kırmızısıdır.

Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) hüküm sürdüğü dönem tarihimizde “Lale Devri” adıyla anılır; çoğunlukla sivil yapıların önem kazandığı bu dönem, narin mimarisi, büyük alanlarda düzenlenen bahçeleriyle daha sonraları Lale Devri adıyla bilinir olur.

2000’li yılların başlarından itibaren lale, ülkemizde tekrar, özellikle de İstanbul’da önem kazanmaya başlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Emirgan Parkı başta olmak üzere, hemen hemen tüm parklarda, yol kenarlarında, zaman zaman Ayasofya ve Sultanahmet Meydanı gibi meydanlarda yaptığı “Lale sunumları” büyük beğeni toplamakta ve şehre renk katmaktadır. 2015 yılında Emirgan Parkı içinde bir de “Lale Müzesi” açılmıştır.

Türkiye’nin ve içinde yaşadığımız pek çok şehrin benzeri uluslararası ilgi görecek kültürel birikimi vardır. Çoğu kez üzerine basa basa belirttiğim gibi ne yazık ki, yaşayanlarımızın büyük bir bölümü ve özellikle de yönetimde görev alanlar bu birikimden habersizler. Örneğin İstanbul’da yılın belirli aylarında, neden mahya, nahil, lale, erguvan ve benzeri uluslararası şenlikler yapmayız? Böylesi etkinlikler hem topluma yayılan karamsarlığın azalmasına hem de etkinliğe katılacak olanların ekonomik kazanç elde etmesine yol açacaktır. Diğer taraftan tüm dünyada beğeni toplayan ve Hollanda’ya büyük kazanç sağlayan lale üreticiliği konusunda da daha çok çalışmamız gerektiğini belirtmek isterim.

Orta Asya’ya kadar uzanan geçmiş birikimimizin farkına varan, onları güncel hâle getirmek ve ülkemize evrensel boyutta prestij sağlamak için çalışacak insanlara şiddetle ihtiyacımız olduğunu düşünmekteyim.

Gül İrepoğlu, Lale, İstanbul, 2017.

Mike Dash, Lale Çılgınlığı, Çev. Özden Arıkan, İstanbul, 2000.