‘Gençler diziyle AVM arasına sıkıştı’

Oyuncu Ayda Aksel, Türkiye’de sürekli dizi çekilmesinin taleple bağlantılı olduğunu belirterek, “Gençlerin TV başından kalkmaları gerekiyor. Cebinde para olmayan bir gencin gidip arkadaşlarıyla sosyalleşebildiği yerler olmalı. Bizde sosyalleşme mekanları yok” diyor

Her kanalda onlarca dizi… Neden bu kadar çok dizi var acaba? Soruyu yılların deneyimli oyuncusu Ayda Aksel’e yönelttim... Kendisi 32 yıldır devlet tiyatrosunun kapalı gişe oynayan oyunlarında çalışan bir isim. Oyunculuk üzerine dersler veriyor. Gençler onu, ‘Mandıra Filozofu’, ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ gibi filmler, ‘Hatırla Sevgili’, ‘Gönül Çelen’, ‘Yaprak Dökümü’, ‘Zengin Kız Fakir Oğlan’ gibi dizilerdeki güçlü oyunculuğundan tanıyor. Oynadığı yeni dizi yakında F0X TV’de başlıyor.

Hem sahnede hem de TV’de olan bir isim yani... Bu nedenle gözlemleri önemli. Soruma karşılık olarak, “Türkler yaşlısıyla genciyle evde TV başında, gençlerin dışarıda bir hayatları yok. Olmaları gereken ortamlarda değiller. Gezmek için de AVM’lere gidiyorlar. Dizi ile AVM arasında sıkıştılar” diyor. Saptamaları dikkat çekici… Hem ebeveynlerin hem de eğitimcilerin kulak vermesi gerek.

Kader peşini bırakmıyor

Ayda Aksel’e, “Evlilik nasıl gidiyor?” diye de sordum. İkinciliği evliliğini yaptığı eşi Atilla Akıncıoğlu 2010’da ani bir şekilde vefat etmişti. Ayda Hanım sabah Ankara’ya çekime giderken, havaalanında buluşup kahve içtiği, hiçbir rahatsızlığı olmayan eşinin öğleden sonra kalp krizi nedeniyle vefat haberini almıştı. 2013 yılında da ünlü psikolog Murat Güvençer ile evlenmişti. Meğer Murat Bey de kalp krizi geçirerek mart ayında vefat etmiş. Murat Güvençer’in vefatına çok üzüldüm. Bir o kadar da Ayda Aksel’in kaderine... Rol aldığı, tıpkı kendisinin yaşadığı gibi güçlü bir aşkı konu alan ‘Hayat Öpücüğü’ filmi geçen hafta vizyona giren Ayda Aksel ile St. Regis Otel’de buluştuk, sorularımı yanıtladı.

‘Gençler diziyle  AVM arasına sıkıştı’

Telefona para var ama…

- Neden Türk TV’lerinde bu kadar çok dizi var?

İnsanlar evde çünkü ve TV izliyor. Gençler dışarıda olmaları gereken ortamlarda değiller. Keşke toplumsal yapı buna müsaade etse. Enerjilerini doğru yönlendirecekleri ortamlar olsa. Türk gençleri TV ile AVM arasında sıkıştı. Gezmeye de alışveriş merkezine gidiyorlar. Ya da evlerinde oturuyorlar. Başka bir şey yapmaya hiç vakitleri olmuyor! Ya yorgun oluyorlar ya da ‘pahalı’ diyorlar. AVM’de pahalı restorana gidiyor, herkesin elinde pahalı cep telefonu ama tiyatroya gidecek parası yok. 2 bin liralık telefon alıyorsan ayda bir kere de 30 lira tiyatroya ayırabilirsin.

Devlet veya Şehir Tiyatrolarının hiçbir sahnesine özel arabanızla gitmek zorunda değilsiniz. Hepsine metro, metrobüs ile gidebilirsiniz. Biletleri de çok ucuz. Niyet önemli. Konsere, sinemaya zaten gitmiyor insanımız. Böyle bir ihtiyaç yok, evinde TV var zaten. İnsanların çocuklarıyla AVM’ye gitmesi, o ışıklar, o elektrik. Çocuklar dışarıda olmalı, enerjisini parkta atmalı.

‘Hâlâ göçebeyiz’

- Ne yapsınlar, Hyde Park var da onlar mı gitmiyor?

Yaratsınlar, istesinler, talep etsinler. Parkta biri eylem yaptığında dönüp baksınlar ve dahil olsunlar. ‘Bu parkı yıkmayın’ dendiğinde dahil olsunlar. ‘Hımm bak eylem yapıyorlar çocuğum, biz de AVM’ye gidiyoruz.’ Bu duyarsızlık oldukça... ‘Hayır bu ağacı kesemezsin’ demek lazım. Biz göçebe kültürünü taşıyoruz hala bu anlamda. Bugünü geçirelim de, yarın çok önemli değil.

-Pahalı cep telefonları konusunda haklısınız ama diğer taraftan da gençlerin büyük çoğunluğu ya asgari ücretle çalışıyor ya da ondan daha az harçlıkla yaşıyor…

TV başından kalkmaları gerekiyor bir şekilde. Müzik dinleyebilirler, oyun kulüpleri olabilir. Dünyada o kadar çok örneği var ki. Ama tabii bizde gençlerin bir araya geldiği yerler nifak yuvası gibi algılanıyor. Cebinde para olmayan bir gencin gidip arkadaşlarıyla sosyalleşebildiği yerler olmalı. Bizde sosyalleşme mekanları yok.

Öyle olunca dizi başında, hayal dünyasındalar. İzledikleri diziler de sahip olunması ya da kurulması gereken bir hayat tarzını anlatmıyor çoğu zaman. O tür evlilikler olmayacak hayatlarında, o tür ilişkileri yaşamayacaklar.

Dizilerdeki yataktan henüz çıkmış ama full bakımlı, makyajlı ve topuklu ayakkabılarla dubleks evinde merdivenleri takır takır inip kahvaltıya iniyor olma duygusunu hiç yaşamayacaklar. Sabah kalkıp akşama ne yiyeceğiz diye düşünüp, alışverişe gidip, yemeği yapıp çocuğun altını değiştireceğiz. Realite bu.

Tek fark inşaat malzemesi

-Ama bizde orta üst sınıf da bütün dizilerden haberdar…

Bir şey fark etmiyor ki, kültür aynı. O daha ucuz büfede oturuyor diğeri Nişantaşı’ndaki kafede. Aradaki fark inşaat malzemesi, aynı muhabbet, ne konuşacaklar, bir şey yok ki geride.

‘Yaşamı seçmek zorundayız’

- İki eşinizi de kalp krizinden kaybettiniz. Bu kayıplar hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

Kadere inanan biriyim. Yaşayacağımız şeyler sanki kurgulanmış hayatımızda. Onlar sizin dışınızda gelişiyor, yaşıyorsunuz. Nedensiz hiçbir şeyin olmayacağına inanıyorum. Murat çocuğumun doktoruydu. 21 yıl sonra buluştuk. ‘Kaçıklık Diploması’ filmi için beni çalıştırmıştı. Arada sırada ona danışıyordum, bazı öğrencilerimi yönlendiriyordum. Böyle 4 - 5 yılda bir konuştuğunuz arkadaşlarınız vardır ya, öyleydi arkadaşlığımız. Sonra Facebook’ta karşılaştık. Atilla’yı kaybetmiştim. Murat ile birbirimizi bulduk ve kurtardık. O da yalnızdı. Ölümü ikinci kez yaşamam da beni kırmadı hayata karşı, ‘her şey bitti’ demedim. Hakikaten benim için, ‘yok artık bu kadar da olmaz’ denebilecek şekilde oldu kayıplar, son eşimin ölümünden iki ay önce de annemi kaybettim.

-Nasıl başa çıktınız?

Sabır sayesinde. Hayatta sabretmekten daha önemli bir şey yok. Yakınınızı kaybettiğinizde içinizde 40 tane mum yanarmış, her gün bir tanesi söner, en sonda bir tanesi kalırmış. O hep yanar. Başta çok güçlü yanar sonra yaşam çocuklar, iş falan derken azalır. Allah’a çok şükür ki yaptığım bir işim var. Kendine bakman, bir yere tutunman gerekiyor, işe yönelmeniz gerekiyor. Çünkü yaşamı seçmek zorundasınız.

Anneler kızların yanında olmalı

-Vizyona giren, ‘Hayat Öpücüğü’ filminde anlayışlı bir anneyi oynuyorsunuz...

Filmdeki erkek oyuncu kızıma ‘kaçalım’ diyor. Kızım planlar yapıyor benim haberim yok. ‘Kaç kızım’ diyor, onu destekliyorum. Küçük bir rol ama çok sevdim rolümü. Anneler kızlarının yanında olmalı. Film çok sıcak bir aşk hikayesini anlatıyor.

‘Bizde erotizm yok, müstehcenlik var’

-Siz, ‘Sanat için soyunmam’ demiştiniz?

Hala aynı yerdeyim. Türkiye’deki çoğu yönetmenin ne erotizm anlayışına ne de görselliğine inanmıyorum. Sekse bakış açılarına inanmıyorum, beğenmiyorum, estetik anlayışlarına da güvenmiyorum. Estetik duyguları yok. Oyuncu olarak bugüne kadar rahatsız olmayacağım anlayışı bir tek Nuri Bilge Ceylan’da gördüm. Bir şey eleştiriliyor gibi yapılırken seks pazarlanıyor. Bizde erotizm yok, müstehcenlik var. Yönetmenle buluşup, merhaba deyip, konuşmaya yeni başlamışsınız. Size ilk söylediği şey, ‘Yalnız burada bir sevişme sahnesi var’. Eğer bir yönetmen önce bunu dile getiriyorsa zaten o filmi, onun için yapıyor demektir. Bir rol gelmiş hem de başrol, ‘cesur bir sahne var’ diyor. Hayır efendim o da olmayıversin.

Türk seyircisi benim bir yerlerimi görmedi neyi eksik kaldı! Sabahleyin bakkaldan ekmek aldığımda gazete kağıdında çıplak vücudumu görmekten hoşlanmam. Bırak, sen senaryoyu bana ver, ben bir okuyayım, rahatsız etmez ise ben onu yapayım.

-Tiyatroda cesur sahneler oynadınız ama…

Tiyatroda ben gerçekten çok az oyuncunun yaptığı, yapabildiği, son derece cesur sahnelerde oynadım. Çünkü orada ölçü benim, erotizm mi, söylediğim sözün karşılığı mı, yoksa sadece vücudumu göstermek için bir hareket mi olduğuna ben karar veririm. Neyin içinde yer aldığımı biliyorum, bunu yaptığım yer Shakespeare’ın oyunu.

Ama hiçbir şekilde ne seyirci rahatsız olur ne ben. Ne de benim mahremimde olan herhangi biri rahatsız olabilir.