O faciayı bir de serdümen anlattı

6 Şubat 2021

Geçen cumartesi, 36 yıl önce (30 Ocak 1985) tanık olduğum, Ege’deki “Deniz Kurdu-85” tatbikatına katılan tank çıkarma gemisi Ç-136’nın fırtınada nasıl battığını ve sonrasında arama-kurtarma çalışmalarında yaşananları anlatmıştım. O günden bu yana geçen bir haftada ise 39 askerimizin şehit olduğu o talihsiz olayla ilgili çok sayıda duygu yüklü elektronik posta ve mesaj aldım. Örneğin, emekli Dz. Sıh. Tek.  Kd. Bçvş. Şeref Çoban’ın şu satırlarında olduğu gibi:

“O zaman TCG M. F. Çakmak Sıhhiye Astsubayı olarak arama kurtarma çalışmalarına gemimizle birlikte katıldık. Denizden çıkarılan merhum Şavşatlı çavuş Şinasi Tekin’i denizden ben çıkardım, benden önce bir er bir yüzbaşı denize girmiş, havanın ve suyun soğukluğu dalgaların yüksekliği nedeniyle başarılı olamamışlardı. Ben denize indiğimde kafamda sadece bir düşünce vardı; mutlaka şehidimizi oradan al, geride bekleyenlerini unutma ve denizden aldım, yaşım 19, kilom 49 kg idi.

Şehidimizi yanlış hatırlamıyorsam TCG BORA gemisine teslim etmeden önce gemideki polis astsubayları ile üzerinden çıkanları tutanak altına almıştık. Cebinden çıkan 1984 Aralık veya 1985 Ocak doğumlu olan (eşi tarafından gönderilen) oğlunun resmi beni çok üzmüştü...”

Gelen mesajlar arasında en çarpıcısı da faciada kurtulanlardan batan tank çıkarma gemisinin serdümeni Hüseyin Çiftçi’ye aitti. Dolayısıyla da kendisiyle irtibata geçtim ve benim gazeteci olarak tanık olduğum o faciayı bir de ondan dinledim. Bu arada Hüseyin Çiftçi bugüne kadar pek gün yüzüne çıkmamış kazadan bir ay önce yılbaşında batan geminin er salonunda çekilen, ölenlerin ve tezkerecilerin aynı karede olduğu bir asker hatırası fotoğraf da gönderdi. TCG 136 Serdümen Hüseyin Çiftçi’nin anlattıkları gerçekten ilginçti ama bir o kadar da acı vericiydi:

“Tatbikattan kısa süre önce Foça Çıkarma Komutanlığı’nın arkasındaki alanda birkaç gün eğitim yapmıştık. Bizim havuzun iki tahliye pompasından sancak tarafında olanı arızalıydı. Sonra yapıldı ama o gece çalıştı mı bilmiyorum, zaten çalışsa da o dalgalara yetiştirmesi mümkün değildi. Tatbikata çıktığımızda gemide iki tank, iki topçeker vardı. Reolar ve toplar geminin arka, tanklar ise ön tarafındaydı. Tankların ağırlığıyla gemi baş tarafa doğru basmıştı. O nedenle, manevralarda falan arka taraftaki pervanelerin çok su tutmaması nedeniyle zaten sıkıntı yaşıyorduk. Sakız Adası’na gelene, Karaburun’u dönene kadar korkunç bir fırtına yedik. Dönüş esnasında bordodan gelen dalgalar nedeniyle geminin havuz kısmı su doldu. O arada komutan telsizden batma tehlikesinin olduğunu, en yakın sahile gitmek istediğini iletti. Gelen cevap ise ‘Rotadaki ve nizamdaki yerinizi koruyun’ oldu. Biz 8 ya da 9’unuı sıradaydık, arkamızda da çıkarma 140 vardı. Çeşme çakarlarını ve Dümbelek Adaları’nı geçince, tekrar denizi bordodan almaya başladık. Gemideki karacı arkadaşlarımızın bir kısmı bizim er salonundaydı, bir kısmı da tankların içindeydi. Reolarda askerler vardı ama onlar gemi baş taraftan denize doğru sarkınca reolardan çıkıp arka tarafa geldiler.

***

Gemi baş taraftan iyice sarkınca komutanıma (Teğmen Ertuğrul Akkuş) ‘İskele alabanda yapalım, dalgaları kıça alalım’ dedim ama pervaneler arkada boşa çıktığı için dümen artık kumanda etmiyordu. Gemi baş taraftan batmaya başlamıştı ve ‘Batıyoruz’ anonsu yapıldı. Dümen evinden kırlangıç dediğimiz yan güverteye çıktığımda, bayrak direğine sarılmış askerleri gördüm. ‘Batıyoruz, atlayın’ uyarılarıma rağmen onları ayıramadık oradan. Geminin yaşam mahalli de suya yaklaşınca ben denize atladım. Denizin üstünde etrafımda 10-15 kişi vardı. Sonra ben gemiden belki anafor yapar, çeker beni götürür diye biraz uzaklaştım. 50-100 metre uzaklaşmışımdır. Geminin arka tarafı suyun içine girene kadar ışıklar yandı bir süre sonra da tamamen karardı. Ama o fırtınaya rağmen bağrışmalar, çığlıklar duyuluyordu. Suyun üstündekilerin bir kısmında can yeleği vardı. Atladığımda benim de yoktu hatta ilk anda suyun üstünde kalmak için bir sırt çantasına tutundum. Sonra tanklar sahile çıkarken batmasın diye paletlerin altına serilen takozlar denk geldi, onu koltuğumun altına sıkıştırdım, onunla suyun üstünde ne kadar durdum bilmiyorum. Bir süre sonra da bir can salı gördüm, ona tutundum. Üstüne çıktım ama çok üşüyünce tekrar denize girip sadece tutundum. O arada denizde gemi komutanı Ertuğrul Akkuş denk geldi. İkimiz birden can salına tutunduk. Yanılmıyorsam, Hisar sınıfı karakol botu kurtardı bizi ama gemiye çıktığımı hatırlıyorum, sonrasını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde hastanedeydim, aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum.

Yazının devamı...

Karayalçın: Gidene git dememeliyiz

4 Şubat 2021

Karayalçın’a “CHP’de ne oluyor?” diye sordum Öncelikle yanıtı şuydu: “Ben hem ayrılmanın, hem de bütünleşmenin, birleşmenin içinde yer almış bir siyasetçiyim. Bu dönem öncekilerden farklı. Bu dönemde bölünmemeliyiz, gidene git dememeliyiz. Gidenin kalması için elimizden gelen önlemleri almalıyız, bütünlüğü sağlamalıyız. Çünkü geleceğimiz, bundan sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimine bağlı...”

CHP’nin gündemi istifalar, bundan sonra olası istifalar ve Muharrem İnce konusu... Dolayısıyla, partideki dalgalanma ve huzursuzluk büyüyor. Hem de İnce’nin parti kurması da, son istifalar da beklenen gelişmeler olmasına rağmen. Yani hiç bir şey sürpriz değil ama “Giden gitsin” tavrı nedeniyle partide ciddi sıkıntı var. Geçen yıl 37. kurultayın ardından da aynı sorun gündeme gelmiş ve eski genel başkanlar ya da ağır abiler Murat Karayalçın, Altan Öymen, Hikmet Çetin’in devreye girmesiyle partinin birlik, bütünlüğünü zedeleyecek olası bir kopma durumu önlenmişti, daha doğrusu askıya alınmıştı. Çünkü o günlerde İnce krizinde arabuluculuk yapan Murat Karayalçın’a “CHP’de ne oluyor?” diye sorduğumda (22 Ağustos 2020 tarihli yazımız), “Masa devrilmedi ama titredi” demişti. Bugün gelinen durum ise ortada, 3 milletvekili istifa etti, İnce de istifa edeceğini açıkladı. Yani masa tam anlamıyla devrilme noktasında ama CHP’li abilerin yine devreye girme olasılığı ya da beklentisi konuşuluyor. O nedenle de dün bir kez daha Murat Karayalçın’a “CHP’de ne oluyor?” diye sordum. Öncelikle yanıtı şuydu:

“Ben gidenin gitmesinden de memnun değilim, kalanın gidenlere uygun şekilde ikna edecek ‘Gitmeyin’ mesajını vermemiş olmasından da memnun değilim. Tabii gidenlerin bazı taleplerinin olabilirliği yok. ‘İstanbul İl Başkanı görevden alınsın’, böyle bir şey olamaz. Yani seçimle gelmiş birisinin görevden alınmasının talep edilmesi siyasi olarak kabul edilebilir bir şey olamaz. 10 Aralık Hareketi’nin mensuplarının tasfiyesi anlamına gelecek talepler kabul edilemez. Evet, 10 Aralık ayrı bir siyasi hareketlilik olarak ortaya çıktı ama tüm mensuplarıyla CHP’nin içinde olan bir siyasi topluluktu. Zaten arkadaşlar da bunun devam etmediğini söylüyorlar. Şimdi ne olacak? O harekete katılmış olanlar CHP’de şu ya da bu kademede yöneticilik yapıyorlarsa onların bir anlamda tasfiyesini istemek kabul edilebilir bir şey değil.”

CHP ve CHP’linin kimliği

Daha önceki konuşmamızda da anlattığı, CHP’nin ve CHP’lilerin kimliği konusuna bir kez daha vurgu yapan Karayalçın’ın devamında söyledikleri şöyleydi:

“2008’de kabul edilmiş olan CHP programının, kırmızı kitabın 23-24’üncü sayfalarında CHP’nin ve CHP’lilerin kimliği çok açık olarak tanımlanmaktadır. Bir üçgen düşünün, bir köşesinde Atatürk ilke ve devrimleri yer alıyor, kurucu değerlerimiz. İkinci köşesinde sosyal demokrasinin evrensel kuralları, üçüncü köşesinde de Anadolu’nun ve Trakya’nın tarihi, felsefi değerleri yer alıyor. CHP’liler bu üçgen içinde olan insanlardır. Bazıları üçgenin bir köşesine daha yakın olabilirler, hiçbir sakıncası yok. Kimse de sen niye o köşeye daha yakınsın diye sorgu sual edemez. Önemli olan, üçgenin içinde olmaktır.”

‘Umarım döndürülürler’

Yazının devamı...

Kılıçdaroğlu’nun hedefi eksilerek çoğalmak mı?

1 Şubat 2021

İstifaların ardından CHP’nin içinden, partililerden gelen iki farklı ses var. Gidenler için bir taraf diyor ki:

Haklı sebepleri olabilir ama çare istifa etmek değildir, çare parti içerisinde kalıp mücadele etmektir. Yanlış yaptılar. Hatta bu bağlamda daha ileri gidip bölücülük, bozgunculuk suçlamaları da söz konusu. Tabii bir de “kalan sağlar bizimdir” mantığıyla amaç uğruna verilen kayıplara aldırmadan inatla ilerleyen hedefe kitlenmişler var.

Bunlara karşı diğer tarafın düşüncesi ise şu:

Bir partide sıradan bir üyenin gitmesi dahi önemsenmeli. Hele hele üç tane milletvekilinin istifasını çok ciddi önemsemek gerekir. ‘Ne olacakmış, giderlerse gitsinler’ düşüncesi büyük hata. Ne yapıp edip bu insanların partide kalmaları sağlanmalıydı çünkü biz karşı mahalleden bir tek oy almak için canla başla çalışıyoruz. Hiçbirimizin bir milletvekili feda etme hakkı yoktur...

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun parti öz gücünden ziyade toplama çıkarmaya endeksli “dostlarla iktidar” söylemiyle zaten karışık olan CHP’deki kafalar hepten karışmış durumda. Çünkü artık yeni istifa iddiaları ya da Muharrem İnce’nin kuracağı partiye kayması muhtemel oylar nedeniyle bir bölme işlemi olasılığı da söz konusu. Buna bir yanda damlamayla çoğalma öte yanda kaçaklarla eksilme olasılığı, yani tipik bir ‘havuz problemi’ de denilebilir. O nedenle de özellikle CHP’nin abileri gelinen bu noktadan oldukça rahatsız. Ki bazılarının partideki sıkıntılarda arabuluculuk yapma gibi niyetleri ve hazırlıkları vardı. Ama son gelişmelerden sonra bu da zora girmiş durumda. Örneğin dün konuştuğum bazı isimlerin ortak endişesi şuydu:

“Bizim çabamız kopma olmasın içindi ama istifalar başladıysa artık bu saatten sonra gidip bir şeyler söylemenin hiçbir anlamı yok. Kemal Bey’de bu saatten sonra bir şey yapmaz zaten. Bizim dediğimiz hiç kimse ayrılmasındı. Biz Genel Başkan’ın tavrından rahatsız olmuştuk, ‘efendim ayrılırlarsa ayrılsınlar herkes ayrılabilir parti kurabilir’ gibi bir davranış olabilir mi? Sen ailenin reisisin böyle söylenir mi?”

CHP ne yapmak istiyor?

“CHP küçülmeye gidiyor. Eğer istifaların arkası gelirse partide çok ciddi bölünme olur. Çünkü fikir ayrılığı var. Yani Atatürkçüler, demokratlar partide sevilmediklerini bir başka grup tarafından dışlandıkların düşünüyorlar. Partide büyük rahatsızlık var, hem de öyle böyle değil, çok büyük. Mesela bizim siteler, partililerin Whatsapp grupları var, orada kıyamet kopuyor. Bugün istifa edenlere kızanlar üç gün sonra onlar da ayrılabilirler.”

Yazının devamı...

Tank çıkarma gemisi yanı başımızda batmıştı

30 Ocak 2021

36 yıl önce TCG Yücetepe Muhribi’nde gazeteci olarak Ege’deki “Denizkurdu-85” tatbikatını izliyordum. 29 Ocak’ı 30 Ocak’a bağlayan gece saat 05.00 sularında tank çıkarma gemimiz battı. Günlerce devam eden arama-kurtarma çalışmalarını balıkçı gemisi görünümündeki Sovyet istihbarat gemisi ile “Temistokles” adlı Yunan muhribi yakından izledi

 

30 Ocak 1985, yani 36 yıl önce bugün TCG Yücetepe Muhribi’nde gazeteci olarak Ege’deki “Denizkurdu-85” tatbikatını izliyordum. Hızı 80 kilometreyi bulan Ayandon Fırtınası denizi birbirine katıyordu. Hava buz gibiydi. İçinde bulunduğum Yücetepe Muhribi metrelerce dalgalar nedeniyle bir sağa bir sola yatıyordu. Denizaltı gibi oluyor, dalgalar tepemizden geçiyordu. Gemideki subayların “Endişe edecek bir şey yok, bu denizler muhriplere hikâye” dediklerini anımsıyorum. Gerçekten de öyleydi; muhriplerin özel yapısı nedeniyle sadece batıp çıkıyorduk. Ama aynısı daha çok araba vapuruna benzeyen tank çıkarma gemileri için geçerli değildi ve bunlardan biri tam teçhizatlı 50 mürettebatıyla birlikte yanı başımızda batmıştı. Sonrasında da o azgın dalgalar arasında amansız arama-kurtarma çalışmalarına tanık olmuştum. Kaybolan denizcilerimizi bulmak umuduyla en ufak bir karaltının üzerine gidiliyor, bir tahta parçası, ezik bir lastik, sırılsıklam bir parka yaşlı gözlerle sudan çıkarılıyordu. 39 askerimizin şehit olduğu o günkü talihsiz olayda hafızama kazınan bir başka detay da günlerce devam eden kurtarma çalışmalarını, balıkçı gemisi görünümündeki Sovyet (o tarihte SSCB dağılmamıştı) istihbarat gemisi ile “Temistokles” adlı Yunan muhribinin de yakından izlemesiydi. Aslında bu sadece o gün değil, özellikle Yunanistan açısından tatbikatın başladığı ilk günden itibaren geçerliydi. Yani Yunanistan’ın şimdilerde de yaptığı dostluk ya da barış yanlısı gibi görünüp gerilimi tırmandırma tavrı o zaman da vardı. Çünkü Yunanistan “Deniz Kurdu” tatbikatına katılan Türk savaş uçaklarının FIR hattını ve hava sahasını ihlal ettikleri iddiasıyla Ankara’yı protesto edeceğine dair açıklamalarıyla bildik saçmalıklarını daha baştan gündeme getirmişti. Dahası, sahada gemilerimizi sürekli taciz de etmişti.

63 gemi katıldı

İşte 36 yıl önce 29 Ocak’ı 30 Ocak’a bağlayan gece saat 05.00 sularında 39 askerimizin şehit olduğu tank çıkarma gemimizin batışı ve arama-kurtarma çalışmalarında tanık olduklarımızı içeren 3 Şubat 1985 tarihli Milliyet Gazetesi’nde tarihe düştüğümüz notlar:

21 Ocak tarihinde Gölcük’ten başlayan en büyük planlı tatbikatlardan “Denizkurdu I/85”in İzmir’e kadar olan ilk 3 bölümünde, filoların harbe hazırlık eğitimleri denenmiş, koordineli taarruz çalışmaları gerçekleştirilmişti. Muhrip, hücumbot ve denizaltılardan oluşan 63 parça gemi, 27 Ocak sabaha karşı İzmir Limanı’ndan demir almıştı. Dördüncü safha, iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölüm, uluslararası sularda kırmızı ve mavi birlikler olarak ikiye ayrılarak atışları gerçekleştirirken, ikinci grup, amfibi kara çıkarmasını üstlenmişti. 

‘Ayandon’a yakalandık’

Yazının devamı...

İnce’nin 50 artı 1 iddiasının formülü

28 Ocak 2021

CHP’li muhaliflerce çok eleştirilen Kılıçdaroğlu’nun “dostlarla iktidar” planı bölme, toplama, çıkarmaya odaklı. Yani parti oylarını artırmaktan ziyade, doku uyuşmazlıklarına rağmen ittifak bileşenlerinin ortak gücüne kurgulu. Dolayısıyla da son günlerde çokça konuşulan ittifaklardaki olası gel-gitler ya da üçüncü yol iddiaları nedeniyle parti yönetimindeki herkes eline kâğıdı kalemi almış, 10 puan oradan gelir ya da gider gibi hesap yapıyor. Tabii onlar da şimdilik zira bugüne kadar kurar mı, kurdu, kuruyor, diye konuşulan Muharrem İnce yakında yeni partinin adını, logosunu, programını açıklayacağını duyurdu. Evet, Kılıçdaroğlu “İsteyen parti kurabilir” diye umursamaz havasında ama parti içindeki hesaplamalarda “ince” ayarlamalar olacağı da açık. Kılıçdaroğlu’nun İnce’ye katılacağı iddia edilen vekillerle görüşmesi de bunun kanıtı. Çünkü İnce’nin ısrarla yinelediği “Tek başımıza iktidar olacağız” iddiasının dostlarla ittifak söyleminden rahatsız olan muhalifleri hepten tetikleme olasılığı söz konusu. Dolayısıyla, Muharrem İnce’yi aradım, hem gelişmeleri hem de gündemdeki “tek adam” tartışması ve Nevşehir toplantısı sonrasındaki “50+1 alacağız, tek başımıza iktidar olacağız” iddiasının formülünü sordum. Aramızda geçen konuşma şöyleydi:

“Biz insanlara projelerimizle tarımda, sanayide, eğitimde şöyle yapacağız diye anlatacağız. Gücümüze inanıyoruz, yani ittifaklarla yola çıkmayı bir siyasi parti için yanlış buluyorum. İttifak olmaz demiyorum. İttifaklar son üç ayın işidir, seçim belli olur, masaya yatırırsınız, sizde 30 var, öbüründe 15 var, diğerinde 10 var diye kurarsınız ittifakı. Ama daha ortada fol yok, yumurta yok, ittifakla yola çıkılmaz, bu bir siyasi partinin gücünü düşürür, iddiasını ortadan kaldırır. Biz bu iddiayla yola çıkacağız, başaracağımıza inanıyorum. Milletin bu iktidardan da bu muhalefetten de sıdkının sıyrıldığını düşünüyoruz. Yani bu iktidar tek başına sorumlu değil ki 18 yıldır da halka umut olamamış kendi koltuğunun derdinde olan bir muhalefet var. İktidar kadar muhalefet de sorumlu.”

Şimdilerde bir de “tek adam” tartışması var?

Bu hem iktidar hem muhalefet için geçerli. Hepsi tek adam. Doğru söylüyorlar yani birbirlerine.

CHP sözcüsü ‘Bizde tek adam olmaz’ dedi?

Bir tane örnek söyleyeyim; tek adamlığa bu yakışıyor mu, yakışmıyor mu, onu siz düşünün. Milletvekilleri grup başkan vekillerini seçerdi. Ne zamandan beri? CHP kurulduğu günden bu yana. Ecevit’in, Baykal’ın, Karayalçın’ın hiç kimsenin aklına gelmedi, Kemal Bey’in aklına geldi, grup iç yönetmeliğini değiştirdiler. Şu anda grup başkan vekilleri seçimle değil genel başkan atamasıyla seçiliyor. Seçim gitti, atama geldi yani. Bu CHP tarihinde ilk kez oluyor. Dolayısıyla, biz hazırladığımız tüzüğümüze grup başkan vekillerinin seçimle belirleneceğini ve bunun değiştirileme-yeceğini koyduk. Yani yarın Genel Başkan Muharrem İnce ya da başkası ‘Grup başkan vekillerini atamak istiyorum, grup iç yönetmeliğini değiştirdim’ dediğinde, yapmayacak, tüzüğü değiştirmesi lazım. Hiçbir şekilde tek adamlık yok. CHP’de yaşadığımız, yaşadığım bütün sorunların hiçbirini benim karşıma çıkan yaşamayacak.

50 artı 1 iddianız nasıl gerçekleşecek?

Bakın bu millet bir umut arıyor. Yani 2002’de millet ne yaptı? Parlamentodaki bütün partileri tasfiye etti. Ben milletin yeniden bunu yapacağına inanıyorum. İyi anlatabilirsek derdimizi, bunların hepsini tasfiye edeceğine inanıyorum. İlk turda alacağız diye yola çıkacağız. Ha ilk turda alamadık, herhalde Cumhur İttifakı’na gidecek halimiz yok. Bunu herkes bilir.

Yazının devamı...

MİT’in yeni hedefi teknoloji casusları

25 Ocak 2021

Türk savunma sanayinin geldiği nokta nedeniyle dünyanın gözü Türkiye’de... Özellikle İHA ve SİHA’lar ile muharip araç gereçler, silahlar ve mühimmatların sahada gösterdiği üstün başarı uluslararası güçlerin de dikkatini çekmiş durumda. Bu bağlamda yapılan övgüler ve İHA-SİHA’lar başta olmak üzere gelen silah talepleri de malum. Yani gerçekleştirilen hamleler silah sanayiinde dışa bağımlılığımızı azaltırken, Türkiye’yi dünya piyasalarında söz sahibi de yapıyor. Tabii bu aynı zamanda teknoloji ve ticari olmak üzere iki farklı casusluğun daha radarına girme anlamına da geliyor. Ki bunun en son örneği de geçenlerde Emniyet ve MİT’in ortak operasyonuyla ortaya çıkarıldı. Yani Türkiye’nin geliştirdiği, geliştireceği projelerle ilgili bilgi sızdırma amacıyla birçok ülkenin gizli servisleri, yabancı şirketlerin elemanları ‘derin’ bağlantılar ve hesaplar peşinde. Nasılını ve niyesini eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor:

“İstihbarat servisleri işin içindedir ama bunlar gidip doğrudan bir şey yapmazlar. Yani kendilerine özgü bir bilgi kaynağı ağı yaratırlar. Bir yerde ofis kurarlar idare ederler o ofise bağlı yerli halktan çok sayıda haber kaynağı kullanılır. Bunlar savunma sanayii teşkilatlarında, özel sektörde, üniversitelerde de olabilir. Bunların bir kısmı parayla ilgilidir bir kısmı kadınla ilgilidir ya da kumarla ilgilidir adama şantaj yapılır. Çocuğu başka yerde okuyordur ondan dolayı şantaj yapılır. Aklınıza gelebilecek her şey yapılabilir. Onun için bunlara karşı benim hep savunduğum bir iç istihbarata ihtiyacımız var. Dışarıda da bizim aynı şeyleri yapmamız lazım. Yani hangi ülke ne geliştiriyor, biz onların önüne nasıl geçebiliriz. Biz bu işe daha yeni başlıyoruz”

Türkiye’de teknoloji casusu çok mudur?

“Olmaz olur mu? İddialısın, savunma sanayimi şu hale getireceğim diyorsun o iddia için hamle yapıyorsun, üretiyorsun, yazılım geliştiriyorsun. O projeleri, yazılımları ele geçirmek isteyen çok sayıda ülke, insan olur. Sadece güvenlik nedeniyle değil, pazardan pay kapmak, sizi pazara sokmamak için de aynı şeyler var. İHA’ların zayıf tarafını bulup o yazılımda onların üzerine gidecek İHA’ları düşürecek şekilde bir işlem geliştirmek isteyenler de bunu yapabilir. Amaç sadece ülkenin güvenliği değil  sizin pazara ulaşmanızı da  engellemek ya da sizin ürünlerinizi işe yaramaz göstermek... Dolayısıyla sizin neyle uğraştığınızı, detaylarını öğrenmek isterler. Mesela Aselsan’ın jammerleri var ya da hava savunma sistemlerini durduracak elektronik aletler geliştiriyor. Diğer tarafta TAİ yazılım geliştiriyor. Türk hava sanayii yeni bir helikopter motoru geliştiriyor. Milli uçak üzerinde çalışılıyor. Bunlar hep onların radarındadır.”

Peki ya geçmişte çok tartışılan Aselsan’daki şüpheli ölümler. Onlar da bu kapsamda olabilir mi? Pekin, devam ediyor:

“Büyük ihtimalle olabilir. Yüzde yüz böyledir demiyorum ama büyük ihtimalle olabilir. O intiharlar, ölümler araştırılması gereken şeyler. Komplo teorisi gibi geliyor ama olabilir. Sadece bunlar değil mesela Isparta uçağı düştüğü zamanda Bor madeniyle ilgili çalışan bilim insanlarının hepsi öldü biliyorsunuz. Yani o ölümlerde olabilir, eğer peşinde oldukları malzemeyi ele geçiremiyorlarsa bunu geliştirecek insanlar bir şekilde ortadan kaldırılabilir. Bunu yabancı istihbarat örgütleri olduğu gibi yabancı şirketler de yapabilir. Çünkü mesela bir şirketten telsiz alıyorsun, kendi telsizini yaptığında otomatik olarak o şirketin Türkiye’deki pazar payı düşüyor. Dolasıyla bu gibi şirketlerde yapabilir. Mesela adamları satın alıp kendi çalıştırabilir, istifalar vardı hatırlarsanız, bir kısmı öldürülebilir. Yani bu iş hem istihbarat örgütleri tarafından hem büyük şirketler tarafından da yapılabilir.”

Bunlara karşı ne yapılmalı?

“Bu casusluk kişilerle yapılıyor, siber taarruzlarla da yapılıyor ama kritik şeyleri almak için kişilere ihtiyaç var. Yani her ne kadar siber sistem çıktı casusluk bozuldu gibi laflar falan ediliyorsa da casusluk, insan istihbaratı hala devam eden bir olay çünkü bazı sırları ancak insanlardan öğrenebilirsiniz. Onun için bu tip yerlerde çalışanların iyi korunması lazım. Bölgenin de emniyete alınması, siber taarruza da açık olmaması lazım. Mesela İsrail bir siber taarruz yaptı İran’ın uranyum zenginleştirme sistemleri hasara uğradı. Yine Rusya bir siber taarruz yaptı ABD’deki 18 bin teknoloji şirketi, bazı devlet kurumları,40 tane de İsrail teknoloji şirketi etkilendi. Hata yaparsak Türkiye bunlarda da karşılaşabilir. Yani istihbarat teşkilatımızın bu konuyla ilgili çok iyi hazırlık yapması lazım. Dolayısıyla içeriyle ilgili de ayrı bir istihbarat teşkilatı kurulmalı...”

Yazının devamı...

12 mil hayalini bırak Girit’in statüsüne bak

23 Ocak 2021

Yunanistan’ın İyon Denizi’nde karasularını genişletmesine dönük hamlesinin sınırlarını Türkiye “Mora Yarımadası’nın güneyinde sona erer ve Ege Denizi’ni hiçbir şekilde etkilemez” diye çok net çizerek uyardı. Ancak Atina inatla “Bir sonraki adımın, Yunan karasularının Girit Adası’nın güneyi ve doğusunda da genişletilmesi olacağını” söylüyor. Aslında, buna Ankara’nın sabrını zorluyor demek daha doğru. Çünkü Türkiye Ege’ye dönük böyle bir adımın “savaş nedeni” (casus belli) olacağını, olduğunu da çok açık dünyaya ilan etti. Haklarını koruma kararlılığını da bilmeyen yok. Dolayısıyla, lafa geldi mi “Samimi ve yapıcı bir niyetle masaya oturmaya hazırız” diyen gerçekte ise bildik oldubitti kurnazlığı peşinde koşan Yunanistan ile 25 Ocak’ta İstanbul’da yapılacak görüşmelerin başladığı gibi bitme olasılığı çok yüksek. Ama gelmişken kendilerine Girit Adası’nın statüsüyle ilgili tartışmaları anımsatmakta yarar var. Özellikle de Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli kurmay Albay Ümit Yalım’ın gündeme getirdiği “Girit’in dörtte üçü Türkiye’ye ait” konusunu... Niyesini Yalım anlatıyor:

“Türkiye’nin burada dörtte üç hakkına sahip çıkması lazım, çıkmadığı sürece onlar her türlü şeyi yapar. Öyle bir şey ki elimizde kapı gibi belgeler var. Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ açık, net bir şekilde Girit Adası’nın dörtte üçünden feragat etmişler ama kimse sahip çıkmıyor, ben ortaya koydum. İşin ilginç tarafı, Yunanistan da bunu savunamıyor. Yani burası bize aittir diyemiyor. Çünkü 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’na baktığımız zaman açık ve net bir şekilde şöyle yazıyor 4. maddesinde: ‘Majesteleri Osmanlı İmparatoru Girit Adası’nı majesteleri müttefik krallara bırakır.’

Kim bu krallar? Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ. Burada açık bir şekilde paylı mülkiyet var. Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyeti yok. Tabii bu 1. Balkan Savaşı’ndan sonra yapılan bir antlaşmaydı. Sonrasında Balkan devletleri birbirine düştü ve 2. Balkan Savaşı oldu. Onun sonrasında yapılan 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması’nda da açık ve net bir şekilde diyor ki:

‘Bulgaristan Girit Adası üzerindeki hakkından feragat edecektir.’

Bu ne demek? Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyet hakkı yok. Bulgaristan herhangi bir şekilde Yunanistan lehine feragat ediyorum demediği sürece böyle bir şey yapamaz. Ayrıca, zaten öyle bir şey demiyor. Mesela, antlaşmayı imzalayanlar arasında Venizelos da var. Bunlar bu maddeyi öyle bir koymuşlar ki daha sonra biz oldubittiyle bu adanın tamamına çörekleniriz mantığıyla yapmışlar.”

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile Girit Adası’nın sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğunun bir kez daha teyit edildiğini belirten Yalım, devam ediyor:

“Lozan’ın 12. maddesine baktığımız zaman 30 Mayıs 1913’ü tekrar teyit ediyor. Lozan Antlaşması’ndan sonraki süreç içerisinde de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ Girit Adası üzerinde herhangi bir şekilde bayrak çekmemiş, oraya vatandaşını ya da herhangi bir şekilde asker de koymamış. Dolayısıyla, buradaki haklarından fiilen feragat etmiş. Böyle bir durumda uluslararası hukuka göre aslına rücu eder. Yani Osmanlı Devleti’ne geri gelir. Bizde Osmanlı Devleti’nin mirasçısıyız. Mirasta bir cüzi halef, bir külli halef vardır. Biz külli halefiz, yani Osmanlı Devleti’nin hem borçlarını hem de mal varlıklarını almış durumdayız. Osmanlı Devleti’nden kalan borçları Türkiye Cumhuriyeti Devleti son kuruşuna kadar ödedi, biliyorsunuz. Dolayısıyla, Türkiye’nin Girit Adası’nın dörtte üçünü istemesi lazım. Zaten Yunanistan da bundan bayağı tedirgin olmuş durumda. Şimdi onlar da diyor ki ‘Bizim tezimiz daha kuvvetli.’ Bakın, tez başka, o bir iddiadır. Bizimkisi somut belge, kanıttır. Yunanistan bu konuyu zaten savunamıyor, savunması da mümkün değil. Ama çok enteresan bir konu, üzerine de çok fazla gidilmiyor.”

Ne yapılması lazım?

Yazının devamı...

Ölümlerin nedeni aşı değil damar bozukluğu

21 Ocak 2021

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de aşılananların sayısı hızla artıyor ama bu artık aşı tartışmalarının sonlandığı anlamına da gelmiyor. Çünkü hâlâ hangi aşının daha güvenli olduğu kadar, aşıların olası yan etkilerine dönük de kafa karışıklığı var. Ve bu Norveç ile Almanya’daki aşı sonrası 85 yaş üzerindeki 33 kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle yine pik yapmış durumda. Bu noktada da spekülasyonlar ve bilgi kirliliği kimi zaman uzman yorumlarının önüne geçiyor. Yani bir yanda aşı bulma kavgası, aşılanma çabası sürerken, diğer yanda ise bırakın olası alerjik yan etkiyi, aşıdan ölüm kaygısı dahi söz konusu. Dolayısıyla, bilim insanlarının ısrarla yanlışlığını vurguladığı “Aşı ölüme neden oluyor” algısını biraz daha açmakta ve irdelemekte yarar var. Aşı ve kan hücreleri üzerine yıllar öncesine uzanan birçok çalışması, hatta serum enstitüsü kurma girişimi bulunan, ABD’de de Mikrobiyoloji ve İmmünoloji dersleri veren, Hıfzıssıhha, Tedavi hizmetleri dahil 6 genel müdürlükten sorumlu Sağlık Bakanlığı eski Müsteşar Yardımcısı (1994-1996) Prof. Dr. Turgut İmir anlatıyor:

“Aşıda iki madde, yapı var. Adjuvant (daha güçlü bir bağışıklık tepkisi oluşturmaya yardımcı olan bir bileşen) ve aşı maddesi. Şu anda kullanılan maddelerden mRNA’lar genetik partiküllerdir. Bunlar insanı öldürmez; genetik birtakım sorunlara ileride belki ve bazı durumlarda yol açılabilmesi muhtemel ama yüzdesi çok düşük miktarlardır. Diğer kullanılan da ölü aşılardır. Ölü virüslerin hiçbir etkisi yok ölümle ilgili. Sadece mesela Polio (çocuk felci) aşılarında canlı virüs kullanılırdı, o da beyne gidip, çocuklarda yaratacağı risk nedeniyle artık kullanılmıyor. Bir de tüberküloz aşısı var, BCG; o da aşı verilen kişide eğer hastalık varsa onu alevlendirebilir. Yani vücut korunma safhasında mücadele ederken düşmana ek güç veriyorsunuz anlamında. Ama bunlar canlı aşılardı. Bunlar ise ölü aşılar. Bu aşıların herhangi bir antijenden hiçbir farkları yok. Yani bunlar ölüme neden olmaz.”

Ya aşıdan ölüm iddiaları?

“Aslında Çin aşılarının çocuklarımıza yaptırdığımız kızamık aşılarından farklı olmadığını söyleyebilirim. Kullandıkları aşının içinde insan vücuduna zararlı olacak yabancı maddeler varsa onu ben bilemem, nasıl ürettiklerini de bilmiyorum ama normal şartlarında üretilirse kızamık aşısı gibi son derece güvenilir aşılardır. Ama komplikasyon olmaz mı? Olabilir. Çünkü verdiğimiz aşıya karşı gelişen antikorlar antijenle birleştiği zaman oluşturduğu yapıya biz immün kompleks diyoruz, bu immün kompleksler damar duvarlarında zedelenmiş yerlerde daha kolay yerleşebiliyor, tutunabiliyor ve oradaki zararı artırıyor. Bu zararlar sonucunda ortaya çıkan lezyonlar ve mikoz salgılar solunum sistemini tıkıyor ve solunum problemleri başlıyor. Bunlar Norveç ve Almanya’da BioNTech’in hazırladığı aşıdan ölenler için de geçerli. Yani virüs veya aşının içendeki bir madde öldürmüyor. Bunları immün cevap yapıyor. Sitokin fırtınası dedikleri bu işte.”

İnsanlardaki tetikleme korkusu değil mi zaten?

“Her aşıda var bu. Her virüs aşılarında, her bakteri aşılarında da var. Ama kimse eski istatistiklere bakmıyor. Sadece ‘Bu kadar adam öldü’ deniliyor. Bunların ölüm sebebine bakarsanız, büyük ölçüde bu tip gizli enfeksiyonların da etkin olduğunu görürsünüz.

Normal grip aşısında da tetiklemeye bağlı ölümler olabilir anlamında mı?

“Olabilir, herhangi bir aşı aynı sonucu verebilir. Yani vücudumuza bir antijen girdiği zaman ona karşı bir antikor oluşursa veya daha evvel oluşmuş ise bunlar immün kompleks oluşturur ve bu damar duvarına bağlanır. Daha evvel yapılan bağlanmalar gibi onlara katılır ve orada zarar meydan getirir. Bu zararın miktarına, kişinin direncine bağlı olarak insanlar ölebilir. Biliyorsunuz, kiminin cildi ince, kiminin kalındır. Damar duvarları da öyle. Kiminin hassastır, kiminin değildir. Bu genetik yapıyla çok ilintilidir ama bunu değiştirmezsiniz. Bu insanların gerçeği.”

Yazının devamı...