Dünya liderliği için ABD Türkiye’ye muhtaç

28 Mayıs 2020

Koronavirüs salgını ABD ile Çin arasındaki gerilimi tırmandırdı. İki ülke de özellikle koronavirüs salgını olmak üzere her konuda birbirini suçluyor. Buna ABD ile Çin arasında yaklaşık üç yıldır karşılıklı hamlelerle devam eden ticaret savaşının hepten düşmanlığa dönüşme olasılığı barındıran bir süreç de denilebilir. Yani korona teyakkuzundan yeni normal yaşama geçişin başladığı şu günlerde sözü edilen değişimden ziyade eski dünya düzeni havası var. Özellikle de küresel liderlik çekişmesindeki başat güçler için değil ama bazı ülkeler arasında yaşanma olasılığı yüksek saldırılar, iç savaşlar, başkaldırılar gibi riskler açısından. Çünkü ABD bir yandan Çin’i NATO’nun gündemine getirirken, diğer yandan da Japonya, Güney Kore, Tayvan, Endonezya, Malezya gibi müttefikleri ve deniz gücü ile Pasifik’te Çin’i çevreleme stratejisi güdüyor. Çin de bu kuşatmayı yarmak için çalışıyor. Bu çekişmenin diğer ayakları da Hint Okyanusu ve doğu Akdeniz. Dolayısıyla, ABD açısından Türkiye’nin müttefikliği kritik önemde ve bu nedenle de ilişkilerde olumlu yönde yeni gelişmeler söz konusu. Neler olabileceğini Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“Büyük ihtimalle ABD ile yakınlaşmamız devam edecek, farklı birer ortama gireceğiz. Rusya ile ilişkileri yeniden düzenleyeceğiz. Suriye’deki mücadelemiz devam edecek çünkü girdiğimiz topraklar ABD’nin Rusya’yı bölgede sıkıştırması için elzem, gerekli olan yerler ve ABD bu konuda bize gereken yardımı yapmak durumunda. ABD’nin Ortadoğu’da ve doğu Akdeniz’de Çin’i kontrol etmek için de Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye’nin komşu olduğu coğrafyalardan dolayı. İşte tüm bunlar da Türkiye ile ABD’yi yakınlaştıracak önümüzdeki dönemde.”

Terör örgütüne verdiği destek ne olacak, ABD geri adım mı atacak?

“Geri adım atmak durumunda. Bakın PYD olayı, birleşik Kürdistan kurma, PKK olayı su meselesidir. Yani Türkiye’nin sınır aşan sularını Fırat, Dicle ve diğer sularının kontrolü amaçlıdır. PKK’nın, PYD’nin tasması kimdeyse suyun başına oturmak isteyen onlardır, başta İsrail olmak üzere olaya böyle bakalım. Öyle olunca da son tahlilde ABD’nin dünya liderliği için Türkiye’den sağladığı faydaların, Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir Kürt devleti kurma hedefinden daha ağır bastığını görüyoruz. Çünkü

Rusya, Kafkasya ile İran’da, başka yerlerde Türkiye’ye ihtiyacı var. Bir de şunu gördü ABD; doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da Avrupa’nın, AB’nin yapacağı bir şey yok. O nedenle, oralarda da Türkiye’ye ihtiyacı var.”

Varsa neden böyle davranıyor?

“Türkiye’yi bir şekilde tehdit etmesi lazım. Şimdi PYD, PKK olmasa Türkiye’yi Suriye’de sıkıştırabilir miydi? Dünyadaki işler böyle yürüyor. Karşıdaki ülkenin zaaflarından faydalanmak suretiyle sizin istediğiniz politikaya gelmesini sağlıyorsunuz. ABD Kürtleri kullanmak suretiyle Türkiye’yi frenlemeye çalışıyor ve Türkiye’den bir şekilde kendi istekleri doğrultusunda doğu Akdeniz, Karadeniz ve başka yerlerde yararlanmak istiyor. Onun için de PYD’ye silah gönderiyor. Sonuçta bu iş böyle.”

Peki ya

Yazının devamı...

ABD’nin Suriye ve Libya oyunları

23 Mayıs 2020

Koronavirüs salgını günlerinde Fırat’ın doğusu ve batısındaki İdlib ile Libya’da hızlanan ABD’nin tezgâhlarını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlattı.

Koronavirüs günlerinde iki ayrı ABD’ye tanık olduk, oluyoruz. Biri virüsle mücadelede çaresiz kalan, sağlık sistemi herhangi bir biyolojik savaşa veya böyle bir pandemiye hazır olmayan ve 100 bine yakın vatandaşını kaybeden; diğeri kendi kıtasının, coğrafyasının dışında ulusal çıkarları yönünde uyguladığı politikalarda hiçbir geri adım atmayan, mevzi değiştiren ama esas hedefte hiçbir sapma yapmayan, dolayısıyla da masum insanların kanına girmeye devam eden Amerika... Mesela terör örgütü PKK/YPG, ABD’nin verdiği silahlarla Afrin’de, Barış Pınarı Harekâtı bölgesinde saldırılar düzenliyor, oradaki sivil halka eylem yapıyor. İdlib’de de El Nusra’yı, DAEŞ’i, HTŞ’yi ya da başka terör örgütlerini kullanan ABD sürekli hem TSK’yı yıpratmak hem de Rusya’nın bölgedeki gücünü sınırlandırmak istiyor. Tabii anında da gereken yanıtı alıyor. Aynı durum Libya için de geçerli. Orada da Türkiye’nin destek verdiği meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin yanındaymış gibi duruyor ama bir yandan da onu yıkmaya çalışan General Hafter ile görüşüyor. Yani koronavirüs kâbusu ABD’yi sarsmasına ve daha çok insan odaklı yeni bir dünya düzeninin konuşulduğu şu günlerde dahi Trump yönetiminde hiç ılımlı bir hava esmediği, tersine, daha sert, daha kararlı bir tavır içinde olduğu açık. Dahası, Kovid-19’la birlikte kirli tezgâhlar da ivme kazanma ya da salgını fırsat haline çevirme durumu da söz konusu. Tabii her zamanki gibi işbirlikçisi İsrail’in desteğiyle... Koronavirüs günlerinde Fırat’ın doğusu ve batısındaki İdlib ile Libya’da hızlanan ABD’nin tezgâhlarını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“Son günlerde ABD Suriye’de Türkiye’nin bekasını etkileyecek çok önemli bir adım attı. Birbirine düşman olan PYD/PKK terör örgütü ile Barzani’ye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne yakın Suriye Ulusal Kürt Konseyi’ni (ENKS) barıştırdı ve aynı masaya oturttu. Ve bunlar Suriye üzerinde siyasi konularda anlaşma sağladılar. Yani terör örgütü olmayan bir yapı ile bölücü terör örgütü PKK/YPG terör örgütü arasında anlaşma sağlandı ve bunlar bütünleşiyor. Tehlike de burada. Çünkü Fırat’ın doğusunda Menbiç dâhil 60 bin silahlı PYD/PKK terör örgütü elemanı var, şimdi bunu oradaki ENKS ile bütünleştirince kuzey Suriye ile kuzey Irak’ın ileride bütünleşmesi zincirinin ilk halkası yerleştirilmiş oluyor. Zaten 2017’deki referandum da var Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin cebinde. Dolayısıyla, ENKS ile PYD/PKK’nın Suriye’nin siyasi geleceğiyle ilgili anlaşması, bir masada oturması demek yavaş yavaş bütünleşmenin bir adımı demek...”

- PYD/YPG’yi legalleştirme çabaları da denilebilir mi buna?

“Kesinlikle. Bütünleşince adı değişecektir mesela ENKS olmayacaktır, PYD/PKK da olmayacaktır. Oradaki Kürtlerin temsilciliğini işaret eden bir isim olacaktır. Atıyorum ENKS yerine Suriye Kürt Topluluklar Birliği mi dersiniz ne derseniz deyin, her neyse, böyle bir şey olacaktır. Yani Türkiye’yi bu tehlike bekliyor.”

- PKK/YPG yepyeni bir isimle ortaya çıkabilir anlamında mı?

“Evet, olabilir. Bütünleştikten sonra ikisinin toplamının oluşturduğu bir isim olabilir. Nasıl Arapların da yer aldığı SDG (Suriye Demokratik Güçleri) vardı, bu seferde mesela Suriye Demokrat Kürt Birliği gibi bir durum olacak. Bu çok tehlikeli, Türkiye’nin coğrafi bütünlüğüne kasteden önemli bir adımdır. Çünkü diğer halka Suriye’nin, Irak’ın bölünerek oralardaki kuzey Irak ve kuzey Suriye’nin birleştirilmesiyle bir devletçik haline dönüştürülmesidir. Türkiye’nin bu konuda ön alması, proaktif davranması lazım. Türkiye’nin coğrafi bütünlüğüne kasteden bir terör örgütüyle, oradaki Kürtleri temsil ettiğini belirten ama terör örgütü olmayan bir yapıyla PYD/PKK’nın birleşmesi terör örgütünün gücünün artması anlamındadır. Çünkü terör örgütü hiçbir zaman kendi hedefinden, kendi ideolojisinden vazgeçmez. Bu, Türkiye’nin beka sorunu olabilir. Ne olabilir? Kuzey Irak’ta PKK’yı beslemeye devam ederler, güçlendirirler, ondan sonra da PKK ve diğer örgütlerin Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için şiddet eylemleri artabilir.”

Yazının devamı...

İstihbarat dünyasına Kovid-19 faturası

21 Mayıs 2020

Koronavirüs salgınından küresel güçler başta olmak üzere tüm ülkeler kadar, istihbarat dünyası adına da çıkarılacak dersler var. Çünkü askeri anlamda güvenlik, manipülasyon, ülkeleri içten ele geçirme ya da kontrol etme konusundaki faaliyetlerde son derece aktif olduğu bilinen istihbarat servisleri koronavirüs hakkında bilgilendirme ve tehdit değerlendirmesi yaparak ülkeyi yönetenleri durumun ciddiyeti konusunda uyarmak konusunda sınıfta kaldılar.

Evet, ABD istihbaratı CIA’nın Çin’de patlak veren koronavirüs salgınıyla ilgili rapor hazırlayarak uyardığı ancak Trump’ın bunu ciddiye almadığı gibisinden haberler çıktı ama sadece o kadar. Bu bilgilere dönük yalanlama da olmadı, pek fazla detay da duyulmadı. Şimdilerde süren ABD istihbaratının Çin’in siber saldırılar düzenleyerek koronavirüs aşısı ve tedavisine yönelik çalışmalar yürüten laboratuvarlardaki hassas bilgileri çalmaya çalıştığı iddiaları da tam anlamıyla bir algı yönetimi ve dezenformasyon örneği. Dolayısıyla da dünyanın “yeni normal düzene” geçmeye başladığı şu günlerde, istihbarat teşkilatlarında da sistem tartışmaları olduğu, olacağı açık. Niyesini MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş anlatıyor:

“İstihbarat genellikle sadece dar kapsamlı güvenlik yaklaşımları içerisinde değerlendirilir. Casuslar arası savaş, operasyonlar ve terör, yıkıcı faaliyetlere karşı güvenlik eksenli bakışlar içinde bir Hollywood filminin görüntüsü içerisinde meselelere yaklaşılır. Halbuki istihbarat, yani devlet istihbaratı esasında o devletin o toplumun temel güvenliğinin korunması ekonomiden sağlığa iç politikadan dış politikaya kadar, ondan sonra sosyal hayattaki ortaya çıkan risklere kadar her alanı ilgilendiren, her alandaki zafiyetleri önceden haber alarak, değerlendirerek politikacıya politika üretiminde yardımcı olan bir meslektir. Öyle olması lazım ama günümüzde bu işlev her ülke için çok farklı ancak büyük devletler, küresel güçler istihbarat teşkilatlarını çok amaçlı şekilde kullanmaya çalışırlar ama bu kullanım da siyasetin niteliğine, demokratik yapılarına göre artı ve eksileriyle sonuç olarak ortaya çıkıyor maalesef.”

Daha çok da manipülatif amaçlı gibi?

Yazının devamı...

Pentagon’dan PKK/YPG itirafları

18 Mayıs 2020

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon)’un son raporundaki sdg ismini kullanan YPG/PKK terör örgütüyle ilgili yaptığı tespitler tam anlamıyla itiraf niteliğinde. Hem Silahlı Kuvvetlerin Suriye’de yaptığı Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla ağır darbe alan terör örgütü PKK/YPG’nın belini doğrultamadığı hem de terör örgütünün, kontrol ettiği bölgelerde, kendisi gibi düşünmeyen Araplara yaşama hakkı tanımadığını kabullenmesi açısından. Çünkü her iki harekâtta PKK/YPG’nin işgali altında bulunan bölgelerin özgürleştirilmesi bakımından, hayati önem taşıyordu. Terör örgütü baskı ve tehditle kendinden olmayanların evlerini ve yurtlarını terk etmelerine sebep olmuştu. Çocuklarını ellerinden zorla alarak terör örgütüne katılmaya zorlamış, kabul etmeyenleri öldürmüştü. Yani etnik ayrımcılık  yapıyordu ama ABD bunu pek görmek istemiyordu şimdilerde ise bunu resmen kabullenmiş durumda. Hatta rapordaki Arap aşiretleriyle PKK/YPG’nin ilişkisine dair ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı(CENTCOM) ile Savunma İstihbarat Ajansı’nın (DIA) birbiriyle çelişen tespitlerine bakıldığında bir panik havası da var gibi. Niyesini Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“CENTCOM YPG/PKK’yı kullanmak suretiyle Kürtlerden oluşan bir yapı kurmaya çalışıyor, Arap aşiretlerini geri planda istiyor. DIA ise bunun yanlış olduğunu, Arap aşiretlerinin dikkate alınması gerektiğini söylüyor. ABD açısından oldukça sıkıntılı bir durum söz konusu. Çünkü böyle devam ederse bölgede bir Kürt-Arap çatışması çıkar, Araplar özellikle askere alınmaktan rahatsızlar, aşiret yapısı içinde kalmak istiyorlar. Dolayısıyla ABD’nin yaptığı bir çok yatırım ortadan kalkabilir. Zaten şu anda Rusya Arap aşiretleriyle temas halinde. İranlılar da görüşüyor. Şam da onlara silah verecekti ama alamadılar. Yani Arap aşiretlerini CENTCOM’a karşı dizayn etmeye çalışıyorlar.”

Peki ya, Pentagon’un terör örgütü YPG/PKK’nın, Türkiye’nin operasyonlarında uğradığı kayıpları kapatamadığına dönük tespitleri? Pekin devam ediyor:

“Evet hem Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekâtları hem Kuzey Irak’taki Pençe harekâtları ve İHA’lar, uçaklarla yapılan operasyonlar bir de yurt içindeki harekâtları da düşünürsek bütün bunlarda Türkiye’nin verdirdiği zayiat nedeniyle PKK toparlanamadı. Bu çok önemli bir şey. Biliyorsunuz ABD’liler Haseke’nin güneyinde veya o civarda YPG’lilerden oluşan 9 bin kişilik yeni bir birlik, alay kuruyorlar. DIA’nın raporu da o birliği kurma zafiyetinin devam ettiğini gösteriyor, tarif ediyor. Bu önemli bir gelişme Türkiye açısından. Türkiye’nin bu zafiyetin üzerine gitmesi lazım... Yani PKK’yı daha da zayıflatacak onun ikmal yollarını kesecek, Türkiye’ye girmesini engelleyecek, yapıyor da zaten...”

PKK/YPG’de ciddi kriz var o halde?

“Evet, bence ABD’nin korkusu Araplarla Kürtler arasında çatışmanın çıkması ya da Arap aşiretlerinin bir şekilde Rusya’ya, Suriye’ye, İran’a ya da Türkiye’ye yanaşması. Yani Kürtlerle bu işi yapamayacakları açık. Çünkü Kürtler de bölünmüş durumda orada PKK/PYD var ama bir de Barzani taraflı Kürt konseyi var, onlar bu işe girmiyorlar.”

Son dönemdeki sivillere saldırıları bunun paniği mi?

“Tabii... Sıkıntılı oldukları için eylem yapıyorlar. Çünkü terör örgütü eylem yapmazsa onu dinleyen olmaz. Evet bazı Kürtler gidebilirler ama çok az. Adam rahatını niye bozsun Türkiye’den gidecek orada savaşacak ölecek falan... Onun için örgüt eylem yaparak, güçlü olduğunu oralarda sözünün geçtiğini anlatmak isteyecektir. Yaptığı eylemlerin sebebi bu. Var olduğunu göstermek istiyor. Zaman zaman Afrin’de, Resulayn’da da sızmalar oluyor ama Silahlı Kuvvetler süratle müdahale edip, engelliyor. Çünkü elimizde yeteri kadar İHA, SİHA, genel ve mahalli istihbarat imkanları var. Ne zaman güçlenebilirler? Bu Türkiye’nin yumuşamasına, geri adım atmasına bağlı, yani Türkiye taviz verirse o takdirde bir kaç sene ses çıkarmazlar ama sonrasında güçlenip Türkiye’ye yönelik faaliyetlerde bulunacaklarını beklemek lazım. Çünkü zemindaş değil ama zamanında da ateşkese benzer bir şeyler yapıldı ondan sonra başımıza nelerin geldiğini gördük. Bingöl’deki 33 şehit, açılımın getirdiği hendek savaşları falan gibi... Şu anda Türkiye; TSK, güvenlik güçleriyle beraber, politikacılarıyla beraber iyi bir durumda. Bu işi iyi yürütüyorlar diye değerlendiriyorum.”

Yazının devamı...

Atina’nın kimyası hepten bozulacak

16 Mayıs 2020

Libya ile yapılan Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’yla Doğu Akdeniz’deki bütün dengeleri değiştiren Türkiye şer ittifaklarına karşı sahada üstünlük kazandı. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Doğu Akdeniz’de saf dışı bırakma planları, oyunları bu hamleyle altüst oldu, çöpe gitti. Ancak Atina yönetimi kendisinin ve tüm dünyanın koronavirüsten kırıldığı şu günlerde dahi Türkiye karşıtı adımlarına devam ediyor. Örneğin, daha birkaç gün önce Yunanistan ve GKRY, Doğu Akdeniz konusunda Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile diyaloğa girmek yerine, konuyla ilgisiz bölge dışı aktörlerle Libya konusuna yine burnunu soktu. Daha doğrusu, sokmaya çalıştı ve anında da Türkiye ile Libya’dan gereken yanıtı aldı. Bu arada da Türk Dünyası Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği’nin 100’den fazla STK ile birlikte Yunanistan’ın bir oldubittiyle başlattığı ve on yıllardır sürdürdüğü Ege adalarındaki işgalini BM, AB ve uluslararası yargıya taşıyacağı haberleri geldi. Dolayısıyla da Atina’nın zaten bozulan kimyasını hepten altüst edecek gelişmeler olabilir. Hele de uluslararası antlaşmalardaki Adaların Silahsızlandırılması boyutu dikkate alındığında. Niyesini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri ve Washington eski Deniz Ataşesi emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Silahsızlandırmaya konu olan Ege Adaları üç grupta mütalaa edilir. Birinci grup Boğazönü Adaları’dır. Bunlar Limni ve Semadirek... Doğu Sporad Adaları diye anılan adalar; Midilli, Sakız, Sisam Nikaris ve Güney Sporad Adaları yani 12 Adalar, Trablusgarp Savaşı ve Balkan Savaşı esnasında elimizden çıkmıştır.

12 Adalar İtalya tarafından işgal edilmiş, 1947 Paris Antlaşması ile askersizleştirilmek kaydıyla Yunanistan’a bırakılmıştır.

Balkan Savaşı sırasında elimizden çıkan Doğu ve Güney Sporad adalarının da 1923 Lozan Sözleşmesi ile askersizleştirilmesi kayıt altına alınmıştır.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz sınırının henüz bir anlaşmayla belirlenmemiş olmasına rağmen Yunanistan’ın Ege Denizi’nde bulunan bu adaları mevcut antlaşmalara uymayıp silahlandırması, dahası, sonradan çıkan genel hukuk kavramlarına göre kara suyu, ekonomik bölge ile kıta sahanlığı talebi son derece saçma ve hukuka aykırıdır.”

- Neden?

“Bunların kıta sahanlığı, kara suyu olmaz çünkü bunların egemenliği yok. Silah koydurtmuyorsan, o adaya sen, oraya bir egemenlik hakkı tanımıyorsun demektir. Egemenliği olmayan adanın da kara suyu olmaz. Şu anda biz bu adalara 6 mil kara suyu çiziyoruz. Midilli’ye, Sakız Adası’nın etrafına 6 mil çizip bu Yunan kara suyu diyoruz. Üstelik Yunanlılar bir de 12 mil iddiasındalar ama aslında bir mil bile olmaması lazım. Kara suyu bir egemenlik hakkıdır. Silahsızlandırılan bir yerin de egemenlik hakkı olmaz. Egemenlik hakkını versen adanın silahsızlandırılmasını koyduramazsın anlaşmaya. Bunların silahsızlandırılmasının amacı Türkiye’ye bir tehdit olmasın diye. Dolayısıyla, onun etrafına kara suyu çiz, bir de silah koy oraya, kabul edilemez şeyler zaten.”

Aynı durumun hava sahası için de geçerli olduğunu belirten Asal, devam ediyor:

Yazının devamı...

FETÖ’cülerin Kovid-19 sinsiliği

14 Mayıs 2020

Türkiye’nin yaşadığı en ufak olumsuzluğu bile fırsat bilen Fetullahçı Terör Örgütü küresel bir salgın olarak karşımıza çıkan koronavirüsü dahi fırsata çevirmeye çalıştı, hâlâ da çalışıyor. Özellikle de Türkiye’nin mücadeledeki başarısını karalamaya dönük sosyal medya üzerinden yaptıkları manipülatif içerikli faaliyetleriyle. Tabii bu sinsilik ve alçaklığın bir boyutu. Bunun bir de koronavirüsü bahane ederek tutuklu örgüt mensuplarını tahliye ettirme girişimleri ayağı da var. Yine koronavirüs salgını nedeniyle soruşturmaların akamete uğraması da FETÖ’cüler açısından arayıp da bulamayacakları bir başka fırsat yaratmış durumda. Dolayısıyla da FETÖ’cüler her türlü kirli tezgâhlarına devam ediyorlar. Dün bu durumu Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski başsavcısı, emekli Albay Ahmet Zeki Üçok’a sordum. Öncelikle de tüm dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin de koronavirüse odaklandığı süreçteki FETÖ’nün faaliyetlerini.

Yanıtı şuydu:

“Mesela ilk yaptıkları şey, koronavirüs aşısını bulacak falan diye Kanun Hükmündeki Kararname ile görevinden uzaklaştırılan Dr. Mustafa Ulaşlı’yı piyasaya sürmek oldu hatırlarsanız. Bu adam yurt dışında çalışma yapmış, çok iyi bir insanmış gibi yayınlar ve bir sürü nümayiş oldu. Ama daha sonra bu adamın hiç böyle yayınlarının olmadığı, şişirildiği ortaya çıktı. Amaç devlete, millete yararı olanlar affedilsin diyerek bu adam üzerinden KHK ile görevlerinden ihraç edilen bir sürü insana dönüş yolunu açmaktı ama başaramadılar.

Bu arada Türkiye’nin, Sağlık Bakanlığı’nın başarısını karalamak için bir sürü yalan yanlış haberler çıkardılar. Bütün dünyada çok önemsenen ülkeler ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya’da koronavirüs dehşeti yaşanırken, bizim ülkemizdeki sağlık altyapısı ve doktorlarımızın gayretiyle oluşturulan olumlu ortamı bozmak amacıyla önceleri hasta sayıları gerçeği yansıtmıyor, Dünya Sağlık Örgütü başka kod kullanıyor, bizimkiler ölenleri gizliyor gibisinden kara propaganda yaptılar. Bu süreçte gündeme gelen İnfaz Yasası’nda gedik açıp, tutuklu FETÖ’cüleri serbest bıraktırmak için de çok çaba sarf ettiler. Bunun içinde bazı eski milletvekilleri ve gazetecileri kullandılar.”

Yazının devamı...

Verem aşısının Kovid-19’a etkisi

11 Mayıs 2020

Koronavirüsten hayatını kaybedenlerin oranı ülkeden ülkeye büyük farklar gösteriyor. Bunda da erken önlem alınması, ülkelerin demografik yapısı, tıbbi olanakları ve yapılan test sayısının payı büyük. Ölüm oranlarına bakıldığında dikkati çeken bir başka detay da Verem aşısı(BCG) zorunlu olmayan ülkelerdeki ölüm olaylarının yüksekliği… Yani Verem aşısı koronavirüsten koruyor gibi bir algı söz konusu. Tabii sadece istatiksel veriler açısından çünkü Dünya Sağlık Örgütü’nce henüz bunu kanıtlayan bilimsel bir bulgu ya da açıklama yok. Ancak bu tartışmaları da sonlandırmış değil. Bazı bilim insanları bunu şu an için bilimsel kanıtı olmayan spekülatif bir yaklaşım diye değerlendiriyor,  bazıları da bu aşının insan vücudunda doğuştan gelen bağışıklığın daha iyi çalışmasını sağladığında ısrar ediyor. Hatta daha önceki gün BCG’nin geliştirilen yeni versiyonunun viral solunum yolları enfeksiyonlarına karşı vücudu savunduğu, bunun da Kovid-19’a karşı mücadelede umut veren bir durum olduğuna ilişkin haberler geldi. Dolayısıyla da bu konudaki kafa karışıklığı devam ediyor. Hele de istatistikler üzerinden yapılan analizlere yenileri eklendikçe. Şöyle ki; bir önceki yazımızda Google’daki koronavirüs arama ya da sorgulamalarıyla yeni vaka sayıları arasında bir ilişki olduğuna dönük ilginç tespitlerini aktardığımız Econix’in bu konudaki son  çalışmasına göre; Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Verem aşısının zorunlu olduğu ülkelerde ölüm oranı ortalaması yüzde 4,8 zorunlu olmayanlarda ise yüzde 10,12’lerde.Örneğin; zorunlu olan ülkelerden Türkiye yüzde(2,64), Çin (5,59),Hindistan(3,20), Rusya(1,01, Küba(4,06), Portekiz (3,95), Macaristan(11,24) zorunlu olmayan ülkelerden Belçika(15,65), Fransa(18,81), İtalya(13,61), Hollanda(12,20), İspanya(10,25), İngiltere(16,06), ABD(5,38), Almanya(3,95)oranlarında. Yani incelenmeye değer bir durum olduğu çok açık ve net. Niyesini Econix’in yöneticisi, Sağlık Ekonomisi ve Politikası Derneği Başkanı Dr. Güvenç Koçkaya anlatıyor:

“İstatiksel olarak anlamlı duruyor, etki var gibi gözüküyor ama tek başına BCG aşısına bu etkiyi atfedemeyiz. Çünkü ülkeler arası demografide çok fark var, yaş farkı var, ekonomi farkı var, eğitim, sağlık sistemleri farkı var ama yine de ortada bir şey var gibi duruyor, bunun incelenmesi lazım. Şu anda var demek diğer yapılan eforları boşa çıkartacaktır. Yani sadece bir parametre yok ortada. Ama diğer parametreleri sabit tutmak kaydıyla baktığında sanki varmış gibi de duruyor.”

- Türkiye açısından bakarsak?

“Türkiye’de etkisi var gibi duruyor ama bunun için benzer demografik özellikler olan ülkeler arasında buna bakmak lazım. Şu an ona bakacak bir veri setimiz yok. Parametreleri de eş tutmak lazam yani yaş ortalaması Türkiye’nin 30’mu buna göre 30 yaş ortalamasında olan BCG aşısı yapılan ve yapılmayan ülkeler diye ayırmamız lazım, sadece tek bir parametreye bakarak bunu söyleyemeyiz. Çünkü yaş, gelişmişlik açısından birçok parametre var. O parametrelerde en azından benzer olan ülkeleri böyle kefeye koyup bakmak lazım ama şu anda ona bakamıyoruz…”

- Sonuçta Türkiye’deki yaşlı nüfusta BCG aşısı olmadı mı?

“O da doğru ama Türkiye’de hastalığın yaş dağılımına çok hâkim değiliz, bakanlık detaylı paylaşmadığı için bilemiyoruz. Türkiye’deki yaşlı nüfustaki ölüm oranlarını net görmedik daha. Ölümlerin yaşa göre dağılımını bilmek lazım. O zaman mesela diyebiliriz ki İtalya’nın yaşlılarda ölüm oranı yüzde 70’ken bizde yüzde 20’lerde. Onu görmeden bunu diyemeyiz. Araştırılması gerektiğini gösteriyor bizim bulgumuz… Sonuçta Singapur, Rusya, Portekiz, Macaristan bunlar 40 yaş ülkeleri ama BCG asışı zorunlu ve ölüm olayları düşük. Mesela İspanya’da BCG aşısı zorunlu değil, Portekiz’de zorunlu. Ve Portekiz’de ölüm oranı İspanya’dan çok düşük… Birinde yüzde 10,25, diğerinde 3,95... BCG’den mi bilmiyoruz ama BCG’de de bir neden olabilir...”

Yazının devamı...

Koronalı önce Google’a sonra doktora gitti

9 Mayıs 2020

Koronavirüsün seyri ve verileri üzerinden yayılma hızı, vaka sayıları, ölüm oranlarına dönük çok sayıda analiz yapıldı, yapılıyor. Hem ülkeler bazında hem de ülkeler arası kıyaslamalı olarak. Yine ülkelerin demografileri, sosyoekonomik yapıları bağlamında koronavirüsün davranışlarına odaklanan değerlendirmeler de var.

Tabii aynı durum koronavirüs pandemisine karşı insanların verdiği tepkiler için de geçerli. Çünkü o noktada da ilginç tespitler oluyor. Örneğin koronavirüsün mart ayındaki yayılım hızına ve alınan önlemlere bakarak “Ne olacak?” sorusuna cevap niteliğinde 3 farklı senaryo hazırlayan ve nisan ayındaki gelişmelerle de bunu revize eden “Econix”in mayıs ayındaki son değerlendirmelerine göre, Google’daki koronavirüs arama ya da sorgulamaları ile yeni vaka sayıları arasında bir ilişki söz konusu.

Şöyle ki; tüm dünyada ve Türkiye’de yeni vaka sayıları artışa geçmeden veya artış döneminden bir hafta, 10 gün önce Google’daki koronavirüsle ilgili aramalar ya da sorgulamalarda artış olmuş. Bunun ne anlama geldiğini Econix’in yöneticisi, Sağlık Ekonomisi ve Politikası Derneği Başkanı Dr. Güvenç Koçkaya yorumluyor:

“Muhtemelen insanlar önce semptomatik oldular; ateşi çıktı, öksürük başladı ve ‘Ben korona mıyım?’ diye Google’a sordular. Yani sağlık kurumuna başvurmadan önce kendisinin hasta olup olmadığı konusunda bilgi alma şüphesiyle insanlar Google’da arama yaptılar. Ondan sonra semptomları geçmeyince de veya okuduklarından etkilenerek bir sonraki basamakta sağlık kurumuna başvurdular. Bunun teyidini şuradan da görüyoruz, vaka sayısı düşmeye başlamadan önce de Google araması düşüyor. Yani koronada hep önce hareket etmiş Google araması. İnsanlar sağlık kurumuna başvurmadan önce internetten arama yapmışlar, yeni vaka sayısı düştükçe de öncesindeki arama istekliliği de azalmış. Bunu o zaman bizim takip etmemiz gerekiyor, belki sadece korona için değil, başka hastalıklar için de bu bize trend verebilir. Yani önümüzdeki bir hafta, 10 gün sonra ne gelebileceğine yönelik bir öngörümüz olabilir. Şimdi bu açıdan bakarsak, Türkiye arama trafiğinde de son derece düşüş yaşamış durumda. O zaman önümüzdeki dönemde yeni vaka sayısı daha da düşecek diyebilir miyiz? Diyebiliriz bu bakış açısıyla.”

Yazının devamı...