Herkesin amacı bir çıkış yolu

10 Mart 2022

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaşın nasıl gelişebileceği ya da bitebileceğine dönük bir sürü tahmin öngörü var.  Olma olasılığı konusunda da “Şimdiye kadar büyük bir faaliyetini görmediğimiz Rus Hava Kuvvetleri yıkıcı hava saldırıları yapar. Binlerce sivil ölür. Kiev cesurca direnişe rağmen kısa sürede düşer” ya da “Rusya’nın Kiev’i ve diğer kentleri sokak sokak çarpışarak alması, yani yabancı savaşçıların da dâhil olacağı uzun savaş” senaryoları daha ön planda. Dolayısıyla, işgale başlarken bunun kolay olacağını düşünen ama gördüğü direnç ve kayıplarla hesap hatasına düşen Putin’in sivillere odaklı taktik değişikliği savaşın iğrençliğini zirveye taşımış durumda. Kuşatılan şehirlerin elektriği, suyu, gıdası, sağlık ihtiyaçları kesilerek halk ya Zelenskiy’e karşı isyana ya da kentleri terk etmeye zorlanıyor. Niyet malum. Bölgeyi sivillerden arındırmak, kalanların hepsini Ukrayna ordusuna aittir ya paramiliter güçtür ya silahlandırılmış sivillerdir veya direnen sivillerdir diye mütalaa edip onlara karşı daha da sertleşmek. Tabii bu isteyen güvenle kenti terk edebilir anlamına da gelmiyor. Çünkü sivillerin tahliyesi için geçici ateşkes veya insani koridor denildiğinde dahi saldırılar, bombalar dur durak bilmiyor. Bu anlamda da iki taraf karşılıklı olarak birbirini suçluyor. Yani siviller üzerinden acımasız bir oyun oynanıyor.

Bu arada savaşla ilgili bir başka fotoğraf karesi ise ABD, AB ile Rusya arasındaki güç ya da bir başka deyişle dayanıklılık mücadelesi. Malum, tarihte en fazla yaptırım uygulanan ülke oldu Rusya şu anda. ABD Başkanı Biden, “Ben bu yolla çökerteceğim” diyor. Son olarak da Rus petrolü ve doğal gaz kullanımı konusunda yasak koydu. Ancak buna kimin ne kadar uyacağı konusu tartışmalı, sıkıntılı. Bunlara karşı Putin’in tavrı ise “Benim hedeflerim belli. Kırım’ın ilhakı, bana ait olduğunu ve Donbas’ın özel statüsünü tanıyacaksın. Ukrayna’nın NATO’ya kesinlikle girmeyeceğini garanti edeceksin. Bunu ya masada vereceksin ya da ben savaşla hallederim” şeklinde. Yaptırımların olumsuz etkisinden çekinmekten ziyade, karizmayı çizdirmemek daha baskın yani. Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy de “Kırım ve Donbas konusunu tartışabilir ve oradaki insanların nasıl yaşayacakları konusunda bir uzlaşma bulabiliriz” gibisinden açıklamaları ve istediği desteği bulamamasından kaynaklı NATO hakkındaki çelişkili açıklamalarıyla daha farklı bir yaklaşım sinyali, hatta bazılarına göre taviz de veriyor.

Yani iki haftayı aşan savaşta bir yanda akan kan, sivil asker ölümleri, kısacası can pazarı var; diğer yanda da güce, dayanıklılığa odaklı strateji ve taktik hesapları yapılıyor. Bu farklı endişeler ve hesaplar içeren tablodaki ortak tek nokta ise aslında herkesin bir an önce bu savaşın bitmesini istiyor olması. Dolayısıyla, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da katılımıyla bugün Antalya’da gerçekleştirilecek üçlü toplantı barış kapısının aralanması umudunda en kritik viraj. Çünkü bu görüşme savaş başladığından bu yana iki ülke arasında üst düzeydeki ilk yüz yüze temas olacak. Önceki heyetler arası görüşmeler düşük profildeydi ve daha çok da zaman kazanma amaçlı diye yorumlandı. Evet, bu toplantı için de Rusya açısından uluslararası topluma aslında biz barışçıyız algısı vermek gibi taktik bir boyut olasılığı söz konusu ama diğer yanda da bu işgali başlatırken hedeflerinin başında rejimin değiştirilmesi de yer alan Putin’in, Antalya görüşmesiyle o rejimin 2 numaralı adamını muhatap olarak kabul etme gerçekliği de var. Dahası, bu görüşmede Çavuşoğlu’nun da bulunması Türkiye’nin iki tarafa da aynı mesafede kalmaya çalışması, çabasını doğrular nitelikte. Yani Türkiye’nin hava sahasını kapatmaması, Montrö Boğazlar sözleşmesini titizlikle uygulayarak Karadeniz limanına kayıtlı olmayan üç Rus gemisini almamasının iki tarafın güvenini sağladığını da çok net gösteriyor. O nedenle,  bu görüşme her anlamda Türkiye açısından bir diplomasi başarısı aynı zamanda. Temennimiz bu toplantının kalıcı ateşkesin kapısını aralaması ve akan kanı durdurmaya, ölüm kusan silahları susturmaya yönelik bir sürecin başlaması. Çünkü herkes bir kez daha çok net gördü ki savaş bir tatbikat ya da senaryo değil. Ne kadar üstün olursa olsun, üstün taraf için de çok zor. Buna seyirci kalmanın ya da çıkarlar uğruna tetiklemenin kimseye yararı yok. Kısacası, savaşın kazananı olmaz.

Yazının devamı...

Şimdi de kirli bomba paniği

7 Mart 2022

Ukrayna’nın başına gelenler bir kez daha çok net gösterdi ki uluslararası hukuk ya da ülkelerarası garantörlük antlaşmaları falan hikaye... Güçlü olan zorbalıkla istediğini yapıyor. Dolayısıyla Ukrayna açısından geçmişte Kırım’da ve Gürcistan’daki ABD, NATO’nun tavrından ders alınmadığı anlamında yapılan yorumların yanı sıra en fazla sorgulanan nokta şu:

Ukrayna elindeki nükleer silahları teslim etmeseydi Putin buna cesaret edebilir miydi?

Malum; Aralık 1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında dünyada en büyük üçüncü nükleer güce sahip ülke Çin, Fransa ya da İngiltere değil Ukrayna idi. Elinde 5 bine yakın nükleer başlıklı silah vardı. Depolarında termonükleer savaş başlığı taşıyan uzun menzilli füzeler bulunuyordu. Bu nükleer gücü de sadece Rusya ve ABD geçebiliyordu...

Aralık 1994’e gelindiğinde de ABD, İngiltere ve Rusya’nın altına imza koyduğu Budapeşte Protokolü ile hiçbir ülkenin Ukrayna’ya karşı güç veya tehdit kullanmayacağı ve ülkenin egemenliğine, mevcut sınırlarına saygı duyacağı garantisiyle Kiev yönetimi nükleer silahlardan vazgeçti. Anlaşmada ayrıca, herhangi bir saldırı durumunda Ukrayna’ya yardım için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin derhal harekete geçeceği sözü de vardı. Ukrayna da bunlara güvenerek elinde ne var ne yok teslim etti. Hem de olası herhangi bir saldırganı caydırmak için uzun menzilli savaş başlıklarının “en azından bir kısmının” elde tutulması gerektiğini savunan muhalif çıkışlara rağmen. Sonrasındaki gelişmeler ise ortada. Egemenlik ve sınırlarına saygı garantisi veren ülkelerden Rusya 2014’te Kırım’ı ilhak etti, şimdi de Ukrayna’yı toptan yutmaya çalışıyor. Diğer garantörler ABD ve İngiltere’de seyrediyor. BM’de öyle... Açıkçası Ukrayna’nın NATO üyeliği gibi yine bir aldatılma durumu söz konusu. O nedenle “Putin cesaret edebilir miydi” noktasında yapılan yorumlar da daha çok “Ukrayna’nın pişmanlığı” veya “Ukrayna vermeseydi Rusya asla bu saldırganlığı yapamazdı” şeklinde... Ancak bu arada “nükleer silahları vermeleri demek, nükleer teknolojiyi bırakmaları anlamına gelmez’ diyenler de var. Bu bağlamdaki sav da şöyle:

“Ukrayna bu savaştan önce nükleer silaha sahip olmak istiyordu ve buna giden yol onlar için kolaydı. Rusya’da bunu engellemek için işgal harekatında öncelikle atom bombası yapımına uygun plütonyum kapasiteli Çernobil’i hedef aldı zaten. Bu hamledeki bir başka neden de nükleer serpintiler yapan kirli bombalardı.”

Yani var olan nükleer hesaplaşma tehdidiyle birlikte özellikle şehir savaşında kullanılma olasılığı yüksek bir de kirli bomba endişesi var şu anda. Ki bu hem Ukrayna hem de Rusya için de geçerli. Kirli bombayı Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıbbi KBRN (Kimyasal-Biyolojik-Radyoaktif-Nükleer) Tehdit Anabilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Kimyasal Biyolojik Radyolojik ve Nükleer Savunma Politikaları Geliştirme Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Levent Kenar, anlatıyor:

“Kirli bombadan kastedilen içine radyoaktif madde konulmuş bomba. Attığınız zaman bu rayoaktif maddeyi insan vücudu tanıyamaz. Ne tadı var ne kokusu ne de görüntüsü var. Normal konvansiyonel bir patlama yapar fakat etrafa radyasyon da yayar. O yüzden de patlama esnasında radyasyonun kendine ait hem felç, ölümlere kadar akut hem de kronik düzeyde etkisi olur. Mesela 100 metrekarelik bir alanda patlama oldu burada kullanılan kirli bombaysa bu 100 metreyle kalmayacaktır radyasyon bulutuyla daha geniş bir alana yayılacaktır. Yani görünümde bir patlama olur bir el bombası ya da bir başka bomba ama aslında etrafa verdiği radyasyon zararı da var...”

Ukrayna’nın elinde olabilir mi?

Yazının devamı...

Nükleer yılgı dengesine füze

5 Mart 2022

Rusya-Ukrayna savaşında bir yanda kalıcı ateşkes umudu, diğer yanda da Putin’in nükleer silah kullanma tehdidine kadar taşınan saldırganlığı var. Dolayısıyla, Rusya’nın Zaporijya Nükleer Santrali’ne yaptığı saldırıya “Her şeyi yapabiliriz” çılgınlığının uyarı atışı da denilebilir. O nedenle de nükleer hesaplaşma olasılığı ve 3. Dünya Savaşı’na evrilme endişesi had safhada. Ki bu anlamda liderlerden gelen tetikleyici sözler de malum. 3. Dünya Savaşı kelimesini önce ABD Başkanı Biden kullandı. “Ya 3. Dünya Savaşı’nı seçecektik ya yaptırımları. Biz yaptırımları seçtik” dedi. ABD ve NATO ülkelerinden gelen tepki ve yaptırımlar üzerine de Putin, “orduya, nükleer caydırıcı güçleri yüksek alarma geçirme emri verdiğini” açıkladı. Sonrasında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un “3. Dünya Savaşı nükleer ve yıkıcı olacak” sözleri endişeleri daha da tırmandırdı. Lavrov son açıklamasında da “Bize karşı gerçek bir savaş başlarsa, bu planları yapanlar bunu düşünmeli” diyerek nükleer silah tehdidini hepten “Bizi zorlamayın” havasına soktu.

Yani nükleer silah kullanmayı resmen telaffuz etme noktasında Soğuk Savaş döneminde görülmeyen ürkütücü gelişmeler söz konusu. Çünkü Soğuk Savaş döneminde yılgı (olağan dışı güçlü korku, dehşet) dengesi diye bir durum vardı. Her iki süper güç ABD ve Sovyetler Birliği de nükleer silahları kullanma tehdidinde bulunurlar ama iki taraf arasında bir şekilde denge kurulduğu için o silahlar hiçbir zaman kullanılma noktasına gelmez ya da düşünülmezdi. Açıkçası, Soğuk Savaş sürecinde taraflar arasında ortaya çıkan nükleer silahlanma çılgınlığının yegâne olumlu yönü, karşılıklı yok olma ihtimali sebebiyle tarafların tetiğe basma konusunda çekingenlik sergilemesiydi. Karşılıklı nükleer silahlanmanın ve bu silahlarla dünyanın çeşitli noktalarından düşmanı vurma kabiliyetinin yarattığı caydırıcılık etkisi, 3. Dünya Savaşı’nın çıkmasını engelleyen en büyük sebepti aynı zamanda. Hatta nükleer silahların varlığını, soğuk savaş esnasında bir barış (savaşın yokluğu) unsuru olarak değerlendirenler dahi oldu. Soğuk savaşın bitimiyle yaşananlar da malum. Nükleer silahların azaltılması gündeme geldi ve peyderpey yapılan anlaşmalarla bu sağlandı. Hatta yakın zamanlarda bile. Ancak ABD, Trump döneminde Rusya, Çin ve karşısında yer alan bazı ülkelerdeki toplam nükleer silah sayısının kendisinden daha fazla olduğu gerekçesiyle anlaşma zemininden çekiliyorum deyip yeniden nükleer silah üretimine başladı. Tabii Rusya da. Yani iki tarafın da nükleer silah konusunda iştahı yine kabardı. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı işgal harekâtından sonra gelinen durum ise ortada. Elinde en fazla nükleer silah bulunan Putin dünyayı düğmeye basmakla tehdit etti, ediyor. Dolayısıyla, gelinen noktaya caydırıcılık anlamında var olan yılgı dengesinin ürkütücü bir boyuta evrilmesi ya da mutasyonu da denilebilir. Artık herkes alenen nükleer savaş olasılığını konuşuyor ve bütün dünya panik içinde. Bu bağlamda en çok tartışılan nokta da şu:

Putin böyle bir çılgınlığı gerçekten yapar mı? Bu kartı sahaya sürer mi?

Reel akıl, mantık olmaz diyor ama Putin’in karakteri ve yaptırımlarla köşeye sıkışmışlığı dikkate alındığında, kimse, kesin olarak yapmaz da diyemiyor. Dahası, Rusya’nın nükleer santrale saldırı çılgınlığı endişeleri hepten tetiklemiş durumda. Bu bağlamda da farklı felaket senaryoları öngörülüyor, tartışılıyor. Mesela, karşılıklı nükleer füzeler gönderilmesi ya da Putin’in doğrudan bir atış değil de etkisi hesaplanabilir bir füzeyle son bir ikaz atışı daha yapması veya ilk atışı yapan üstünlük sağlar gibi. Onun için de her ülke en kötüye göre hazırlık, daha doğrusu, teyakkuz halinde. Çünkü Putin yapılan tüm çağrılara rağmen “Asla geri adım atmam” noktasında. Biden da yeni yaptırımlar konusunda son derece sert ve kararlı. Bir yandan da uluslararası kamuoyunda Putin’i zor duruma sokmak için yoğun bir faaliyet içinde. Dahası, ABD ile Rusya arasında diplomatik ilişki de kalmadı. Yani artık bu Rusya-Ukrayna savaşından çıktı, ABD, Batı ile Rusya arasındaki hesaplaşmaya döndü. Kısacası, gerçekten soğuk savaşın bitme noktasına gidiyoruz ve dünya nükleer savaşa hiç bu kadar yakın olmamıştı...

 

Yazının devamı...

Hangisi Sun Tzu, hangisi Clausewitz?

3 Mart 2022

Savaş teorileri denildiğinde akla gelen ilk isimler, biri Uzakdoğu’nun ve klasik dönemlerin, diğeri Batı’nın ve modern dönemlerin temsilcisi olan iki büyük düşünür Sun Tzu ile Carl Von Clausewitz’dir. Gerek Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı“, gerekse Clausewitz’in “Savaş Üzerine“ adlı eserleri, savaş konusunda üzerinde en çok durulan, en fazla tartışılan ve daha da önemlisi, en çok dikkate alınıp, uygulanmaya çalışılan kitaplar olarak bilinir. Bu anlamda da iki düşünürün yaklaşımında, savaşın amacı, zafere giden yol, kullanılacak yöntemler gibi temel konularda taban tabana zıt farklılıklar vardır.

Komutan, filozof Sun Tzu’ya göre, mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır. Savaş bir ülkenin ana sorunu, ölüm kalım yeri, var olma ya da yok olma yoludur; muhasebesiz olmaz. Bu muhasebe de yol, gök, yer, komutan ve kural olarak beş aşamadır. Yol, halkın yöneticisiyle aynı görüşe sahip olması anlamına gelmektedir. Halk ise ancak kendi isteğiyle yönetici birlikte hareket ederek, ölüme meydan okuyabilir. Gök, karanlık-aydınlık, soğuk-sıcak, zaman-mevsimdir. Yer, uzaklık-yakınlık, tehlikelilik anlamındadır. Komutan, güvenilirlik, insancıllık ve cesarettir. Kural ise, askeri birliklerin örgütlenmesi, askeri harcamaların belirlenmesidir. Savaşın kazanılması bu unsurların bilinmesine bağlıdır. Sun Tzu diplomasinin ve uluslararası ilişkilerin önemine de dikkat çeker.

Ölene dek bir asker olarak yaşamını sürdüren Clausewitz’e göre ise, savaşı, politik amacımızı, diğer bir ifadeyle irademizi düşmana zorla kabul ettirmek için başvurulan güç kullanma eylemi olarak nitelemek mümkündür. Savaş, şiddet kullanımını meşru kılmaktadır. Şiddet, karşındaki düşmanın gücünü kırmak için kullanılması zorunlu bir araçtır. Savaşta kullanılan güç ne derece artırılırsa, karşı tarafta gücünü artırabilir. Ancak burada önemli olan nokta, gücün artmasıyla düşman iradesinin kırılmasının kolaylaşacak olmasıdır. Büyük bir başarı kazanmanın yolu ancak büyük bir savaştan geçmektedir. Düşmanın iradesi kırılmadıkça, halk boyun eğmedikçe, düşman unsurların etkisi sona ermiş kabul edilemez. Kan dökülmeden başarı mümkün değildir ve kansız kazanılan zaferlere saygı duyulması anlamsızdır. Fetih ancak kanla yapılırsa, saygı duyulacak bir zaferdir.

***

Rus politikacı ve eski istihbarat görevlisi Vladimir Putin, “özel askeri harekât” diye adlandırdığı Ukrayna’nın topyekûn işgalini televizyondan açıkladığı konuşmasında, tüyler ürpertici uyarılar yapmıştı:

“Dışarıdan müdahale etmeyi düşünen herkes bilsin: Bunu yaparsanız, tarihinizde yaşadığınız her şeyden daha büyük bir bedel ödersiniz.”

O andan itibaren de bağımsız bir ülkenin topraklarına saldırıyor, asker-sivil fark etmeksizin füzeler yağdırıyor. Çocukları, sivil halkı acımasızca öldürüyor. Dünyanın büyük bölümünün tepkisine ve uygulanan yaptırımlara rağmen de Ukrayna’yı işgal planından geri adım atmıyor. Hatta daha da sertleşerek nükleer silah tehdidiyle bunu tam bir çılgınlık noktasına taşımış durumda. Toptan yıkıcı ve baskıcı bir harekât planı kapsamında da Rus ordusunun 65 kilometre uzunluğundaki ağır silahlı dev konvoyu Kiev’e doğru ilerliyor. Yani bugüne dek siyasi hamleleriyle daha çok ‘büyük bir stratejist’ diye tanımlanan Putin tam anlamıyla bir ölüm makinesine dönüşmüş durumda. Bir ülkeyi yok etmek için var gücüyle saldırıyor. Dolayısıyla, pek fazla ekranlarda da görünmüyor artık. Bu arada Putin’e karşı kendi ülkesi Rusya içinde dahi bugüne kadar görülmemiş sivil kitlesel tepkiler de oluyor.

***

Yazının devamı...

NATO melezleşti oyun değişti

28 Şubat 2022

Soğuk Savaş sonrası dönemin en ilginç olaylarından birisi NATO’nun genişlemesiydi. Çünkü o sıralar NATO’nun “varlık nedeni”nin yok olduğu ve “düşman” ortadan kalktığına göre, bu ittifaka artık gerek kalmadığı da konuşuluyordu. Ama tam aksi oldu, NATO daha da büyüme kararıyla “açık kapı” politikası uygulamaya başladı. Ve bir zamanlar “düşman” gibi görülen dağılan “Varşova Paktı”nın üyeleri ABD’nin başını çektiği NATO şemsiyesi altına katılmak için sıraya girdiler. Kime karşı? Daha önce birlikte oldukları Rusya’ya. Dolayısıyla o günlerde yapılan yorumlar da “bu ülkeler NATO’yu kendi güvenliklerinin garantisi sayıyorlar” şeklindeydi.

ABD açısından bakıldığında ise anlamı Rusya’nın çevrelenmesi ya da köşeye sıkıştırılmasıydı. Bu bağlamda da gelişen zaman içerisinde ilk etapta Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti olmak üzere birçoğu NATO’ya dahil oldu. NATO’nun 16 olan üye sayısı Varşova Paktı’ndan gelenlerle 30’a çıktı. Bir başka deyişle NATO melezleşerek büyüdü. Giren ülkeler kendilerince oh çekti, ABD’de bu fırsatla Rusya’nın burnunun dibine çöreklendi, silah ve füzelerini yığdı. Bu melezleşme kapsamında Ukrayna, Gürcistan, Moldova ve diğer bazı ülkeler de barış için ortaklık statüsünde üyelik bekliyorlardı.

Dolayısıyla şu an Rusya’ya karşı var olma savaşı veren Ukrayna’nın yalnızlığı, terkedilmişliği NATO’nun gücü ve etkisini de sorgular hale getirdi. Evet müdahale anlamında NATO’nun ünlü 5. maddesi (hepimiz birimiz, birimiz hepimiz) için üyelik şartı malum ama bu değilse de tamamen pasif, sessiz kalma anlamına gelmiyor. En başta da kendi caydırıcılık gücü ve etkisi açısından. Ama ABD ve NATO resmen tam tersini yaptı ve “Kahraman Ukrayna halkının yanındayız” sözleriyle seyretmekle yetindi.

An itibarıyla da ABD, NATO, hatta bir süre önce Ukrayna’ya silah satışını durduran Almanya dahi hava savunma sistemi füze ve silah göndereceğini açıkladı. Yani Rusya’nın daha saldırı hazırlığı döneminde olması gerekenleri yapmaya başladılar. Mesela Putin askerlerini sınıra yığarken ABD’de hava savunma füzeleri Patriotları Kiev’de veya Ukrayna’ya komşu resmen NATO topraklarında konuşlandırsaydı ya da başlangıçta batı ülkeleri İngiltere, Almanya, Fransa gerginlik istemiyoruz diyerek kenara çekilmeseydi Rusya bu kadar gözü kara adımlar atabilir miydi? Zor...O nedenle de bir yanda ABD Başkanı Biden’in “Rusya’nın saldırganlığı NATO’da safları sıklaştırdı, daha da güçlendirdi” sözleri var diğer yanda da “NATO kaybetti, hiçbir şey ifade etmeyen bir pozisyona girdi” gibi paradoksal bir durum söz konusu. Öncelikle de Rusya doğrudan bir NATO üyesine ilişmediği sürece hangi ülkeye dokunursa dokunsun NATO müdahale edemeyecek, etmeyecek bu çıktı ortaya. Rusya’nın radarındaysan ve NATO üyesi değilsen başın belada yani. Rusya sen benim için tehditsin ya da atacağın adım benim çıkarıma ters deyip istediği ülkeye posta koyabilir. Hatta sadece eski Sovyetler Birliği coğrafyasında değil yeni hedefler de seçebilir… Nitekim İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda “Katılımları ülkemizin yanıt vermesini gerektirecek ciddi siyasi-askeri sonuçlara yol açacaktır” tehdidiyle bunu yaptı da...

Yani NATO gecikerek başta kendi caydırıcılığı anlamında stratejik hata yaptı. O nedenle bu konuda sorgulanan bir başka nokta da melezleşen NATO’da ittifakla, oybirliğiyle karar alma sıkıntısı. Özellikle de Rusya’ya karşı… Bu durumda da bir başka seçenek şu olabilirdi: 

ABD isteseydi Irak’ta yaptığı gibi NATO içinden ya da dışından birçok ülkenin katılımıyla bir koalisyon gücü oluşturur ve Ukrayna’yı savunabilirdi. Ama ABD bunu da istemedi aksine “yalnız değilsiniz” sözleriyle kışkırttığı Ukrayna’yı ortada bıraktı. Ya da bir başka teze göre; Ukrayna’yı yem olarak kullanıp Rusya’yı batağa çekmek için tuzak kurdu… Ki sahadaki son gelişmeler ve ABD ile NATO’nun şu anki desteği de bu tezi güçlendiren nitelikte... Açıkçası ABD ve NATO baştaki sessiz duruşuyla caydırıcılık anlamında Rusya’ya karşı karizmayı çizdirdi ama önümüzdeki aşamada ne olacağı flu.

Özetle; NATO’nun melezleşmesiyle hem eli zorlaştı hem de oyun değişti...

Yazının devamı...

Ukrayna kendi yanlısı olamıyor

26 Şubat 2022

Ukrayna'nın NATO üyeliği zaten hayaldi ama o da kırmızı çizgiyle noktalandı artık. Rusya öyle acımasızca vurdu ki Ukrayna ordusunun savaşma güç ve kabiliyetini tamamen ortadan kaldırdı. Hava savunma sistemi, iletişim ağları, havaalanları, komuta, kontrol merkezlerini yok ederek Ukrayna'yı felç etti. İnsanlar öldü, evlerini barklarını terk ederek korkuyla yollara düştü. "Beni buna zorladılar" diyen Putin şimdi ne istiyor? Rusya'ya bağlı ya da Rusya yönünde bir yönetim. Yani bağımsız Ukrayna Devleti, halkının kendi hür, özgür iradesiyle yönünü tarafını seçmesine izin vermiyor. Gerekçe olarak da "Benim güvenliğim ya da çıkarım söz konusu, seni asla bırakmam" diyor. Kafa böyle olunca da hak, hukuk, kural, vicdan falan takmıyor, kaba güçle basıyor tokadı ya da sarılıyor silaha. Üstelik bu sadece son zamanlarda yaşanan değil Ukrayna'nın Sovyetler Birliği'nden ayrıldığı 24 Ağustos 1991 tarihinden bu yana aralıklarla devam eden sıkıntılı bir süreç. Mesela, Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç iktidarının Kasım 2013’te Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi üzerine Kiev’de başlayan olaylar, Ukrayna’yı kaosa sürüklerken, Rusya ile Batı arasında “Soğuk Savaş” yıllarını aratmayan gerginliklerin de başlangıcı oldu. Rusya yanlısı Yanukoviç’in iktidardan inmesi talebiyle Kiev'de başlayan kitlesel protesto eylemleri, polis ve göstericiler arasında silahlı çatışmalara dönüşerek başkenti savaş alanına çevirdi. Çoğunluğu radikal milliyetçilerden oluşan eylemciler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda 100’ü aşkın kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Olayların ardından Yanukoviç ülkeyi terk etti. Batı destekli muhalefet iktidara geldi. Kırım, Rusya tarafından ilhak edildi. 2019'da Ukrayna Halkı'nın oylarıyla (yüzde 73.22) iktidara gelen Batı yanlısı Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy döneminde bugün yaşananlar da işte bu saplantılı durumun katliam noktası. Dolayısıyla, tam anlamıyla hastalıklı "Ya benimsin ya da kara toprağın" mantığı, kafası söz konusu yani...

Ukrayna'nın belalısı böyle de onu bu zulümden, zorbalıktan kurtarmak için el uzatan, hatta “Bırak onu, bana gel” diye kışkırtan ABD, İngiltere melek mi? Asla... En başta güvenilmezler bir kere. Anında satarlar, ortada bırakırlar. Bunu da dünya âlem biliyor. Çünkü bu anlamda bagajları tıka basa dolu. Sadece bu bölgeden örneklersek, ABD ve NATO 2008'de Gürcistan üyeliğe hazır dedi. Putin kısa bir süre sonra Gürcistan'a müdahale etti ve Osetya, Abhazya'yı kopararak, bağımsızlığını tanıdı. ABD ve NATO ne yaptı o zaman? Şu anda ne yaptıysa onu...

Yine ABD 2014'te bu kez Ukrayna NATO üyeliğine hazır dedi. Putin ne yaptı? Kırım'ı ilhak etti. ABD ve NATO'nun tavrı, tutumu ne oldu? Şu anda ne yaptıysa o. Kınamalar geldi, ekonomik yaptırımlar uyguladı. Kısacası, her ikisinde de bugün olduğu gibi sessiz kaldı, hiçbir şey yapmadı.

Yardımsever(!) ABD'nin kol kanat germe ve sahip çıkma konusunda ne kadar gayri samimi olduğunu gösteren bir başka örnek de Biden'ın müthiş silah ve para desteği diye vurguladığı şu sözler:

"Ukrayna'nın savunması için 650 milyon dolarlık 'Javelin' füzeleri dâhil askeri mühimmat sağladık, daha önce de 500 milyon dolarlık insani yardım ve ekonomik destek verdik."

Çünkü aynı ABD'nin Suriye'de terör örgütü PKK/YPG/PYD'ye gönderdiği silah ve malzemelerin toplam miktarı 2.5 milyar dolar civarında. Dahası, Javelin füzeleri tanklara karşı kullanılıyor, uçaklara etkisi falan söz konusu değil. Bu durumda da evet yardım algısı var ama gerçekte hikâye. Ya da ABD anti-tank füzeleri Javelinlerle Ukrayna'yı sokak çatışmalarına zorlama, mahkûm bırakma hesabı söz konusu. Nitekim Biden'ın son konuşmasında buna dönük sinyaller de vardı.

NATO’nun nihayet dün göndereceğiz diye açıkladığı hava savunma sistemlerinin ne zaman Ukrayna’ya gideceği ise meçhul...

Dolayısıyla, aslında tüm bunları en iyi bilmesi, olabilecekleri öngörmesi gereken kişi de

Yazının devamı...

Rus ruleti ve Amerikan pokeri

24 Şubat 2022

Ukrayna krizinde Biden ve Putin görüşmesi diplomasi umudu denilirken, sahadaki gelişmelerle hava bir anda sertleşti. Putin Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçı bölgeler Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanıyarak sahada yarattığı fiili duruma siyasi gerekçe üretti. Ardından da “Barış Gücü” adı altında Rus askerleri bağımsız, egemen devlet Ukrayna topraklarına girdi. Yani daha birkaç gün öncesinde ABD’nin ısrarlı “Rusya bir şekilde Ukrayna’ya” saldıracak iddialarını kesin bir dille yalanlayan Putin, adı saldırı olmayan, kendi yazdığı bir senaryoyu oynayarak de facto bir durum yarattı. Dahası, bununla da yetinmedi ve “Rus askerinin daha da ileri gitmesi sahadaki gelişmelere bağlı” diyerek kendisine tepki veren dünyaya da meydan okudu. Dolayısıyla, topyekûn savaş riski de pik yapmış durumda. ABD ve NATO’da bunu dillendiriyorlar zaten. Açıkçası, Putin Ukrayna krizinde diplomasi ile savaş arasında at başı giden bilek güreşini yekten Rus Ruleti’ne çevirdi ve gözü kara bir şekilde silahı ortaya koydu. Buna karşı Biden ise ekonomik yaptırım sopası ve Amerikan Pokeri’yle oyunu alırım havasında. Sürekli ekonomik restlerle blöf yapıyor ama Putin yemiyor. Hem de ta başından beri. Mesela işler bu noktaya gelmeden önce iki liderin yaptığı bir saatlik telefon muhabbetinden sonra Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamada şöyle denilmişti:

“Biden Putin’i olası bir saldırının bedelinin ağır olacağı yönünde uyardı.”

Yani aklını başına al. Yoksa ekonomik anlamda seni döverim.

Biden, Putin’in hamleleri ardından yaptığı son açıklamasında da önce yaptırımları sıraladı, sonrasında da yine uyardı: 

“Putin bu işgalde daha da ileri giderse biz de yaptırımlarda gideriz.”

Bu da “Bak, bu sana son ikazım” tonu ve yine parmak sallama durumu. Tabii yine ekonomik yaptırım anlamında ve sonucu da hikâye. Üstüne üstlük, Kremlin’den gelen yanıt da dalga geçer gibi:

“Putin ABD Başkanı Biden’ın Ukrayna konuşmasını izlemedi o sırada bir toplantıdaydı.”

Dolayısıyla, Putin’in pokerde de gözünü kararttığı açık. Çünkü karşı tarafın kartlarını biliyor ve  Biden’ın restlerine karşılık en fazlasını kazanmak için potu sürekli yükseltiyor. Peki bu bilmedik ya da sıra dışı bir durum mu? Değil. Benzerleri daha öncelerdeki Abhazya, Güney Osetya ve Kırım örneklerinde de yaşandı. Yani bu tip blöfler, hatta uygulamaya konulan somut ekonomik yaptırımlar Putin’i durdurmadı, durduramadı. Ki bu bağlamda geldiğimiz noktayla ilgili olarak yapılan yorumlarda genelde şu şekilde:

Yazının devamı...

Kovid ve ötesinin Antarktika şifresi

21 Şubat 2022

Omicron varyantı kaynaklı vaka ve ölüm sayıları oldukça yüksek seviyelerde devam ediyor ama bir yandan da salgının bitme olasılığını sıklıkla konuşmaya başladık. Hatta aşılama oranı yüksek bazı ülkeler maskeleri atıp tamamen normale dönüş anlamında kararlar alıyor. Ülkemizde de buna dönük sinyaller var. Gelişmelere Dünya Sağlık Örgütü’nün yaklaşımı ise “Salgın bitmedi. Biz bitirmeye karar verdiğimiz zaman biter. Sonuç olarak bu bir ihtimal değil, tercih meselesidir” şeklinde. Yani çözüm küresel aşı eşitsizliğini gidermek ve dünyada yaşayanların büyük çoğunluğunu aşılamak...Afrika kıtasında nüfusun sadece yüzde 8’inin aşılandığına bakıldığında da bu anlamda durumun hiç iyimser olmadığı ortada. Yine bu arada tartışılan bir başka nokta da virüsün kökeni konusunda salgının başladığı andan itibaren internette ve sosyal medyada süregelen komplo teorilerini tetikleyen gelişmeler...Mesela daha geçen hafta İngiliz Daily Mail Gazetesi “Macaristan’da bilim insanlarının, Antarktika’da bulunan ve Şanghay’daki Sangon Biotech laboratuvarına gönderilen toprak örneklerinin DNA’sını incelerken korona virüsü izine rastladığını, örneklerde Çin’deki hamsterlar ve maymunlara ait genetik maddeler de bulunduğunu ve bunun da Kovid-19’un ilk olarak vahşi doğada ortaya çıkmadığı, laboratuvardan sızarak farklı hayvanlarda yeni konaklar bulup dünyaya yayıldığı yönündeki teoriyi güçlendirdiğini” yazdı. Bunlar bizde de medyaya yansıdı. Dolayısıyla daha önceki yazılarımızda bizim de gündeme getirdiğimiz Korona virüsün doğal mı yoksa insan yapımı mı olduğuna dönük kafa karışıklığı da tam anlamıyla bir gel-gite dönüşmüş durumda. Ki bu bağlamda özellikle ABD ile Çin arasındaki karşılıklı suçlama ve buna dönük CIA’nın da devrede olduğu veri arayışları da malum. O nedenle de Antarktika konusu ve orada yürütülen çalışmaların ne anlama geldiğini irdelemekte yarar var. Özellikle de son araştırmadaki iddiaların olabilirliğini. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıbbi KBRN (Kimyasal-Biyolojik-Radyoaktif-Nükleer) Tehdit Anabilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Kimyasal Biyolojik Radyolojik ve Nükleer Savunma Politikaları Geliştirme Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Levent Kenar anlatıyor: 

“Biliyorsunuz dünya şu anda bir küresel ısınma yaşıyor. Yüzyıllar, binlerce yılar önce bakteriler, mikroorganizmalar, virüsler  Antarktika ya da Kuzey Kutbu gibi bölgelerde varlıklarını sürdürürken aşırı soğuklara bağlı olarak dünyada etkili olamayacak şekilde canlılıklarını devam ettirdiler. Bunlar yaşayan canlılardı. Dünyadaki iklim değişikliğine bağlı olarak buzul çağının gelişmesi arkasından tekrar ısınmanın meydana gelmesiyle bunlar açığa çıkabilir, canlanabilir. Hatta filmlerde falan bu vardır, eksi 80’lerde tutarlar sonraki yüzyılda canlandırma teorisi gibi. O tarz bir şey yani. Tabii bunlardan bazı mikroorganizmalar çok tehlikeli bazısı daha tehlikesiz olanlar. Muhtemelen Koronavirüsün bir tipine rastlamışlardır Antarktika’da ve onu izole etmişlerdir olay budur yani. Böyle şeyler daha çok çıkacak ilerde.”

Nasıl yani?

“Biliyorsunuz kilometrelerce kare büyüklükte bir buz kitlesi yüzmeye başladı. Bilim insanları onu o bölgede izole etmiş olabilirler. İlerde yeni virüs olaylarını duyacağız, belki bildiğimiz şeyler de olabilir. 3-4 yıl önce Antarktika bayağı gözdeydi hatırlarsınız. Boşuna değildi o işler. Oraya birçok ülkenin bilim insanları gitti, bizden de küçük bir grup vardı. Ama oraya özellikle ABD ve diğer Uzakdoğu ülkelerinden büyük bir gidiş oldu bilimsel anlamda. Orada ne yapıldığı ne edildiği çok bilinmiyor. Sonuçlar, raporlar çok fazla açığa çıkmadı. Sonra araya pandemi girdi 2-3 sene sonra her şey unutuldu gitti. Aslında biz bunu dernekçe yaptığımız bir panelde de değerlendirmiştik. Yani küresel ısınmaya bağlı daha önce aktif olan virüs, bakteri veya diğer mikroorganizma tiplerinin, bu yüzyılda tekrar, hatta bazı genetik değişikliklerle canlanabileceği ve insanoğluna etki edebileceği gibi bazı varsayımları. Mesela şarbon etkeni toprakta yaşar. Rusya’da Sibirya tarafında yeni bu tür bulgulara rastlandı. Oradaki bölgenin de nispeten ısınmasına bağlı olarak böyle bazı mikroorganizmaların elde edilmesi söz konusu oldu...”

Antarktika’da bulunup Laboratuvar ortamında geliştirilmiş olabilir mi?

“Olabilir. Tabii bunların kesinliği ancak ileri düzey yapılacak devlet testleriyle çıkar. Kişisel bazda laboratuvar testleriyle bunların açıklanması, açığa kavuşturulması mümkün değil. Hayvanlarda topraktan almış olabilir. Koronavirüs salgını bittikten sonra bu tür işaretler bu tür bilgiler toplanıp bir veri tabanı oluşturulacak ve bir sonuca gidilmeye çalışılacak. İnsanlar şu anda Omicron’un bulaşması, yani işin kliniği, tedavi yöntemleriyle uğraşıyorlar. Bunlar daha çok ön planda konuşuluyor. Her şey bittikten sonra veya belli bir temel seviyeye indikten sonra defterlerin açılacağını düşünüyorum ki öyle olur. Ama hiçbir zaman kimse bunu ben yaptım demeyecektir. Hiç kimse bunun altına imza atmayacaktır.”

Kısacası; bilim insanları ağırlıkla “virüsün yapısını bildiğimiz için, yüzde 90 insan yapımı olmadığını söyleyebiliriz” görüşünde olmasına rağmen salgının bitme olasılığı kadar kökeni de de hala gizemini koruyor. Koronavirüsün doğal mı yoksa insan yapımı mı olduğuna dönük kafa karışıklığındaki gel-git durumuna devam yani.

Tabii olası yeni virüs endişelerine de...

Yazının devamı...