CHP’de çözüm sahada doğru çalışmada

25 Şubat 2021

CHP’nin son 11 yıllık Kılıçdaroğlu dönemine bakarsak, yüzde 25’lik oy oranına çakılı bir parti konumunda. Evet, son yerel seçimlerde bir başarı hikâyesi var, Türkiye genelinde yüzde 30’u yakaladı ama 2020 Ocak ayından itibaren yapılan tüm kamuoyu araştırmalarına göre tahminler çoğunlukla
yüzde 25 bandında ya da altında. Yani CHP’nin kendini yenileyen bir taban gücü bulamadığı çok açık. Özellikle de Doğu’da, Güneydoğu’da, Orta Anadolu’da ve kısmen Karadeniz’de. Buna CHP kurmaylarınca konulan teşhis ise malum:

“Kendimizi ifade edememişiz. Kendimizi anlatamamışız.”

Dolayısıyla, öncelikle düşük oy alınan ancak artırma potansiyeli olduğu değerlendirilen 24 ile dönük yeni bir strateji uygulamadaydı. Bu bağlamda da CHP’li milletvekilleri iki kez bu yerlere gitti. Şimdi ise sıra Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nda. O da gidiyor ve vatandaşa yekten “Neden CHP’ye oy vermiyorsunuz?” diye soracak. Beklenti “CHP’ye asla oy vermez” denilenlerin fikrini değiştireceği yönünde. Dün bu durumu CHP’nin önde gelen isimleriyle konuştum. Hemen hepsinin kesiştiği nokta stratejinin doğru ama şimdiye kadar çoktan yapılması gerektiği şeklindeydi. Tabii bazı soru işaretleriyle. Şöyle diyorlardı:

“Sadece milletvekillerinin araştırma yapması yetmez. Tarafsız, profesyonel bir sürü kuruluşa çok ciddi bir şekilde bu seçmen ‘Neden CHP’ye oy vermiyor?’ diye araştırtmak gerekir. Çünkü partililer duygusaldır, herkes kendini öne çıkarmaya çalışıyor. Yani gerçekten tarafsız bir kuruluş diyecek ki şundan, şundan dolayı insanlar CHP’ye oy vermiyorlar ama şunlar olursa verebilirler. Dolayısıyla, Kemal Bey eğer bunu yapıyorsa ve öyle bir araştırmanın sonucuna göre şunları yapacağım, anlatacağım, ondan sonra bu bölgelerde zımnen örgütlenmeye çalışacağım diyorsa doğru.”

Milletvekillerinin raporu yetmez yani?

“Yetmez. Partililerin dışındaki profesyonel insanların buralarda da bu seçmeni değerlendirmesi gerekir. Farklı bir gözün bakması gerekir. Onların vermiş olduğu raporları sen kendi milletvekillerinin, örgütünün raporlarıyla birleştirip uygularsan daha doğru olur. Sonucu hemen gelmez ama seçime nereden bakarsan bak daha iki yıllık bir zaman var. İki yıl çalışmazsan çok kısa süre hemen geçer ama çalışırsan uzun bir süredir evrilmeyi sağlayabilir. Ve buralarda CHP kendi oy oranını yükseltebilir. Yani o 25’i, 30’lara getirebilir. Onu 30’lara getirdiği zaman da beraber olduğu siyasi partileri yan yana koyduğunda 50’nin üzerine çıkmak gibi bir olayı gerçekleştirebilir. Yani Kemal Bey eğer bu hamleleri doğru yaparsa, büyük şans elde edebilir. Tabii kendisini bekleyen bir dezavantajı da var. Partiden kopan Muharrem İnce haliyle CHP’den oy götürecek fakat sonuç itibarıyla Millet İttifakı’na oy taşıyacak. CHP’nin aleyhine ama ittifakın lehine bir durum olabilir. CHP’ye küsmüş, oy vermeyen, Kemal Bey’e kızıp sandığa gitmeyen veya arayış içerisinde olanlar İnce’ye yönelebilir. Yani CHP oyları düşer fakat ittifak oyları artabilir.”

Bunlar oy oranı düşük olan yerlere dönük öngörüler ama bir de bu yerlerin arasında geçmişte

Yazının devamı...

İsrail neden suskun kalıyor?

22 Şubat 2021

İsrail ABD’nin stratejik partneri ve Ortadoğu’daki gerçek temsilcisi... Bir başka deyişle İsrail bir görüntü. İsrail demek ABD politikası demek. Tabii ki siyasetlere göre farklı yaklaşımlar, beyanlar olabilir ama ABD sistemiyle İsrail gücü her zaman bir bütünlük içinde hareket ediyorlar. Ama ön planda daha çok ABD görünüyor, İsrail’in pek fazla sesi çıkmıyor. Dolayısıyla buna İsrail her zaman işin içinde ve göbeğinde ama İsrail adına zaten büyük güçler hareket ediyor ve İsrail politikaları daima gerçek gündemi şekillendirirken, faaliyet yürütürken, onlar suskun kalmayı ve isimlerini ortaya çıkarmayı pek arzu etmiyorlar da denilebilir. Örneğin terör örgütü PKK ve türevleriyle olan ilişkileri, onları nasıl kullandıkları gibi. Çünkü ABD daha önceleri gizliden yürüttüğü bu kirli ilişkiyi artık aleniyete döndürmüş durumda İsrail ise hala daha “derin” bir görüntü çabası içinde. Hem de İsrail gizli servisi MOSSAD’ın terör örgütüne uçurduğu istihbaratlar ve yaptırdığı yönlendirmeler bilinmesine rağmen. Yani İsrail’in bir anlamda ABD’yi kullanması gibi bir durum da söz konusu. Nasılını geçmişte kritik görevlerde bulunan eski istihbaratçı Metin Ersöz, anlatıyor:

“Bölgede ABD adına çalışan CIA unsurları ve askeri istihbaratçılar var. Askeri istihbaratçılar asker kökenlidir, cephe istihbaratı, yani bölgedeki etnik unsurlarla kısa vadeli istihbaratı yapar. Ve bunlar PKK’yı destekliyor. CIA ise daha çok stratejik istihbarattır. Yani onlar PKK’yı desteklemenin 3-4 yıl sonra ABD’ye ne kazandıracağına ya da kaybettireceğine bakar, Türkiye ilişkilerindeki dengeleri analiz etmeye çalışır. Askerlerde tabi bu vizyon olmadığı için İsrail istihbaratının yönlendirmesiyle ve dolduruşuyla oradaki operasyonlara gidiyorlar diyebiliriz.”

Nasıl yani?

“İsrail’in çıkarlarına yönelik operasyonlara kalkışıyorlar. Bunlarda da kendileri bulaşmaktan ziyade özel kuvvetlerden emekli olmuş özel güvenlik şirketleri vasıtasıyla ve eski CIA emeklileriyle bu işleri organize ediyorlar, kendileri sadece gözlemci olarak bulunuyorlar. Operatif anlamda Suriye’de merkezi bir üs kurdular.”

Pentagon istihbaratını MOSSAD mı yönlendiriyor?

“Türkiye karşıtlığı MOSSAD’ın çıkarlarına, İsrail’in çıkarlarına yöneliktir. Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir devletin ABD’ye ne faydası var? Türkiye gibi bir ülkede üsleri, bölgede gücü var. ABD’nin o bölgede çapulculardan kurulacak bir devlete ne ihtiyacı olabilir? Çıkarları açısından baktığınız zaman ABD güvenliğini tehdit eden bir şey yok. Dolayısıyla İsrail’in çıkarları önceliktir. İsrail’de zaten ABD güçlerini kullanarak kendisine orada alan sağlamaya çalışıyor. Akıllı ABD’liler de, CIA da bu işlere girmiyor ve taşeronlarıyla yapıyor.”

PKK’nın ipleri asıl MOSSAD’da anlamında mı?

“Geldiğimiz nokta itibarıyla öyle, şimdi onların çıkarına çalışıyorlar. PKK’nın asıl destekleyicisi MOSSAD diyebiliriz şu an için. Çünkü İsrail’in orada yeni bir devlet kurdurma stratejisi var,  MOSSAD’da o stratejisinin bir parçası. O stratejiye yönelik Yahudi Kürtleri bile oluşturdular. ABD’yi de o yönde etkiliyorlar.”

Yazının devamı...

ABD isteseydi rehineler kurtulurdu

20 Şubat 2021

ABD’nin hiçbir zaman Türkiye’nin müttefiki ve stratejik ortağı olmadığı gerçeği Gara’daki tavrıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Evet, ABD, PKK’lıların katlettiği şehitlerimiz için yaptığı “Eğer PKK yaptıysa kınıyoruz” şeklindeki küstah taziye mesajından daha sonra geri adım attı ve “PKK sorumludur” dedi ama bunun da inandırıcılığı yok. Çünkü gerçekten öyle düşünüyorsa bu katillerle ilişkisini, bağını kesmesi ve Türkiye’nin teröristlerle mücadelesini desteklemesi gerekir. Ama ABD ne yapıyor? Aksine, terörü, teröristleri koruyup, kolluyor, silahlandırıyor. Dolayısıyla, çok tartışılan Gara Harekâtı ya da Kurtarma Operasyonu’nu sorgularken ABD’nin bölgedeki görünen, görünmeyen varlığını da dikkate almak kritik önemde. Özellikle de CIA-MOSSAD tarafından teröristlere uçurulan istihbaratlar ve Pentagon’un sivillerden, komandolardan oluşturduğu özel birlikler, yani taşeron firmaların Suriye’de, Irak’ta teröristlerle içli dışlı oldukları, dahası, PKK’lıları yönlendirdikleri bilinirken. Dolayısıyla, bu bağlamda akla gelen soru da şu:

“Eğer PKK yaptıysa” gibisinden bir küstahlık yapan ABD’nin Gara’da ne olup bittiğini bilmemesi mümkün mü? Ya da ABD’nin yerel kaynaklardan yanıltıcı bilgi aldığını kim yer? Bunları dün MİT Kontrterör Merkezi eski başkanı Mehmet Eymür’e sordum. Öncelikle de Gara bölgesini. Yanıtı şuydu:

Gara bölgesine ben gitmedim ama çok zor bir bölge olduğunu biliyorum. Dağlık bir bölge. Hep bombalarlardı oraları ama mağaraların içine ancak birlikler indirilerek operasyon yapılabilir yoksa bombaların hiç tesiri olmuyor. Dolayısıyla, daha önce Hava Kuvvetleri Komutanı’yla haftada bir yaptığımız konuşmalarda kendisine ‘Buraya birlik indirmek lazım, çok sarp bir yer, ne kadar bombalarsan bombala hiçbir şey olmuyor’ diyordum. Çünkü tepeden baktığın zaman eğim nedeniyle mağaralar görülmüyor, yer kara harekâtı için de çok zor. Yani bence iyi bir harekât yaptılar. Harekât başarılı, başarısız demek yanlış olur ama tabii öldürülebileceklerini hesapladılar mı, onda tereddüdüm var.”

ABD bu bölgede yaşananları biliyor mudur?

“Biliyordur tabii. Bilmemesi mümkün değil. Havadan anında izliyorlar. Sönmez Bey’le ABD’ye gittiğimizde NSA’yı (Ulusal Güvenlik Ajansı) gördük, bir yerden bir uçak kalkıyor, saniyeler sonra her şeyden haberleri oluyor, her yeri gözlüyorlar. En ufak birlik hareketlerinden, geçişlerden saniyeler içinde haberleri oluyor.”

Ya rehineler? CIA onların yerinden, durumundan haberdar mıdır?

“Biliyordur çünkü PKK’yla irtibatları var. Haberlerinin olmaması mümkün değil. Her türlü fenalık bize nereden geliyor zaten ABD’lilerden. Tarihte bilinen bir sürü örnek var. Komutanın (Eşref Bitlis) uçağının düşürülmesi dâhil, PKK’lara yardım malzemesi atıldı, bir sürü destek verildi. PKK’lılarla ABD’lilerin bir arada oturup görüşmeler yaparken resimleri yayınlandı. PKK’lılarla irtibatları o kadar bariz ki artık. Yani diyelim ki sizinle ikimiz bir örgüt kuracağız, üç kişiyi zor giydiririz. Teçhizatı, silahı malzemesi var bunun, onu da bulabilirsek.. Bu silahlı bir güç ve elinde her türlü silahı var. Bunu bir yerlerden desteklemeseler hiçbir şey olmaz. Ancak uyuşturucu kaçakçılığından bir şeyler alabilirler, onda da aklı başında hiçbir müessese bunlara silah satmaz. Silah satışı da öyle git pazardan al olmuyor. Sadece ABD değil Ruslar da destek veriyorlar, bu bilinen bir şey. En azından aralarını bozmamak istiyorlar.”

Yazının devamı...

CHP’de çeyrek asırlık bir olamama sıkıntısı

18 Şubat 2021

Şimdilerde istifalar, olası istifa söylentileri, karşılıklı vefa-vefasızlık suçlamalarıyla çok konuşulan, tartışılan CHP, tam 26 yıl önce bugün (18 Şubat 1995) merkez solda birlik adına SHP ile bütünleşmişti. O güne dönük atılan başlıklar ve yapılan yorumlar da “Nihayet birleştiler” şeklindeydi. Çünkü çatının adı ve delege hesapları üzerine süren tartışmalara rağmen kucaklaşma yaşanmıştı. Tabii kişisel siyasi fedakârlıklarla. Çeyrek asır öncesine dönelim:

27 Mart 1994 yerel seçimlerine üç parça halinde giren merkez sol partilerin toplam oy oranları 1989’a göre 11 puan geriledi. Bir önceki yerel seçimin galibi olan SHP de çok büyük oy düşüşüyle elinde bulundurduğu büyük şehirleri kaybetti. Bunun üzerine sol partilerin birleşmesi gündeme geldi ama DSP buna yanaşmadı. 6 Kasım 1994’te SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından “Birleşme Protokolü” imzalandı ve “Bütünleşme Kurultayı”nın 28 Ocak 1995’te yapılması kararlaştırıldı. Ancak Baykal ile Karayalçın genel başkanlık ve birleşmenin hangi partinin çatısı altında olacağı konusunda anlaşamayınca kurultay gerçekleştirilemedi. Daha sonra Karayalçın ve Baykal’ın Hikmet Çetin isminde uzlaşmaları üzerine 18 Şubat 1995’te gerçekleşen “Birleşme Kurultayı”nda da 1003 delege birleşmenin CHP, 635 delege de SHP çatısı altında olması yönünde oy kullandı. Hikmet Çetin de oy birliğiyle CHP’nin 5. Genel Başkanı oldu. Kurultayda verilen ortak mesajın özü de şuydu:

“Sosyal Demokratları kendisiyle vuruşan, uğraşan kısır döngüden kurtaracağız.”

Yani bugünkünün tam tersi bir mesaj ve görüntü söz konusuydu. Gerçi bugün yeni sistem nedeniyle farklı partiler olsa da bölünme olmaz diyenler de var ama olası toplama, çıkarma hesaplarının hangi ittifaka ya da ittifaklar içindeki hangi partiye yarayacağı tartışmalı. O nedenle de ayrılıklar ve de bölünme olasılığının yaratacağı riskler geçmişteki gibi hâlâ geçerli. Dolayısıyla, dün eski Genel Başkan Hikmet Çetin’i aradım ve hem o günleri hem de CHP’nin bugünkü görüntüsünü sordum. Öncelikle birleşme günlerine değinen Çetin’in, yanıtları şöyleydi:

“O dönemde ben aslında bir seçimi geçirmek istiyordum çünkü 10 aylık süre içinde SHP ile CHP’nin tabanda birleşmediğini gördüm. Nitekim adaylar saptanınca da SHP’lilerden beş altı kişi vardı ve tamamı dışlandı hatırlarsanız. 1995 seçimlerini söylüyorum. Onun için ‘Bazı arkadaşlarla da beraber bir dönem daha bana müsaade edilirse, bir seçim götüreyim’ dedim. Hatta yakınımdaki arkadaşlara şöyle bir şey de söyledim, ‘Yüzde 29.9 alırsam, bırakacağım’ diye... Kendime yüzde 30 hedefi koymuştum. Ama olmadı, arkadaşlar aday olmaya karar verdiler, ben de kurultayda bir veda konuşması yaparak, adaylıktan çekildim. Ve 1995 seçimlerinde CHP üzülecek şekilde son dakikada yüzde 10’u aştı, gece yarısı 10 küsurla geçti barajı çünkü taban birleşmemişti. Sonunda o 1999’da baraj altına kadar da götürdü.”

Peki ya bugün? Yüzde 25 bandında sıkışan ve istifalarla daha da zorlanacağı iddia edilen bir CHP söz konusu?

“Bugün kritik bir dönemden geçiyoruz; ben tabii ki insanların partiden istifalarına kişisel bir tercihtir, hiçbir şekilde de karşı çıkmam ama bazı gerekçelerinin söylenmesini yadırgıyorum. Yani söylenmeyecek birkaç ifade var. İşte ‘Atatürk’ten uzaklaşıldı’, ‘Bak işte HDP’yle iş birliği yapılıyor’ falan gibi. İstifa kişisel kararlarıdır, saygı duyuyorum ama ayrılırlarken partiyi bazı konulardaki suçlamalarına katılmıyorum. Tabii ki benim de partide çok eleştirdiğim taraflar var, başından beri var. Dikkat ederseniz, ben zaten o nedenden dolayı da aktif siyaseti bıraktım. İstifa ve ayrılmaya söyleyecek hiçbir şey yok, herkesin özgür iradesidir ama keşke partiyi bu kadar olmayacak şeylerle suçlamasalardı. Bunu yadırgadım, onun dışında saygı duyuyorum.”

Kutsal değerlerin siyaset dilinden çıkarılması gerektiğine dikkat çeken

Yazının devamı...

TSK, ABD’ye rağmen yılanın başını ezecek

15 Şubat 2021

Türk Silahlı Kuvvetleri terör örgütü PKK’nın Kandil ve Sincar’dan sonra en kritik kamplarının bulunduğu Kuzey Irak’taki Gara bölgesinde son derece özel ve kritik bir harekat gerçekleştirdi. Hem de coğrafya ve iklim şartlarından kaynaklanan çok zorlu koşullara rağmen. Yani terörü, teröristi kaynağında yok etme kararlılığındaki Silahlı Kuvvetler buna dönük imkân ve kabiliyetini bir kez daha ortaya koydu. Silahı, teçhizatı, malzemesiyle... Çünkü kışın gelmesiyle birlikte PKK’lılar mağaralarına çekilir saldırmak için hava şartlarının uygun olacağı baharı beklerlerdi. Evet geçmişte de kış şartlarında gerçekleştirilen operasyonlar var ama son dönemde özelikle teknolojinin gelişimi ve mükemmel kullanımıyla Silahlı Kuvvetler her hal ve şartta teröristlerin tepelerinde...Dahası yerleri bulunamaz, hele de kendileri açısından karargâh olarak gördükleri yerlerde onlara kimse erişemez diye gizemli havaya sokulan bir çok teröristi MİT buldu, sonrasında da İHA ve SİHA’larla teknik takipleri yapılıp TSK’nın nokta atışlarıyla işleri bitirildi. Şimdi de sıra yılanın başının ezilmesinde... En tepe isimler Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın da hesabının görülmesinde... Yani PKK’lı teröristlere yaz-kış farketmeksizin malum sondan kaçış yok. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, anlatıyor:

“TSK’nın yıldan yıla gelişen donatım ve teknolojik silah sistemi var. Donatım açısından baktığımızda şiddetli kış şartlarında operasyon yapma imkân ve kabiliyeti arttı. Kıyafet, silah, teçhizat artık kışa göre de üretilmeye başlandı. Dolayısıyla eksi 20-25’lerin altındaki durumlarda muharebe imkân ve kabiliyetine kavuştu. Aslında 1992’lerde de kışın yine operasyon yapma imkân kabiliyeti vardı, mesela ben o zamanlar Hakkari’deydim 5 bin komando yine böyle bir şubat ayında çok yüksek yerlere helikopterlerle indirildi. Yani uçarbirlik harekâtı yapıldı. Ama şimdi teçhizat donatım kıyafet kış şartlarına göre daha da gelişti. Bu da TSK için büyük avantaj. Bir de tabi istihbarat avantajı var. Özellikle de İHA-SİHA’ların yetenekleriyle... 1990’larda veya 2000’lerde orada görev yaparken bunlar yoktu dolayısıyla keşif gözetleme istihbarat sağlama imkânınız azdı. Şimdi teknolojinin, silahların gelişmesiyle TSK’nın savaşma imkân ve kabiliyetleri arttı. Artık TSK yaz kış, sohbahar bahar şeklinde donatım, malzemesi ve silah sistemiyle muharebe ve operasyon yapabilir yeteneğe kavuştu. Daha önce yok muydu? Vardı ama teknolojik yetenekler bu imkân ve kabiliyetleri artırdı.”

Türkiye’nin büyük bir kararlılıkla terör ve teröristlerle mücadele ettiğini belirten Babüroğlu “ama” diyerek devam ediyor:

“Terörle mücadele tarihinde dört faktör çok önemli. Birincisi terörü kaynağında kurutma. Bunun için barındığı,yuvalandıkları kampları olan yerleri kontrol etmeniz ve orada bulunmanız lazım. Yani pençenizi atmanız ve ayrılmamanız lazım. Çünkü akışkandır terör gelir oraya tekrar yerleşir. TSK bunu başarıyla yapıyor. İkincisi terör örgütünün sözde lider kadrosunu etkisiz duruma getirmeniz lazım. Şu anda nokta istihbaratı ve vuruşlarla Türkiye bunu da yapıyor. Hem kuzey Irak’ta hem Güneydoğu’da. Üçüncüsü terör örgütüne katılımı engellemeniz gerekiyor. Çünkü terör örgütü kaybını neyle karşılayacak?Yeni katılımla, şu anda yetkili makamların açıkladığına göre katılımda minumum düzeye inmiş. Demekki burada da başarılı. Yani Türkiye kaynağında yok etme sözde lider kadrosunu etkisiz duruma getirme ve katılımı önleme açısından başarılı. Şimdi geldik dördüncü ve en önemli ayağı olan lojistik desteğin kesilmesine. İşte burada sıkıntı var. Neden? Çünkü ABD gibi küresel güçler ona destek sağlıyor. Belki doğrudan PKK’ya sağlamıyor ama Fırat’ın doğusundaki PYD/PKK terör örgütüne verdiği her silah, her mühimmat veya kıyafet,teçhizat,finans nereye akıyor? PKK’ya... Dolayısıyla bu lojistik desteğini kesmediğiniz sürece terör örgütünü tümüyle sıfırlamanız mümkün olmuyor.”

Dördüncü ayak kesilse PKK biter yani?

“Dördüncü ayağı ABD kesse 6 ayda PKK çözülmeye başlar. Çünkü tedavi edeceği ilaç bulamaz, elemanlarına verecek para, kıyafet, yiyecek bulamaz. Silah bulamaz, silaha koyacağı mühimmatı tedarik edemez. Dolayısıyla da çözülür ve yok olur...”

Özetle; 22 yıl önce bugün terörist başı Abdullah Öcalan’ı Kenya’da yakalayıp Türkiye’ye teslim eden ABD, isteseydi terör örgütü PKK’yı da sıfırlayabilirdi o zaman? O’nu ortadan kaldırma imkân ve kabiliyetine her zaman sahipti. Ama ABD ne yaptı? Kalleş ve cani terör örgütünü, teröristleri koruyup kolladı. Halende öyle. Ama TSK’da ABD’ye rağmen yılanın başını ezme, hesabı hepten kapatma konusunda kararlı...

Yazının devamı...

'CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı belli'

13 Şubat 2021

CHP’li Gürsel Tekin, İnce’nin ayrılmasıyla CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı hesapları değişti iddialarını değerlendirdi: 'CHP’nin adayı var ona hiçkimsenin tereddütü olmasın ama koşullar öyle bir noktaya getirir ki tek adayla çıkmak zorunda kalırsınız. O zaman ittifaktaki partilerin de gönül rızasıyla aday belirlenebilir. Koşullar her siyasi parti kendi adayını çıkaracak derse zaten CHP’nin adayı hazır...'

CHP’li 17 milletvekili istifa iddiasını yalanladı ama bu partideki dalgalanmanın sona erdiği anlamına gelmiyor. Çünkü kaynama, teşkilat, taban bazına sirayet etti. Bu bağlamda da Muharrem İnce’ye kızan kadar hak veren de var. İstifalar, olası istifa söylentileri, karşılıklı vefa-vefasızlık suçlamaları da bunun açık kanıtı. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun parti öz gücünden ziyade toplama çıkarmaya endeksli ‘dostlarla iktidar’ söylemiyle zaten karışık olan CHP’deki kafalar hepten karışmış durumda. Hem İnce ve arkadaşlarının CHP’deki eksen kaymasına yönelik suçlamaları hem de Cumhurbaşkanlığı seçimine dönük hareket ve aday hesaplarında revize tartışmaları dikkate alındığında. Mesela “CHP artık CHP’li olmayan birini Cumhurbaşkanı adayı gösteremez” diyenler var. Yani İnce rüzgarının vereceği zararı kestirmek zor ancak parti sözcüsü Faik Öztrak’ın ‘yel kayadan ne götürür’ sözüyle geçiştirilemeyecek kadar ciddi sıkıntılar yaratacağını söylemek mümkün. Dün bu durumu parti tabanı ve vatandaş arasında en çok görünen CHP’lilerden, İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’le konuştuk. Söze “Özellikle son olup bitenler üzücü bir tablo” diye başlayan Tekin’in ifadeleri hem CHP yönetimine hem de İnce’ye eleştiri odaklıydı:

“40 yıldır CHP’ye emek vermiş CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olmuş bir arkadaşımızın ayrılması parti açısından da bizim açımızdan da üzücü bir tablodur. Bunu hiç bir siyasi parti istemez. Keşke olmasaydı. CHP’nin birliğe, dirliğe ihtiyacı olduğu bir dönemde bu ayrılık doğru değildir. Genel merkez yöneticileri bu arkadaşlarımızın ayrılmaması için özenle bir çaba sarfedebilirdi. Bu eleştirim sayın İnce ve ayrılan üç milletvekili için değil, teşkilatlardaki sizden bizden anlayışı CHP’yi rahatsız eden bir anlayıştır. CHP Genel Başkanı sayın Kılıçdaroğlu’nun fıtratında böyle bir şey yoktur. Bu sizden bizden anlayışını CHP yöneticileri derhal terketmelidir. Sayın İnce’nin gerekçeleri çok doğru gerekçeler değil. CHP sayın İnce 2018’de Cumhurbaşkanı adayıyken ekseni neyse bugün aynı eksende. Yönetim biçimiyle ilgili haklı eleştirileri olabilir bunu elbette parti içinde yapabilirdi ama böyle kritik bir süreçte ayrılık doğrusu CHP’ye zarar vermiştir.”

‘Yöneticiler gelir, gider’

- Zarar derken?

“Psikolojik bir zarar yoksa böyle bir rey olarak değerlendirmek istemiyorum. Çünkü önümüzdeki süreçte vatandaş, CHP tabanı nasıl davranacak, nasıl karar alacak bugünden onu tarif etmek mümkün değil. Ama geçmiş döneme baktığımızda CHP’de zaman zaman ayrılanların çok ciddi bir sonuç aldığını görmedim, bu olmuyor. Ben hem CHP Genel Merkezi’ne hemde sayın İnce’ye ya da sayın İnce gibi CHP’den kopup parti kurmak isteyenlere buna sayın Sarıgül dahildir şunu söylemek istiyorum. Bir partide insana verebilecek ne varsa verildi bu arkadaşlarımıza. Sayın Sarıgül’e de verildi, sayın İnce’ye de verildi. Bu partinin kurumsal kimliğine hepimizin vefa borcu var. Yöneticiler gelir, gider. Ben 6 tane Genel Başkan değiştirdim. Herkese şunu hatırlatmak istiyorum sayın Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı yolunu açan, sayın Melih Gökçek’e Ankara’da belediye başkanlığının önünün açan 1992-93’de soldaki üç tane siyasi parti SHP, DSP ve CHP’nin ayrılıkları olmuştur.”

- İnce ısrarla Kılıçdaroğlu ile görüşme talebini yineledi?

Yazının devamı...

‘Tüm siyasi suikastların arkasında ABD var’

11 Şubat 2021

ABD Başkanı Joe Biden, izleyeceği dış politikayla ilgili konuşmasında, diplomasiyi kullanacağını, geleneksel müttefiklerle yakın iş birliğine geri dönüleceğini söyledi ama gelişmeler ve gelen emareler ise istihbarat örgütleri vasıtasıyla el altından örtülü operasyonların da ivme kazanacağı yönünde. Nitekim daha geçen akşam ekrandaki Biden’ın politikasına dönük tartışmada eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, ABD’nin Türkiye’de suikast hazırlığında olduğu iddiasını bir kez daha yineledi. Pekin, ABD seçimlerinin sonrasında yaptığımız konuşmada bize de örtülü operasyonların daha da ön plana çıkacağına dikkat çekerek (28 Kasım 2020 tarihli yazımız) şöyle demişti:

“Pandemi var, ekonomik sorunlar var; bütün bunlara baktığımız zaman Türkiye’de bir de kültürel, mezhepsel farklılıklar var. Bunlar kaşınabilir. Akdeniz’de, Ege’de, Suriye’de bazı tavizler vermek için zorlamalar olabilir. Yine kutuplaşmadan kaynaklanan faaliyetleri kaşıyabilirler. Türkiye’yi zora sokmaya, sıkıştırmaya çalışabilirler.”

Dolayısıyla, dün Pekin’i bir kez daha aradım ve ABD’nin hem geçmişteki örtülü faaliyetlerini hem de suikast hazırlığı iddialarındaki ısrarının gerekçelerini sordum. Anlattıkları çarpıcıydı:

“Türkiye ile ABD arasında bir sürü sorun var. O sorunların çözülmesinde S-400 dâhil olmak üzere Türkiye diyor ki ‘Ben hakkımı kullanmak istiyorum.’ ABD de ‘Hayır, sen bizim sözümüzden dışarı çıkma, öyle Akdeniz’de hakkım vardır, bilmem ne vardır diye kendi başına bir hareket yapma, biz ne söylersek onu yap’ diye Türkiye’yi zorluyor. Türkiye’yi nasıl kendi isteğine çekecek? Ancak Türkiye’yi içeride meşgul ederse. İçeride sorunları nasıl yaratacak? Birtakım suikastlar yapmak, yaptırmak suretiyle yani illa kendisinin yapmasına gerek yok, yaptırmak suretiyle olabilir. Onun için ben birkaç ay içerisinde bir şeyler olabilir diye değerlendiriyorum. Büyük ihtimalle MİT’in elinde de yeteri kadar bilgi vardır bu konuyla ilgili.”

Siyasi suikastlar derken?..

“Bakın, toplum kanaat önderleri de olabilir, siyasi de olabilir. Toplumun sinir uçlarına dokunacak suikastlar yapılabilir. Mesela diyelim ki gösterici gençlere polis ateş etti, bir genci vurdu ya da vurduruldu. Olaylar nasıl, ne kadar büyür böyle bir durum olsa? Ya da partiler arasında sert söylemler var. Bunlardan birisi olabilir, milletin sevdiği bir lider olabilir, bir kanaat önderi olabilir. Kanaat önderi dediğim, bu cemaatlerden, tarikatlardan birisi olabilir. Onun için bu konuda daha dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü ABD bu işi geçmişte çok yaptı.”

Mesela?

“1990’lardaki cinayetler büyük ihtimalle FETÖ ve ABD ile bağlantılı. Mesela Uğur Mumcu olayının onlarla bağlantılı olduğunu değerlendiriyorum. Hrant Dink mesela onlarla bağlantılı. Kesinlikle Ermenistan’la yakınlık istenmiyor.”

Yazının devamı...

‘Kitlesel bağışıklığa daha çok uzağız’

8 Şubat 2021

Artık milyonlarla ifade edilen aşılamaların etkisi beklenirken bir yandan da İngiltere’den yayılan mutasyonlu koronavirüs ve artan bulaş hızı nedeniyle tüm dünya tedirgin. Buna karşı “Havaların 2021 baharında daha da ısınması, toplumsal bağışıklık, aşı ve mutasyonlar Covid-19’u yok edecek. Virüs bulaştıkça kendi sonunu getirecek” gibisinden öngörüler de var. Yani endişe ve umut ikilemi sürüyor. Bu bağlamda Türkiye’deki tabloya baktığımızda ise görüntü şu: Sıkılaştırılan önlemlerle koronavirüsün yayılımında bir düşüş meydana geldi. Hele de aşılamanın artarak devam etmesiyle umutlu bir tablo ortaya çıktı. Ancak son gelen rakamlar pandemide durumun ciddiyetini koruduğunu gösteriyor. Tabii bu arada en çok merak edilen bir başka nokta da hala günlük 7 bine yakın gerçekleşen vaka sayıları ve milyonlarla ifade edilen aşılama faaliyetleriyle kitlesel bağışıklığın ne durumda olduğu. Dün bunları Dünya Sağlık Örgütü’nde uzun yıllar salgın hastalıklar ve virüslerle ilgili Tanı, Sınıflandırma ve Değerlendirme Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün’e sordum. Öncelikle de günlük inip, çıkan vaka sayısı ve periyodik düşüşteki ölüm sayısının niyesinden başlayarak. Yanıtı şuydu:

“Vaka sayının yüksekliği ama ölü sayısının düştüğü bir gerçek. Çünkü biz insanlar olarak bunu daha erken saptayıp ilk belirtilerde gidiyoruz, yani erken tedavi alıyoruz, dolayısıyla daha az öldürüyor yoksa virüsün öldürücülüğü azalmıyor. Hani kanserden korkma geç kalmaktan kork hikâyesi var ya onun gibi. Bir de komplikasyonlarla daha iyi uğraşmayı öğrendi hastaneler hekimler. Virüsün İngiliz varyantı daha öldürücü değil ama daha kolay bulaşıyor ya da daha hızlı bulaşıyor. Onun için insanlar aşılar konusunda Çin malı, Rus malı yok ABD malı ya da İngiliz veya Alman malı diye düşünmemeli. Virüse karşı geliştirilmiş ordularımız var bunu kullanmamız lazım demeli. Ama bütün aşılarda 2’inci dozun 14 ila 28 gün içinde yapılması lazım. Eğer bunu yapmazsan o kişiyi zora sokuyor… Daha erken yaparsan da zora sokuyor çok daha geç yaparsan da zora sokuyor.”

- Ne demek zora sokmak?

“Zora sokmak şu bağışıklık sistemiyle oynuyorsun. Bağışıklık sistemi dünyadaki en karışık sistemlerden bir tanesi beyin gibi. Yani vücudun her yerine gidiyor orada antikor yapan hücreler var tamam ama olay sadece onlarla bitmiyor. Bir de bellek hücreleri var, ondan sonra öldüren hücreler, yiyen hücreler var. Bizim aşılarla şu anda uğraştığımız en önemli gösterge virüse karşı vücut antikor yaptı mı yapmadı mı? Bu çok önemli ama tek bir gösterge. Mesela şu anda hiçbir bir bilim insanı çıkıp bu aşıya karşı T hücresi oluştu mu ona bakmıyor. T hücresi ne yapar? Belleğini bulur. Bu T hücresi 6 ay sonra aktif mi ona bakamıyoruz çünkü henüz onu yapan aşı olmadı. Altı ay geçtikten sonra denenecek bu. Yani hastalığı geçirenlerde biz buna bakıyoruz ama henüz aşı yapılanlarda bilemiyoruz.”

İkinci aşı gecikirse ne olur?

“Bağışıklık, dengesi bozulabilen bir sistem. Aşıyla bağışıklık sistemin o virüse karşı teyakkuza geçiyor. Bu da en güzel 2’inci doz 14-28 gün arasında olursa gerçekleşiyor. Bir ayı geçerse ekipler çekilmeye başlıyorlar, yavaş yavaş azalıyorlar… Diyelim ki 2 ya da 3 ay sonra ikinci dozu oldun bu sefer yeterince ekip kalmıyor, 3-5 tane ekip bunu tanıyor gerisi başka şeylerle uğraşıyor. Hâlbuki 14 ila 28 gün içerisinde yaparsan o anda vücutta belki 500-bin ekip virüse saldırmaya hazır bekliyor. Yani geç olursan bağışıklık sistemin unutkanlığa geçiyor.”

- Zamanlama çok önemli yani?

“Evet, bir ayı geçmeyeceksin, yoksa sıfırlamış oluyorsun. Unutkanlık yan etkilerini ya da başka yan etkileri bir yerde kamçılamış olacaksın. Yani kalbe gitmesini, yumurtalıklara, böbrek üstü bezlerine gitmesini kamçılamış olacaksın. Bu sadece virüs hastalığı değil bağışıklık sistemi hastalığı ve bağışıklık sistemini yanlış yönlendirerek bir şekilde onlara yol açabilirsin... Açıkçası etkisinin ne olacağını bilmiyoruz. Yani sıfırlama dışında başka kötü etkilerde yapabilir.28 günden sonra yapmak riskli...”

Yazının devamı...