Libya’da Hafter’in ateşkes oyunları

15 Haziran 2020

Türkiye’nin devreye girmesiyle dengelerin değiştiği Libya’da meşru Milli Mutabakat Hükümeti lideri Sarrac askeri alandaki hamlesini sürdürürken, gayrimeşru muhalif güçlerin başındaki General Hafter’i destekleyen ülkeler derhal bir ateşkesin ilan edilmesi ve iki taraf arasında müzakerelerin başlaması için yoğun uğraş veriyor. Aslında buna Hafter ile birlikte bozguna uğrayan ülkelerin vekalet savaşçılarını soluklandırma ve de kendi kirli oyunlarına yeni bir fırsat yaratma çabası demek daha doğru. Çünkü daha önceleri Hafter güçlü pozisyondayken uluslararası toplumun ateşkes çağrılarını aynı ülkeler duymazdan geliyorlardı. Ya da istiyor gibi görünüyor, sütre gerisinden kuklaları Hafter’e gaz veriyorlardı. O da “ne barışı sonuna kadar savaş” diyordu. O nedenle de şimdilerdeki barış ve siyasi çözüm gibisinden söylemlerinin hiç inandırıcılığı yok. Hele de Sarrac ile Hafter’i ateşkes masasına eşit şekilde oturtma niyetleri dikkate alındığında. Dolayısıyla yine gizliden her türlü kirli tezgâhın, alçaklığın devrede olacağını kestirmek zor değil. Olası tehditleri Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor: 

“Gelişmeler kritik safhaya geldi. Önümüzde bir ateşkes var, aşiretlerin iknası var. Türkiye tek bir Libya istiyor. Onun için de istihbarat servisi bölgedeki aşiretlerle görüşüyordur. Ancak bizim gibi başka ülkelerin istihbarat örgütleri de o aşiretlerle uğraşıyordur. Bir başka şey Hafter’i destekleyen ülkeler hangi hareket tarzı geliştirebilir? Yeni bir ordu kurup tekrar taarruz etme gibi bir şey o daha sonra belki olabilir ama Hafter’in yerine siyasi bir figür çıkartabilirler. Türkiye’nin şu anda bununla uğraşması lazım. Çok fazla diplomasiyle bu işi halletmesi gerekiyor. Mutlaka silahlı kuvvetler de gerekiyor ama ABD’yle ve diğer ülkelerle görüşüp Hafter’i denklemin dışına atarken de karşı tarafın yeni bir siyasi figür çıkartıp Libya’yı bölmesine mâni olmak gibi bir şey var.”

Hafter’in artık gücü yetmez anlamında mı?

“Hafter’in gücünün yeteceğini sanmıyorum. O bölgede yapacakları en tehlikeli senaryo bir siyasi figür çıkartıp tekrar Libya’yı ikiye bölmek. Bu konuda BM’ne baskı yapmak, kimin vasıtasıyla BM güvenlik konseyinden karar çıkartarak. Kimler var orada? Beş ülke ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere...”

Sahada bir şey yapmaları zor yani?

“Bana göre sahada bir şey yapamazlar. Ha sahada şöyle bir şey yaparlar. Aşiretler üzerinde oynamak suretiyle ki oynuyorlardır, aşiretleri birbirine düşman edip ya da aşiretleri Trablus hükümetine veya işgalci geldi gibi provokasyonlarla Türkiye’ye karşı manipüle edebilirler. Yani en tehlikeli senaryo yeni bir siyasi figür çıkarılması ve bunun Güvenlik Konseyi üyesi 5 ülke tarafından desteklenmesi yoksa sahada silahlı güçlerle bir şeyler yapabileceklerini sanmıyorum...”

Bölgede kuvvet olarak Türkiye’nin yeteri kadar gücü olduğunu, hava ve deniz köprüleriyle oraya devamlı malzeme desteğinin sağlandığını belirten Pekin, devam ediyor:

“SİHA ve İHA’lar çok önemli. Oraya yeni üretilen hava savunma sistemleri de gönderildi. Gemilerimiz, denizaltılarımız da bölgede.

Yazının devamı...

“Adnan Bey’i gözümün önünde tokatladılar”

13 Haziran 2020

TBMM’ye verilen Yassıada yargılamalarının yürürlükten kaldırılmasını amaçlayan kanun teklifi gerekçesindeki “Şeklen yargı kararı niteliği taşımakla birlikte, esasen millet iradesini kaba kuvvetle gasp eden gücün siyasi arzularının maskesi niteliğinde olan bu kararların hukuk âlemimizden silinmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temelini oluşturan millî egemenlik, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin gereği olarak tezahür etmekte ve ülkemiz hukuk tarihinin karanlık bir lekeden arındırılması adına zorunluluk arz etmektedir” vurgusu bile o günlerde yaşananları anlamak, anlatmak için yeterli. Özellikle de Türk demokrasi tarihinin kara lekelerinden biri olduğunu, Türk milletinin vicdanında nasıl derin yaralar açtığını... Çünkü hem yargılama sürecindeki hukuksuzluklar, insanlık dışı davranışlar hem de sonrasında gelen idamlar ve diğer hapis cezaları kabul edilebilir değil. Çok hazin bir dönem, çok karanlık ve kötü günler. Gerçekten de hukuk âleminden silinmesi gereken kara lekeler... Allah bir daha böyle günler yaşatmasın. O yargılamaları Yassıada avukatlarından tek sağ kalan Hüsamettin Cindoruk anlatıyor:      

“Davalar 1960’ın 15 Ekim’inde başladı galiba. Ondan bir hafta kadar önce Adnan Bey’in ve bakanların, Cumhurbaşkanı’nın avukatlarını Yassıada’ya götürdüler. Bizi bir hücumbota koydular. Benim hatırladığım Talat Asal, Burhan Apaydın, Orhan Cemal, Gültekin Başak vardı 6-7 avukat. Fırtınalı bir havada gittik oraya ve bizi garip bir, ne derler, pavyon gibi bir yerin önünde açıkta müvekkillerimizle konuşturmaya başladılar. Ben Refik Koraltan’la konuşuyordum; bir ara Adnan Bey hücresinden çıktı, ‘Benim avukatım gelmedi’ dedi. Avukatıyla konuşmak istiyor, çünkü hiçbir şey bilmiyor. O sırada adını tam vermeyeyim, çocukları falan mahcup olmasın, bahriye yüzbaşısı S. Adnan Bey’e bir tokat attı. ‘Ben sana açma demeden kapıyı açmayacaksın demedim mi!’ diye bağırdı ve Adnan Bey içeri gitti, herhalde içeride de dövdüler. Ve orada bir şey ortaya çıktı ki bunların neyle yargılandıkları, yargılanacaklarından hiçbir haberleri yok. İlk defa gün yüzüne çıkıyorlar. Nitekim mahkemenin birinci celsesinde Adnan Bey bunu söyledi. ‘İlk defa gün yüzüne çıkıyorum, onun için konuşma güçlüğü var, kusura bakmayın’ dedi. Hatta rekaket diye bir tabir var, kekeliyorum anlamına gelen bir kelime kullandı. ‘Sadece zabit beylerle konuşabildim’ dedi. Zabit dediği de muhafızları, o da şu; saat başı ya da iki saatte bir birbirlerine teslim ederken asteğmenler, teğmenler Adnan Bey’i uyandırıyorlar sağ olduğunu görerek yeni adama teslim ediyorlar. Uyuyamıyor da Adnan Bey, Allah rahmet eylesin, eziyete bak...





Yazının devamı...

“Irkçılık ABD’nin genlerinde var”

11 Haziran 2020

ABD’yi ateşe veren protestoları her ne kadar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında boğarak öldürmesi tetiklese de aslında bunun yönetimin, daha doğrusu, gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin ırkçı tavırlarının birikiminden kaynaklı olduğunu söylemek daha gerçekçi. Yani bu isyan ettiren görüntüler tarihsel bir kalıtım olarak devam edegelen bir durum. Hem de sadece siyahilere değil, ABD’deki “makbul beyazlar” dışındaki tüm renkli ırklara ya da başka dini inançtaki insanlara. Dolayısıyla, Cumhuriyetçi Trump’ın muhalifi Demokratlar’ın şimdilerde Kongre’ye sunduğu Amerikan polis teşkilatı ile yargıdaki ırkçı ayrıştırmanın sonlandırılmasını öngören ve polislerin müdahale yöntemlerini kısıtlayan tasarısı tam anlamıyla politik bir manevra. Çünkü evet, ırkçı kaynamanın ivme kazanmasında Trump’ın kişiliği, tavrının payı büyük ama bu, yönetimde Demokratlar olsaydı ABD’de böyle bir olay yaşanmazdı anlamına da gelmiyor. Niyesini Washington eski Deniz Ataşesi ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Bu olaylar kendilerini üstün gören, dünyaya hükmeden Batı emperyalizminin uzantısı olan ABD’deki Anglosaksonların diğer bütün ırklara ve dinlere karşı yıllardır takınmış oldukları tavırlarının patlaması. Yani uyguladıkları ayrımcılığın bir sonucu. Neticede oradaki Meksikalı da, Hintli de Amerikan vatandaşı olmuş ama adamlar hepsini aşağılıyor. Onları ikinci sınıf vatandaş gibi görüyor. Yani şu anda başta kim olursa olsun, bu, ABD’nin geleneksel, kendi ülkesinde yaşayan milyonlarca sözde Amerikalı olan ama kendi ırkı diye tanımladıkları Anglosakson sınıfına girmeyenlere karşı yaptığı baskının patlaması, olaya öyle bakmak lazım.”

Sorun sadece Trump’ın tavrı değil anlamında mı?

“Bu sadece Trump’ın bakış açısı değil. Demokratlar geldiği zaman da çok değişmeyecek, sadece siyaseten onlar biraz farklı görünecekler. İşin vahim tarafı o. Bunlar ABD’yi yönetenlerin genlerine işlemiş. Trump olmasa, iktidarda şu anda Demokratlar da olsa böyle bir patlama olurdu. Belki üç ay sonra, belki beş ay sonra olurdu ama yine olurdu. Trump bunu biraz daha hızlandırdı, yoksa ne yazık ki kuruluşundan beri güttükleri politika ırkçı, kafatasçı, ari ırk yaratacak gibi, diğerlerini hep aşağılayıp horlayan cinsten. Ha Demokratlar biraz daha hak verir gözüküyorlar falan ama aslında birbirlerinden farkı yok.”

Ari ırk derken?

“Hitler Almanyası’na benzetebilirsiniz. Hitler Almanyası’nın yaptığını aslında Amerikalılar kuruluşlarından bu yana yani 250 yıldır yapıyorlar. Tabii bu arada bir sürü katliamlar var, acımasızlıkları var. En vahim örneği, bırak Vietnam’ı falan, Japonya’da atom bombasını sivil halkın üzerine attı. Milyonlarca sivili öldüren adamdan ne beklenir, aynı gen. Bunun hiç affı maffı yok. O dönemde ABD’de fabrikada sanayide çalışan Japonları da tutukluyorlar. Bombaları atmadan bir iki gün evvel ya da attıktan hemen sonra. Yani ABD’de yaşayan, oraya bir sürü hizmet etmiş de olsa, o insanlara bakış fark etmiyor. Bir şey yapmasınlar diye tutukladılar denilebilir ama yine de adamların ne kadar gaddar ve acımasız olduğunun en güzel göstergelerinden biri...”

Peki ya Trump’ın olayları yatıştırmak için orduyu göreve çağırması ve Pentagon’un yok demesi, bunun ABD’deki genetik konuyla ilgisi var mı? Asal, devam ediyor:

“Ordu bile karışmak istemedi çünkü göstericiler haklı. Bu birikimin patlaması. Buna müdahale ederse, ordu da kötü olur kendi halkına karşı. Bir de ordu dediğin, sadece Anglosaksonlardan değil, ordunun içinde de zencisi, İspanyol’u, Meksikalısı da var. Polisin içerisinde de öyle. Ordu saf apayrı bir grup, yani Trump’ın kafasında oluşturmak istediği ari grup değil. Onun için ordunun komutanları Trump’a destek çıkmamakla akıllılık ettiler. Siyasi anlamda söylemiyorum, kendi geleneksel anlamda halkın düşmanlığını nefretini niye kazansın?”

Yazının devamı...

Libya’da kartlar Türkiye’nin elinde

8 Haziran 2020

Türkiye’nin devreye girmesiyle dengelerin değiştiği Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Hafter’e bağlı milislerin işgalindeki yerleri tek tek geri alıyor. Yani Rusya, Fransa Mısır ve BAE destekli kirli oyun sahada bozuldu, kukla Hafter bozguna uğradı. Ama aynı ülkeler şimdi de “acil ateşkes” hesabıyla masada Libya Ordusu’nun ilerleyişini durdurma çabasında. Tabii buna şu an itibarıyla Ulusal Mutabakat Hükümeti’nden yana görünen ancak bunu net olarak deklare etmeyen ABD’de dahil olmak üzere. Çünkü ABD, bir yandan da Hafter’le görüşüyor, daha doğrusu ikili oynuyor. Dolayısıyla Suriye’de olduğu gibi Libya’da da tarafını ve tavrını çok net ortaya koyan Türkiye yine en kritik, en önemli aktör konumunda. Bunda da sahada ortaya koyduğu imkân ve kabiliyetinin, yani sert gücünün etkisi büyük. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, anlatıyor:

“Libya’da Hafter’i destekleyen güçler Mısır, BAE, Rusya arasında bir koordine yok. Oysa Türkiye’nin oradaki konumu, hem teknik desteği, danışmanlığı hem sağladığı askeri sistemlerle bir koordine var. Bu koordine, onların koordinesizliğini tabi etkisiz kıldı ve Türkiye önemli bir adım attı. Vekaletler savaşı, yani hibrit savaşı üzerinden sert gücünü kullanarak bir üstünlük elde etti.

Şu anda vekalet savaşında ortaya çıkan gerçek şu. Hafter yenildiği için Hafter’i destekleyen Putin de yenilmiştir. Hafter’i destekleyen Fransa, BAE, Mısır’da yenilmiştir. Şimdi Türkiye sahada elde ettiği bu üstünlüğü masaya daha rahat yansıtacak. Suriye’de gerçekleştirdiği operasyonlarla da aynı şeyi yaptı. Ancak masaya yansıtmasında Rusya, Fransa, Mısır, BAE’de var ama onu saymıyorum. Bu üç ülke karşı çıkıyor. Bu üç ülkenin karşı çıkışı Sarrac ile Hafter’i ateşkes masasına eşit şekilde oturtursa bu Türkiye’nin kazandığı üstünlüğün bir noktada zayıflaması demek.”

Türkiye bunu kabul eder mi?

“Etmeyecektir. Şu anda zaten Ankara zirvesinde Sarrac ile Türkiye’nin verdiği mesaj da o, Hafter ile masaya oturmayı kabul etmiyor. Ama BM baskısı, ABD, Rusya’nın ve dolaylı olarak Çin’in baskısı olurda Sarrac ikna edilir Hafter ile masaya oturur mu sorusunun cevabı anlamlı, önemli. Daha doğrusu Türkiye bu konuda BM’nin, ABD’nin, NATO’nun ve Rusya’nın baskısı sonucunda veya göstereceği tepkiler sonucunda ikna edilir mi? Türkiye elbette bazı kartlar sürecektir, oradaki var olan gücünün devamı, belki orada bir üs isteyecektir bunun karşılığında. Ya da Türkiye ateşkesi kabul edecektir ama Hafter’in kesinlikle Libya’nın geleceğinde söz sahibi olmamasında bazı maddelerin yazılması yönünde bir girişimde bulunacaktır. Sahadaki bu üstünlüğün masaya tam şekilde yansıyıp yansımayacağını ABD’nin, NATO’nun, BM ve Rusya’nın Türkiye ile yapacağı görüşmelerden sonra göreceğiz.”

Şu anda Türkiye’nin elinin son derece güçlü olduğunu belirten Babüroğlu “ama” diyerek devam ediyor: 

“Bir kere Sarrac ancak Türkiye’nin verdiği kararı iletiyor oraya. Libya’da şu anda en önemli aktör Türkiye’dir. Çünkü Rusya desteklediği cephede yenildi, geri çekildi kan kaybetti. Türkiye Hafter’in varlığını, Libya’daki konumunu kabul etmeyecektir. Ve bu kabul etmemesi ABD, Rusya, Fransa, Almanya gibi ülkeler nezdinde ne olacaktır onu bilmiyoruz. Şimdi önemli olan şu ateşkes yok, iç savaş devam ediyor. İşte burada artık Putin devreye girecektir. Rusya acaba ABD’yi ikna edebilir mi bu konuda. Bunlar tabi Suriye ile çok ilgili ama Türkiye sert gücünü kullanarak Libya’da önemli bir adım attı. Kartlar Türkiye’nin elinde şu anda. Türkiye olmadan masada kartlarla oynayamaz diğer aktörler. Benim değerlendirmeme göre; Türkiye Suriye’de nasıl yerleştiyse Libya’da da yerleşecek. Libya tabi Suriye gibi komşu olmadığı için bir kara-hava üssüne ihtiyacı var. Tunus sınırındaki Vatiyye Hava Üssü çok önemli, kritik. Orayı zaten veriyor Sarrac Hükümeti Türkiye’ye ama onun vermesinden çok ABD, NATO buna ne der önemli. Onun için AB ile iş birliği görünüyor Türkiye’nin...”

Libya’da kalıcı Türk üssü yani?

Yazının devamı...

Irkçı patlamaya karşı CIA, FBI neden uyanmadı?

6 Haziran 2020

ABD, bugüne dek dünyanın birçok ülkesini demokrasi götürüyorum diye kan ve gözyaşına boğdu, hâlâ da aynı kafada... Bu müdahalelerde de Amerikan gizli servisi CIA’nın rolü ve askeri darbeler, siyasi suikastlar, şantaj-propaganda gibi yöntemlerle ülkelerin dinamiklerini nasıl kışkırtıp, tetiklediği bilinen gerçek. O nedenle de koronavirüs kâbusunun ardından ABD’yi ateşe veren protestoları her ne kadar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında boğarak öldürmesi tetiklese de aslında yönetimin ırkçı tavrına karşı gelişen toplumdaki bu kaynamayı kestirmek hiç zor değil. Yani bu patlamanın zaten süregelen rahatsızlığın bir sonucu olduğu açık. Dolayısıyla da kafa karıştıran soru şu:

Dünyanın her köşesini manipüle eden, bu yolda eli kanlı terör örgütleriyle dahi iş birliğinden çekinmeyen, onları kullanan CIA ve FBI, kendi ülkesindeki ırkçı kaynamaya, patlamaya karşı neden uyanmadı ya da uyanamadı? Dahası, bu olayda başka kirli hesaplar da olabilir mi? Soruya MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş yanıt veriyor:

“Temel konu ABD’de bitirilemeyen ırkçılık meselesi. Bu tarihsel bir kalıtım olarak devam edegeliyor. Bu ırkçılığa ilaveten son yıllarda artan göçmen meselesi de var. Tüm bunlar Trump yönetimiyle birlikte, Trump’ın meseleye bakışı sebebiyle bir birikimi patlatmış oldu. Tabii koronavirüsle birlikte ABD’de ölen 100 bin kişi ve ölenlerin büyük çoğunluğu da dar gelirli, renkli kesimden, siyahlardan ve göçmenlerden. Yani koronavirüs olayı, ölümler sınıfsal eşitsizliği de gün yüzüne çıkardı. Bir toplumsal birikimin ortaya çıkardığı patlama diyebiliriz.”
CIA, FBI toplumun dinamiklerindeki bu kaynamayı öngörüp, Trump’ı uyarmaz mı?

Yazının devamı...

Kalleş PKK yeni tuzak peşinde

4 Haziran 2020

PKK’nın lider kadrolarına indirilen ağır darbe Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığının yanı sıra imkân ve kabiliyetini bir kez daha çok net ortaya koydu. Çünkü yerleri bulunamaz, hele de kendileri açısından karargâh olarak gördükleri bir yerde onlara kimse erişemez diye gizemli havaya sokulan örgütün tepe isimleri MİT ve TSK’nın iş birliğiyle tek tek etkisiz hale getirildi, getiriliyor... MİT, teröristlerin yerlerini buluyor, sonrasında İHA’larla teknik takip yapılıyor ve TSK’nın nokta atışıyla da iş bitiriliyor. Yani artık malum sondan kaçış yok, sadece sıranın gelmesini bekleme var. Dolayısıyla da son dönemde örgüt içerisinden sızan haberler daha çok panik ve çaresizlik ağırlıklı. Bunun son örneği de uzun süredir ortalarda görünmeyen terörist başı Murat Karayılan’ın bunu teyit eden PKK’nın Başkanlık ve Yürütme Konseyi’nden 18 kişinin TSK’nın operasyonlarıyla öldürüldüğüne dönük itiraflarıydı. Ancak Karayılan’ın sözlerinde çaresizliğin yanı sıra yeniden yapılanma vurgulu yeni “kalleşlik” işaretleri de vardı. Dün bu durumu Terör ve Güvenlik Uzmanı, eski bordo bereli Abdullah Ağar’a sordum. Yanıtı şuydu:

“Terör örgütleri için hiyerarşi son derece önemlidir, örgütü var eden çekirdek kadrosudur. Örgütün çekirdek kadrosunda zafiyet aldığını dolaylı yoldan itiraf ediyor, yeniden yapılanmaya gitmek gerektiğini söylüyor. Bu hem örgütün geleceği adına son derece önemli hem de örgütün angajmanları adına çok önemli. Yani aslında bunu bir fırsata da çevirmek istiyor. Örgütü yeniden yapılandırmak için ortaya çıkan etkiyi kullanma eğiliminde olduğunu görüyoruz PKK’nın. Dolayısıyla, örgüt hiyerarşisindeki bu kırılma ve parçalanmayı ortaya koyduğumuz mücadeleyi derinleştirmemiz ve örgütü bitirmemiz lazım. Bizim açımızdan çıkarmamız gereken en önemli derslerin başında bu geliyor. Örgütü işleyemez, akıl üretemez, etki üretemez hale getirmemiz gerekiyor.”

Angajman derken kastedilen nedir?

“Yeni angajmanlar geliştirmeye çalışıyor. Çünkü örgütün çekirdek kadrosundaki koymuş olduğu adamlar yani lider kadrosu onun bağlantılarıyla beraber. Bu ne demek? Örgüte yerel, bölgesel ve küresel bağlantılar çünkü örgüt bunlar üzerinden siyaset ve strateji yapıyor artık. Bir gücü, tabanı var, teröristleri var ama o teröristleri
pazarlarken o teröristler üzerinden taktik ve operasyon seviyedeki kazanımlarını stratejik bir başarıya dönüştürmeye çalışıyor. Bunları da bağlantılarıyla beraber yapabilir. Yani ABD ile AB’yle veya Rusya’yla iş birliği yapıyor. Ya da Rusya’nın, ABD’nin veya AB’nin PKK’yı kullanmasının karşılığında onları kullanarak hedeflerine yürümeye çalışıyor. O anlamda yeniden yapılanma son derece önemli...”

Örgütte sembol isimlerin tek tek etkisiz hale getirilmesinin tabanda moral motivasyon açısından büyük olumsuz etki yarattığını belirten, Ağar, PKK’nın şu andaki pozisyonunu da şöyle tanımlıyor:

“PKK, Türkiye’de silahlı terörist etkisi ve varlığı adına son derece ağır bir darbe almış durumda. Biz PKK’nın Türkiye üzerindeki silahlı etkisini kırdık, neredeyse sıfırladık muazzam bir başarı, 35 yıldır yapamamıştık. Bunu başardık ama bununla beraber siyasi varlığını bir şekilde devam ettiriyor ve Türkiye’deki siyasi ana eksenleri manipüle ediyor. Yani Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nı birbirine düşürmeyi başarmış durumda. Bir diğer tarafıyla Suriye’de son derece güçlendi; meşrulaşmaya, yani siyasallaşmaya çalışıyor, siyasi bir erke dönüşmeye çalışıyor. Burada rol sahibi olmaya çabalıyor. Bunu yaparken de Kürt kimliğini birleştirerek yapmaya çalışıyor. Bu son derece tehlikeli. Bir yandan Kürtler için tehlikeli, onları illegalleştiriyor, bir yandan da Kürtlerle Türkleri karşı karşıya getiriyor. Siyasallaşma noktasında Batı dünyasının desteğini de arkasına almış durumda. Yani son derece tehlikeli bir evredeyiz.”

Nasıl yani?

Yazının devamı...

Ortadoğu internette de savaşıyor...

1 Haziran 2020

Dünyada her gün genelde hükümetleri, askeri tesisler ve firmaları hedef alan siber saldırılar yaşanıyor. Bunların ardında kimlerin olduğu ise ya bulunamıyor ya da bu izinin sürülmesi, aylar veya yıllar alabiliyor. Genelde saldırılar zayıf noktaları keşfetmek ve bu noktaları kullanıp ne kadar zarar verebileceğini denemekten keyif alan bilgisayar korsanları kaynaklı deniliyor ancak devletlerin hedefli siber saldırılar yaptıkları da biliniyor. Örneğin bunlar arasında en çok yankı bulanlardan biri,10 yıl önceki İran’ın nükleer tesislerini hedef alan “Stuxnet” virüsüydü. Bilgisayar ortamındaki bu saldırı İran’ın nükleer tesislerindeki uranyum zenginleştirme sürecinde santrifüjlerin frekanslarını manipüle ederek sistemi devre dışı bırakmıştı. Ve bu virüsün ABD gizli servisi Ulusal Güvenlik Kurumu(NSA) ile İsrail ajanları tarafından geliştirildiği anlaşılmıştı. Yani planlı bir “siber operasyon” söz konusuydu. Dolayısıyla da o günden bu yana Ortadoğu’da İran ve İsrail arasında süren, son dönemde de tırmanan bir “siber savaş” durumu ve gerginliği var. Gelişmeleri ve olası tehditleri Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor:

“Şu anda Ortadoğu’da İsrail ile İran arasında siber savaş açık ve net olarak yürütülüyor. İran’ın arkasında Rusya var ve onlar kendilerini gizliyorlar. ABD’de İsrail’in arkasında… Bunlardan ilki İran’daki uranyum zenginleştiren santrifüjlerin hızını yavaşlatmaktı. Mesela İsrail geçtiğimiz ay içerisinde de İran’daki Çin ve Hindistan’ın da petrol aldığı en kritik dolum, dağıtım yerinin merkezine siber saldırı yaptı. Çıkan karışıklık nedeniyle de orada 15-20 gün civarında dolumlar falan gecikti. Arkasından. İran, İsrail’in su dağıtım şebekesine yaptı aynı şeyi. İsrail bir şey olmadı falan dedi ama onlarda ciddi anlamda etkilendiler.”

Görünen ve görünmeyen iki cephe var o halde?

“ABD’de bu işi önce NSA yapıyordu, sonra siber savaşla ilgili bir komutanlık kuruldu. Başında da bir orgeneral ya da oramiral var. Mesela 2019’da İran’daki banka sistemleri gönderilen virüslerle ya da komutlarla çalışamaz hale getirildi ve insanların banka hesapları da etkilendi. Bu savaşların sadece cephede değil sivilde de etkili olduğunu gösteriyor. Yani gelip ülkeye bomba atmıyorlar ama ülkenin içindeki bilgisayar sistemlerine ya da programlarına girmek suretiyle halkın hayati ihtiyaçlarını karşılamasında sorunlar ortaya çıkartıyorlar. Bu iş propaganda amacıyla da kullanılıyor, farklı propagandalar yapıyorlar. Doları ya da başka yabancı paraları veya altını algı yaratarak istedikleri gibi ayarlayabiliyorlar...”

Peki ya askeri açıdan etkileri, Örneğin füzeler hava savunma sistemleri ya da İHA, SİHA’lara müdahale olasılığı gibi? Pekin devam ediyor:

“Bu uydulara varıncaya kadar yani yarın bir gün büyük ihtimalle insansız hava araçları konusunda da olabilir. Onların merkezleri de hacklenebilir ya da programları ele geçirildiği zaman bir şeyler yapılabilir. Hava savunma sistemleri, füzeler aynı şekilde kullanamayabilirsiniz. Yani bir takım şifreler ya da programlar girilmek suretiyle paranızla aldığınız füzeleri kullanma imkânınız olmayabilir. Onun için birçok şeyin özellikle de yazılımların milli olması gerekiyor. Yoksa riskli.”

Nasıl yani?

“Dünyaya baktığımız zaman ırkçılık yapmak istemiyorum ama sonuçta Yahudilerin bu sistemlere sahip oldukları, yani bilgi yazılım programlarıyla ilgili şirketlere sahip oldukları görülüyor, Türkiye’de dâhil olmak üzere. Dolayısıyla Türkiye mutlaka her ülke gibi mili yazılım programını geliştirmek durumunda. Ne kadar kapalı devre internet falan yaparsanız yapın sonuçta bir yerden girmek mümkün sisteme. Girip oradan bilgi aldıktan sonra da hem istihbarat elde etme anlamında kullanılıyor hem de aldığı istihbaratla onların sistemlerini mesela bir ülkede elektrik üretimini kesme bazı yerlerdeki elektrik sistemlerini çalıştırmama, uyduların düşürülmesi, uydularla irtibatın kesilmesi dâhil olmak üzere çok geniş boyutlarda etki alanı var siber savaşın. Bu saldırılara karşı bizde de bütün devlet kurumlarının aldığı tedbirler var, siber savaşla ilgili de istihbarat teşkilatı sorumlu ama bu konuda yeni bir örgütlenme gerekiyor. Gerçekten özel ve daha güçlü bir sisteme ihtiyacımız var...”

Yazının devamı...

Hafter Rusya’nın mı CIA’nın mı adamı?

30 Mayıs 2020

Türkiye’nin desteğiyle Libya’da üstünlük sağlayan Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti, yani Sarrac yönetimi uluslararası camia tarafından “meşru” yönetim sayılmakla beraber, birçok ülke bu yönetime karşı savaşan General Hafter’in güçlerine destek veriyor. Bunların başında da Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa var. ABD ise özellikle Rusya’nın Hafter’e savaş uçağı gönderme hamlesine karşı yaptığı çıkışla şu an Sarrac’ı destekliyormuş havası verdi ama bu Hafter ile de temasının olmadığı anlamına gelmiyor. Yani ABD, eskilerde kendisinin doğrudan kullandığı ama şimdilerde ise Rusya’nın adamı ya da Libya’daki vekâlet savaşçısı pozisyonundaki Hafter’le de bağını koparmış değil. Dolayısıyla, Libya’daki karmaşık görüntüyü daha da flulaştıran soru şu:

Yıkılmadan önce Sovyetler Birliği’nde askeri eğitim gören ama daha sonra ABD saflarına geçen ve CIA adına hizmetler(!) veren Hafter şimdilerde gerçekte kimin adamı? Silah ve savaşçı desteği veren Rusya’nın mı yoksa ABD gizli servisi CIA’nın mı? Soruya MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş yanıt veriyor:

“Bunlara kategorik olarak Rusya’nın adamıdır, CIA’nın adamıdır diyemeyiz. Zamanında savaşa katılmış, ABD’ye gitmiş, CIA’dan eğitim almış, CIA’nın kontrolü içine girmiş; bu konuda tereddüt yok. Şu anda Libya’nın iktidarı konusunda mücadele veriyor ve bu mücadelede Avrupa, Amerika, Rusya, İsrail gibi taraflar var. Bu taraflar içinde de destek aldığı güçler var, bu açıdan bakmak lazım. Destek aldığı güçlere göre de Rusya tarafından da destek alabilir, Amerika tarafından da destek alabilir...”

Nasıl yani?

“Rusya da Hafter için yabancı değil, ABD de Hafter için yabancı değil. Yalnız şu andaki Libya konusunda ABD ve Rusya yine karşı cephelerdeler ve o açıdan da Libya’nın geleceğiyle ilgili hem Rusya’nın hem ABD’nin hesapları var. ABD, Libya’nın Rusya’nın hakimiyetine geçmesi konusunda gelişmeleri pek arzu etmiyor ve kontrol altına almak istiyor. Şimdi özellikle Rusya’nın Hafter’e Suriye’den uçak göndermesinden sonra ABD’nin daha fazla müdahil olmaya çalıştığını ve bu Rus yardımlarını kontrol altına almak için açık bir tavır ortaya koyduğunu görüyoruz.”

Aynı kişi iki tarafın da adamı nasıl oluyor, böyle birine güvenilir mi?

“Bu güven meselesi değil. Sarrac ile Hafter Libya’nın kontrolünde şu anda etkili olan, karşılıklı mücadele eden güçler arasında. Bu güçleri ABD de kullanmak istiyor, Rusya da kullanmak istiyor. Avrupalı bazı ülkeler de bu konuda politikalarını onların gelişmelerine göre şekillendirmek istiyorlar. Hafter silah ve petrole olan hakimiyeti bakımından daha güçlüydü, Trablus hükümeti de BM’nin tanıdığı bir yapıydı. Yalnız Türkiye’nin Sarrac’ı desteklemeye başlamasıyla birlikte Sarrac’ın devrilmesi ihtimali azaldı ve bu Libya’da yeni bir süreci başlattı. O bakımdan ABD’nin ve Rusya’nın kendi çıkarları bakımından müdahaleleri var.”

Yani

Yazının devamı...