‘HDP’yi PKK’dan uzaklaştırmalıyız’

12 Mart 2021

CHP Parti İçi Eğitim Sorumlusu Aytuğ Atıcı, CHP-HDP ilişkisiyle ilgili “CHP’nin kesinlikle HDP’yi itmemesi gerekiyor ve laik demokratik sosyal hukuk devlet çizgisine çekmesi gerekiyor. Bizim niyetimiz HDP’nin PKK terör örgütünden uzaklaşmasını sağlamak” dedi.

Siyasette en çok tartışılanların başında gelen CHP ile HDP arasındaki yakınlaşma ya da tam tersi, çekince iddialarının, son dönemdeki gelişmelerle daha çok yakınlaşmaya doğru evrilmesi nedeniyle CHP cenahında durum tespiti yapmıştık. Görüştüğümüz CHP’lilere sorumuz ise direkt, eskiden daha bir gizli saklı havasındaki CHP’nin HDP siyasetinin artık netleştiği miydi? Çünkü Millet İttifakı’nın görünür bileşenleri özellikle de İYİ Parti açısından hava “HDP varsa ben yokum” şeklindeydi. Bu bağlamda da CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, “Bu cümleleri söyleyen Cumhur İttifakı’nın ekmeğine yağ sürenlerdir, hiç kusuruma bakmasınlar” demişti. Dün de bu konuda çok sayıda e-posta aldık. Destekleyen de vardı tepki gösteren de... Aynı soruyla konuya devam ediyoruz. Bugün söz 37. Olağan Kurultay’da genel başkanlığa talip olan, sonrasında da Kılıçdaroğlu’nun teklifiyle Parti İçi Eğitim Sorumlusu görevine geri dönen Mersin eski Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı’da:

“Aslında HDP’ye karşı tavrımız zaten hep net olmalıydı. HDP’nin doğru yaptığına doğru diyeceğiz, yanlış yaptığına yanlış diyeceğiz. Baştan beri yapmamız gereken şey buydu. Yani HDP’yi terörize etmenin bu ülkeye faydası yok. Bakın, HDP’yi şu anda CHP dışında herkes şeytanlaştırmış durumda. AKP kullandı kullandı, HDP’yi attı. MHP ezeli düşman. İYİ Parti tavrını net olarak belli ediyor, çok da sıcak bakmıyor. Herkes itiyor, bir tek CHP var HDP seçmenine ve onların seçtiği insanlara el uzatabilecek olan. Eğer bizde itersek, HDP doğrudan PKK’nın yanına doğru itilmiş olur. HDP’yi bizim laik demokratik sistem içerisine çekme çabamızın olması lazım. HDP’nin üst düzey yöneticileri böyle bir karar aldı mı, almadı mı bilmiyorum ama şu anda yapılması gereken şey tam da budur. HDP yanlış yaptığında yanlış yapıyorsun kardeşim diyeceğiz. PKK terör örgütüdür nokta... Senin PKK terör örgütüyle bir işin olamaz. Senin ‘PKK terör örgütü değildir’ diye tanımlaman doğru olmaz, o nedenle, bu yaptığın yanlıştır. Ha öbür taraftan laik demokratik sisteme sahip çıkman da doğrudur. Yani bunu basit oy hesaplarından çıkarıp gerçekten milli menfaatlerimiz için fırsata çevirmek mecburiyetindeyiz. Bu basit oy hesabı ülkeyi böldü, kutuplara ayırdı ve rahatsız etti. Artık insanlar kavga etmek istemiyorlar.

‘CHP olarak HDP konusunda hata yaptık’

Şu anda HDP’nin tavrında da değişiklikler görüyoruz. Bakın Mithat Sancar çok kıymetli bir insandır ve HDP için de bir şanstır. Benim kanaatime göre, aklı başında, ne söylediğini bilen, kesinlikle terörle yan yana gelmeyen ve teröristleri övmeyen yani doğru düzgün bir yapı kurmaya çalışıyor. Şimdi bunu biz görmezsek, HDP’ye karşı CHP olarak ikinci hatayı yaparız. Birinci hatamız, HDP’nin zaten CHP’nin içinden kopmasıydı. O zamanki adıyla HEP, ta yıllar önce, bilirsiniz, HDP’lilerin hepsi CHP’nin içerisindeydi. Biz CHP olarak o dönemde Kürtlerin ya da HDP seçmeninin ihtiyaçlarını yeterince algılamadık. Onların ana dillerini konuşmalarına yeterince saygı duymadık, onların kendi kimlikleriyle, kendi kıyafetleriyle kendi gelenek ve görenekleriyle eşit yurttaşlık tanımını CHP olarak biz yeterince önemsemedik. Yani Kürtçe şarkı-türkü söyleyenler tutuklandığı zaman o dönemlerde biz sesimizi yeterince çıkaramadık. Birinci hatamız buydu, yani biz onları anlayamadık. Bu çok büyük bir hataydı. Bir, iki üç sabrettiler, ondan sonra dediler ki CHP’den de bize hayır yok ve bizden ayrıldılar. O gündür bugündür biz ayağa kalkamıyoruz. Doğu’daki yüzde 2, 1, 0.5 her neyse, bir yerden bir milletvekili çıkarabilmişsek, neredeyse sevinçten havaya uçuyoruz.

‘HDP’yi PKK’dan uzaklaştırmak mecburiyetindeyiz’

HDP bizden kopunca diğerlerince de itilince çeşitli isimlerle PKK’yla yakın siyaset yaptı. Bizde doğal olarak HDP’den uzaklaştık ama biz geçmişte onların o tarafa doğru gitmelerine bir noktada vesile olmuştuk aslında. Bizimde kabahatimiz vardı CHP olarak. Şimdi HDP kendini topluyor, yani Türkiye partisi olmaya çalışıyor. Terörle arasına mesafe koymak istiyor, fakat bunu hisseden AKP ve MHP onların arzu ettiği bir HDP olması için onları zorluyor. Şunu söyleyin, bunu söyleyin, PKK’ya lanet edin diye kışkırtıyor, onlar da yapmıyoruz diyor. Halbuki istedikleri şey, HDP’nin zaten bunu yapmaması ve kriminalize edilmeye müsait hale gelmesi. O nedenle, biz ikinci hatayı yapmamalıyız. HDP, seküler Kürtlerin güvendiği parti olarak bütün Türkiye’ye yayılmak ve Türklerin, Arapların oylarını da almak istiyorsa ki şu anda bunu söylediğini ben düşünüyorum, özellikle Mithat Bey’in gelişiyle beraber. O zaman CHP’nin kesinlikle HDP’yi itmemesi gerekiyor ve laik demokratik sosyal hukuk devlet çizgisine çekmesi gerekiyor. Bizim niyetimiz HDP’nin PKK terör örgütünden uzaklaşmasını sağlamak ve ona bu konuda yardımcı olmak ise ki öyle olmalıdır. O zaman PKK’dan uzaklaştıkları her adımda biz onların yanında olmak zorundayız, mecburuz buna. Adım adım biz HDP’yi PKK’dan uzaklaştırmak mecburiyetindeyiz. Ben böyle düşünüyorum ve bu gelişmeyi de çok olumlu karşılıyorum.”

Yazının devamı...

CHP’nin HDP siyaseti netleşiyor mu?

11 Mart 2021

CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, CHP-HDP ilişkisiyle ilgili “CHP’nin ısrarla HDP ile gizli bir ilişkisi varmış algısı zinhar yanlıştır ve yalandır.  CHP’ye oy verdiler diye Kürtleri direkt dövemiyorlar. HDP üstünden milyonlarca Kürt’ün duygularını incitiyoruz” dedi.

Son genel ve yerel seçimlerin ardından siyasette en çok tartışılanların başında CHP ile HDP arasında yakınlaşma ya da tam tersi çekince iddiaları var. Dolayısıyla, uzunca bir süredir iki partinin ilişkileri bağlamında görüntü de bu iki kutup arasında gel-git durumunda. Kimse çıkıp da yekten her ikisi açısından yok da diyemiyor var da diyemiyor. Özellikle de CHP cenahından. Yani siyaset barometresinde basınç bir yükseliyor bir alçalıyor. O nedenle de hava hep puslu. Şimdilerde ise CHP’nin HDP’ye karşı tavrı, söylemleri ve birlikte verilen görüntülerin sıklaşmasıyla tablo sanki biraz daha netleşiyor gibi. Dün bu durumu CHP’nin önde gelen isimleriyle konuştum ve HDP ile iddia edilen eski saklı yakınlaşmanın artık şeffaflığa mı dönüştüğünü sordum. Buna parti tabanı ve vatandaş arasında en çok görünen CHP’lilerden, İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’in yanıtı şunlardı:  

“CHP bir asırlık bir siyasi parti kuruluş tarihinden itibaren çizgisinden sapmayan çağa uygun davranan tek siyasi parti; onun için günü birlik reye tahvil edilebilecek bir durumumuz söz konusu değil. CHP’yi dönemsel, mevsimlik olarak değerlendirmek büyük haksızlık olur. CHP dün demokrasi, hukuk, özgürlük konusunda nasıl davranmışsa bugün aynı noktadadır. HDP’ye gelince, HDP 1991 yılından itibaren çeşitli isimler değiştirerek parlamentoda temsil ediliyor. Parti yönetiminin örneğin 2007-2011-2014’teki tutumuyla bugünkü tutumu arasında değerlendirme yaptığınız zaman daha bütünsel, daha Türkiye’ye sahip çıkan, kardeşlik hukukunu savunan bir HDP olarak görebilirsiniz. İşte Mithat Sancar, Türkiye açısından önemli bir isim destek verilmesi gereken bir insan. Şimdi bugün HDP’yi bu kadar terörize eden siyasi parti mensuplarına şunu sormak istiyorum. 1994’ten itibaren HDP seçmenleri AK Parti’ye oy vermişlerdir. Örneğin, 2014 seçimlerinde, 2009 yılında Sayın Topbaş’a oy verdiler, ondan önce yine sürekli AK Parti’ye oy verdiler. Yani aslında buradaki kavga HDP değil, ona oy veren seçmenlerin kavgası. Hadi HDP’yi kapattınız, seçmeni ne yapacaksınız? CHP’nin ısrarla HDP ile gizli bir ilişkisi varmış algısı zinhar yanlıştır ve yalandır. Eğer CHP’ye HDP seçmeni Kürtler oy vermiştir gerekçesiyle bunu diyorsanız itiraz etmiyorum. Evet, bu seçimde Adana’da, Mersin’de, Antalya’da, İstanbul’da, Türkiye’nin dört bir tarafında geçmiş seçimlerde defalarca AK Parti’ye oy veren Kürt seçmen ilk kez tercihini değiştirdi, CHP adaylarına oy verdi. Bu kusursa, bu kusuru işlemeye devam edeceğiz.”

- CHP’nin tavrının değişmesinde HDP Eş Başkanı Pervin Buldan’ın ‘Gizli ittifakta yokuz, açık olursa varız’ sözlerinin etkisi var mı?

“CHP çok net diyor ki bu mesele hukuk meselesidir. Terörle direkt ilintisi olan hangi dosya varsa CHP buna evet der ama ‘Yüzde 50 artı biri bir türlü yakalayamıyoruz, Kürtler bu siyasi sürecin dengesi oldu, bu dengeyi HDP üzerinden nasıl bozabilirim’ diyorsanız bu başka bir mesele.  O kadar zor bir süreç geçiriyoruz ki Allah bütün CHP’lilere sabır versin. Çözüm süreci, PKK, FETÖ konusunda CHP’nin itirazları, söylemleri açık ama bugün maliyetini muhalefetten soruyoruz. Bu insafsızlık. Gelin doğru bir şey yapalım. Türkiye’nin birliğe, dirliğe kardeşliğe ihtiyacının olduğu bir dönemde sadece süreci reye tahvil ederek kardeşlik hukukumuzu bozarsak onu düzeltmek çok zor olur. Yazıktır, günahtır. CHP’nin hataları, eksikleri, yanlışları olmaz mı? Elbette olur, insanın yönettiği her şey hatalıdır, yanlıştır, kusurludur ama CHP’nin gizli bir ajandası olmaz. CHP’nin içi bunu kabul etmez. CHP’ye oy verdiler diye Kürtleri direkt dövemiyorlar. HDP üstünden milyonlarca Kürt’ün duygularını incitiyoruz. Bu siyaseten doğru bir tavır değildir.”

- HDP yakınlaşmasına CHP içinden de tepkiler oluyor?

“Olabilir, son derece doğaldır. CHP kuruluşundan itibaren itiraz kültürü olan bir siyasi partidir. Elbette siyasal düşüncesini açıkça ifade edecek insanlar ama içeride bu itirazı yapan arkadaşlarımızın şunu bilmesi lazım ki HDP ile CHP’nin gizli bir ittifakı söz konusu değildir. Millet İttifakı’nın protokolü çok açıktır, alenidir. Efendim Kürtler ya da HDP seçmeni niye oy verdi? Bu kadar seçeneksiz bırakırsanız yani ‘Ya kara toprağın olacaksın ya benim olacaksın’ cümlesini kullanırsanız, sonuçta bu seçmenler de gidip bir şekilde tercihini kullanacak. Topbaş’ı tercih ettiklerinde niye kimsenin aklına kapanma falan gelmiyordu? Mesela, 2015 seçimlerinde Kürtlerin ağır çoğunluğu AK Parti’ye oy verdi, Sayın Davutoğlu Başbakan oldu. O zaman herkes HDP seçmenini kutladı. Hem de o dönemde içe dönük hukuk dışı bir sürü laflar olmasına rağmen. Şimdi ne var? Kurbağa suyumu bulandırdı.”

Yazının devamı...

İnsan Hakları Eylem Planı’nda göçmen detayı

8 Mart 2021

Türkiye 4 milyonu Suriyeli sığınmacı olmak üzere sahip olduğu yüksek miktarda mülteci nüfusun yanında göç hareketlerinin geçiş güzergâhında bulunmasıyla da ağır bir göç yükünün altında. Çünkü bu insanların öncelikli hedefi Ege Denizi’ni geçerek önce Yunanistan’a ve oradan da İtalya, Almanya ve Fransa gibi daha gelişmiş AB ülkelerine ulaşmak. Ama onlar yaşam savaşı veren göçmenlere ve “insanlığa” kapılarını kapatıyorlar. Örneğin Yunanistan göçmenleri, karasularına girdikleri anda Sahil Güvenlik unsurlarınca Türk karasularına doğru geri itiyor, motorlarını bozarak, alarak ya da botlarını patlatarak denizin ortasında çaresiz durumda bırakıyor. Yani insan haklarını ve uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak karadan kapısına dayanan göçmenleri döven, soyan, öldüren Yunanistan, denizde de bebekleri, kadınları acımasızca ölüme terk ediyor. Dolayısıyla da Türkiye milyonlarca insana açtığı kucakla umudun ülkesi konumunda. Bu bağlamda geliştirdiği projeler ve fedakarlıklarla epey de yol almış durumda. Hem de destek sözü veren AB ülkelerinin sadece izlemekle yetinmesine rağmen...

Türkiye şimdi de açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı’nda yer alan “Uluslararası koruma ve geçici koruma kapsamındaki yabancılar ile insan ticareti mağdurlarının sağlık, barınma, eğitim gibi temel ihtiyaçlarına yönelik stratejiler geliştirilecek, toplumsal uyumlarını kolaylaştırmak için sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürütülecektir” hedefiyle bugüne kadar yaptıklarını daha da ileriye götürme kararlılığını ortaya koydu. İnsan Hakları Eylem Planı’nda yer alan göçmenlerle ilgili duyarlılığın ne anlama geldiğini ve kapsamını İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi (İGAM) Başkanı Metin Çorabatır (eski BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Sözcüsü) anlatıyor:

“Öncelikle çocuklar ve gençlerle ilgili iki bölüm var. Çocuklar için olan bölümde diyor ki; uluslararası koruma ve geçici koruma kapsamındaki kimsesiz çocukların bakım ve gözetiminin daha etkin sağlanabilmesi için tüzel kişi vesayet sistemi hayata geçirilecektir. Tüzel kişi vesayet sisteminden benim anladığım Aile Bakanlığı’nın koruma evleri var, oralara daha kolay erişim sağlanacak. Bu önemli bir adım eğer yapılırsa.

Gençlerle ilgili bölümde ise direkt uluslararası koruma veya geçici koruma kapsamına atıfta bulunmamakla birlikte eylem planının genel olarak gençlerin şartlarını düzeltecek olması bu alandaki genel düzenlemeler genç mülteciler için de iyileştirmeler anlamına gelir.

Yine direkt olarak bizim bahsettiğimiz hedef gruba atıfta bulunmamakla birlikte ‘Türkiye’deki etnik, dini, azınlık ya da başka gruplara yönelik nefret söylemine karşı etkin mücadele yapılacak’ deniliyor. Bu tür davranışların hedeflerinden en fazla mağdur olanlardan birisi de mülteciler. Dolayısıyla bu konuda genelde yapılacak bir mücadele ya da eylem göçmen ve mültecileri de etkiler.

Bir başka hedef de sağlık, barınma, eğitim gibi temel ihtiyaçlarına yönelik stratejiler geliştirilmesi. Evet şimdi Türkiye sağlık hizmeti veriyor, eğitimde önemli bir başarı oldu ama daha tam değil. En önemlisi de barınma konusu. Onu da eklemişler yani eksikleri görmüşler. Bunlar çok önemli bir adım.”

Geri gönderme merkezlerindeki şartların düzeltilmesi ve özellikle de avukata erişim kolaylığı hedeflerinin önemine de vurgu yapan Çorabatır devam ediyor:

“Yabancılar ve uluslararası koruma kapsamında işlem gören 4 milyonun üzerinde bir nüfus var Türkiye’de ve kalma süreleri de uzun oluyor. Suriyeliler 10. yılında, diğerleri de uzun süreler kalıyorlar. Dolayısıyla her türlü yasal sorunları çıkabiliyor. Bu medeni hukuk sorunları da olabiliyor ya da sınır dışı edilme veya hak ihlalleri gibi bir sürü konularda bu ülkede yaşayan insanlar olarak adalete erişime ihtiyaçları oluyor. Burada avukata erişimlerinde zorluklar yaşanıyor. Mesela ben bu statüdeki birini darp ettim diyelim, kişi mahkemeye başvuracak avukat tutması onun parasını ödemesi dava açması dilekçe yazması her şey masraf ve bunlara erişemiyorlar. Avukata erişimlerinin fiilen kolaylaştırılması ve yargılamalar genelde zaten Türkiye’de uzun sürüyor bunun daha makul sürede tamamlanması hedefi, yani adalete erişim 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin en önemli rezerv, çekince konmayacak haklardan birisi. Eylem planı onu da geliştirmeyi, düzeltmeyi öngörüyor.”

Yazının devamı...

FETÖ PKK’dan daha sofistike bir örgüt

6 Mart 2021

Fetullahçı Terör Örgütü’yle yapılan mücadelede ankesörlü telefon soruşturması ve FETÖMETRE uygulamasıyla özellikle TSK’da başarılı sonuçlar alındı, binlerce kripto FETÖ’cü deşifre edildi. Aynı durum adliye ve mülki amirler, Emniyet teşkilatı için de geçerli. Bu arada FETÖ davalarında ağırlaştırılmış müebbet ya da müebbet kararları da peş peşe geliyor. Yani yargı süreci de tam gaz işliyor. Ama tüm bunlar temizlik bitti, tehlike geçti anlamına gelmiyor. Çünkü hâlâ kendini saklayan FETÖ’cüler var ve bu yapı hem içeride özellikle de ABD, Almanya başta olmak üzere yurt dışında şer faaliyetlerini sürdürüyor. Bunun son örneğini de ABD’nin New York kentinde FETÖ mensubu bir grup tarafından Türkiye’yi karalamaya yönelik verilen reklamla yaşadık. İlan Türk toplumunun gösterdiği tepki üzerine kaldırıldı ama ABD’deki FETÖ’cülerin şer niyetleri ve buna dönük kirli ilişkileri devam ediyor. Dolayısıyla, 15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimi sonrasında uzunca bir süre konuşup tartıştığımız “devletin her köşesine nasıl sızdılar ve de kendilerini nasıl sakladılar” konusu da artık şu noktaya evrilmiş durumda:  

Verilen mücadeleye ve darbe girişimden bu yana geçen onca zamana rağmen neden hâlâ temizlik tam anlamıyla gerçekleştirilemedi? Soruya Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski başsavcısı, emekli hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok yanıt veriyor:

“PKK için söylenirdi bu; ağırlıklı olarak derlerdi ki PKK öyle bir örgüt ki bununla mücadele sadece askere, polise devredilemez. FETÖ ondan daha organize, daha sofistike bir örgüt. Dolayısıyla, FETÖ’yle mücadeleyi de sadece askere, polise devrederseniz olmaz. Şöyle düşünün: Şu anda FETÖ’yle kim mücadele ediyor? 50-100 tane savcı arkadaşımız, 500-1000 tane de polisimiz var, bir de Silahlı Kuvvetler’de bilemedin 50 kişi vardır. Bunların haricinde hiçbir kamu kurum ve kuruluşunda FETÖ’yle mücadele eden ne şahıs bulabilirsiniz ne kurum bulabilirsiniz ne de herhangi bir oluşumdan bahsedebilirsiniz. Böyle olunca da sadece asker, polis, savcılarla bu işi yürütürseniz ancak bu kadar başarılı olursunuz ve temizleyemezsiniz.”

Yani?

“Bunu ancak nasıl temizlersiniz? Topyekûn bir mücadele olur kamu kurum ve kuruluşlarında bu mücadele hep birlikte yapılır. Bunun için de tabii en önemli şey, Cumhurbaşkanı’nın irade göstermesidir. Hatırlayın, 15 Temmuz sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı bu konudaki gerçek iradesini çok net bir biçimde ortaya koyunca müthiş bir süreç başlatıldı. Her kurum ve kuruluşta kurullar oluşturuldu, herkes kendi içerisindeki FETÖ’cüleri tespit için bir çalışma başlattı. Ve bunun sonucunda da şu ana kadar yapılanların hepsi o dönemde yapıldı. Ancak son 2-3 yıldır hiçbir kurumda FETÖ’yle mücadele edilmediğini, aksine, adeta FETÖ bitmişçesine bir davranış içerisine girildiğini görüyoruz. O yüzden de bitmiyor, bitmez...”

FETÖ için PKK’dan daha sofistike dediniz?

“Evet, çok daha sofistike ve uluslararası. Düşünsenize, PKK, Türkiye, Irak, İran, Suriye’de varlığını sürdürebilen bir şey ama FETÖ son tespitlere  göre, dünyanın 160’dan fazla ülkesinde okullar açmış, sivil toplum kuruluşları var. Artı ticari mekanizmalar kurmuş bir örgüt ve buralarda da özellikle uluslararası istihbarat örgütlerinin desteğiyle ve onlarla birlikte çalışan, onların yapılandırması içerisinde kendi kuruluşlarını gerçekleştiren çok sofistike bir örgüt.”

ABD’

Yazının devamı...

SP’nin oyu yüzde 1 ama paylaşılamıyor

4 Mart 2021

2023 seçimlerinde ittifak dengelerinin belirleyici bir rolünün olacağı herkesçe malum. O nedenle de bütün aktörler hem bulundukları ittifaklarını konsolide etme hem de karşı ya da olası bir başka ittifakı yıpratma noktasında benzer stratejiler geliştiriyorlar. Bu bağlamda da an itibarıyla en gözde ya da paylaşılamayan parti sıralamasında başı son genel seçimlerde yüzde 1.3 oy alan Saadet Partisi çekiyor. Çünkü AKP, gelecek seçimlerde SP’nin Millet İttifakı’nda ya da Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nin de katılımıyla kurulacak olası bir başka ittifakta yer almasını istemiyor. Onun içinde “Eve dön” çağrıları ya da imaları en üstten en alta her zeminde yineleniyor. Zirvede gerçekleşen sürpriz görüşmeler ve AKP İstanbul İl Başkanlığı’na Milli Görüş kökenli bir ismin getirilmesi de bu beklentiyi yükseltiyor. Buna karşı CHP cenahında görüntü ve söylemler ise Millet İttifakı’nda herkes yerli yerinde, herhangi bir sorun yok havasında ya da çabasında. SP tarafından düzenlenen Milli Görüş’ün merhum lideri Necmettin Erbakan’ı anma programında Kılıçdaroğlu’nun Erbakan’a yönelik övgü söylemi de bunun açık kanıtı. Yine SP’nin de adının geçtiği olası üçüncü ittifaka dönük öngörülerde de bileşenler açısından farklı seçenekler söz konusu. Dolayısıyla, Milli Görüş’ün adresi SP’ye eskilerde MSP için denilen “anahtar parti” benzetmesi yapanlar dahi var. Tabii oy oranı değil, daha çok kapsama alanı ve konjonktürel etkisi açısından. Eskilerdeki koalisyon kurma aritmetiğinden daha farklı bir konum yani... Evet, şu anki 50 artı birlik yeni sistemde de yüzde 1, hatta 0.5’lik oy potansiyelleri de çok kritik önemde ve buna dönük hesaplar da yapılıyor ama SP’nin durumu hem AKP hem de CHP açısından bunun ötesinde bir anlam ifade ediyor. Özellikle de psikolojik etkisi ve son seçimler ya da anketlerde öngörülen oy oranından ziyade bulunduğu tarafa getirmesi muhtemel kararsız veya tarafsız görünen muhafazakâr oylar açısından. O nedenle de hangi tarafta kalırsa kim ne kazanır ya da kaybeder gibisinden öngörüler de havada uçuşuyor. Siyaset sahnesinde yaşanan bu çekişmeyi ve SP’nin alacağı tavra göre hem AKP hem de CHP açısından olası sonuçlarını dün eskinin deneyimli politikacılarıyla konuştum. Şöyle diyorlardı:     

“SP’nin görünen yüzde birlik oyu belki 50 artı birde önem kazanır ama asıl önemli olan, uzun süredir kamuoyunda deklare edilmiş olan güç birliğinin kaybolduğu, dolayısıyla bunun belirli oranda kararsızlar ya da tarafsızlar, yani şu anda oy kullanmayacağını beyan edenleri etkileme durumu. Çünkü birtakım yanlışlıkları, mali sıkıntıları gördükleri zaman ortaya çıkan kararsızların yarıya yakını politikalarını İslami esaslara göre geliştirmiş eski Refah Partisi ve SP kanalından gelen insanlar. Dolayısıyla, SP’nin tavrı, alacağı konum bunları direkt ya da endirekt etkileyecektir. AKP kaybettiği konuşulan bir bölüm muhafazakâr oylarını SP vasıtasıyla geri çevirebilir. Yani kararsızlar içinde yer alan bu grubu hedefliyor hem AKP hem CHP...”

Kararsızlar ne kadardır?

“Yüzde 20’nin altında değil, 30-35 diye de zaman zaman söyleniyor. Esasında kararsızların bir bölümü çekindikleri için karşı oy kullanacağım diyemiyor, ‘ben kararsızım’ diyor. Hatta bir kısmı oy vermeye de gitmeyeceğini söylüyor. Kararsızların yarıya yakını böyle. Bunlar ekonominin şu andaki zor döneminde işsizlik ve pahalılık gibi gerekçelerle çekincesini ortaya koyanlar. Bu bağlamda beklentileri de var. SP’nin gidişatı yani yerinin tespit ve beyanı bu insanları etkiliyor. AKP’nin yanında durursa, AKP’den kopanlar dönebilir. CHP’nin yanında durursa, CHP’ye karşı olanlar, daha ılımlı bakarlar. Onları sandığa gittikleri gündeki konum etkileyecektir. Yani onlar CHP’den bir umut görürlerse, o tarafa doğru yönelebilirler. CHP de bunu gözlüyor zaten.”

Peki ya Gelecek ve Deva partilerinin olası etkileri?

“Kararsız muhafazakârlar onlara ‘Siz bugüne kadar oradaydınız, beraberdiniz, eğer AKP’nin bir başarısızlığı varsa sizin de bunda katkınız ve suçunuz var. Son dakika niye ayrıldınız, ortaya çıktınız? Bunun esas sebebi sizin kişisel çıkarlarınız’ diye bakıyorlar. Dolayısıyla da Gelecek ve Deva’nın şu anda SP gibi bir ağırlığı yok. Çünkü beklenenleri ortaya koyamadılar. Ne milletvekili transfer edebildiler ne de tabanlarında açtıkları ilçelerde AKP’den buralara kaymalar oldu.”

Özetle; zamanında yapılırsa seçimlere daha epey var, dengeler her an değişebilir ama şu an itibarıyla mevcut ya da olası ittifaklar bağlamında çekişme ağırlıkla SP odaklı. Ancak onda da hesaplar yüzde 1-1.3’lük oy potansiyelinden daha çok, SP’nin tavrı, duruşuyla bağlantılı olarak kararsız, tarafsız görünen muhafazakâr seçmenleri çekme tahmini üzerine. Yani eski politikacıların deyişiyle gözler mutasavver oylarda.

Yazının devamı...

Tezkere geçseydi de ABD farklı olmazdı

1 Mart 2021

Türkiye’nin ABD öncülüğündeki koalisyon güçleriyle birlikte kuzeyden Irak’a girmesini öngören 1 Mart tezkeresinin (2003) Meclis’te reddedilmesinin üzerinden 18 yıl geçti ama hâlâ hata mıydı, değil miydi tartışması sonlanmadı. Özellikle de bugün Irak ve Suriye’deki gelişmeler açısından. Çünkü terör örgütü PKK/YPG/PYD’nin bu kadar güçlenip palazlanması ya da oyalama-yutturmaca taktikleriyle bir sürü kirli tezgâh kovalayan ve bu yolda terör örgütleriyle omuz omuza veren ABD’nin bölgede kendine bağımlı bir Kürt Devleti kurdurma planının tezkereyle bağlantılı olarak tetiklendiği gibi bir iddia söz konusu. Hatta bunu bedel ödetme gibi yorumlayanlar dahi var. Dolayısıyla, hâlâ konuşulanların odağında 1 Mart tezkeresi o gün geçseydi bugün Suriye ve Irak’ta yaşanan noktaya gelinir miydi? Ya da ABD’nin terör örgütü PKK/YPG/PYD’ye bakışı veya ABD-Türkiye ilişkileri daha farklı mı olurdu gibisinden fazlasıyla soru var. Dün bunları o dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Yanıtı şuydu:

“Tezkere meselesinde birlikte hareket etseydik zaten Türkiye’nin sınırlı hareket edebileceği bir ortamdı. Türkiye istediği gibi hareket edemeyecekti. ABD’nin bu konuda sınırları vardı. Kaç kilometreye kadar gidebileceği harekât hedefleri meselesi bu görüşmelerde açıkça var. Ve ABD’nin Ortadoğu’ya gelirken Irak’ı parçalama ve orada Kürtlere bir statü kazandırma hedefleri, planları biliniyordu zaten. Türkiye’nin bu planları bozucu şekilde hareket etmesi imkânı da yoktu. Bunların detayları da çıktı yayınlandı, biliniyor. O bakımdan ben bu tartışmaları çok doğru bulmuyorum.”

Geçseydi de farklı olmazdı anlamında mı?

“Hiçbir şey değişmezdi. ABD’nin izin verdiği ölçüde giderdi Türkiye, bugün nasıl Irak’taki özellikle hava harekâtlarına ABD’nin sınırlı yetkisiyle ulaşabiliyoruz o günde aynı şekildeydi. ABD’nin sınırları vardı ve Türkiye’nin hedeflerine, yani oradaki PKK ve Kürt sorununu çözümleyici adımlara imkân vermiyordu. Bu gerçek bilinirken bugün hala bunu tartışmak doğru bir yaklaşım tarzı değil. Ayrıca sanıyorum ki böylesine bir Irak’ın parçalanmasını Türkiye önlemezken bugün kurulan Irak Kürdistan bölgesel yapısının oluşumuna da fiilen katılmış olurdu… Hem geçmedi de ne oldu? Sonrasında 36’ıncı paralel, Çekiç Güç meseleleri ABD yine Irak’a yönelik hedeflerini gerçekleştirdi.”

ABD’nin kafasındaki plan değişmezdi yani?

“Değişmezdi tabii. O günkü planının bugün değişmediğini görüyoruz zaten. Afganistan’dan sonra Irak’a yönelişi ardından Suriye’ye yönelişi aynı projenin sürekliliğe sahip parçalarıydı. İşte bugünde Suriye’de Fırat’ın doğusunda PYD’nin kontrolündeki Suriye Demokratik Güçleri adındaki bir yapıya statü kazandırmaya çalışıyor. ABD, dolaylı şekilde Türkiye’nin harekâtlarından da yararlanarak Suriye’yi parçalama gibi önemli adımlar atmış durumda. Ve bugünde PYD güçlerinin destekleneceğini ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı açıkça ifade etti.”

Tezkere kararının Türkiye -ABD ilişkilerinde bir kırılma noktası olduğunu ama Irak ve Suriye’deki gelişmelerin ABD’nin öfke ya da kızgınlığından kaynaklandığı düşüncesinin yanlış olduğunu belirten Öneş, devam ediyor:

“Süper güç, emperyalist güç Ortadoğu hedefleri istikametinde kurguladığı planları çerçevesinde hareket etti. Türkiye ilişkilerini, Ortadoğu’daki ülkelerle ilişkilerini, İsrail’le ilişkilerini bu istikamette şekillendirdi. Burada Türkiye’nin hatası başlangıçta ABD’nin çıkarları istikametinde birlikte hareket etmesiydi.”

Yazının devamı...

İskender füzeleri bumerang çıktı

27 Şubat 2021

Azerbaycan ordusu Dağlık Karabağ’da işgal altındaki topraklarını kanıyla, canıyla kurtarırken, Ermenistan’ın Başbakanı Nikol Paşinyan’ın kirli planı neydi? Elindeki füzelerle sivilleri vurarak doğrudan Ermenistan topraklarına müdahale yapılmasını sağlamak ve Rusya’yı oyuna katmak. Bu bağlamda da sivil yerleşim yerlerine attığı füzelerle kadınları, çocukları katlederek resmen savaş suçu işledi. Gelen tepkileri görünce de mağdur edebiyatı yaptı. Hem de hiç utanmadan, sıkılmadan. Ve son olarak eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ile yaptığı tartışmasından da anladık ki Paşinyan aslında “misket bombası, termobarik, yüksek patlayıcı parçalanmalı ve birçok farklı konvansiyonel savaş başlığı” bulunan Rus yapımı İskender füzelerini de kullanmak istemiş. Yani niyeti alçaklık ve kalleşlik boyutunu daha tırmandırmakmış. Fakat dediğine göre, İskender füzeleri yüzde 10 isabetliymiş, bazen patlayıp, bazen de patlamıyormuş, o nedenle de işine yaramamış! Alçaklık gerçekliği dışındaki füzelerle ilgili teknik detaylar doğrudur, yanlıştır bu Ermenistan ile Rusya’yı ilgilendiren bir konu ama o füzelerin bumerang gibi dönüp kalleşlikte sınır tanımayan Paşinyan’ı vurduğu çok net. Niyesini İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“İskender füzeleri Rusya’nın geliştirdiği önemli bir füze sistemi. Bunları ihraç ediyor, satıyor, silah pazarında önemli bir yeri var küresel anlamda. Paşinyan’ın Rus silah sistemi aleyhine açıklama yapması, silah sistemini ve Rusya’nın silah satışını olumsuz etkileyecek konuşması bardağı taşıran son damla oldu. Çünkü bunlar aynı zamanda Rusya’yı küçük düşürücü sözler. Dolayısıyla da zaten Batı ve ABD yanlısı Paşinyan’dan kurtulmak isteyen Rusya hamle yaptı. Ve kontrolü elinde olan Ermenistan ordusuna bunu istifaya çağırın dedi.”

Rusya’dan habersiz Ermenistan Genelkurmayı yapamaz mı?

“Mümkün değil. Çünkü orada iki üssü, beş bin askeri var Rusya’nın. İkincisi, Ermenistan ordusunun önemli kademelerinde Rusya’nın askeri danışmanları bulunuyor. Bir de Rusya ile Ermenistan arasında çok sayıda ikili askeri anlaşmalar var. Yani Ermenistan ordusunu Rusya kontrol eder durumda şu anda. Dolayısıyla, Ermenistan ordusunun Rusya’dan habersiz ya da onayı olmadan böyle bir hamle yapması mümkün görülmüyor. Rusya karar vermiştir. Paşinyan’ı istifayla darbeyle ya da herhangi bir şekilde tasfiye edecektir. Belki halkı tedirgin etmemek için birden olmaz ama Putin mutlaka bunu başaracaktır. Putin’in Rusya’sı ABD’nin, NATO’nun ya da BM’nin herhangi bir açıklaması, kınaması ya da suçlamasını da önemsemeyecek, kulaklarını tıkayacaktır. Şu anda Paşinyan oynayacağı son taşları oynuyor...”

Peki ya Dağlık Karabağ? Olası gelişmelere bağlı olarak etkilenir mi? Babüroğlu devam ediyor:

“Etkilenmez. Çünkü Putin’in Rusya’sı Azerbaycan’la Ermenistan’la beraber ateşkes anlaşması yaptı. Ve Karabağ’a Rusya belirli sayıda asker ve silah sistemleri konuşlandırdı. Yani Putin bu hamleyle güney Kafkasya’ya pençesini atmış durumda. Şimdi Rusya Ermenistan’daki olası bir iktidar değişikliğinde Karabağ’da Rusya’nın askeri varlığının elde ettiği bu konumu, inisiyatifi olumsuz etkileyecek herhangi bir değişiklik istemez. Kurduğu ya da kurmakta olduğu denklemin bozulmasına izin vermez. Onun için etkilemez.”

Türkiye açısından durum?

“Türkiye’yi de etkilemez. Çünkü Türkiye Karabağ’da Rusya’yla beraber iş birliği yapıyor. Dolayısıyla, Rusya’da orada şu anda bir değişiklik istemiyor. Yani mevcut durumu korumaktan yana. Onun için de Türkiye’yi etkileyecek olumlu ya da olumsuz bir durum söz konusu değil. Kaldı ki sonuçta Paşinyan giderse, Ermenistan’ın başına gelecek isim Rus yanlısı bir aktör olacak. Böyle bir durumda Karabağ’da Türkiye ile Rusya arasındaki iş birliği bozulacak mı? Hayır...”

Yazının devamı...