CHP’de kıran kırana delege kapışması

4 Temmuz 2020

CHP’de ay sonundaki kurultaya dönük önlem ve erteleme tartışması sürerken, gözler genel başkan adaylarında. Şu ana kadar aday adaylığı netleşen tek isim eski milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı, onun dışında adı konuşulanlar da var ama onlar daha çok iddia bazında, yani henüz fiilen sahnede yoklar. Olup olmayacakları da flu. Buna karşılık, genel merkez cephesinde ise Kemal Kılıçdaroğlu’nu en yüksek imzayla aday göstermek için delegelerden imza toplama çalışmaları yapılıyor. Hedef 1362 delegenin oy kullanacağı kurultay öncesinde bir rekor rakamla mevcut ya da olası aday adaylarına gözdağı vermek ya da işi baştan bitirmek. Dolayısıyla da hem adaylık için gereken 69 imzayı bulmak hem de genel merkezin delege üzerindeki hakimiyetini kırmak açısından CHP’de delege odaklı kulis faaliyetleri tam gaz devam ediyor ve karşılıklı manifestolar havada uçuşuyor. Hatta bu faaliyetler Atıcı tarafından iller bazına da yayılmış durumda. Koronavirüs salgını nedeniyle ertelediği gezilerine devam eden Atıcı, gittiği her ilde delegelere genel başkanlığa neden talip olduğunu anlatıyor ve destek arıyor. Dün ben de aradım ve kendisine “Neden?” diye sordum. Yanıtı şuydu:

“Kemal Bey 10 yıl bizi yönetti. İyi bir kredi verildi Kemal Bey’e. 10 yıl hangi parti olursa olsun bir genel başkanın hayallerini gerçekleştirmek, partisinin oyunu yükseltmek iyi bir yere getirmek için makul bir süredir. Bu süreyi kullandı Sayın Genel Başkan. Yaptığı güzel şeyler oldu, eksiklikler oldu ama sonuç itibarıyla bilançoya baktığımız zaman 10 yıl önce 2011 yılında 25.9 oyla başladı, şu anda 22.6’ya geriledik. Yani yaptığı iyi şeyler, güzel şeyler bizim oy artışımızı daha fazla sağlayamadı ve bizi iktidara taşıyamadı; bu net. Bunun nedeni CHP içerisindeki kurulu düzeni olduğu gibi kabullenmekten geçiyor. Ben bunu, müesses nizamı kabul etmiyorum. CHP içerisinde yapılacak olan reformlarla yeni bir düzen kurmak gerekiyor ve bu yeni düzen doğrudan doğruya üyeye dayalı ve üyenin gücüne dayalı bir düzen olmak zorunda. Yani amaç Kemal Bey’i devirip yerine geçmek değil, sistemi revize etmek, sistemi değiştirmek, onun için de direksiyona geçmek.”

Yerel seçimdeki sonuçları nasıl yorumluyorsunuz?

“Evet, bir yerel seçim başarısı söz konusudur. Bu başarının sahibi kimdir? Keşke CHP olsaydı tek başına, o zaman inanın hiçbirimizin genel başkan adayı olmak için çıkmamıza gerek kalmazdı. CHP arkasına bir rüzgâr almış, öz gücüyle belediyeleri kazanmış, çarklar dönmeye başlamışken, otur oturduğun yerde, ne işin var, neden genel başkan adayı oluyorsun diye o zaman ben kendi kendime sorardım öncelikle. Ama bu başarının sahibi tek başına CHP değildir. Bu başarı Millet İttifakı bileşenleri artı HDP’ye oy veren seçmendir. HDP’li seçmenin CHP’li adaylara oy vermesidir. Bunlar olmasaydı biz İstanbul’u da Ankara’yı da Mersin, Adana ve Antalya’yı da alamazdık. Şimdi buradan bu başarı CHP’ye aittir dediğimizde, diğer bileşenlere haksızlık olur ve teşhisi yanlış koymuş oluruz. Yalnız şunu da parantez içinde söyleyeyim: Bu ittifakı başarmak önemlidir, burada Genel Başkan’ın hakkını teslim etmek gerekir. Bu ittifakı yerel seçimde başarabilmek bir marifettir, marifet de takdir, iltifat gerektirir. Bu başarıyı Genel Başkan sağlamıştır. Ancak bu başarı CHP’nin öz gücüyle olmamıştır. Peki, bu ittifakların devam edeceğinin bir garantisi var mıdır? Yoktur.”

Yazının devamı...

Eşek Adası’ndaki Yunan küstahlığı

2 Temmuz 2020

Yunanistan’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı Ekaterini Sakellaropulu için ülkesi adına Türkiye ile ilişkileri düzeltme konusunda iyi bir fırsat denilirken, tam tersi çıktı. Hukukçu olması nedeniyle uluslararası anlaşmalara, adalet ilkelerine daha duyarlı olması beklenen Sakellaropulu her yönüyle hukuksuzluk içeren, Aydın’a bağlı Eşek Adası ziyaretiyle dostluktan ziyade daha çok hasmane tavır yanlısı olduğunu ortaya koydu. Hem işgal altındaki bir adayı Yunan toprağı sanmakla hem de uluslararası hukuk gereği silahsızlandırılması gereken bir yerde Yunan askerleri arasında verdiği fotoğraflarla. Dolayısıyla, adadaki anı defterine yazdığı “Yunanistan uzun zamandır Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri ve iş birliği arayışındadır. İki halkın barış içinde bir arada yaşamasına ve iş birliğine yatırım yapmaktadır” sözlerinin hiçbir inandırıcılığı yok. Çünkü baştan sona Yunan derin devletinin etkisi kokan bu ziyaretin nereden baksan tutulacak bir tarafı bulunmuyor. Dahası, tam anlamıyla kendi akıllarınca gözdağı verme hesabındaki provokatif bir küstahlık gösterisi. Niyesini Washington eski Deniz Ataşesi ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Mart ayında Cumhurbaşkanlığına seçilmiş, ilk kez yurt dışına çıkıyor, geldiği yer de Yunanistan’ın işgal ettiği, hâlâ tartışmalı olan bir ada ve orada askerlerle gövde gösterisi yapıyor. Bunların hepsi hukuka aykırı. Kaldı ki varsayalım burası Yunanistan’a bırakılan bir ada, öyle değil ama diyelim, ki öyle olsa dahi silahsızlandırılmış olması gerekiyor. Türkiye’ye en ufak bir tehdit teşkil etmemesi gerekiyor. Ama Cumhurbaşkanı utanmadan helikopterle askerlere gidiyor, onların arasında fotoğraflar çektiriyor. Kendi aklınca Türkiye’ye resmen gözdağı veriyor. Korkunç bir tahrik var yani.”

Yunanistan’ın amacı ne? Savaş mı?

“Türkiye ile savaşmak istemiyor. Bu Yunan halkını bir arada tutmak Yunanistan’ın parçalanmasını, bölünmesini önlemek Megali İdea hayalini sürdürmek ve bu sayede varlığını ayakta tutmak için Türkiye düşmanlığını kullanmak. Ege’de gerginliği artırarak Yunan halkını gaza getiriyor. Yani 200 yıldan bu yana Megali İdea hayalleriyle yaşayan ve bunu her fırsatta da açıklamaktan çekinmeyen Yunanistan’ın bildik bir taktiği.”

Peki, bu durumda Türkiye ne yapacak ya da yapmalı? Asal, devam ediyor:

“Türkiye bunu şiddetle protesto etmeli, asla kabul edilemeyeceğini söylemeli. Ve bunu tarih bir gün düzeltecek diye mesajı vereceksin. Yunanistan’da ciddi bir karışıklık ya da dünyada bir kriz oldu mu da bunları almaktan başka çare yok. Çünkü bunların uzlaşacağı, anlaşacağı yok. Bu son ziyaret de Yunanistan’la uzlaşarak bir noktaya varmanın mümkün olmadığının en basit kanıtı. Yunanistan Cumhurbaşkanı’nın davranışı ‘Biz uzlaşmak istemiyoruz’ diyor. Yani Türkiye bütün uluslararası hukuk yollarını, bütün komşuluk, iyi niyet ilişkilerini deniyor ve denemeli ama bunların bugüne kadar bir sonuç vermediği görüldüğü için, bundan sonra çıkacak siyasi ve coğrafi ilk fırsatta bu adaları eskiden olduğu gibi kendi ana toprağının bir parçası olarak tarihe kayıt düşmeli.”

Yunanistan askeri güç anlamında Türkiye’yle baş edebilir mi?

“Edebilir mi? Nüfusu 10.5 milyon, senin 83 milyon. Bıraksan, sandallara, botlara bindirsen millet tüfeklerini, domdomlarını alsa gider adaları işgal edersin. Türkiye’nin gücü karşısında ne yapacak ki? Bizi baş başa bıraksalar zaten en fazla bir hafta sürer savaş, o da onu biliyor. İşte bu ezikliği de böylece diklenerek, bir şekilde kapatmaya çalışıyor. Bu zaten Yunanistan’ın 200 yıllık politikası, değişmesini beklemek safdillik. Böyle bir şey mümkün değil, bizim uyanık olmamız lazım. Ama biz ne yapıyoruz? Bu Yunan adalarını sürekli besliyoruz.”

Yazının devamı...

Barzani’nin PKK oyunları

29 Haziran 2020

Pençe-Kartal operasyonu kapsamında Irak’ın kuzeyinde PKK’lı terörist temizliği sürerken Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY), kendi coğrafyasında PKK’nın varlığından rahatsız olduklarını çok açık dile getirdi. Yani Barzani bölgelerinde PKK’yı istemiyor. Hatta bu konuda Türkiye’ye istihbarat desteği verdiği iddiaları da var. Ama aynı Barzani Suriye topraklarında ise o PKK’lıların kolu PYD/YPG’yle “kanka” konumunda ve onları meşrulaştırma çabasında. Dolayısıyla da iki farklı Barzani görüntüsü var ve samimiyet açısından ciddi soru işaretleri söz konusu. Benzer örneklerini geçmişte de gördüğümüz gibi. Şöyle ki; terörün zirve yaptığı 1992-93’lü yıllarda PKK’ya karşı çeşitli tarihlerde “girdi-çıktı” halinde kısa süreli sınır ötesi operasyonların ardından Irak topraklarındaki en büyük harekâtlardan biri Ekim 1992’de düzenlendi. Mart 1995’de gerçekleştirilen “Çelik” adlı operasyonda da 4 koldan kuzey Irak’a girilerek, PKK kampları hedef alındı. O yıllarda Türkiye’ye sızarak eylem yapan teröristlere karşı geliştirilen bir başka hamle de Barzani’nin desteğiyle Irak topraklarında konuşlandırılan karakollardı. Çünkü Barzani o zamanlar da Türkiye’nin yanında havasındaydı, hatta PKK’ya karşı saf tutuyordu. o nedenle de, beklenti yüksekti. Neler yaşandığını o dönemde bölgede kurmay subay olarak görev yapan emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu’nun ağzından 5 Ekim 2017 tarihli yazımızda şöyle aktarmıştık:

“1992’de terör zirvedeyken Barzani çağrıldı. O zaman tabii böyle havası falan yoktu. Görüşüldü. Dedi ki: ‘Bizim bölgede karakollar kuralım, teröristlerin geçiş çıkış yerlerini tutalım.’ Bunun üzerine, Irak topraklarında kritik yerler tespit edildi. Türkiye tarafından 40 tane karakol inşa edildi ve her birinde 65 peşmerge görevlendirildi. Her peşmergeye de ayda 100 dolar verildi. Yani aylık 260 bin dolar para ödendi. Bu 1992’den 2004 yılına kadar sürdü. 2004 yılında Silahlı Kuvvetler baktı ki bütçesinden o kadar para çıkmasına rağmen terörist giriş çıkışları etkilenmedi. Bunun üzerine de bu ödemeyi kaldırdı.”

Yani Barzani samimi davranmadı, daha doğrusu sözünde durmadı. Peki ya şimdi? Bugün dünden farklı mı? Soruyu yine İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu yanıtlıyor:

“Barzani eskiden PKK’dan rahatsız değildi, şimdi rahatsız. Bu rahatsızlığı da Barzani’yi Türkiye ile işbirliğine zorluyor. O nedenle Barzani, yani Kuzey Irak yönetimi istihbarat desteği de sağlıyor Türkiye’ye. Çünkü kendi coğrafyasında yer alan PKK bölücü terör örgütü artık ona zarar veriyor, onun için buradan gitsin diyor. Yani Haftanin’e operasyon yaparken Barzani istihbarat desteği sağlıyor işbirliği yapıyor eskiden yapmazdı bunu gösteriş olarak yapardı sonra tuzak kurardı. Şimdi onu yapmıyor çünkü PKK’dan rahatsız. Ama 2017’de yaptığı referandumda cebinde ve fırsat kolluyor. Bir yandan da Barzani’nin desteklediği Suriye Ulusal Kürt Konseyi (ENKS) ile PYD/PKK ABD ve Fransa’nın zorlamasıyla ya da ikna etmesiyle masada siyasi olarak anlaştı. Dolayısıyla PYD/PKK’yı Kürt gruplarıyla birleştirerek ilerde bütünleşme yönünde önemli bir adım attı. Yani Barzani PKK’dan kendi coğrafyasında rahatsız ama fırsatını bulup bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte Suriye’nin kuzeyi ya da Fırat’ın doğusuyla bütünleşecek ilk etapta. Ondan sonraki etapta ise İran ve Türkiye’de onun hayal ettiği coğrafi parça geliyor. Zaten onların televizyonu bir zaman hava durumunu verirken Kürdistan diye söz ederken bizim doğu illerini de içine alıyordu...”

Bu durumda Barzani’ye ne kadar güvenilir?

“Barzani’ye hiçbir zaman güvenilmez. ABD’ye ne kadar güvenilirse Barzani’ye o kadar güvenilir. Barzani ABD’nin sözünden dışarı çıkmaz. Yani Barzani ‘biz Suriye’nin kuzeyiyle birleşmeyeceğiz’ diyorsa buna Türkiye güvenemez. Barzani geçmişinde çizdiği rotayla, izlediği politikayla, bağımsız bir Kürdistan kurma hayaliyle yaşayan güvenilmez bir aktör şu anda. Türkiye referanduma şiddetle karşı çıkmıştı biliyorsunuz. Barzani bu projeyi unutmadı, iptal etmedi sadece cebine koydu. ABD’de iptal etmedi. Yani hedeflerinin hiçbirinden vazgeçmedi Barzani.”

Şu andaki işbirliği görüntüsü de onun için mi?

“Kesinlikle. Orada kendisine zararlı olan bir terör örgütü var. Türkiye terör örgütünü yok ederken onların da işine geliyor ama öte yanda da PYD/PKK’nın Kürt gruplarıyla beraber oluşturduğu bir yapıyla da bütünleşme adımları atıyor. Çünkü o Suriye’de kendi coğrafyasında değil.”

Yazının devamı...

ABD teröriste terörist diyemiyor

27 Haziran 2020

Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan sıkıntı doğrudan terör örgütleriyle bağlantılı. Daha doğrusu, ezeli dost ve müttefik(!) ABD’nin teröristlerle olan anlaşılmaz ilişkilerine odaklı. Dolayısıyla, lafa geldiğinde “teröre ve teröriste” karşı olduğunu söyleyen ABD samimi olsa sorunlar aşılacak. Ama ABD ne yapıyor? Hem YPG/PKK’ya hem de FETÖ’ye açıkça ve ısrarla kol kanat geriyor. Bunun son örneğini de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl yayımladığı “Terörizm Ülkeler Raporu”nun 2019 versiyonunda gördük. ABD daha önceki raporlarda olduğu gibi yine ne YPG’yi ne de FETÖ’yü terör örgütleri listesine almadı. Geçen yıldan tek fark ise FETÖ elebaşı Fetullah Gülen için yapılan “sürgünde din adamı” tanımından din adamı ifadesini kaldırmak ve “Türkiye’nin YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak gördüğü” ibaresine yer vermek oldu. Yani ABD yine teröriste terörist diyemedi, diyemiyor. Dün ABD’nin son raporunu ve bu vurgulamaları MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Öncelikle de “Türkiye’nin YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak gördüğü” ibaresini eklemesinin ne anlama geldiğini. Yanıtı şuydu:

“ABD’nin YPG’ye bakışı malum, değişen bir durum yok. Yani Ortadoğu stratejisi, Suriye’deki gelişmeler içerisinde Irak, Suriye politikaları bağlamında YPG’yle iş birliği içinde olduğu biliniyor ve politikasının değişmeyeceği anlaşılıyor. Şu anda özellikle ABD’nin YPG’yle Irak Kürdistan’ı arasındaki ilişkilerin gelişmesi doğrultusundaki girişimleri ve Fırat’ın doğusundaki bu yapılanmaya bir meşruiyet kazandırma arayışı olduğunu da görüyoruz ki bunun içinde İsrail’i de görmek lazım. Yani Amerika PKK’yı terörist örgüt olarak görmeye devam ediyor ama PKK’nın bir uzantısı olan PKK tarafından kurulan YPG’ye ise bir meşruiyet kazandırmak istiyor. Bunda da bir değişiklik yok.”

Bu ibareyi rapora eklemesinin anlamı ne?

“Uzantısı olarak görmemesi istediğini ifade ediyor. Türkiye’nin PKK ile YPG arasında bir ayırım yapması ve YPG ile bir diyaloğa girmesi isteğini ortaya koyuyor. Türkiye henüz bu konuda rezervini koruyor, YPG’nin PKK’nın bir uzantısı olduğunu ifade ederek ABD’nin isteklerine cevap vermemiş gözüküyor. Ancak YPG’yle olan sorunun çözülebilmesi için Türkiye’nin Esad’la, Suriye rejimiyle ilişki kurması gerekiyor. Ama Türkiye Esad karşıtlığını koruyarak dolaylı şekilde ABD politikasına da hizmet etmiş oluyor...”

Türkiye’nin lehine bir ibare değil yani?

“Hayır, değil tabii. Amerika’nın bakışındaki farklılığı ortaya koyuyor ama Türkiye bu konudaki kararlılığını korumasına rağmen Esad’la olan ilişkisini değiştirmemesi sebebiyle de Amerikan politikasına yani ABD’nin Suriye’yi parçalama bölme, İsrail’in parçalama bölme politikasına da dolaylı şekilde yardım etmiş oluyor...”

Peki ya raporun Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) değinilen kısmında Türkiye’nin FETÖ’yü “terör örgütü” olarak tanımladığı ve bu kapsamda yurt içinde ve yurt dışında yoğun tutuklamalar gerçekleştirdiği belirtilirken, ABD’nin terör örgütleri listesinde olmadığına dönük yapılan vurgu? Öneş devam ediyor:

“FETÖ ve ABD ilişkisi, FETÖ ve Avrupa’daki bazı ülkelerin servislerinin ilişkisi artık ortaya çıktı, biliniyor. Böylesine bir yapı ve ilişkileri sebebiyle doğrudan terörist bir örgüt olarak nitelendirmeleri biraz hukuki sorunlar, ülkeler arası ilişkiler bakımından sıkıntılar yaratabilir. O bakımdan böyle bir değerlendirme yapmaktan çekiniyorlar şimdilik.”

Yazının devamı...

Mısır’ın ipleri ABD’nin elinde

25 Haziran 2020

Türkiye’-nin verdiği askeri desteğin ardından Libya’da savaşın dengesinin değişmesi Hafter destekçisi ülkelerin planlarını altüst etti. Yani Rusya, Mısır Fransa ve BAE’nin vekâlet savaşçıları Hafter bozguna uğradı ve kirli oyun bozuldu. Dolayısıyla da Libya Ordusu’nun ilerleyişini durdurmak için şimdi de sahaya bir anlamda Sisi sürüldü. Libya Ordusu’nun işgalci Hafter güçlerinden geri alma hazırlığındaki Sirte ve Cufra’yı kırmızı çizgi ilan eden Mısır yönetimi Libya’ya askeri müdahaleyi ima eden çılgınca tehditler yaptı. Tabii Fransa ve Rusya’nın gazıyla. O nedenle de Sisi gerçekten Libya’ya askeri bir müdahalede bulunabilir mi, böyle bir gücü var mı ya da bulunursa sonuçları ne olur gibisinden yanıtları tartışılan çok fazla soru var. Özellikle de Sisi’nin son çıkışının ardından ABD’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin yanındaymış havası dikkate alındığında. Çünkü o da “ABD ne kadar samimi?” diye kafa karıştıran bir başka soru durumunda. Gelinen kritik safhayı ve olası gelişmeleri Genelkurmay İstihbarat eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin değerlendiriyor:

“Türkiye’nin devreye girmesiyle dengeler değişince bir yerde durdurdular harekâtı. Bir tarafın çok daha fazla başarı kazanmasını istemiyorlar, birincisi bu. İkincisi, Mısır dediği gibi birliklerini sokup müdahale edebilir mi? Edemez. Yaptığı bayrak gösterme, blöf. Evet, sınırda ama sınırdan Sirte’ye kadar da dünya kadar yol var. Onun için de savaşmak zor, tanklarını sokacak, tanklarla beraber birliklerini sokup oraya gidecek, öyle kolay değil. Zaten Mısır’ın kendi içi de karışık. Böyle bir şeye müdahale etmez ama Mısır’ı buradaki harekâtın durması anlamında Fransa ve Rusya kullanıyorlar. Türkiye ile Mısır’ın birbirleriyle karşı karşıya gelme olasılığı yok, vekâlet savaşı olabilir ama Mısır birliklerinin girip de Sirte’ye müdahale edeceğini sanmıyorum, yani böyle bir şey olmaz.”

Mısır’ın böyle bir gücü var mı?

“Uçağı falan var ama Mısır’ın gücü olmasından çok, sorun şuradan kaynaklanıyor. Mısır bu bölgeye yakın bir yer ve komşular. Bizim uzaklığımız var ama Türkiye iki sefer uçaklarını gönderdi oraya, gücünü gösterdi, buna rağmen Mısır’ın böyle bir şey yapacağını sanmıyorum. Zaten Mısır’a böyle bir şeyi ABD yaptırmaz. Türkiye de onun için şu an ABD ile falan görüşüyor.”

ABD Libya konusunda Türkiye ile beraber denilebilir mi?

“ABD, Rusya’nın ya da Rusya destekli güçlerin orada Libya’ya hâkim olmasını engellemeye çalışıyor. Türkiye ile beraber işin arkasında duruyor, fiilen aktif olarak bir şey yapmıyor, bir şey söylemiyor ama Türkiye’yi destekliyor. Dolayısıyla, Mısır’ın müdahale etmesi, oraya girmesi mümkün değil. ABD mutlaka etkili olur bu konuyla ilgili. Türkiye bu konuda tek başına gibi gözüküyor ama değil, ABD de Türkiye ile birlikte hareket ediyor, büyük ihtimalle İsrail’in falan da sesini kesiyor. Yani Mısır’ın bu aşamada müdahale etmesi mümkün değil, durdururlar, ABD durdurur.”

Türkiye ile ABD arasında kesin bir ittifak olmadığını, ittifakın sizin gücünüze göre değiştiğini belirten Pekin, devam ediyor:

“ABD bir taraftan Rusya’ya karşı Türkiye’yi destekliyor ama diğer taraftan da Türkiye öne çıktığında Mısır’ı devreye sokanlar arasında o da var. Mısır’n veya BAE’nin, Suudların devrede olduğu bir olayda ABD’nin haberi olmuyor mu? BAE dünya kadar silah alıyor ve öbür tarafa gönderiyor. Silahların bir kısmını da Mısır alıyor. Dolayısıyla, ABD’den habersiz bir şey olduğunu sanmıyorum, haberliler ama orada güç mücadelesi var. O güç mücadelesinde her şey, herkes kullanılıyor. Libya’da böyle bir oyun, satranç oynanıyor.”

Yazının devamı...

Atina’nın ‘karasuyu oyunu’ tutmaz

22 Haziran 2020

Libya ile yapılan Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’yla Doğu Akdeniz’deki bütün dengeleri değiştiren Türkiye şer ittifaklarına karşı sahada üstünlük kazandı. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Doğu Akdeniz’de saf dışı bırakma planları, oyunları bu hamleyle altüst oldu, çöpe gitti. Ancak Atina yönetimi kıta sahanlığı ve kara suları konularında kendince yarattığı harita ve iddialarla hala hayal peşinde koşuyor. Dahası son zamanlarda gerekirse savaş gibisinden tehditlerle bunun dozajını küstahlık boyutuna çıkarmış durumda. Dolayısıyla Atina’nın kimyasının hepten bozulduğu çok açık. Çünkü hem sahadaki gerçekliği ve güç dengesini görmüyor hem de bugüne kadarki oldubittilerini hukuki sanıyorlar. Nitekim birincisine dönük Savunma Bakanı Akar, “Yunanların Türkiye’yle savaşmayı isteyeceğinin matematik olarak uygun, doğru olmadığının altını çizmek istiyorum” sözleriyle noktayı koydu. İkincisiyle yani karasularını artırma saçmalığı ya da çılgınlığı konusunda da

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri ve Washington eski Deniz Ataşesi emekli Kurmay Albay Mehmet Asal “Ege Denizi’nde silahsızlandırılarak Yunanistan’a bırakılan adaların karasuyu yoktur, diğer ana kıtalar ve adaların karasuları da 3 milden fazla olamaz! “diyerek uyarıyor. Gerekçelerini de şöyle sıralıyor:

“Bir ülkenin sahip olduğunu iddia ettiği bir alanı silahlandıramaması demek, o alan içine egemenlik hakkı olmaması demektir. Egemenliğin olmaması da bir Egemenlik alanı olan karasuyunun olmaması anlamına gelir.

Bu durumda; Londra Antlaşması: (30 Mayıs 1913), Atina Antlaşması (14 Kasım 1913), Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), 1947 Paris Barış Anlaşmaları ile Yunanistan’a Silahsızlandırılması koşulu ile bırakılan/bırakıldığı tekrarlanan adalar üzerinde Yunanistan Egemenliği yoktur ve dolayısıyla bu adaların karasuları da yoktur.

13-14 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı ile Yunanistan’a Kuzey Ege Adalarının sadece kullanma hakkı verilmiş, egemenliği devredilmemiştir. Altı Büyük Devlet bu Kararı 1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile de teyit edilmiştir.

Ege Denizi’nde, egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmeyen ada, adacık ve kayalık sayısı 200 civarındadır.

Diğer Adalara ve Ana kıtalara geldiğimizde ise durum oldukça açıktır. Londra Antlaşması, Atina Antlaşması ya da Lozan Antlaşması’nda Karasuyu diye bir tabir asla geçmemektedir. Lozan’ın 16 maddesinde ‘Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar’ Türkiye’ye verilmiştir ifadesi yer alır. Bu anlaşmalarda geçen tek uzunluk/mesafe kavramı da budur.”

1936 yılına gelinceye kadar

Yazının devamı...

Pençe operasyonlarıyla ABD ve Fransa’ya da mesaj

18 Haziran 2020

TSK, bölücü terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’taki terör yuvalarını yok etme kararlılığını “Pençe” harekâtlarıyla bir kez daha gösterdi, gösteriyor. Tabii bu arada istihbari başarı, askeri güç ile teknoloji konusundaki imkân ve kabiliyetini de... Şöyle ki önce son dönemin en büyük hava operasyonu Pençe-Kartal kapsamında MİT-TSK senkronizasyonuyla tek tek belirlenen 81 hedef nokta atışlarıyla imha edildi. Dün de Pençe-Kaplan operasyonuyla bölgede belirlenen 150 hedef havadan ve karadan vuruldu, ardından da uçar birlik harekâtıyla terör yuvası Haftanin’e Türk komandosu yağdı, diğer unsurlar da karadan sızdı. Hem de bölgede cirit atan ve alenen PKK’yı koruyup, kollayan CIA, MOSSAD’a rağmen. Yani MİT ve TSK öyle gizli, öyle seri hareket etti, ediyor ki ABD ve İsrail ajanlarının dahi haberi olmadı, olmuyor. Dolayısıyla da TSK’nın operasyonları sadece bölücü terör örgütüne, teröristlere değil, onları koruyan, kollayan ülkelere ve onların gizli servislerine de çok net mesajlar içeriyor. Hem nokta hedef tespitleri hem de harekâtın şekli ve sonuçları açısından... Çünkü Türkiye son 35 yılda Kuzey Irak’a 20’ye yakın küçük, orta veya büyük çaplı sınır ötesi operasyon yaptı. Ama belirli bir süre sonra arama tarama, temizlik faaliyeti bitirilip geri dönülüyor, sonrasında da teröristler o bölgeyi tekrar işgal ediyordu. Şimdilerde ise terörist temizliğiyle birlikte kontrol altına alınan yerlerde üs bölgeleri oluşturuluyor ve Silahlı Kuvvetler unsurları konuşlandırılıyor. Yani kalıcı olunuyor. Dolayısıyla da PKK’nın alan hâkimiyeti daraltılıyor, engelleniyor... Son operasyonlar açısından yine bir başka mesaj da Suriye’deki PYD/PKK’yı meşrulaştırma ve Kuzey Irak’taki PKK ile birleştirme, bütünleştirme çabasındaki ABD ve Fransa’ya çünkü Pençe-Kartal Harekâtı’nın Sincar ayağıyla da onların bu sevdaları ciddi anlamda darbe yedi. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“Operasyonların birinci özelliği, PKK bölücü terör örgütünün orada gittikçe zayıflayan gücünü daha da etkisizleştirmek. İkincisi, terör örgütü Kandil’i Sincar’a taşıyor. Sığınak, silah, mühimmat depoları yaptı. Sincar ayrıca PKK açısından PYD/PKK terör örgütüyle bağlantıyı sağlayan stratejik bir arazi kesimi. Sincar PKK’nın elinde kaldığı sürece Fırat’ın doğusundaki PYD/PKK terör örgütünün Irak’a akışını engelleye-mezsiniz. Yani oranın Kandil olmasını engelliyor TSK... Üçüncü konu da PYD/PKK terör örgütüyle Suriye Ulusal Kürt Konseyi grupları arasında bir siyasi anlaşma yaptı ABD ile Fransa... Yani PYD/PKK’yı meşrulaştırma yönünde onları masaya oturttu. Dolayısıyla, bu ona da verilen bir cevaptı.”

- ABD ve Fransa’ya da açık mesaj yani?

“Evet, mesaj açık; PYD/PKK terör örgütüyle ve oradaki Kürt grupları bir masaya oturtarak bütünleşme yönünde bir anlaşma sağlıyorsunuz, Türkiye PKK terör örgütünü ve kendi bekasını olumsuz etkileyen terör örgütlerini yok etme azim ve iradesine, yeteneğine sahiptir diyor. Yani Fırat’ın doğusunda Kuzey Suriye ile Kuzey Irak’ın ve oradaki Kürt grupların ileride PKK’yı içine alan bir bütünleşmeyi engellemek için yapılan bir operasyondu bu...”

Peki, bu bağlamda Haftanin’den sonraki hedef Sincar mı? Yani Türk komandoları Sincar’a da postal basacak mı? Babüroğlu devam ediyor:

“Sincar’a ne zaman kara operasyonu yapılır, onu şu anda kestirmek pek mümkün değil. Ama Sincar stratejik önemde bir yerdir ve Kuzey Irak’taki PKK bölücü terör örgütünün yuvaları TSK tarafından nasıl kontrol ediliyorsa, Sincar’ın da kontrol edilmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak Sincar Türkiye’ye 80-90 kilometre mesafede; bir de oradaki PKK terör örgütünü IŞİD’le mücadele bahanesiyle ABD yerleştirdi. Dolayısıyla, büyük bir ihtimalle Sincar’daki PKK bölücü terör örgütünün boşaltılması için ABD ve Irak ile diplomatik temas yapılacaktır. Sonuç alınmayacaktır, kesinlikle alınmayacaktır. Türkiye kendi göbeğini kendisi kesecektir.”

- Sincar’a da üs bölgesi anlamında mı?

“Kesinlikle. Kuzey Irak’taki bölücü terör örgütüne operasyon kapsamında bundan sonra TSK’nın ağırlık merkezinin ve esas sonuç alıcı hedefin Sincar olduğunu düşünüyorum. Öyle de olmalıdır. TSK oraya el atmalı ve orayı kontrol altında bulundurmalıdır. Oradaki PKK’yı etkisiz duruma getirmelidir ki Fırat’ın doğusunda devletçik durumuna gelen PYD/PKK terör örgütüyle kuzey Irak’taki PKK’nın birbirlerine olan akışkanlıklarını, irtibatlarını engellesin. Çünkü siz orayı kontrol etmezseniz, üs bölgesi haline getirmezseniz, kara unsurlarınızla kontrol altına almazsanız, oraya terör örgütü elemanı iki gün sonra gelir, aynı yerde yerleşir...”

Yazının devamı...