Putin’i tamamen dışlama planı

16 Nisan 2022

Buça’daki katliam görüntüleriyle birlikte Putin’in savaş suçlusu olarak yargılanması çağrıları dünyanın dört bir yanında yankılandı. Dolayısıyla, buna ta başından beri Washington’un Kremlin’e karşı taktiksel anlamdaki üstünlüğünün bir başka halkası da denilebilir. Çünkü Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısından önceki haftalarda ABD ve İngiliz hükümetlerinin yakındaki bir istilaya ilişkin sunduğu kanıtları reddeden Avrupalı liderler şimdilerde tek vücut olarak uyguladıkları yaptırımların dışında Putin’in savaş suçu işlediğine dair delil toplama ve onu yargılama peşinde. Mesela Fransa, Rusya’nın “savaş suçu” işlediğine ilişkin kanıt bulmaları için Ukrayna’ya adli tıp uzmanlarının da aralarında bulunduğu askeri ekip yolladı. Bu arada Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasıyla birlikte Putin hakkında “Haydut”, Ukrayna halkına savaş saçan bir zorba”, Bu adam vahşi biri”, “0 bir kasap”, “Putin bir savaş suçlusu, yargılanmalı” gibisinden sözlerle suçlama dozajını sistematik şekilde artıran Biden da son açıklamasında “soykırım” vurgusuyla çıtayı hepten yükselterek şöyle dedi:

“Putin’in Ukraynalı olabilme fikrini bile ortadan kaldırmaya çalışma çabası giderek daha açık hale geldi. Kelimenin tam anlamıyla Rusların Ukrayna’da yaptıklarına dair gün geçtikçe daha da çok kanıt ortaya çıkıyor. Ukrayna’da soykırım yapılıp yapılmadığına uluslararası düzeyde hukukçular karar verecek ama bana öyle görünüyor.”

Yani sahada Rusya ile Ukrayna arasında süren savaşta şiddetin daha da artacağı konuşulurken, bir yandan da Putin’i tamamen dışlama, bitirme hesapları da pik yapmış durumda. Bu anlamda da askeri, sivil uzmanların kesiştikleri nokta da şu:

“ABD ve Batı’nın Rusya’ya karşı hamlelerinde yaptırımlar birinci aşamaydı, ikinci aşamada da Putin’i, komutanlarını, Kremlin ekibini bir bütün halinde savaş suçları mahkemesine çıkaracak bir sürecin başlatılmasını planlıyorlar. Burada tabii ki Putin alınıp hâkimlerin karşısına çıkarılacak diye kimsenin beklentisi yok. Ama şu var; savaş suçları mahkemesinde gıyabında yapılacak yargılamadan ‘Putin bir savaş suçlusudur, uluslararası savaş suçu işlemiştir’ gibi çıkacak bir hukuki karar Putin ve Kremlin ekibini tamamıyla dışlayacak ve bir daha uluslararası küresel sisteme entegresini ortadan kaldıracak bir sonuca sebep olacak. Çünkü Putin batı için zaten tehditti, şimdi bu baskı daha da arttı.”

***

Dün bu durumu Dışişleri Bakanlığı eski müsteşarlarından, emekli Büyükelçi Onur Öymen’e sordum. Özellikle de Biden’ın “Putin soykırım yapıyor” şeklindeki açıklamalarını ve savaş suçlarından yargılama hesaplarını. Söze Biden’ın açıklamalarından başlayan Öymen’in öncelikle söylediği şuydu:

“Soykırımla ilgili BM’nin 1948 tarihli sözleşmesi var. Bu sözleşmede ‘Bir olayın soykırım olup olmadığını veya kimin bundan sorumlu olduğunu tayin edecek olan ya o olayın cereyan ettiği ülkelerin mahkemeleri veya yetkili kılınmış uluslararası mahkemeler yapabilir’ diyor. Onun için Biden soykırım olabilir dedikten sonra, buna hukukçular karar verebileceğini söyledi. Peki, o zaman madem siz bunları söylüyorsunuz, hukukçular karar verir diyorsunuz da 1915 olaylarının soykırım olduğuna ABD Başkanı olarak nasıl hüküm verdiniz? Geçen sene nasıl böyle bir açıklama yaptınız? Bizimkilerin bunu sorması lazım.”

Öymen’

Yazının devamı...

Kovid’de korkunun dozu kaçtı

14 Nisan 2022

Koronavirüs salgınının bu yıl bitme olasılığına dönük umutlu mesajlar veren Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) pandeminin yarattığı psikiyatrik rahatsızlıklar konusundaki açıklamaları ise pek iç acıcı değil. Mesela daha geçen hafta duyurduğu verilere göre, Kovid-19 dünya genelinde anksiyete ve depresyonun tekrarlanma sıklığını yüzde 25 artırdı. Yani koronavirüs salgınında virüsün azalan etkisiyle birlikte günlük vaka ve ölüm sayıları inişte ama kayıtlara “en stresli yıl” olarak geçen 2020’deki trend için aynı şeyleri söylemek pek olası değil. Hatta anksiyete bozukluğunda ivme yükseliyor. DSÖ raporunda da bunun temel nedenlerinden birinin, pandemiye karşı alınan kısıtlayıcı önlemler ve sosyal izolasyonun getirdiği yoğun stres olduğu belirtildi. İş yerindeki kısıtlamalar ile insanların aile içinden daha az destek aramaları ve çevrelerindeki dernek ve gruplardaki faaliyetlerinin azalması da etkili faktörler olarak sayıldı. Yine rapora göre yalnızlık hissi ile kişinin kendisi ya da yakınlarıyla ilgili duyduğu enfeksiyon, hastalık ya da ölüm korkusu, ölüm vakaları karşısındaki üzüntü ve mali endişeler de insanların sağlığını olumsuz etkileyen stres faktörleri arasında yer aldı. Dolayısıyla, salgınla birlikte literatüre giren yeni kavram “Koronafobi” de korku dozajının tetikleyici etkisi dahi sorgulanıyor. Bu anlamda da DSÖ’de uzun yıllar görev yapan Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikiyatri Profesörü Bedirhan Üstün şöyle diyor:

“Kovid’in bir hastalık olarak yarattığı bilinmezliğin yanında, ilk çıktığında televizyonlardaki Çin’de sokaklarda yürürken pat diye düşüp ölen insan görüntüleri herkeste büyük bir korkuya neden oldu. Onların ekran görüntülerinden çıkıp, kısa sürede herkes için gerçek haline gelmesiyle de panik hepten tetiklendi. Dolayısıyla, bu korku dünya çapında da senkronize olarak beslendi. Belki bu kadar korkutmaya gerek yoktu denilebilir ama hem bilinmezlik hem de toplumu katmak için işte ‘Aşı olsunlar, mesafe ve temizlik kurallarına uysunlar, maske taksınlar’ diye böyle bir şeye girildi. Bu da insanları sıkıntıya soktu. Hâlâ da bu sıkıntı artarak devam ediyor. Anksiyete, endişe vakaları patladı.”

Kovid korkusunun dozu kaçtı anlamında mı?

“Evet. Korkunun dozu biraz başta kaçtı. Bazı insanların zaten var olan endişeleri, korkuları hepten kamçılandı. Mesela, her gün hastalık derecesinde sürekli elini yıkayanlar, haklı olarak yapılan ‘20 saniye mutlaka yıkayın’ gibi önerilerle kendilerine bir gerekçe de buldular ve bu gibi olanların hem oranı hem de el yıkama sıklık ile süreleri daha da arttı. ‘Dışarıda mikrop var, pislik bulaşır’ diye düşünenler yasaklarla ‘Bak, gördünüz mü, haklıymışız’ diyerek tetiklendiler. Hâlâ sokağa çıkmaktan markete gitmekten, asansöre binmekten korkan, eve gelen malzemeleri de uzun süre balkonlarında bekleten insanlar var. Hem de ciddi oranlarda.”

Korkuyu kontrol edemeyen, paniğe kapılan insanların sinir sistemlerinde olağandışı sinyaller geliştiğini belirten Prof. Dr. Üstün devam ediyor:

“Acillere bir gecede 100 hasta geliyorsa yüzde 20’si paniktir yani gerçek değildir. Aciller atlamamak için mecburen EKG çeker, serum takar, sakinleştirici sıvı verir. EKG’de bir şey yoksa da psikiyatrist çağırır. Dolayısıyla, biz çoğu zaman gelenlere ‘Sizinki gerçek bir hastalık değil, otonom sinir sisteminin sizde yaratmış olduğu bir durum’ deriz. Yani otonom sinir sistemi bazen yanlış yangın ihbarı verir gibi durum yapabiliyor. Tabii Kovid virüsünün buradaki dengeyi bozduğu, insanları anksiyeteye, kaygıya sevk ettiğine dair yayınlar da çıkıyor. Kovid iki yönden bozuyor; birincisi, zaten korkulacak bir şey; ikincisi, virüs beyindeki kimyasal dengeyi, solunum dengesini bozuyor. İnsanlar Kovid olunca daha sık soluyorlar. O da kandaki oksijeni azaltıyor, karbondioksiti çoğaltıyor. O zaman anksiyeteye girmek de otomatik olarak kolaylaşıyor. Korkun yoksa da o korkuyu tetikliyor.”

Kısacası, dememiz o ki Kovid virüsü ve salgınla mücadele dünyada tüm dengeleri altüst etti, özellikle de insanların kimyasını fazlasıyla bozdu. Dolayısıyla, virüs kaynaklı iyi senaryo, endemi beklentisi gerçekleşse, yani grip gibi bir duruma gelse dahi yarattığı kitlesel travmanın sonuçları uzun bir süre daha hissedilecek ve tartışılacak...

Yazının devamı...

Z kuşağını kim nasıl ikna edecek?

11 Nisan 2022

Siyasiler açısından günümüzün popüler başlıklarından biri oy potansiyeliyle 2023 seçimlerinde kritik önemdeki “Z Kuşağı”... O nedenle de tüm siyasi partiler genellikle 2000 yılında ve sonrasında doğanları ifade eden bu kitlenin peşinde. Aslında buna anlama, yakalama yarışı da denilebilir. Çünkü Z kuşağı kesinlikle geçmişi konuşmak istemiyor. Yani geçmişe atıflar yapan, hele de kavgacı klasik siyaset dilinin bu kuşağı yakalaması zor. Dahası, siyaset bilimcilere göre; bu kuşaktakilerin büyük çoğunluğu herhangi bir siyasi partiye yakınlık duymadığını ifade ediyor. Kendilerini evrensel değerlere daha bağlı hissediyorlar ve mevcut siyasetin yaslandığı kategorileri reddediyorlar. Hatta bu gibi konulardan sıkılıyorlar da. Kısacası günümüz siyaset anlayışıyla Z kuşağının siyasete bakışı çok zıt. Onun için de partilerin farklı bir arayış ve çaba içinde olması kaçınılmaz. Bu anlamda da son zamanlarda her partiden oldukça iddialı söylemler, etkinlikler söz konusu. Hem reel hem de sanal ortamda. Peki bunlar ne kadar gerçekçi? Ya da bugüne kadar yoğun faaliyetler yaptık, iletişim anlamında epey yol aldık diyen hemen her parti bir farklılık yarattılar mı, onları yakaladılar mı? Veya politikacı bakışıyla Z kuşağının oyları çantada keklik diyebilirler mi? Asla... Yapılan kamuoyu araştırmaları da bunu doğruluyor zaten. Mesela son üç yılda 3 çalışma yapan kamuoyu araştırma sektörünün önde gelen isimlerinden Özer Sencar diyor ki:

“2018 seçiminden bugüne yani 2023’ü kastediyorum 5.5 ya da en çok 6 milyon yeni seçmen girecek listelere.2020, 2021 ve 2022’de yaptığımız araştırmalara göre bu gençlerin yüzde 40’ı çok açık net bir şekilde siyasilere, siyasi partilere ve liderlerine karşı mesafeli duruyorlar. Kararsızım, partilere uzağım diyen bu gençler siyasetçilere karşı çok ciddi bir güvensizlik yaşıyorlar. İktidarın kötü yönettiğini muhalefetin de yönetebileceği inancı ve güveni oluşturmadığı kanaatindeler. Bu tavır da onları siyasetten uzaklaştırmaya sebep oluyor. Oy vermeye gitmeyebilirler, ne yapacağını şaşkın bir şekilde hareket edebilirler. Bu siyasal bir krizdir. Nasıl aşılabilir sorusu önemli ama doğrusu bu konuda açık net bir şekilde elimizde bir veri yok. Ama şunu söyleyebilirim genellikle insanları yönlendiren partiler değil liderlerdir. Şu anda siyasi parti liderleriyle ilgili gençler arasında olumlu bir algı, güçlü bir sempati yok. Hiçbirisine yok. Yani yüzde 20’si birisini yüzde 10’u diğerini seviyor olabilir ama gençlerin yüzde 40’ı, 50’si şu lidere sempati ve güven duyuyor diyebileceğimiz bir ortamda değiliz şu anda.”

Gençlik kampları, parti okulları, kurslar gibi etkinlikler Z kuşağını etkiliyor mu, etkiler mi?

“Kitlesel anlamda insanları çekip götürecek olan kişiler liderlerdir, parti programları, partilerin uyguladıkları bir takım değişik aksiyonlar belirli sayıda gence hitap eder. Yani bu tip faaliyetlerin çok büyük kitlelere ulaştığını zannetmiyorum. Dolayısıyla rüzgar yaratan birisi olursa bu gençlerin önemli bir kısmının sandığa gideceğini düşünüyorum.”

Siyasilerin instagram paylaşımları, tweetleri ne kadar etkili?

“Büyük hareketleri rüzgarları yapacak olan siyasi partilerden ziyade Sivil Toplum Örgütleri belki bir miktar etkili olabilir. Çünkü gençlerin en çok güvendiği kurum STK’lar şu anda partiler değil.”

Sencar, Z kuşağının sandığa gitmesi ve tercihlerinin neden önemli olduğunu da şöyle özetliyor:

“Çok önemli çünkü 2 ittifak arasında bu kadar büyük bir fark yok. Yani 5,5 milyon iktidar değiştirebilir bir çoğunluktur. Şu anda bu bahsettiğimiz 5,5-6 milyon kişi 10 puandır. Bu 10 puan nereye sarkarsa orayı kazandırır...”

Yazının devamı...

Biden F-16 kavşağında

9 Nisan 2022

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Kongre’ye gönderdiği mektuptaki Türkiye’ye F-16 savaş uçağı satışının ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarına uygun olduğu ve NATO’yu  güçlendireceği vurgusu tam anlamıyla “Bir musibet bin nasihatten yeğdir (evladır)” sözüyle örtüşen bir durum. Çünkü uzunca bir süredir ABD’nin anlaşılmaz tavrı nedeniyle gerilimin pik yaptığı ve Türk-ABD ilişkilerinin arapsaçına döndüğü, hatta kopma olasılığının dahi konuşulduğu günlerde görüş belirten askeri ve istihbari kaynakların kesiştiği, ısrarla yinelediği nokta şuydu: 

“Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı, jeopolitik değeri daha da artıyor, arttı. Nasıl soğuk savaş döneminde Kafkasya’nın kontrolü ve Boğazların kontrolü Türkiye’nin jeopolitik değeri ABD için önemliydi. Şimdi de ABD’nin bugünkü küresel güç mücadelesinde Türkiye büyük önem arz ediyor ve bunun için de jeopolitik durum çok daha fazla değerlendi. Bunda da savunma sanayiindeki gelişmeler, özellikle İHA’lar, SİHA’ların kullanılması, Türkiye’nin son harekâtlardaki başarısı büyük etken oldu. Dolayısıyla, tüm bunlara ve NATO’daki güç dengesine bakıldığında, ABD’yi kendi asıl liderlik mücadelesinde bir yerlere götürecek olan Türkiye’nin önemi ortada. NATO’nun stratejik hedefleri içerisinde coğrafyası ve gücü bakımından Türkiye kritik önemde.” 

Yani ABD’nin Türkiye’den vazgeçme lüksü yok. Ama ABD’nin görüntüsü, tavrı ise daha çok “Dediğim dedik, çaldığım düdük” havasındaydı. Evet, arada bir “Türkiye önemli bir savunma ortağı ve NATO müttefiki” gibisinden laflar ediyor, yani Türkiye’nin NATO’daki gücünü anımsarmış gibi bir rüzgâr estiriyor, ancak o kadar. Yoksa genelde yaptıkları müttefiklik ruhuyla ve stratejik ortaklıkla asla örtüşmüyor. Aksine, yekten hasmane tutum içeriyor. Terör örgütü YPG/PKK’ya olan sevdası, S-400 hava savunma sistemi aldın gerekçesiyle parasının ödenmesine rağmen Türkiye’ye F-35’leri vermeme kararı, F-16’lar konusunda ağırdan almasıyla bunu da fazlasıyla gösterdi zaten. Açıkçası, Rusya-Ukrayna savaşına dek NATO müttefikliği falan da pek umurunda değildi ABD’nin. Hatta bu tavrını savaş öncesindeki gerilimli süreçte de ortaya koydu. Biden olası gelişmeler konusunda yürüttüğü telefon diplomasisinde Türkiye dışında herkesi arayıp konuştu. Dolayısıyla, Biden yönetiminin hafiften “u dönüşü” diye de nitelendirilen F-16 mektubu, “Rusya-Ukrayna savaşında gelişmeleri öngöremeyen ABD nihayet Türkiye’nin önemini ve değerini gördü” anlamında olumlu ve ilişkileri geliştirme açısından umut verici ancak samimiyet bağlamında bir o kadar da düşündürücü. Şöyle ki evet, F-16’larla ilgili olarak Beyaz Saray’da, Biden’da olumlu bir hava, atmosfer söz konusu, hatta mektuptaki “NATO’nun ihtiyacı var” vurgusu kritik ama Kongre’nin onayı olmadan uçakların verilmesi de söz konusu değil. Bu durumda da “Acaba Biden yönetimi gerçekten Kongre üyelerini ikna edebilecek mi ya da samimi olarak bunu istiyorlar mı?” sorusu önemli. Yani Biden yönetimi ya gerçekten bastırabilir ya topu Kongre’ye atıp, elindeki bütün kartları kullanarak, baskı yapmaz, yapıyor gibi görünür. Sonunda da ben çaba harcadım ama olmadı diyebilir. Daha önce de örneklerini sıklıkla gördüğümüz iyi polis/kötü polis senaryosu yani. Tabii bu arada, “Bunların altyapı çalışmaları yapılmıştır. Kongre’den farklı bir sonuç çıkmaz. ABD yönetimi ile Kongre arasında bir sorun olmaz. Olumlu sonuç çıkacaktır ama belki miktar kısıtlaması olabilir. Yani 40 tane F-16 değil daha az” diyenler de var. Kısacası, Türkiye’ye F-16’ların satışı konusunda Biden gerçekten samimi mi yoksa bunun yeni bir “iyi polis/kötü polis senaryosu” mu olduğunu yakında göreceğiz. Yani söz konusu olan yeşil ışık değil henüz sarı. 

 

Yazının devamı...

Buça vahşetinin hesabı sorulur mu?

7 Nisan 2022

Dünyayı ayağa kaldıran Buça’daki dehşet görüntüleri nedeniyle Ukrayna, Rusya’yı “soykırımla” suçluyor. Rusya ise görüntülerin “Kiev rejimi tarafından kurgulanan bir provokasyon” olduğunu iddiasında. Putin’i savaş suçlusu olarak nitelendiren ve ağır bedeller ödeteceğini belirten Biden da “Bu adam gaddar, katil, yargılanmalı” diyor. Hatta bu bağlamda Beyaz Saray ile Kremlin arasında söz düellosu pik yapmış durumda. Mesela Biden’ın Putin için ısrarla kullandığı “acımasız bir savaş suçlusu” tanımlamasına Kremlin’den gelen yanıt “Bombaları dünyanın her tarafında yüz binlerce insanı öldüren bir devlet başkanının bu tür söylemlerini kabul edilemez ve affedilemez buluyoruz” idi. Tencere dibin kara, seninki benden kara hikâyesi yani. Dolayısıyla, tam daha çok barış umudu, Putin-Zelenskiy buluşması konuşulurken, hava birden yine sertleşti. Evet, müzakere masası devrilmiş falan değil, hatta zorlama da olsa devam anlamında cılız mesajlar söz konusu ancak ivme kazanma süreci hayli sıkıntılı. Çünkü bir yanda Buça’daki vahşet, insanlık dramı, daha doğrusu savaş suçu var ve hiçbir şekilde tartışılacak yanı yok. Öyle ya da böyle, bu katliamı kim yaptıysa araştırılıp hesabının sorulması da şart ama diğer yanda da hem bunun zorluğu hem de savaşı körükleme adına daha başka tuhaf gelişmeler de söz konusu. Şöyle ki İstanbul zirvesi sonrası iki ülkeden de gelen barış mesajları ve liderler görüşmesinin zemini, zamanı konuşulurken, hava gücü yok olduğu söylenen Ukrayna ordusuna ait iki helikopter Rusya’nın Belgorod bölgesinde bulunan bir petrol tesisini vurdu. Hem de meşhur Rus hava savunma sistemini atlatarak. Kremlin de anında “Bu, görüşmeleri engeller” mesajını verdi, Ukrayna ise olayda rolü olduğunu ne doğruladı ne de yalanladı. Hemen sonrasında da Rusya karşı bir saldırıyla Odessa’yı bombaladı. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda da bir şeylerin tuhaf gittiği aşikâr. Yani meselenin masada müzakerelerle çözülmesini istemeyenler olduğu açık. Bunun başında da ABD geliyor elbette. Niyesini de istihbaratçılar şöyle açıklıyorlar:

“Rusya ciddi bir hezimet yaşıyor ve maddi, manevi çok büyük kayıpları var. ABD rakibini yıpratıyor, diğer yanda da domine ettiği bir Avrupa ve dağılmak üzere olan NATO’yu toplama durumu var. Aynı zamanda da silah ve enerji satan bir ABD söz konusu. ABD her biri para yazan böyle bir pazarı eliyle kapatmak ister mi? Asla. Kaldı ki ABD’nin burada silah sattığı sadece Ukrayna değil, mesela savunma harcamalarına 100 milyar euro ayıran Almanya’nın da çalacağı ilk kapı Amerika. Yani ABD dolara bakıyor, dolar hesabı yapıyor, ona göre konumlanıyor. Dolayısıyla, bu savaşın sona ermesi ABD için büyük kayıp mı? Evet. Onun için de bölgede büyük bir istihbarat savaşı da yaşanıyor. Mesela o iki helikopter nerden geldi? Yine Odessa’da Rusların vurduğu hedefin koordinatlarını verenler gözaltında...”

Dün bu durumu eski Moskova Büyükelçisi, İYİ Parti Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin’e de sordum. Özellikle de Buça’daki vahşetle ilgili olarak Rusya’nın provokasyon iddialarını. Dört yıl Moskova’da görev yapan Sezgin’in değerlendirmesi ise şöyleydi:

Elbette bu konularda ihtiyatlı olmak lazım. İhtiyatlı yaklaşmak gerekiyor. Ancak, Ukrayna sahasını kendi halkına bir tiyatro sahnesi gibi takdim eden Kremlin. Dünyaya da böyle bir izlenim vermeye çalıştı, tutmadı.

Buça’ya ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini benim kadar Ukrayna’da görevlileri bulunan ve bir önceki görevinden dolayı hayli deneyimli olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de idrak etmiştir. Ama son açıklamasında böyle bir şüpheden hiç eser yok. Kaldı ki sahada BM ekipleri var, ayrıca BM İnsan Hakları Konseyi de bugüne kadar gerçekleştirilmiş ihlal ve suçlar üzerine çalışıyor. Rus tarafının hazırladığı cevabi videoyu izledim, bana ikna edici gelmedi.

Benzer görüntüler ve sivillere karşı şiddet Çeçenistan’da da yaşandı. Ayrıca, Suriye’de Guta’yı hatırlayacaksınız, sivillere karşı kimyasal silah kullanılan yerlerin en ünlüsü. Esad güçleri Rusların gözü önünde, belki de onlarla iş birliği içinde kullandı. İttifakları da halen sürüyor. Daha birçok ipucu var. BM Güvenlik Konseyi’nde Rusların ne diyeceğine, ne kadar ikna edici olacağına bakacağız. Kısacası, ben bunun bir Ukrayna tezgâhı olma ihtimalini çok zayıf görüyorum.”

Özetle, Buça’daki katliam ve daha önceki masum sivillere, hastanelere dönük saldırılarla savaş suçu işlendi mi sorusuna verilecek yanıt: Evet. Bu görüntülerin hepsinin de gelecekte yargıya delil niteliği taşıdığı net. Tabii eğer adalet, hukuk işlerse. Çünkü daha önceki örneklerde istisnalar hariç hepsinin sonucu hikâye. Mesela, Rusya’nın güdümündeki Esad rejiminin Suriye’deki Doğu Guta ve Han Şeyhun katliamlarında kimyasal gaz kullandığı ortaya çıktığında önceki ABD Başkanı Trump da halefi Biden gibi şöyle demişti:

“Başkan (Vladimir) Putin, Rusya ve İran hayvan Esad’ı destekledikleri için sorumlular. Büyük bedel ödenecek.”

Yazının devamı...

Daldaki kuş diye eldekinden olmak

4 Nisan 2022

Yeni seçim yasası ve iktidarın yok demesine rağmen gündemden düşmeyen erken seçim iddiaları nedeniyle siyaset sahnesi kıpır kıpır. En çok konuşulanların başında da ittifak hesaplarının revize edilme veya yeni ittifaklar olasılığı kadar, seçimin kaderini belirleyecek yüzde 20-25 civarındaki kararsız ya da kararını gizleyen seçmenin tavrının ne olacağı var. Çünkü siyaset eskilerde bir dava, ideoloji, iddia odaklıydı. Sağcı sağcı, solcu solcuydu ya da muhafazakar muhafazakardı. Şimdilerde ise siyaset öyle bir noktaya geldi ki ya bu blok ya öteki blok. İçlerinde de hangi görüş istersen mevcut, hatta partilerin kendi çatıları altında dahi. Bunda da sistemsel değişiklik kadar, oy kaygısıyla partilerde yaşanan ideolojik zikzaklar da son derece etkili. Yani her şeye rağmen kazanma odaklı formüller bağlamında siyasi partiler felsefe ve program açısından farklılıklarını da epey törpülediler. Mesela AKP ile MHP neredeyse tek parti haline geldi. CHP sol bir partiydi, sağa kaymaya, sağdan adaylar tercih etmeye başladı ve son dönemdeki helalleşme söylemiyle bunu daha da pekiştirdi. Böylece İYİ Parti’yle yaklaşım kaydetti. İYİ Parti’ye bakarsan, o da kendi içerisinde dönüşüm arayışında. Yani MHP’den kopmakla beraber, bugün İYİ Parti’nin içerisinde eski CHP'liler de var. Son hamlesiyle de milliyetçi kimliğinin getirdiği sınırlamalardan kurtularak merkez sağın partisi haline gelmeyi hedeflediğini ortaya koydu. Bir başka deyişle AKP içerisindeki muhafazakar milliyetçi, demokrat olarak kendini tarif eden seçmene daha cesur irade değişikliği yaptırabilecek bir adım attı.

SP, GP ve DEVA ise hem CHP ya da İP listesinden Meclis'e girmek hem de AKP'den seçmen koparabilmek için çaba içerisindeler. Ama bir yanda da bu partilerin YRP'nin de katılımıyla yeni bir muhafazakar ittifak olasılığı da konuşuluyor. Kısacası siyasi partiler tabanlarını genişletmek adına yeni açılımlar, hesaplar peşindeler ve hepsi de kazanmaya kurgulu. Ancak bu hesapların getirisi kadar götürüsü de olabileceğini savunan dün konuştuğum deneyimli siyasetçiler ise şöyle diyorlar:

CHP'deki mevcut seçmene başka partilerin vereceği mesajlar o kadar önem arz etmiyor. Ama CHP'nin yönetim kademelerinin, Genel Başkanı'nın partide sorumluluk taşıyan insanların tavrından ya da ya da bazı söylemlerden rahatsız olanlar çıkış yolu olarak İYİ Parti’yi görebilir. Zaten öyleydi, bu şimdi daha da artabilir. CHP'lilerin veya partideki belli kitlenin hassas olduğu konular var, onlar çok önemli. O konularda CHP yönetiminin yanlış adımları kaybettirir. Mesela kaldığı cemaat yurdunda intihar eden gencin olayında İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener çok net tavır koydu ve olayın üzerine gitti, tepki gösterdi. Ancak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bunların üzerine pek gitmiyor, cemaatlere hiç dokunmuyor oradan oy bekliyor.

Yine Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan'ın Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile ilgili "FETÖ'cüler uğraştığına göre bunlar suçsuz insanlardır denmesine karşıyız" sözlerine karşı CHP'den doğru dürüst tek bir söz gelmedi. Oysa CHP'nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal ben bu davanın avukatıyım demiş, toplum da bunu benimsemişti. Ama bunun dahi arkasında durmadılar. Dolayısıyla tüm bunlar da CHP tabanında zaten memnun olmayanlarda daha farklı bir sempati yaratıyor.

Şimdi yeni Seçim Yasası'na göre; nasıl bir formül gelecek o da flu. Oy oranı açısından küçük partilerdekilerin hepsi istifa edip ittifaklardaki lokomotif partilerden aday olacaklarsa o partilerin tabanları bu partilere oy verir mi? Yani örneğin DEVA ya da SP'deki seçmenler CHP'ye oy verir mi? Dahası bir kısım CHP'lilerde onlar listede olduğu için oy vermeyecekler belki de.

Bunu çok dile getirmiyorlar ama böyle bir sıkıntı da var.

Bir de özellikle ekonomik anlamda de yaşanan bu kadar olumsuzluğa rağmen AKP'nin oyu yüzde 30'ların altına inmiyor, seçimin kaderini etkileyecek denilen büyük kitle kararsızlar da başka yere gitmiyor. Üstelik şimdilerde arabuluculuk konusundaki başarılı girişimler ve dış politikadaki doğru adımların etkisi söz konusu. İsrail ve Mısır ile yakınlaşma, Yunanistan ile gel git var. Ermenistan ile de öyle. Bu da iktidara yeni bir ivme, avantaj verebilir. Kenarda durup güven sorgulayan yüzde 20-25'lik seçmen her şeye rağmen Recep Tayyip Erdoğan olmalı diyebilir...

Yani dememiz o ki; değişmezse, seçimlere daha 14 ay var, dolayısıyla sandık sonucunu şimdiden kestirmek zor. Hele de kararsız denilen seçmenin tavrını. Çünkü onların adresini doğrudan iktidar ve muhalefetteki siyasilerin performansı belirleyecek. Hem sorunlara çözüm odaklı somut projeler ortaya koyma hem de taban genişletme hesabıyla kan kaybetmeme anlamında...

Yazının devamı...

Kovid'in kaderi mutasyona bağlı

2 Nisan 2022

Koronavirüs salgınında sonun göründüğüne dair oldukça iyimser hava var. Hatta bazı yerlerden pandemi öncesinin normal yaşamına dönüş görüntüleri geliyor. Hem de hâlâ yüksek seyreden vaka ve ölüm sayılarına rağmen. Mesela Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın bazı ülkelerinde günlük vaka sayıları yüz binlerle ifade ediliyor, DSÖ’nün açıklamalarına göre de aşı adaletsizliği nedeniyle dünya nüfusunun üçte biri, Afrika nüfusunun yüzde 83’ü henüz tek bir doz aşı dahi olmamış durumda. Yani garip bir çelişki söz konusu. Bunda da diğerlerine oranla yayılma hızı, bulaşıcılığı daha yüksek, öldürücülüğü ise daha düşük denilen Omicron ve alt varyantlarının etkisi büyük. Çünkü kolay bulaşıyor, nispeten hafif bir hastalık yapıyor. Hastalananlar genellikle ayakta geçiriyor. Tabii bu daha çok aşılarını yaptıranlar için geçerli. Dolayısıyla, aşılanmanın çok yüksek oranlara ulaştığı yerlerde Omicron ve etkisini sürdüren alt varyantların varlığı da pek önemsenmiyor gibi. Dahası, bugüne kadar çok sayıdaki değişimleriyle “bin bir surat” diye de nitelendirilen Kovid-19’un olası mutasyonlarına dönük beklentiler de genellikle bu havada. Neredeyse herkes olası varyantlarda virüsün etkisinin daha da azalacağını düşünüyor ya da umut ediyor diyelim. Hatta DSÖ bile. Ancak inşallah olmaz ama tam tersi olasılık da unutulmamalı. O nedenle de “Tamam, bitti” diye erken havaya girmenin anlamı yok. Niyesini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan anlatıyor:

“Pandemi bitmedi. Ne olur, ne zaman biter, bunları söylemek sadece müneccimlikten öteye gitmez. Yani şu anda bu pandeminin ne zaman biteceğiyle ilgili hiçbir bilimsel kanıt, veri elimizde yok. Tarihe baktığınız zaman özellikle 20. yüzyılın başından itibaren görülen pandemilerin hiçbiri iki yıldan uzun sürmemiş ama koşullar çok farklı. Örneğin, İspanyol gribi 50 milyondan fazla insanı öldürmüş, sekiz ay sürmüş çünkü o zaman böyle uçakla insanlar seyahat edemiyor, zaten 1. Dünya Savaşı yılları dolayısıyla herkesin bulunduğu küçük bölgelerde kısa sürede bağışıklık gelişmiş ve pandemi sona ermiş ama şimdi toplumsal bağışıklık dediğin zaman bütün dünyadaki bağışıklığı kastediyoruz. Çünkü bu rahatlıkla insanlar bir yerden bir yere gidiyor, günde üç ülke dolaşabiliyor. Dolayısıyla bunu söylemek mümkün değil.”

Virüs ne kadar çok dolaşırsa, yani kişiden kişiye bulaşırsa varyant geliştirme potansiyelinin o kadar çok olduğuna dikkat çeken Prof. Ceyhan devam ediyor:

“Diyelim ki 50 kişilik bir toplumun içine bir virüsü koyduğunuz zaman varyant geliştirme potansiyeli bir ise, milyonlardan oluşan bir ülkeye virüs yayılırsa ve zamanında müdahale edilmezse o virüsün mutant, yani varyant geliştirme olasılığı bindir. Dolayısıyla, şu anda sürekli yeni varyantlar gelişiyor. Omicron’dan gelişen BA2 dediğimiz varyant daha ağır bir hastalığa yol açmıyor ancak bulaştırma, bulaşma potansiyeli Omicron’dan yüzde 30 daha fazla ve giderek bazı ülkelerde artık Omicron’un yerini almaya başladı, hızlı bir artış dönemi yaşanıyor. Türkiye’de de aslında vakalarda bir azalma yok.”

NASIL YANİ?

“Açıklanan rakamlar sadece bir belirti gösteren ve bu nedenle hastaneye başvurduğunda da kriterlere uyup test yapılan insanlarda bulunan pozitif vaka sayısı. Oysa bu Omicron’da da böyleydi, BA2’de de böyle; yüzde 90’ı belirtisiz seyrediyor. Yani belirtisi olan kişi sayısında biraz azalma var ancak enfekte olan virüsü bulaştırma potansiyeli olan insan sayısında bir azalma yok. Bunun tam tersi birçok ülkede yaşanıyor şu anda. Güney Kore 350 bin civarında vaka bildiriyor, salgının başından beri gördüğü en yüksek sayılara ulaştı. Çin’de yeni bir artış dalgası yaşanmaya başlandı. Almanya şu anda çok yüksek, hep 200 binin üzerinde günlük vaka sayıları bildiriyor. BA2 varyantının çıkardığı bir durum bu. Yani BA2 varyantını araştıran ülkelerde vaka sayıları artıyor ve yeni varyantla yeni bir artış yaşama olasılığa oldukça yüksek.”

DSÖ’NÜN “BU YIL BİTEBİLİR” DİYE AÇIKLAMASI VAR?

“İngilizcesini bende okudum. En olası senaryo demiyor. ‘Bu sene bitebilir mi?’ diye sorulan bir soruya ‘Evet, bitebilir’ diye verilen yanıt o. Biz de aynı şeyi söylüyoruz: Bitebilir ama bitmeyebilir de. Bunu kimse bilemez. Yine bir kuvvetlendirme aşısı gerekir mi diye bir soru olmuş ona da ‘Biterse gerekmeyebilir’ yanıtı verilmiş. Evet, pandemi biterse yeniden bir aşı olmaya gerek kalmayabilir. Ama bu yüzde kaç ihtimale ne olacak falan, bunu DSÖ’den de biri söylese, ben de söylesem, bir hükümet yetkilisi ya da bir başka bilim adamı da söylese tamamen bir bilimsel veriye dayanmayan tahmin olur. Ondan öteye gitmez.”

Yazının devamı...

Karadeniz'de mayın bilmecesi

31 Mart 2022

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından, Ukrayna’nın Odessa açıklarına döşediği yaklaşık 420 adet eski mayının fırtınalı hava nedeniyle koparak sürüklendiğinin duyurulmasıyla Karadeniz’de yaşanan endişe artarak devam ediyor. Özellikle de İstanbul Boğazı ve İğneada açıklarında görülerek SAS timlerince etkisiz hale getirilen mayınlar nedeniyle. Şimdi buna bir de Ukrayna’nın “O mayınlar bize ait değil. Sorumluluk Rusya’nın” açıklaması eklendi. Dolayısıyla kafalar, hesaplar hepten karışmış durumda. Tabii günlerce sessiz kalan Ukrayna’nın bu açıklamasına da diğerleri gibi ihtiyatlı yaklaşmak kaydıyla... Çünkü Rus istihbaratının duyurduğu bilgiye göre, şu ana dek konuşulanlar şunlar:

Ukrayna’nın döşediği o mayınların kaçının koptuğu bile belli değil. Hatta gerçekten kopup kopmadığı da... Dahası, o mayınların Odessa’dan kopup gelen “serseri” değil bazılarınca özel olarak adrese teslim getirilen mayınlar olduğu iddiaları dahi söz konusu. O nedenle de ikisi bizim sularımızda, biri ise Romanya sahillerinde bulunan mayınların devamı var mı, yaratacağı risk ve tehlikeler de hep olasılıklar üzerine. Şu an için somut olan tek şey ise mayınlar konusunda Rusya’nın ve Ukrayna’nın da birbirlerini suçlaması. Hal böyle olunca da yanıtlanması gereken çok fazla soru var. Mesela Rus istihbaratının duyurusundan birkaç gün sonra Boğaz’ı tehdit eden mayınlarla karşılaştık. Doğal olarak da olayın duyurulduğu anda gerçekleştiği varsayımı, uzaklık ve akıntı hesabıyla 15-20 günde gelmesi beklenen mayınların bu kadar kısa sürede nasıl ulaştığı konusu tartışmalı. Bu durumda da en kritik soru şu: “Mayınlar daha önce kopmuş olabilir mi ya da bu mayınlar bölgeye birileri tarafından mı bırakıldı, bırakıldıysa da bunun anlamı ne?” Buna dönük, senaryolar, komplo teorileri de oldukça fazla. Biri “Bu mayınları Rusya bıraktı çünkü 1907 Lahey Sözleşmesi’ne göre, mayını kim döşüyorsa sorumluluğu ona aittir.” Yani Rusya bunu Ukrayna’yı suçlamak, sıkıntıya sokmak adına özellikle yaptı. Hesabı da Ukrayna’ya karşı Türkiye’de oluşan sempatiyi, yakınlığı bozmak. Zaten epeydir ortalıkta görünmeyen Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu da son açıklamasında Ukrayna’Karadeniz ve İstanbul Boğazı’nı tehlikeye sokmakla suçladı.

Diğer senaryo ise tam tersi ve şöyle:

Karadeniz ve Boğaz hattı Rusya için hayati bir güzergâh. Bu bölgede yaşanacak olası bir kriz, Boğaz’ın dibinde, civarında herhangi bir tanker ya da gemi faciası bölgedeki enerji nakil hattını, Boğaz geçişini durdurur, bu da Rusya’ya büyük bir darbe demektir. Yani Rusya böyle bir çılgınlığı niye yapsın, yapmaz...

Bir başka senaryo da Karadeniz’e bir mayın gücünün sevk edilmesini sağlamak, Montrö’yü tartışmaya açmak amacıyla üçüncü ülkeler tarafından bu mayınların bölgeye bırakıldığına dair, kurgulu bir komplo teorisi. Yani doğrudan Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini de etkileyecek bir provokasyon. Dolayısıyla, bu anlamda ilk akla gelen de malum şüpheli ABD. Niyesini de askeri yetkililer şöyle açıklıyor:

“ABD’nin genişletilmiş Karadeniz projesi var. Bu, doğu Avrupa’dan başlıyor, Ukrayna’dan devam ederek Kafkasya ve Hazar’a kadar gidiyor. ABD sürekli bu bölgenin emniyetini sağlama konusunda Karadeniz’e daha fazla gemi gönderelim, Karadeniz’de daha fazla NATO gemisi olsun, hatta NATO daimi gücü olsun istiyor. Dolayısıyla, bu mayın hikâyesi ABD’nin çok işine gelir.”

Tabii bunların hepsi varsayım. Yoksa birilerini net işaret etmek, suçlamak, budur demek için sağlam kanıtlar gerekiyor. Ki Ukrayna’nın son açıklamasında yer alan “Sürüklenen mayınların kullanımı ve bunların öngörülemeyen sonuçlarının sorumluluğu yalnızca Rusya Federasyonu ve donanmasına ait” vurgusuyla mayınların kopma duyurusu da hepten senaryo muydu noktasına evrilmiş durumda. Yani Karadeniz’deki başıboş mayınların menşei ve nasıl geldiği tam anlamıyla çok zor bir bilmece gibi. Çözmek için de dikkat, sabır ve temkinli olmak şart. Nitekim mayınların nereden geldiği ve kaynağına yönelik soru üzerine Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da “Ukrayna’da döşenen mayınlar mı geldi yoksa başka mayınlar mı devreye girdi, bu konuda emin olmadan bir şey söylemek doğru olmaz. Bununla ilgili çalışmalarımız devam ediyor” sözleriyle Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetini ve ortaya çıkarma konusundaki kararlılığını çok net dile getirdi zaten...

Yazının devamı...