Siyaset sadece adlarında var

18 Eylül 2021

Türkiye’de 116 aktif siyasi partinin bulunduğunu duyuran İçişleri Bakanlığı, 40 partinin 2020-2021 yılında kurulduğunu açıkladı. Yani ülkenin siyaset manzarasında tam anlamıyla bir parti kurma furyasıdır gidiyor. Peki, ne oldu da ülkede siyasetin cazibesi pik yaptı? Birden bu kadar çok siyaset heveslisi çıktı, çıkıyor? Bu sadece ittifak sisteminin yarattığı doğal bir sonuç, iktidar veya muhalefet blokunun 50 artı 1 hesaplarına dönük oyunlar, kurgular mı? Yoksa hem iktidar hem muhalefet kanadındaki yıpranma ile geçmişteki pazarlık ve bu yolla parlamentoya kolaylıkla girme örneklerinin siyaset sevdalılarını daha da cesaretlendirmesi mi? Ya da daha başka hesaplar, beklentiler de söz konusu mu? Çünkü vatandaşa sorsan bu partilerin çoğunun adını, logosunu dahi bilmez, genel başkanlarını tanımaz. Evet, matruşka gibi birbirlerinin içinden çıkmış, birbirinin benzeri partiler var ve onların başındakiler tanıdık bildik isimler, hatta söylemlerde örtüşmeler bile söz konusu ama çoğunluk, daha ziyade, adı sanı pek fazla bilinmeyen kişi ya da kişilerden oluşuyor. Tamam, bu demokrasi gereği, çok seslilik ve katılım anlamında iyi, ancak bunun da doğru düzgün yapılma boyutu sıkıntılı. Çünkü siyasetin eskilerdeki “Çiledir, sabır işidir; iddian, inancın, ufkun, projen olacak” gibisinden klasik anlamdaki tanımı falan şimdilerde hikâye. Varsa yoksa, kişisel beklentiler hep ön planda. Elbette mevcutlar ile yeni kurulanlar arasında bu işi yasaya, kurallara uygun, hakkıyla yapan, siyasi iddiasını ortaya koyan ve bu anlamda işaretler veren, yoğun faaliyet içinde olan partiler de var ama görüntü daha çok kişisel menfaatler, beklentiler şıkkından yana. Dolayısıyla, bu 116 partinin yarısından fazlasının siyasi partiler yönünde yasanın amir hükümlerini yerine getirmediği için feshedilmesi gerektiğini savunan ve bu gibi tabela partilerine karşı yıllardır mücadele veren 17. dönem İstanbul Milletvekili Yılmaz Hastürk şöyle diyor:

“Parti kurmak çok kolay. 33 kişiyi toplarsın, bunların siyaset yapma manileri yoksa yani daha evvel dolandırıcılık, sahtecilik bilmem ne gibi suçlardan yargılanmış, ceza almamışsa, götürür dilekçeyi teslim edersin, okey verirler, kurarsın. Ama asıl bundan sonrası önemli. Bir partinin seçime girebilmesi için 41 ilde ve 41 ilin en az üçte bir ilçesinde kongre yapıp, delege tespit edip, büyük kongresini yapması, seçim tarihinden altı ay evvel de bu işi bitirmesi gerekiyor. Bu da öyle kolay iş değil. Ama bazıları büyük kongre yapmadan, kurucular kuruluyla yaptıkları toplantıyı birinci büyük kongre diye değerlendirtiyorlar. Ve her siyasi partinin en az 5-6 trilyona ihtiyacı var. Çünkü bugün en küçük bir yerde dahi ilçe binasının kirası 5 bin lira, bir ilçenin kurulması, kongreye gitmesi 70-80 bin liranın üzerindedir. Seçime iştirak edip barajı aşanlar devlet yardımı alıyor, onların bir dertleri yok ama yeni kurulmuş partinin bir tabela yazdırıp asması dahi 3-5 bin lira. Tefrişat, tahta iskemle koysan, en az 15-20 bin lira tutar, karşılayamazsın. Dolayısıyla, bu kadar çok arttığına göre bir beklentinin eseridir bu. Beklentinin adı da açık nüfuz ticareti.”

Nasıl yani?

“Bu 116 partinin en az az 30’u, 40’ı küçük ilçelerde faaliyet halindedir. Bunların her birinin 30-40 yönetim kurulu, disiplin kurulu, vs. var. Bunları da çarptığınız zaman Türkiye’de 3-4 bin kişi siyasetle iştigal ediyormuş gibi gözüküp gemisini yürütmektedir. Mesela bürokrasiyle temas kurarlar, ilçe başkanı, yardımcısı, yönetim kurulu üyesi gibi payelerle kendilerini kamudaki önemli konularda önemli yerlerde değerlendirirler. Küçük illerde ve ilçelerde bu son derece önemlidir. Bir de eğer partiye üç beş kuruş veren varsa parti ilçe binasını kendilerinin kıraathanesi olarak kullanırlar. Gelirler, yerler içerler, tavla oynarlar. Tabii bir de geçmişte örnekleri görüldüğü gibi kumarhane gibi kirli işlerde kullanılma durumu da olabiliyor. Falanca partinin ilçe başkanlığı diye tabelayı astı mıydı pek kimsenin gelemeyeceğini, bir şey demeyeceğini zannederler. Büyük çoğunlukla da öyle olur. Ya da mesela karakola birisi düşer. İlçe Başkanı olarak karakola gider, “Bakanı, Meclis Başkanı’nı, filanca milletvekilini arayayım mı?” diye eser, gürler. Genellikle bürokraside emniyet kadrosu da olsa şikâyet edilmekten çekinirler, onun için de kapatılacak bir şeyse acele kapatılır konu. Bu az bir şey değil bu tür insanlar için. Nüfuz ticareti Türkiye’nin siyasetteki kanayan yarasıdır.”

Özetle; siyasi arena kıpır kıpır. Bir yanda ittifak bileşenleri arasında denge hesapları, yeni birliktelik arayışları ve aday kim olacak, olmalı çekişmeleri yaşanıyor. Diğer yanda da ucundan ya da dolaylı olarak ittifaklara tutunma arayışları içinde olan bazı partiler ve kişiler söz konusu. Tabii bir de tabela partileri olarak nitelendirilen ve pek bir etkinlikte bulunmayan ama farklı beklentiler içinde olan yapılar var. Onların da adlarında siyaset geçiyor ama bu daha çok kişisel menfaat faaliyetlerini kamuflaj niyetine! Yani siyasi cazibenin pik yapmasında herkesin hesabı başka.

Yazının devamı...

Aşı için herkes kolları sıvasın

16 Eylül 2021

Pandemi günlüğünde birkaç ülke dışında dünya genelinde olduğu gibi bizde de tablo çok vahim. Niyesi de malum; aşılamada toplamda 100 milyon dozun aşılmasına rağmen hâlâ aşı karşıtı önemli bir çoğunluk kitlesel bağışıklığın ısrarla herkesin hastalanması ya da toplumun kırılmasını istiyor havasında. Hatta bunun için miting dahi yaptılar. Hem de devletin koyduğu maske, mesafe kurallarını yok sayarak. Bu konuda kendilerini uyaran polisle tartışanlar bile oldu. Dahası, bir de Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan’ın “Aşı olmadım. Olmayı da düşünmüyorum. mRNA demek insanın hücre çekirdeğine girmek demektir. O insanların yarı insan yarı maymun çocuklar doğurmasına sebep olabilirsiniz. 3 kulaklı 5 gözlü yaratıklar doğmasına yol açabilir” sözleriyle son derece absürt çıkışı da var. Dolayısıyla, tüm bunlara aşı karşıtlığı adı altında öldürücü virüse yardım, yataklık şaşkınlığı, saçmalığı da denilebilir. Çünkü bu artık olanların ya da olmaya niyetlenenlerin kafalarını bulandırma gibi çok daha tehlikeli bir boyuta da ulaştı. Ve biliyoruz ki bu aşı ancak ve ancak tüm topluma yapılırsa işe yarıyor. Yarısı olmuş, yarısı olmamış, yarım yamalak olmuyor bu iş. Tek doz yapılırsa dahi yetmiyor, herkesin kesinlikle tam doz aşı olması gerekiyor. Hem de hızlı bir şekilde. Yoksa virüsün mutasyon hızı almış başını gidiyor. Yani aşılama hızının virüsün mutasyon hızını geçmesi şart. Sadece aşı olmak da yetmiyor, maske, mesafe, hijyen kuralına titizlikle devam etmek gerekiyor. Ama ülkedeki genel görüntüye baktığınızda sanki virüse karşı savaş kazanılmış rahatlığıyla, aşı olan da olmayan da herkes maskeleri atmış durumda.

Açıkçası, koronavirüsle mücadelede birçok ülkenin, insanın ulaşamadığı aşılar bizde yeterince var ama hem aşı karşıtlığı hem de kurallara uyma konusunda sorumsuzca davranışlar nedeniyle gidişat hiç iç açıcı değil. Kaldı ki biz hadi bu seneyi atlatırız, desek bile seneye sınırımızdan gelen Suriyeliler, İranlılar hiç aşı bulamadıkları için büyük risk içeriyor. Tabii bu birçok ülke aşıya ulaşamadığı için tüm dünya için de geçerli. Dolayısıyla, sadece Türkiye, sadece Almanya, İngiltere, ABD’nin ya da üç beş tane daha ülkenin aşılanması bu iş tamam anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, bu virüs tüm dünyada yok edilmedikten sonra kimseye rahat, huzur yok. Onun için de aşı eşitliği, paylaşımı şart. Hele de aşıya ulaşamayan çok sayıda ülke olduğu dikkate alındığında. Ancak bu gerçeğe rağmen zengin ülkelerin düşük gelirli ülkelere aşı desteği sözünü tutmadıkları da ortada. Nitekim DSÖ’nün Genel Direktörü bu konuda daha yeni tepki verdi ve aşı paylaşımı konusunda zengin ülkeleri özellikle uyardı. Bu durumda akla gelen soruda şu:

Bu gerçeğe rağmen zengin ülkeler neden aşı paylaşımı yapmıyor? Soruya DSÖ’de uzun yıllar virüslerle ilgili Tanı, Sınıflandırma ve Değerlendirme Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün yanıt veriyor:

“Para, para... Bugün aşının her dozu para. Ama bu devekuşu gibi bir durum, aynı zamanda başını kuma gömüyor herkes. Oysa kendini koruması için komşularının da, herkesin aşılı olması lazım. Yani zengin ülkelerin yanı sıra düşük gelirli ülkeler de aşılanırsa bu iki yılda biter. Yok, öbür türlü olursa, beş yıla uzar.”

Bir de virüsün mutasyonla kendini yok etme beklentileri vardı, bu hâlâ söz konusu olabilir mi? Üstün’ün buna yanıtı da şu:

“SARS virüsünde şanslıydık, o onu yaptı ama şimdi imkânı yok, artık o durum çoktan geçti. Virüs başından kendini sekize böldü. O sekizin birden aynı mutasyonu gösterip aynı şekilde kendi kendini imha etmesi gerekecekti, artık imkânı yok, o olasılık bitti. Bu sekiz ana varyanttan beşi kendini iptal etse ya da onlar yok olsa diğer kalan üçü tekrar tekrar dünyayı sarabilir. Yani ahtapotun bir kolunu kessen öbür koluyla tutacak. Sekizini birden aynı anda kesemezsin, imkânı yok.”

Sıra dışımı bu?

“Sıra dışı değil. Aslında sıra dışı olan daha önce SARS virüsünün kendini imha etmeseydi. O tek parçayken bir mutasyon oldu ve tersine çalıştı. Geçmişte çok şanslıydık, onun belki kıymetini bilemedik, değerini anlayamadık. Bu sekize bölünene kadar bekledik, bölündükten sonra geçmiş olsun.”

Yazının devamı...

Basın Konseyi ve Kılıçdaroğlu

13 Eylül 2021

Hafta sonu İzmir-Çeşme’deydik. Tabii doğal olarak insanın aklına hemen deniz, kumsal, Alaçatı’da sörf, Dalyan’da yemek ve gün batımını izleme geliyor ama bizimkisi doğrudan gazetecilik mesleği yani işe odaklıydı...

11 Eylül Cumartesi sabahı Basın Konseyi’nin toplantısında Yüksek Kurul Üyeleri olarak haber ya da görsel anlamda gazetecilik etiğine aykırı olduğu iddiasıyla çeşitli basın kuruluşları ve kişiler hakkında gelen şikâyet dosyalarını tartışıp karara bağladık. Üzerinde çok tartışılan bazı dosyalar ise bir sonraki toplantıya kaldı.

Öğleden sonra da Basın Konseyi’nin davetlisi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Medyanın Sorunları, Beklentiler’ başlıklı konuşmasını dinledik. Elbette içerik çok önemli ve kritik bir konuydu.  Ancak toplantının yapıldığı salondaki maske, mesafe, hijyen kurallarına tam anlamıyla uygunluk da bir başka anlam içeriyordu. Mesela aslında 300 kişi olan toplantı salonun kapasitesi 90’a indirilmişti. Ve tavizsiz uygulandı. Bunu özellikle vurgulamamızın nedeni tüm siyasilere örnek olması. Çünkü bu Kılıçdaroğlu’nun Çeşme’deki yoğun program trafiği kapsamında çevresinde bulunan bazı Genel Başkan yardımcıları, bir-iki milletvekili, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ve Genel Başkan yakın korumaları dışında kimsenin katılmadığı bir toplantıydı. Yani lidere görünmek veya yakın durmak hesabından kaynaklanan kalabalık ve karmaşa yoktu, dolayısıyla salonda çoğunlukla gazeteciler vardı. Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç’in açış konuşmasındaki Basın Konseyi’nin bu özel toplantısının diğer parti liderleriyle de devam etmesini istediklerine dönük sözleri de gelecek açısından son derece anlamlıydı...

Gelelim Kılıçdaroğlu’nun anlatımıyla medyanın sorunlarına... Sözlerine “Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi halkın bilgi alma hakkının kısıtlanması” diye başlayan CHP lideri öncelikle kitle iletişim araçları üzerinde baskı kurulduğunu öne sürdü. Bunları da özellikle reklam ve para açısından iktidara yakın olanların desteklenmesi, diğerlerinin cezalandırılması olarak dokuz ana başlık altında sıraladı. Bunlar arasında Kılıçdaroğlu’nun en iddialı olduğu maddelerden birisi de gazete manşetlerinin, gazeteye girecek haberlerin “saraydan” belirlendiğini içeren şu sözleriydi:  

“Gazetelerin manşetleri önce saraya gidiyor. Birinci sayfanın hazırlanmasına basın mensupları mizanpaj diyor galiba. O sayfalar önce saraya gidiyor, gözden geçiriliyor. Atılacak başlıklar, haberler belirleniyor ve gazetelere gönderiliyor. Sonra ertesi gün bu gazeteler basılıyor...”

Kılıçdaroğlu’nun medyanın sorunları diye sıraladığı maddeler ya da içerikler arasında belki haklı olduğu noktalar, detaylar olabilir ama gazete manşetlerinin “Saraydan atıldığı” haberlerin oradan seçildiği gibi toptancı bir yaklaşım hem sorunlu bir tavır hem de haksızlık anlamına gelen bir durum. Kılıçdaroğlu bu kadar net ve kesin konuşacak verileri nereden aldı ya da böyle bir durum var mı veya yanıltılmış olabilir mi bilmiyorum  ama en azından ben kendi adıma gazetem Milliyet’in manşetlerinin, haberlerinin  başkaları tarafından  belirlenmediğini, başlıklarının da başkaları tarafından atılmadığını söyleyebilirim. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun bu toptancı sözleri ve algısında yanıldığını, bunun da kayda geçmesinde yarar olduğunu düşünüyorum... Özellikle bilerek ya da bilmeyerek toptancı yaklaşımların yaratacağı yeni sorunların ve sıkıntıların önünü kesmek açısından...

Ancak görünen o ki; Kılıçdaroğlu’nun bu toptancı söylem tarzını tutma ve benimsemiş olma durumu söz konusu.

Çünkü Kılıçdaroğlu, çok uzun sürmeyen, daha çok toptancı eleştirileri içeren medya sorunları konuşmasının sonunda çözümler konusundaki düşüncelerini de yine toptancı bir yaklaşımla güçlü parlamenter sistemi işaret ederek şöyle açıkladı:

Yazının devamı...

ABD’nin terörle sözde savaşı

11 Eylül 2021

ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde 19 terörist tarafından koordineli bir şekilde düzenlenen saldırıların üzerinden 20 yıl geçti. Ama olayla ilgili komplo teorileri hâlâ konuşulmaya devam ediyor. Evet, 11 Eylül’de meydana gelenlerin tarihin en büyük terör saldırılarından biri olduğuna şüphe yok ancak o günden bu güne kadarki gelişmeler de malum. Saldırıyı gerçekleştiren El Kaide terör örgütünün izini süren ABD, önce Afganistan’ı, daha sonra da Irak’ı “terörle mücadele” stratejisi kapsamında işgal etti. Hatta Afganistan’ın işgalinden 10 yıl sonra, Mayıs 2011’de, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in Pakistan’da olduğu tespit edildi ve öldürüldü. Ancak ne El Kaide terör örgütü ortadan kalktı ne de ABD’nin o günlerde iş birlikçisi diye nitelendirdiği Taliban. Dahası, ABD’nin savaş ilan ettiği ve hedefe koyduğu radikal İslamcı diğer örgütlerle kirli bağlantıları da devam etti, ediyor da. Özellikle de Irak ve Suriye bağlamında. Yani lafa geldi mi terörle, teröristle mücadele diyerek dünyayı da peşine takan ABD’nin aslında nasıl bir kirli tezgâh ya da hesap içinde olduğu çok açık ve net. Şöyle ki; 20 yıl sonra bugün Afganistan’da yönetimi geri alan Taliban 1979-1989 yılları arasında ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Pakistan istihbaratının desteğiyle Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele eden gerillalar tarafından kurulan bir yapı. Yani Taliban’ın yaratıcısı ABD’nin bizzat kendisi. ABD’nin El Kaide’nin başı Usame Bin Ladin’le geçmişe (Afganistan’ın Sovyetler Birliği’nce işgaline kadar) giden ilişkileri de herkesçe malum. Zaten eski Başkan Trump da bu konuyu defalarca dile getirdi. Yine El Kaide’nin Suudi Arabistan kökenli bir terör örgütü olması da ABD’nin terörizmle mücadele için “yanlış hedefler” seçtiği eleştirilerini daima gündemde tuttu. Son olarak Kabil Havalimanı’ndaki saldırılarıyla yine ön plana çıkan El Kaide türevi terör örgütü DAEŞ’in Suriye’de ABD tarafından nasıl kullanıldığı da ortada. Suriye’deki varlık gerekçesini DAEŞ’i (IŞİD) yok etmek olarak açıklayan ABD bir bakıyorsun DAEŞ bitti, bitiyor havası veriyor ama sonrasında en büyük tehdit diye yeniden celalleniyor. Örneğin, Mart 2019’da Trump DAEŞ’in tamamen yenilgiye uğratıldığını açıklamıştı, Ekim 2019’da terör örgütünün başı Bağdadi öldürüldüğünde de bu tezler pekiştirilmişti. TSK’nın Ekim-Kasım 2019’da Barış Pınarı Harekâtı kapsamında terör örgütü YPG/PKK’ya dönük temizliği devam ederken ise ABD’den “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki adımları IŞİD’le mücadeleye ciddi ölçüde zarar veriyor” gibisinden akıl dışı açıklamalar, hatta yaptırımlar gelmişti. Hem de Türkiye’nin sadece Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında binlerce DAEŞ’li teröristi temizlediği gerçeği ortadayken. Aynı ABD’nin Savunma Bakanlığı (Pentagon) daha sonra da “IŞİD’le Mücadele Görev Gücü Birimi”nin lağvedildiğini ve bu görevin daha alt düzeyde bir başka birim tarafından yürütüleceğini duyurmuştu. Gerekçesinde de “Bu değişiklikler, IŞİD’in sözde halifeliğini ortadan kaldırmak için yapılan operasyonun başarısını gösteriyor” denilmişti. Yani ABD’nin kirli planları doğrultusunda DAEŞ bir saklanıyor ve bitti sanılıyor, bir hortluyor. Yine ABD’nin İdlib’deki terör gruplarına verdiği destek, hatta bazılarını terör listesinden çıkarma girişimleri de bu kirli oyunun bir başka parçası. Dolayısıyla, ABD’nin terörle savaşının aslında sözden öteye geçmediği, daha doğrusu, bir yutturmaca olduğu çok net ortada. Nitekim dün konuştuğum bir istihbaratçının tespitleri de bu yöndeydi:

“ABD hiçbir zaman El Kaide’yi IŞİD/DAEŞ’i yok etme amacıyla hareket etmemiştir. ABD, bu gibi terör örgütlerini daima bölgenin haritalarını kendine göre değiştirme, bölgeyi dizayn etme, bölgede kurulacak yeni yapılanmalara bir alan açma, oradaki devletleri parçalama, yok etme amacıyla kullanmıştır. Bu bir yerde IŞİD’dir, başka bir yerde El Kaide’dir ya da Huraseddin’dir. Yani değişik isimlerle olan türevleriyle hiçbir zaman ciddi bir şekilde mücadele etmemiştir. Sadece onları kendi lehinde, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda nasıl kullanırım şeklinde hareket etmiştir. Evet, Usame bin Ladin’i, DAEŞ lideri Bağdadi’yi ortadan kaldırmıştır ama El Kaide’yi, DAEŞ’i ortadan kaldırmamıştır. Onları daima adımlarını atarken önünü, yani mayın tarlasını temizleme aracı olarak görüyor...”           

Özetle; ABD terörle, teröristle mücadele sözlerinde gerçekten samimi olsa bugün ortada ne El Kaide, ne DAEŞ ne de YPG/PKK kalır. Dolayısıyla, dediklerinin hepsi hikâye, yutturmaca. Nitekim şimdilerde de bir yandan Afganistan’da yönetimi teslim ettiği Taliban’ı “insanlıktan uzak” bir grup olarak tanımlıyor, diğer yandan da “Gelecekte terörle mücadelede DAEŞ’e karşı Taliban ile iş birliği yapmamız mümkün” diyor ya o da bu hikâyenin bir başka kanıtı. Mesajı da çok açık: Çekildik ama buradayız.

Yazının devamı...

Sandığın stratejisini anketler belirleyecek!

9 Eylül 2021

Siyasetin gündemi seçim barajı yüzde 7 olursa ne olura odaklı. Yani kime yarar meselesine. Dolayısıyla, son günlerde ekranlardaki hemen her tartışma programında siyaset aritmetiği ve siyasi dinamikler üzerine yapılan hesaplar, iddialar havada uçuşuyor. Hepsinin dayanağı da kamuoyu araştırma şirketlerinin verilerine, anketlere kurgulu. En öne çıkanları da malum: “Özellikle MHP’ye yarar”, “Barajı geçmesi amacıyla HDP’ye verilen destek oyları azalır ve böylelikle HDP’nin oranı düşer, bunların bir kısmı CHP veya AKP’ye gidebilir”, “Sağda ve CHP dışında oluşan yeni muhalefet partileri 3. yolda birbiriyle birleşmek ya da hep beraber Millet İttifakı’nda bir araya gelmek yerine kendi başlarına biz yüzde 7’yi aşarız mücadelesini yapıp böylece İYİ Parti’ye CHP’ye akacak oyları kendilerinde toplamayı hedefleyebilirler.” Yani her ne kadar tescillendi denilse de ortada baraj rakamı dâhil henüz net bir veri yok, ki bu konuda Meclis’te görüşülürken yeni gelişmeler de olabilir diyenler de var ama buna rağmen anketler üzerinden siyasi mühendislik hesapları tam gaz devam ediyor. Tabii aynı durum sadece ekranlardaki tartışma programları değil, doğrudan siyasi partilerin kendileri için de geçerli. Çünkü onlar da yaptırdıkları araştırmalar, anketler üzerinden strateji belirleme çabasındalar. Özellikle de ittifaklar, adaylık hesapları ve milletvekili pazarlıkları bağlamında. Onun için de hem algı oluşturma hem de gerçekten durum tespiti yapma anlamında farklı veriler olasılığı da söz konusu. Şöyle ki; şimdilerde hemen her partinin, hatta adaylık düşüncesinde  olanların çalıştığı bir araştırma kuruluşu var. Herkes de yanlısını, tarafsızını, karşı tarafın görüşünü yansıtanı biliyor. Bir başka deyişle, kim taraftarını konsolide ettirmek için anket yaptırmış ya da kim gerçeği görmek istemiş, fark ediliyor. Bu arada gerçekten tarafsız araştırmacılar, anketler de olabilir ama maalesef genel durum bu. O nedenle de herhangi bir partinin, stratejisini belirlerken, tek bir kanaldan sonuca ulaşması zor. Hatta bu o parti adına hata anlamına da gelebilir. Çünkü bir de ankete katılıp görüş bildirenlerin de yanıltma durumu var. İnsanlar çekincelerinden ya da özellikle bilerek, isteyerek sorulara yanıltıcı yanıtlar veriyor, verebiliyorlar. Açıkçası, kamuoyu araştırmaları artık siyasetin ayrılmaz bir parçası haline geldi ve bu çok doğru olması gereken bir durum ancak güven anlamında ciddi soru işaretleri söz konusu. Özellikle de araştırmaların durum tespitinden ziyade daha çok algı amaçlı kullanılması nedeniyle. Bu anlamda da piyasada çok sayıda kamuoyu araştırması var ve buna da sürekli yenileri ekleniyor. Ülkedeki kamuoyu araştırmacılarının ilklerinden Bülent Tanla anlatıyor:  

“Bu kadar çok anket olunca ve yayınlanınca birbirlerini etkiliyorlar. Eskiden, bizim zamanımızda bu kadar fazla değildi ve böyle şeyler yoktu. Daha resmi ve net bir ilişki vardı. Şimdi ise kamuoyu her şeyi açıklıkla görüyor. Bizim zamanımızda bir parti sipariş verdiği zaman sadece o parti sonuçları görürdü, şimdi ise bütün sonuçları herkes görebiliyor.”

Bu ne anlama geliyor?

Anketler algı amaçlı kullanılıyor.

Her anket, yaptıran adına gerçekçi sonuçları verir mi?

“Vermez. Bu araştırmaların kuralları var. İyi, doğru bir örnek seçmesi lazım. Yüz yüze görüşülerek yapılması lazım, cevap verenin doğru bilgi vermesi lazım. Bugün eğer bu şekilde anketler yayınlanırsa ve güncelliğini bu şekilde devam ettirirlerse kamuoyu bu anketlere güvenmeyecek kanaatindeyim. Bir anket enflasyonu var.”

Doğru olan nedir?

“Doğru olan, iyi bir örnek seçilmesidir ve yüz yüze görüşme yapılmasıdır. Dünyada yapılanlar yüz yüze yapılıyor. Bizde şimdi yüz yüze yapılan araştırma çok az.”

Yazının devamı...

CHP geçmişte kimin partisiydi?

6 Eylül 2021

“Dostlarla iktidar” hedefiyle ittifak içi dengelere, hesaplara odaklanan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir yandan da “Kanaat önderleri, muhtarlar ve STK temsilcileri” buluşmaları kapsamında il il dolaşıyor. Yani halkın nabzını tutmaya çalışıyor. Bu anlamda da doğru yapıyor çünkü Türkiye’de seçmen davranışını belirleyen ana tema ideoloji değil... Seçim kazanmak için sokaktaki insanı yakalayacak, umut verecek somut projeler ve söylemler şart...Tabii güven vermek kaydıyla... Dolayısıyla bunun testi elbette sandık zamanı ama Kılıçdaroğlu’nun halkı yakalamak amacıyla CHP adına daha çok kendisinden önceki dönemlere atıfta bulunduğu özeleştiriler nedeniyle gelişen bazı rahatsızlıklar da söz konusu. Mesela partiden ihraç edilen Eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş, 26 Ağustos’taki Çorum konuşmasında Kılıçdaroğlu’nun egemen güçlere yaranmak için partisinin tarihini karaladığı iddiasıyla tepki verdi. Benzer tepkiler Kılıçdaroğlu’nun 25 Ağustos’ta Ankara’daki muhtarlar, STK temsilcileri ve kanaat önderleri buluşmasında ülkedeki sorunlar ve çözüm önerilerine değindiği konuşmasının son bölümünde sarf ettiği şu sözler için de geldi:

“Biraz sonra buraya oturacağım bana soru soracaksınız, aklınıza şu gelmesin Genel Başkan’a da bu sorulur mu? Sorulur. Bu soruyu sorarsam acaba Genel Başkan üzülür mü? Üzülmem. Buraya oturuyorsam her sorunuza samimi olarak cevap vermek zorundayım öyle alttan alıp yuvarlamak öbür tarafa dolandırmak yok. Çok açık ve net inandığım şeyleri samimi olarak söyleyeceğim. Sizler de samimi olarak sorun birbirimizi tanıyalım. Bizim kusurumuz var mı, CHP’nin? Var. Kabahatimiz var mı? Var. Ben bunu da gayet iyi biliyorum. Ama size şunu söyleyeyim son 10 yılda en büyük değişimi yaşayan parti CHP’dir. Artık biz halkın partisiyiz... Apartman görevlisinin partisiyiz, taşeron işçinin, esnafın bakkalın, sanayicinin, halkın partisiyiz...”

Evet bunlar CHP adına kitlelerin gönüllerini bu yolla da oylarını alma anlamında elbette doğru ve etkileyici sözler. Hele de parti olarak yapılan kusuru ve kabahati kabullenmek. Ancak sonrasında gelen “size şunu söyleyeyim son 10 yılda en büyük değişimi yaşayan parti CHP’dir. Artık biz halkın partisiyiz” vurgusu da Kılıçdaroğlu’nun kendisinden önceki dönemler açısından sorgulanabilir, hatta cevap hakkı doğurabilir nitelikte… Mesela “Halkçı Ecevit” ya da “Umudumuz Ecevit” sloganlarıyla kitleleri peşinden sürükleyen CHP’nin eski Genel Başkanlarından Bülent Ecevit yaşasaydı Kılıçdaroğlu’nun bu sözlerine karşılık ne söylerdi acaba? Dolayısıyla bu gibisinden çıkışların parti içindeki dinamikler arasında zaten var olan çekişmeyi daha da tetikleyeceği çok net. Nitekim konuştuğum CHP’nin önde gelen isimleri geçmişe dönük bu gibi söylemlerden oldukça rahatsızlardı. Şöyle diyorlardı:

“Eskiyi, geçmişi inkâr etmek oluyor bu. Bu deyiş ne zaman haklı olabilirdi? Devraldığı zaman yüzde 25’ olan oy oranını yüzde 35-40’lara çıkarsaydı dediği doğruydu. CHP bir kitle partisi profesöründen apartman görevlisine kadar herkes heyecan duymalı ki, koşarak gelmeli ki bir şeyler olabilsin. Yoksa profesör gitti apartman görevlisi geldi falan bunlar çözüm değil. Palyatif şeyler bunlar. Kendi dönemini ayırıyor ama orada da şöyle bir şey var. İşte biz Atatürkçülüğü az ağzımıza aldık, laikliği az ağzımıza alalım çünkü biz sağ kitleye yaklaştık, sağdan insanlar geldi milletvekili falan oldu, böylece de CHP liberal ve muhafazakarların oyunu alıyor diye bir rüya içindeler. Biz şu anda muhafazakarların oyunu falan almıyoruz. Onlar AKP’den kopuyorlar ama nereye gideceklerini bilmiyorlar. İşin doğrusu bu. CHP sağa yatarak alternatif olamaz çözüm getirerek, umut olarak yapabilir olabilir.”

Ecevit dönemi örneği gibi mi?

“Evet, asıl Ecevit zamanında halkın partisi oldu bu parti. Kaldı ki CHP her dönemde halkın partisi olmuştur. Her zaman yüzde 20-25 oyu vardır. Kitlelerde kayma vardır giden olmuştur gelen olmuştur. O başka bir şey ama CHP her zaman halkın partisi olmuştur. Sadece oy verenler değil söylemleriyle de öyle. Devamlı memurun işçinin dar gelirlinin hakkına sahip çıkmıştır. Tamam baraj altı kaldığı dönemlerde olmuş ama o dönemler DSP’nin yükseldiği dönemler oldu sonuç itibarıyla. Dolayısıyla CHP’nin başarısı ancak iktidar olup bütün kitleleri kucaklamakla olur...”

CHP yönetimi bunun farkında değil mi?

“Onların iktidar olma diye bir dertleri yok. Bakın hiçbir gün çıkıp bir tanesi CHP tek başına iktidar olacak gümbür gümbür gelecek demiyor. Genel Başkan diyor ki CHP artık halkın partisi oldu. Peki niye o zaman biz tek başımıza iktidara geleceğiz demiyor. İktidar olacağız diyebiliyor musun? Yok. Ne diyorsun? Arkadaşlarla geleceğiz… Dolayısıyla bu günü gün etmedir. Geçmişini inkâr edip bugünü parlatmaya çalışıyor doğru bir davranış değil. Aslına bakarsanız, dün neyse 15 sene önce neyse bugün de odur...”

Yazının devamı...

Suriyeliler için yeni dönem mi?

4 Eylül 2021

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün kararı uyarınca, Ankara ili mülki sınırları geçici koruma kaydına kapatıldı. Başka illerde kayıtlı olup fiilen Ankara’da ikamet eden geçici koruma statü sahibi Suriyeliler de tespit edilerek kayıtlı olduğu yerlere geri gönderilecekler. Bu karar her ne kadar Ankara ili özelinde gibi görülse de aslında daha önce İstanbul için de gündeme gelen bir konu. Şöyle ki; İstanbul Valiliği’nce 22 Temmuz 2019 tarihinde yapılan açıklamada geçici koruma kapsamında olmakla birlikte, İstanbul’da kaydı olmayan (diğer illere kayıtlı) Suriyelilerin kayıtlı bulundukları illere geri dönmeleri için 20 Ağustos 2019 tarihine kadar süre verilmişti. Belirtilen süre sonunda geri dönmediği tespit edilenlerin de bakanlık talimatı doğrultusunda kayıtlı oldukları illere sevk edilecekleri duyurulmuştu. Ve İstanbul’un geçici koruma kaydına kapalı olduğu da vurgulanmıştı. Bunun üzerine Suriyeliler arasında büyük panik yaşanmış ve tartışmalar çıkmış, sonunda da kayıtlı oldukları illere kendiliğinden dönenler olmuştu. Tabii ne kadarının gittiği, kaçının daha sonra geri geldiği, hâlâ İstanbul’da olup olmadıkları tartışılır ama Ankara duyurusu açısından bakıldığında durum biraz farklı gibi. Orada İstanbul duyurusunda olmayan şu ayrıntı da var:

Geri gönderilenler kayıtlı oldukları illerde ikamet süreçleri bildirim yükümlülüğü getirilerek takip edilecek.

Yani bu kez karar ve uygulama daha bir sıkı olacak. Elini kolunu sallayarak isteyen istediği yere gidemeyecek. Dolayısıyla da akla “Suriyeliler için yeni dönem mi?” sorusu geliyor. Çünkü kayıtlı olduğu iller dışında yaşayan Suriyelilerin sayısı oldukça fazla. Hem de eğitim ve sağlık hizmetlerini sadece kayıtlı oldukları illerde alabilmelerine rağmen. Yani çocuğunu okula gönderemiyor, mesela Kovid aşısı dahi olamıyorlar. Onun için de Ankara kararı ülkedeki tüm Suriyelileri kapsar mı ya da bundan böyle herkes kayıtlı olduğu yerde mi yaşayacak sorusunun yanıtı anlamlı. Ne kadar gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de... Özellikle de gönderilen illerdeki rahatsızlık ki bunun otobüslerin durdurulması gibi örnekleri de yaşandı ve bir de o ilin iş, istihdam kapasitesi dikkate alındığında... O nedenle, İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı Metin Çorabatır (eski BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Sözcüsü) çalışarak ailesinin geçimini sağlayan kişinin kalması diğerlerinin gönderilmesi gibi formüllerin daha gerçekçi olduğunu savunuyor.

Peki ya CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği ve en son Nevşehir konuşmasında yinelediği “Suriyelileri davul zurnayla” ülkelerine gönderme sözleri? Gerçekte olası mı? Çorabatır’ın buna dönük düşünceleri de şöyle:

“Kılıçdaroğlu’nun varsayımı şu: Esad ile bütün müzakere kanalları kapalı, onu açalım, Esad ikna olacaktır. Esad’ın eğer böyle bir niyeti olsa Kemal Bey’le falan anlaşmaya gerek yok. ‘Ben artık ülkede güvenliği, devlet kontrolünü sağladım, bir af çıkarttım’ der ama bu af da çıkarttım diyerek olmaz. BM’ye, bütün uluslararası topluma nasıl bir af, kimleri kapsıyor bildirmesi ve garanti vermesi lazım. Yani baskıcı bir hükümet, on binlerce kişinin ölümüne yol açmış bir hükümet ‘Af çıkarttım, hadi gelin’ dediği zaman kimse gelmez. Sadece Kılıçdaroğlu kendi iktidara gelecek, Esad onu bekliyor, el sıkışacaklar, Türkiye ABD’den hatta kendi kaynaklarından Suriye’nin imarı için para ayıracak, sonra da evler yapacak falan bu çocuk kandırmaca. Sorun sadece iki ülke arasındaki sorun değil. Suriye ne kadar karmaşık; Rusya’sı var, ABD’si, AB’si var. DAEŞ’e karşı koalisyon üyesi 60 ülke var. Yani sadece Kılıçdaroğlu’nun gidip de ‘Ben Suriye sorununu çözeceğim, ondan sonra insanları yollayacağım’ demesi mümkün değil. Ayrıca şunu sormak lazım: Bunları söylüyorsun ama şu aşamada Esad tarafından sızan, gelen, hangi koşulları yaratacağına dönük bir işaret var mı? Bunlar tamamen iç politika, seçime oynama...”

Özetle; Suriyelilerin ve göçmen yükünün toplumda yarattığı rahatsızlık ve tedirginlik malum. Ancak bu konunun hem iktidar hem muhalefet açısından iç politika malzemesi yapılmasının hiç kimseye yararı yok. Çünkü Suriyelileri kayıtlı olduğu illere, hele de otobüslere bindirip davul zurnayla ülkelerine göndermek ya da bazılarının önerdiği gibi Batı sınırlarını açıp, diledikleri yerlere gitmeleri için yol vermek hiç kolay değil. Evet, bu insanların çoğunun hedefi Türkiye değil Avrupa’ya gitmek ama kalmak isteyenler de var. Dolayısıyla, geçici koruma altındaki bu insanları hepten evlerine göndermek için öncelikle Suriye’de politik ve anayasal bir çözüm şart...

Yazının devamı...

Aşı karşıtlarına PCR testi çözüm olmamalı

2 Eylül 2021

Aşı olmayan kişilerin toplu alanlara girişi için zorunlu PCR testi uygulaması başlıyor ama onun da ne kadar etkili olacağı soru işareti. Özellikle de daha uygulamaya geçilmeden konuşulan, tartışılan negatif PCR testi almanın merdiven altı yol ve yöntemleri, hatta örnekleri daha doğrusu sahtekârlık olasılıkları nedeniyle. Tabii aynı durum aşı olmadığı halde kendisini aşı kayıtlarına aldırmak ya da Sinovac aşısı olup da yurt dışına çıkabilmek için BioNTech aşısı kaydı yaptırma çabasında olanlar için de geçerli. Yani insanlar yeni mutasyonlarıyla tırmanışa geçen koronavirüs belasından nasıl kurtuluruza odaklanmaktan daha çok, anlaşılmaz bir şekilde, kendileri, yakınları, özellikle de toplumun sağlığını tehlikeye sokmaktan çekinmiyor havasında. Maalesef bunu da ısrarla hak, özgürlük gibi gerekçelerle kamufle etmeye çalışıyorlar. Tamam, birey olarak baktığınızda insan hakkı, aşı olur, olmaz denilebilir ama devlet de diyor ki toplum sağlığı açısından şehirler arası toplu taşıma araçlarını (uçak, tren, otobüs, vb.) kullanacaksan ve belirli alanlara girişte (okul, sinema, tiyatro, konser, vb.) PCR negatif testi şart. Mesaj açık ve net: Ya aşı olacaksın ya da test yaptıracaksın. Ki bunlar dünyanın birçok ülkesinde zaten uzunca bir süredir uygulanan şeyler. Hem de daha katı kurallarla. Mesela Almanya’da ve daha birçok ülkede aşılı olmana rağmen PCR testi uygulaması da söz konusu. Aşılı olsan da virüsü taşıma, yayma olasılığı nedeniyle. Çünkü aşı, olan kişinin hastalanmasını önlüyor ya da hafif atlatmasını sağlıyor ama virüsü yok etmiyor. Dolayısıyla, koronavirüse karşı mücadelede kesin çözüm olarak öngörülen kitlesel bağışıklık duvarını sağlamak için yapılması gereken belli: Toplumun büyük çoğunluğunu aşılamak. Ve bunun sonuçları da bilimsel açıdan verileriyle kanıtlanmış durumda. Aşı olan ülkelerde, bölgelerde bulaş düşüyor. Tabii aşılama hızı ve oranıyla bağlantılı olarak. Çünkü özellikle sürekli mutasyona uğrayan virüsü yenmek için aşılamanın mutasyon hızını geçmesi ve toplumun büyük çoğunluğunun en kısa sürede aşı olması şart. Kısacası, aşı olma ve zamanlaması kritik önemde. Yoğun bakımlardaki hastaların ve ölenlerin çoğunun hiç aşı yaptırmamış ya da tek dozda kalmış olmaları da bunun bir başka kanıtı. O nedenle de PCR testi uygulamasını aşıdan kaçış için yeni bir zaman kazanma gibi ya da çözüm gibi düşünüp hele de dolambaçlı yöntemlerle negatif raporu peşinde koşmak insanın kendisini kandırmasından başka bir şey değil. Dahası, bu, sahtekârlığın da ötesinde, ciddi anlamda suç içeren de bir durum. Nitekim dün konuştuğum birçok ünlü ceza hukukçusunun da kesiştiği nokta buydu. Şöyle diyorlardı:

“Sahtekârlık bir suç zaten. Sahtekârlık suçlarında zarar imkân ve ihtimali diye bir kavram vardır. Yani sahtecilik olabilmesi için yapılacak olan sahtekârlığın bir zarar imkân ve ihtimali yaratması lazım. Böyle bir şey yaratır mı sahte PCR konusu? Yaratır. TCK 204 ve devamı maddelerindeki sahtecilik suçu burada oluşur. Bu testi normalde yaptırmadığı halde yaptırmış gibi görünen kişi bakımından da bunu bu şekilde yaptırıp kullanan bakımından da sahtecilik suçunu oluşturur. Bu da duruma göre resmi evrakta sahtecilik olur, duruma göre özel evrakta sahtecilik düşünülebilir. Tabii başka şeyler de düşünmek lazım. Mesela, bir insan belli bir dikkat ve özen eksikliğiyle başkasına bu virüsü bulaştırdığında taksirle yaralama suçu bile düşünülebilir. Hatta taksirle ölüme sebebiyet bile düşünülür.”

Özetle, dememiz o ki, aşı kişinin hastalanmasını önlemek ya da hafif atlatmasını sağlamak açısından önemli. PCR testinin tek fonksiyonu ise gireceğin ortamlara “Bende virüs yok” açıklamasını yapmak veya kanıtını göstermek. Dolayısıyla, aşı olmamakta direnip PCR testi ile idare ederim mantığının anlamı yok. Hele de dolambaçlı yollardan negatif PCR testi peşinde koşmanın. Yani illa aşı olmayacağım diyorsan başkalarının haklarına ve devletin koyduğu kurallara saygı duyman gerekiyor. Yok, hem olmayıp hem de her etkinlikte, her faaliyette bulunmak için dolambaçlı yolları dahi göze alırım diyenler açısından ise bu en azından bir sahtekârlık suçu. Hatta ölüme sebebiyet verme gibi çok ötesine geçme durumu da söz konusu.

Yazının devamı...