Kovid 19 aşı denklemi 2+2 mi 2+1+1 mi?

23 Ağustos 2021

Ülkedeki korona virüsü tablosu hiç iyi değil, can kaybında korkutucu bir artış var. Dolayısıyla öncelikle hala aşı olmamakta inat edenlerin sadece kendilerinin değil, aileleri, yakınları toplum ve ülke sağlığı açısından büyük tehdit ve risk oluşturduğunu bir kez daha vurgulayarak söze başlayalım, sonra da virüsle mücadelede en etkin yöntem olan aşılama seferberliğine dönelim. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine (dün itibarıyla) göre; en az bir doz aşı olanların sayısı 46 milyona yaklaşmış, ikinci doz olanların da 35 milyonu geçmiş durumda, üçüncü doz olanlar ise 8 milyona yaklaşıyor. Bunu ülke nüfusuna oranladığımızda da görüntü şu: Birinci doz yüzde 74, ikinci doz yüzde 56 küsurlarda birinci, ikinci ve üçüncü doz aşı olanların toplam sayısı da 90 milyona yaklaşıyor. Yani totalde aşı olanların sayısı ülke nüfusunun üstünde ama hala kitlesel bağışıklık oranını yakalamaya daha çok var. Çünkü tek doz aşı evet belki çok az bir oranda etkisi olabilir ancak bilim insanlarınca kabul edilen ve geçerli olan da mutlaka iki doz uygulanması. Ki o noktada da ülkemizde yaygın olarak uygulanan Sinovac ve BioNTech aşılarında koruma oranı ve süresi anlamında farklı açıklamalar var. Tabii olası yan etkileri açısından da. Ayrıca bir de AB ya da birçok ülkelere giriş kriterleri açısından da aşı seçeneğini etkileyen faktörler var. Dolayısıyla üçüncü ve dördüncü toz tartışmalarıyla birlikte de ülkede 2+2 mi, 2+1+1 mi gibisinden tam anlamıyla Kovid-19 aşı denklemi söz konusu. Şöyle ki; ülkede başlarda yaygın olarak iki doz Sinovac aşısı uygulandı. Sinovac ya da BioNTech tercihiyle de görüntü farklılaştı. Özellikle de 3. doz aşının koruma seviyesini yükselttiği ve yapılması gerektiği açıklamasıyla. Buna göre de 2 doz BioNTech aşısı olanlar açısından şimdilik 3. doza gerek yok denildi. Onlar için AB ülkelerine gidişte de sıkıntı yok. Yani onlar rahatlar. Ancak aynısı Sinovac aşısı olanlar için geçerli değil. O nedenle de 2 doz Sinovac olanların büyük çoğunluğu 3. doz tercihini BioNTech aşısından yana kullandı. Ardından gelen 4. doz tartışmasıyla birlikte denklem hepten karıştı. 2 Sinovac ve bir BioNTech aşısı yaptıranlardan AB ülkelerine gidecek olanlar acilen gitti ikinci BioNTech aşısını (2+2) oldu. Diğerleri ise yurt dışına çıkma olasılığı yoksa 4.doz aşı konusunda henüz beklemede. Çünkü bir doz daha BioNTech deniliyor (2+1+1) ama zamanlama henüz net değil. Tabii bu arada iki doz Sinovac aşısının ardından 3. doz tercihini yine Sinovac’tan yana kullananlar da var. Yani vaka sayıları ve can kayıplarının hızla yükseldiği ve eylül- ekim ayıyla birlikte pik yapacağının öngörüldüğü şu günlerde hala aşıya direnenlere tepkinin yanı sıra dördüncü doz tartışması da yaşanıyor. Hem de hangisini olalım sorusuyla birlikte. Dünya Sağlık Örgütü’nde uzun yıllar salgın hastalıklar ve virüslerle ilgili Tanı, Sınıflandırma ve Değerlendirme Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün anlatıyor:

“2 doz BioNTech aşısı olanlarda şu an için 3. doza gerek yok… 2 doz Sinovac artı bir doz BioNTech yaptıranlar için 6-8 ay sonra bir hatırlatma dozu daha gerekebilir. 2+1 aşılarını Sinovac yaptıranların ise antikor düzeyi ve T hücreleri cevabına baktırmaları lazım. Duruma göre dördüncü bir doz gerekebilir.”

Yani hayli karışık bir denklem söz konusu. Yine merak edilen bir başka noktada hızla artan vaka sayıları ve can kayıpları... Çünkü evet kitlesel bağışıklık için daha çok var ama ikinci dozda yüzde 56’lar gibi bir oranda aşılama da söz konusu dolayısıyla virüsün öldürücülüğü mü arttı gibisinden endişeler de var. Üstün devam ediyor:

“Virüsün öldürücülüğü arttı diyemezsin, hatta azaldı bence. Ama insanlar umursamayınca çok fazla bulaşıyor, daha fazla insan enfekte olup öldürücü durumlara gidiyor. Çünkü insanlar ilk başta evlerinde kalıyorlardı maske takıyorlardı mesafeye dikkat ediyorlardı okula gitmiyorlardı şimdi okullar da açılacak. Tabii asıl neden de hala aşı olmamakta direnenler. Yani durum daha da vahimleşecek…”

Nasıl yani?

“Varyantlar artmış bulaşma hızları ölümler artmış, hastaneler dolmuş, kötü bir sonbaharla karşı karşıyayız. Henüz değil ama eylül-ekim itibarıyla dördüncü dalgaya doğru gidiyoruz. Okullar açılıp kapanabilir, yasaklar geri gelebilir.”

Özetle; Koronavirüsle mücadelede en etkin yöntemin aşı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış durumda, hatta üçüncü, dördüncü dozlar gündemde ama öte yanda da hem inatla aşı karşıtlığı hem de kurallara uyma konusunda sorumsuzca davranışlar nedeniyle gidişat pek iç açıcı değil...

Yazının devamı...

'Tehdit, risk görürsek 24 saatte çekiliriz'

22 Ağustos 2021

Aralarında yazarımız Tunca Bengin’in de olduğu bir grup gazetecinin sorularını yanıtlayan Bakan Akar, “Büyükelçiliğimiz havaalanında görevini sürdürüyor. Fakat bayrağımız büyükelçilik binamızda dalgalanıyor. Herhangi bir saldırı olmadı. Ama tabii ki tehdit, risk görürsek, 24 saatte çekiliriz” dedi.

Milli Savunma Bakanı Akar ile 15’inci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nın (IDEF 2021) son gününde yaptığımız turda Türk savunma sanayiinin son dönemde geliştirdiği ürünleri ve onlara olan ilgiyi görünce gururlandık. Hemen sonrasında da Bakan Akar’a çok tartışılan hudut güvenliği, Türk askerinin Afganistan’daki varlığından başlayarak, bölücü terör örgütü PKK/YPG’yle mücadele, ABD’yle ilişkiler, Kıbrıs konusundaki gelişmeler, F-35, S-400 açmazı, Yunanistan’ın tavrı ve çıkışları, Silahlı Kuvvetler’deki FETÖ temizliğinde gelinen nokta gibi hemen her konuda soru sorma fırsatı bulduk. O da her soruya büyük bir içtenlikle yanıt verdi ama öncesinde de devlet politikalarında birlik ve beraberlik olması gerektiğine dikkat çekerek egemenlik ve ülke güvenliğine ilişkin konularda rekabet havasındaki iç çekişmelerin hiç kimseye yararı olmayacağını söyledi. Özellikle Mehmetçik’in can güvenliği ve hudut emniyeti konusunda yapılan eleştiri ya da görüşlerin abartılı, haksız ve gerçek dışı olduğunu belirten Akar, “Mehmetçik’e zarar gelmesine izin verebilir miyiz? Böyle bir şeyi göze alabilir miyiz? Olabilir mi? Milli Savunma ve NATO dokümanlarının birinci maddesi personel güvenliği, sonra faaliyetlerin icrası geliyor” diye konuştu. Ve “Olaylar ters giderse, bir sıkıntı görürsek, 24 saatte orayı terk ederiz” dedi. İşte Akar’ın Afganistan’daki son durumdan başlayarak diğer konularla ilgili Milliyet ve bir grup gazeteciye anlattıkları:

Afganistan’daki askeri birliklerimiz güven içinde, emniyetle görevlerini eksiksiz yapmaya çalışıyorlar. Birinci gün Taliban şehre girince yerli sözleşmeli personel görev yerlerini terk ettiği için halk havaalanına girdi. Bu durum 24 saat sürdü, daha sonra TSK unsurları Almanlar, İngilizler ve ABD’lilerle birlikte yerel bazı Afgan unsurlarıyla pist uçuşlara hazır hale getirildi. Şu anda havaalanına giren halk dışarı çıkmak istemiyor, orayı bir anlamda güvenli bölge, sığınak gibi görüyorlar, bekliyorlar. Ayın 16’sında THY kalktı 258 yolcusuyla. Ondan sonra Hava Kuvvetlerimize bağlı uçaklarımızı kullanarak tahliye yaptık. Askeri uçaklarla Kabil- Türkiye yaparsak çok zaman kaybedeceğiz dedik. Gerektiğinde hızlı reaksiyon göstererek tahliyeleri gerçekleştirmek amacıyla uçakları hazır tutacağız. Bir saat içinde oraya uçakları sokacağız ve Mehmetçik’i alıp çıkacağız. Dolayısıyla, elimizdeki uçakları hazır tutmak için yeni bir planlama yaptık. Biz vatandaşlarımızı Kabil’den İslamabad’a getiriyoruz, oradan THY ile yurda tahliye ediliyorlar. Bu yolla 570 vatandaşımızı Kabil’den A-400 M’lerle İslamabad’a aktardık. Oradan da THY ile taşıdık. Bir anlamda hava köprüsü kurduk.

‘Gizli gündemimiz yok’

Bizim yüzyıllardan beri Afganistan ile tarihi geçmişimiz, ortak değerlerimiz var. 20 yıldan beri oradayız, altı yıldan beri de havaalanını işletiyoruz. Bizim herhangi bir muharip görevimiz olmadı. Tamamen teknik, idari, insani çalışma. Bizim çalışmamız bundan ibaret. Bunu yaptık. Biz 2002’den beri Afgan kardeşlerimizin yanında olmayı sürdürüyoruz. NATO o dönemde de tartışıyor, ‘Ne zaman çıkacaksınız?’ diyordu. Biz her seferinde dedik ki ‘Afgan kardeşlerimiz istediği sürece biz burada kalmaya devam edeceğiz.’ Biz aynı noktadayız. Bizim Afgan kardeşlerimizle kültürel, ortak, tarihi değerlerimiz var. Bizim herhangi bir gizli gündemimiz yok. Önemli olan Afgan kardeşlerimizin, ülkemizin ve milletimizin hak ve menfaatleri; bir de ahlaki ve kendi değerlerimiz var. Bu manada ilgili kurumlarca temaslar yapılıyor. Bunlardan da olumlu sinyaller geliyor. Tamamen bir iyimserlik havası tabii ki yok. Olaylar ters giderse, bir sıkıntı görürsek, 24 saatte orayı terk ederiz.

Taliban ile anlaşma olmazsa yani?

Biz ilk günden beri müzakere ederken çeşitli şartlarımızı dile getirdik. Bunların içinde tüm görüşmelerde muhataplarımıza ayrıca orada bir mutabakat olursa kalacağımızı söyledik. Havaalanı kapanırsa bütün Afganistan kültürden sağlığa, ekonomiden ticarete kadar her şeyi kapanır. Ayrıca NATO ülkeleri havaalanı kapandığı zaman oradan çekileceklerini söylediler. Onlar çekilirse izole bir devlet oluyorlar, kiminle konuşacaklar? Dolayısıyla, Afgan kardeşlerimiz zarara uğramasın, biz de altı senedir bu işi yapıyoruz. Biz bu göreve devam edelim. Bunun kimseye bir zararı yok. Havalimanı uçuşa açık, iniş kalkış yapılıyor. Son dört günde 146 uçuş gerçekleşti. Şu ana kadar herhangi bir saldırı, müdahale olmadı. Silah sesleri duyuluyor denilen şey ise kalabalığı dağıtmak için havaya yapılan atışlardı. Hayatını kaybedenlerin izdihamdan dolayı olduğu belirtiliyor. Taliban ile temaslarımız devam ediyor. Büyükelçiliğimiz havaalanında görevini sürdürüyor. Fakat bayrağımız büyükelçilik binamızda dalgalanıyor. Herhangi bir saldırı olmadı. Koruyacaklarını ifade ettiler. Alman ve İngiliz Savunma bakanları ile görüştük, NATO, ABD’liler iş birliğine hazır olduklarını ve Türkiye’nin oradaki varlığını desteklediklerini belirtiyor. Ama dediğim gibi, tabii ki tehdit, risk görürsek, 24 saatte çekiliriz. Oradaki vatandaşlarımızın tamamını tahliye etme imkân ve kabiliyetimiz var.

Yazının devamı...

Taliban kız çocuklarını tabutlarla kaçırdı

21 Ağustos 2021

Taliban’ın 20 yıl aradan sonra tekrar Afganistan’da hâkimiyet kurmasıyla en çok tartışılan ve merak edilen iki nokta var. Taliban nasıl bu kadar hızlı ilerledi, en azından aylarca direnir denilen Kabil neden bu kadar kolay düştü ya da teslim oldu? İkincisi ve en kritik olanı da Taliban’ın uygulamalarının 20 yıl öncesinden farklı olup olmayacağı, yani kafanın değişip değişmediği üzerine... Bu anlamda da özellikle kadınlar ve kız çocukları büyük kaygı, daha doğrusu, panik içinde. Çünkü Taliban’ın geçmişteki sokak ortasında kırbaçlama, recm ve infazları hâlâ belleklerde ve her ne kadar Taliban şimdilerde sanki daha bir ılımlı hava vermeye çalışsa da işaretler daha çok eski günlere dönüş izlenimi veriyor. Dahası, Taliban sözcülerinin dedikleri ile sokaktaki uygulamalar arasında ciddi anlamda uyum sorunu ve çelişki olduğu da açık. Hem de dehşet verici örneklerle. Şöyle ki; sözcüleri “Şeriat kurallarına uydukları ve örtündükleri takdirde kadınlara saygı göstereceğiz” gibisinden laflar ediyorlar, hatta 12-13 yaşlarındaki kız çocuklarını ailelerinden alıp savaşçılarına nikâhlama kepazeliği maalesef ki çoktan başlamış bile. Dahası, bazı kız çocuklarını ailelerinden aldıktan sonra uyutup tabutlar içerisinde Pakistan’a gönderdiklerine dönük ürkütücü haber ve bilgiler de söz konusu. Afganistan’daki Taliban zulmünden kaçarak Kayseri’ye yerleşen ve Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirip doktor olduktan sonra Afgan Mülteciler Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği’ni (ARSA) kuran Zakira Hekmat anlatıyor:

“Eski zamanlarda kırbaçtan infaza kadar her şey vardı zaten, infaz çok normal bir şey olmuştu onlar için. Hatta özellikle Peştunların yoğun olarak yaşadığı illerde Taliban eşlerini öldürerek kadınları kendi militanlarına götürüyordu. Bu son bir ay içerisinde de kendi militanlarımızla nikâhlamak istiyoruz diye 12-13 yaşındaki kız çocuklarını anne kucaklarından alıp götürmek istiyor. Son iki hafta içerisinde bunların videoları da çıktı. Daha önce de yapıyorlardı ama bu son bir ay içerisinde 12 yaş üstü kız çocuklarını evleri tek tek gezerek aldıklarına dönük haber, bilgi, görüntü  var. Hatta Afgan kızları uyutarak tabutlara koymuşlardı. O tabutları da şehitlerimiz var diyerek Pakistan’a gönderdiler.”

Kız çocukları tabutlarla Pakistan’a mı kaçırıldı?

“Evet, bu son bir ay içerisinde kız çocuklarını uyutup tabutlar içinde Pakistan’da bir yere  gönderdiler. Orada da Peştunlar çok, onlara eş olsunlar diye, çünkü oradan da savaşmak için çok insan geldi Afganistan’a. Taliban’ın son zamanlarda kız çocuklarını tespit etmek için ilçelerde, köylerde tek tek evleri gezdiği, hatta evlere girip kadın elbiselerine baktığını da halk biliyor zaten...”

Nasıl yani?

“Taliban gelip size ‘Bu evde kaç tane kız çocuğu var?’ diye soruyor. ‘Bir tane ya da hiç yok’ diyorsunuz mesela. Sonra Taliban militanları evinize geliyorlar ve elbiselere bakıyorlar, hiç kız çocuğu elbisesi var mı yok mu diye tespit yapıyorlar. Onun için, insanlar bir ay öncesinde Taliban korkusuyla birçok ilde, ilçede kadınlarını ve kız çocuklarını Kabil’e göndermişlerdi. O nedenle, bir dönem büyük araba sıkıntısı da yaşanmıştı. Yani bütün kız çocukları güvenli diye Kabil’e gönderilmişti. Oralarda da sadece yaşlılar kalmışlardı.”

Şimdi Kabil de düştü?

“Taliban’ın Kabil’i bu kadar çabuk bir şekilde ele geçireceğini hiç kimse düşünememişti. O nedenle, insanlar, özellikle kadınlar şokta ve panik içinde. Sıkışıp kaldılar ne olacakları da belirsiz...”

Yazının devamı...

ABD kurtarmıyor, batırıyor

19 Ağustos 2021

ABD güçleri ve ‘Kuzey İttifakı’ olarak adlandırılan Taliban rejimine karşı savunma savaşı veren Afgan müttefikleri 2001’de Kabil’e girdiğinde halk tarafından kurtarıcı olarak algılanmışlardı. Ama yıllar sonra tarihsel gerçeklik bir kez daha tecelli etti ve ABD’nin asla kurtarıcı falan olmadığı çok net ortaya çıktı. Hatta terör bahanesiyle çöktüğü Afganistan’da 1. Taliban dönemini bitiren ABD tam 20 yıl sonra ülkenin yönetimini yine onlara teslim ederek ülkeyi daha da karmaşıklaştırdı. Hem de Başkan Joe Biden’ın “Afganistan ordusunun bile savaşmadığı, siyasilerinin kaçtığı bir ortamda ABD askerini feda etmemsözleriyle tüm sorumluluğu Afgan yönetimi ve güvenlik güçlerine yükleyerek. Bu sözler ABD halkına ve dünya kamuoyuna damardan dokunma açısından etkileyici ancak bir o kadar da süper güç ABD’nin kendi yetiştirdiği ordunun yapısından bihaber olduğunu da ortaya koyan, tam anlamıyla bir aciziyet niteliğinde. Çünkü her yerde kulağı olan, herkesi dinleyen, yönlendiren ABD milyarlarca dolar harcayarak eğittiği adamların tüyeceğini nedense kestiremiyor! Hatta ülkedeki olayların gelişme hızı ve zamanlamasını da... Yani “Taliban’ı durdurmak Afgan ordusunun işiydi, yapamadı” demek kolay ama bu ABD’nin sorumluluğu yok anlamına gelmiyor. Hele de bundan sonra hem Afganistan’da yaşanacaklar hem de tüm dünyayı etkileyecek göç ya da terör gibi diğer olası tehditler dikkate alındığında. Ki bunun işaretleri de fazlasıyla var. Dolayısıyla, ABD kendi menfaatleri açısından “Biz kulelere yapılan saldırıların intikamını aldık. Terör örgütü El Kaide’nin başını öldürdük, örgütüne de ağır darbe indirdik, bundan sonrası bizi bağlamaz” diyerek sorumluluktan kurtulamaz. Bir dönem Dışişleri Bakanlığı müsteşarlığı da yapan, emekli Büyükelçi Onur Öymen anlatıyor:

“ABD ‘Yanıldık, bu işlerin bu kadar çabuk olacağını beklemiyorduk’  falan diyor. Fransızlar hükümet etmek ileriyi görmektir derler. Yani ABD’nin ileriyi göremediği anlaşıldı, yalnız Kabil Karzai Havalimanı’ndaki manzara ABD’nin bu tabloyu önceden göremediğini ortaya koydu. Bu kadar keskin bir dönüş olabileceğini, bir gün içinde devlet başkanının ülkeyi terk edip gideceğini, eğitilmiş bütün orduların silahı bırakacağını falan tahmin edemediler. Bu konuda en çok tecrübe kazanan ABD bunu göremedi ve bunun bedelini de Afgan halkı ödüyor. Sokaklardaki manzara ortada. ABD insanların büyük bir ümitsizlik içinde kalmalarına neden oldu. Bütün dünyayı büyük bir göç fırtınasının beklemesine neden oldu.”

CIA gibi servisi, teknolojisiyle ABD gibi bir süper güç bunu nasıl göremez?

“Büyük devletlerin büyük hataları olur derler. Yani devletin coğrafi, ekonomik açıdan, askeri açıdan büyük olması hata yapmayan bir devlet olmasını zorunlu kılmıyor. Maalesef geçmişte çok hata yapmıştır ABD. Türkiye’ye karşı da yapmıştır, başka ülkelere karşı da yapmıştır. Vietnam Savaşı baştan aşağı bir fiyaskodur. Körfez Harekâtı’nın başarılı olduğunu kimse söyleyemez. Harekâttan bu kadar sene sonra Irak’ta ne huzur var ne istikrar var, toprak bütünlüğü de kalmadı. Irak hükümetinin toprağı olan ülkenin kuzeyinde hiçbir etkinliği, varlığı yok. Suriye’nin haline bakın; oradaki terör örgütünü besleyerek, silahlandırarak kendi istediği gibi bir rejim kurmak istiyor. Büyük devlet demek büyük sorumluluğu olan devlet demektir. Ama izledikleri politikalara, yaptıklarına bakın. Dolayısıyla, bunlar sorumluluk taşıyan bir devletin yapacağı işler değil.”

O zaman hata değil kasıt var demek daha mı doğru?

“Kasıt aramamak lazım; buna niyet yargılaması derler. Hangi niyetle yaptığını tarih gösterir, tarihçiler yazar ama yaptığı işler doğru değil. Yani ABD tarihe karşı büyük bir sorumluluk üstlendi. Irak’ta da öyle, Afganistan’da da öyle. İşte ABD müdahalesinden önce Saddam vardı, bu vardı ama Irak bir bütünlük içinde yaşıyordu. Suriye de öyleydi bunların müdahalesinden önce, fakat Arap Baharı başladığından beri bütün Arap dünyası, Ortadoğu altüst oldu ve bunların içinden bir tane demokratik ülke çıkmadı. Çünkü Batı’nın politikası bu bölgede demokrasilerin teşvik edilmesi değil, demokrasilerin engellenmesi yönünde...”

Özetle; ABD geldiği gibi bir anda işim bitti deyip gitti ama arkasında on binlerce insanın hayatına mal olan gelişmeler bırakarak ve ülkenin geleceğini de karartarak. Çünkü aşağı yukarı 20 yıldır orada medeni dünyayla temas eden insanlar vardı, bazı okullar açılmıştı, STK’ların temsilcileri gidip onlarla konuşuyorlardı. Şimdi bunların hepsi ortadan kalktı ve oradaki insanların  hepsi büyük can korkusu içinde. Yani  ABD isteseydi pekâlâ Afganistan’ı yaşayan bir ülke ya da tam demokrasi olmasa da hiç değilse iyi kötü insan haklarına saygılı bir rejim haline getirebilirdi. Ama istemedi. Dolayısıyla, şu ana kadar olanlar ve bundan sonra olacaklar açısından ABD’nin vebali, günahı çok. Açıkçası, kurtarıyorum bahanesiyle Afganistan’a gelen ABD kurtarmadı, daha da batırdı. Tıpkı Irak, Suriye ve diğer örneklerde olduğu gibi.

Yazının devamı...

Asıl felaket ders almamak

16 Ağustos 2021

Önce orman yangınları arkasından sel baskınları... Her iki felakette de yakınlarını kaybedenlere başsağlığı, yaralananlara sağlık diliyorum...

Hepimiz biliyoruz ki bir doğal afeti engelleyemezsin ama o doğal afet hakkında gerekli araştırmaları yapmak suretiyle nerelerin riskli olduğunu ve olası zararlarını kestirmek, dolayısıyla da gerekli önlemleri alarak etkisini azaltmak mümkün. Hele de daha önce bu anlamda yaşanmış acı deneyimler ve kahreden görüntüler varsa...Yani yaşananlardan ders almak olası afetlere karşı kritik önemde... Peki bu anlamda ülkece doğru bir tavır ya da duruş içindeyiz diyebilir miyiz? Asla. Daha yeni söndürülebilen orman yangınları ve son sel felaketleri de bunun çok açık kanıtı. Çünkü her ikisi de daha önce defalarca yaşadığımız ve nedenlerini konuşup tartıştığımız ama aynı kafada kaldığımız olaylar. Şöyle ki; orman yangınlarına müdahalede söndürme uçaklarının önemini ve yokluğunu neredeyse 40 yıldır konuşuyoruz ama hala yok. Dere yataklarına oy uğruna verilen yapılaşma izni, bu bağlamda da sel bölgelerine dikilen apartmanlar, işyerleri ise maalesef bir ülke gerçeği. Bunun sonucundaki can kayıpları da... Üstelik de bu sadece Karadeniz bölgesi değil ülkenin hemen her köşesi için geçerli. Mesela bunun bir benzeri 2009’da İstanbul’un göbeğinde yaşanmıştı. Birkaç ayda yağacak yağmurun şehre bir saatte düşmesiyle Ayamama Deresi taşmış ve bir anda can pazarına dönüşen işyerlerinin yoğunlukta olduğu İkitelli ile Halkalı bölgesinde 30 civarında vatandaşımız hayatını kaybetmişti. O günlerde yapılan açıklamaları anımsıyorum da hepsi dere yatağındaki yapıların kaldırılacağı şeklindeydi. Hatta bu anlamda faaliyet de başlamıştı. Bugün baktığımızda ise bırak kaldırılmayı aksine daha da yoğunlaşmış durumda...

Tabii afetlere bakış açımız bu kadarla sınırlı değil. Asıl bir de 17 Ağustos 1999’da yaşanan felaketin yıldönümü nedeniyle popülerliği yarın yine pik yapacak olan deprem afeti ve bu anlamda İstanbul’u bekleyen büyük tehdit var. Haksızlık etmeyelim hemen her sallantında da bu konu aklımıza geliyor ve bilim insanlarınca olacak denilen ama zamanı kestirilemeyen depreme karşı alınması gereken önlemler konusunda uyarılar yineleniyor ama sadece o kadar. Çünkü ısrarla “deprem değil çürük bina öldürür” denilmesine rağmen gereği yapılmıyor. Dolayısıyla da kentte hala yüzbinlerce riskli bina var. Ve bu anlamda yapılan en iyimser senaryo bile felaket. Kaldı ki bunlar olası felaketin yıkım boyutu, bunun bir de etkisi en az deprem kadar yıkıcı olan yangınlar boyutu var. Ki uzmanlara göre; son yıllarda, özellikle gelişmiş ülkelerde meydana gelen depremlerde zararın büyük olmasının temel nedeni, deprem sonrası ortaya çıkan yangınlar. Deprem sırasında sızan gazlar nedeniyle yaşanan patlamalar, depo ve boru hatlarındaki kırılmalar, doğalgaz tesisatları, ocak, mum, şömine gibi açık alevler, elektrik tesisatındaki kısa devre ve su ısıtıcısı gibi cihazların devrilmesi gibi pek çok etmen, yangına neden  olarak depremin zarar vermediği binaları bir anda yok edecek güce sahip.

Yine raporlara ve yapılan çalışmalara bakıldığında deprem sonrasında meydana gelen yangınlar daha çok sanayi tesislerinde, rafinerilerde, ticari binalarda ve ahşap yapılarda meydana geliyor. Ülkemizdeki büyük sanayi merkezlerinin yüzde 98’i birinci ve ikinci derece deprem bölgesinde yer alıyor. Sanayinin yüzde 60’ı da Marmara Bölgesi’nde bulunuyor. Özellikle İstanbul’da depremin yaratacağı kaosun yanı sıra, deprem sonrası yaşanacak fabrika yangınlarının yaratacağı yıkımın büyük olacağı da açık ve net. Çünkü korkulan İstanbul depreminin kış aylarında akşam saatlerinde olması halinde yaklaşık 2 bine yakın büyük yangın meydana geleceği bunların yüzde 20’sinin ise atölye, fabrika ve endüstriyel tesislerde yaşanacağı tahmin ediliyor. Bu durumda da akla gelen soru şu:

İstanbul’daki olası bu binlerce yangına karşı hazırlıklı mıyız? Hem donanım hem yeterli personel açısından. Mesela uçak, helikopter filosunu geçtik her yerde, her köşede en azından hidrant sistemi ve yeterince su beslemesi var mı? Yoksa belirli bir noktaya itfaiye ulaştıktan sonra su yok, ya da bitti gidin getirin demekle alevler sönmez...Dahası oluşacak kaosa ya da organizasyon karışıklığına karşı ne gibi önlemler alındı. Evet bir şeyler söyleniyor ve tatbikat havasında bir şeyler yapılıyor ama daha çok “mış” havasında, dahası bugüne kadarki en küçük bir olayda dahi yaşanan karmaşa ve yetersizlikler de malum. Dolayısıyla “yaşananlardan ders aldık, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibisinden sözler falan hep hikâye...

Yazının devamı...

En kalabalık ‘hemşeriler’ yabancı sığınmacılar

14 Ağustos 2021

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son verilerine (31 Aralık 2020 itibarıyla) göre; bir önceki yıla oranla nüfusu 56 bin 815 azalan İstanbul’da 15 milyon 462 bin 452 kişi yaşıyor. Bir başka hesapla Türkiye nüfusunun yüzde 18.49’u İstanbul’da ikamet ediyor ve bunların arasında 81 ilden gelen insanlar var. Dolayısıyla “İstanbul’da en çok hangi şehirden insan var” diye hep merak edilmiş, tartışılmıştır. Bu bağlamda da geriye dönüp baktığımızda İstanbul’daki Sivaslıların nüfusu Sivas’ta yaşayanlardan fazla ya da Kastamonulu veya Giresunlu, Erzurumlu, Trabzonlu şu kadar kişi bulunuyor gibi “hemşerilik” odaklı yapılmış sayısız haber görmek mümkün... TÜİK verileri ışığında en son yapılan araştırmaya göre de İstanbul’da en çok 768 binle Sivaslı var. Ardından 562 bin Kastamonulu, 526 bin Ordulu, 495 bin Giresunlu, 437 bin Erzurumlu, 428 bin Samsunlu, 417 bin Malatyalı, 414 bin Trabzonlu, 378 bin Sinoplu, 308’er bin de Rize ve Erzincanlı diye sıralanıyor. Tabii bu rakamları daha yüksek telaffuz eden görüşler, iddialar da söz konusu. Yani bunlar oldukça ilgi çeken ve popülaritesi her zaman geçerli olan bir konuydu. Ta Anadolu’dan göçün start verdiği 1950-60’lı yıllardan başlayarak. Ancak, şimdilerde, daha doğrusu dış kaynaklı göçün pik yaptığı son yıllarda bu görüntü de hesaplar da biraz karışmış, dolayısıyla “en kalabalık hemşerilik” konusunun havası ve popülerliğinin gazı kaçmış durumda. Çünkü tarihi, kültür mirası ve coğrafik konumuyla’dünyanın başkenti’ olarak nitelendirilen ve haklı olarak gurur duyduğumuz, övündüğümüz İstanbul’umuzun nüfus yapısı da maalesef dünyanın her köşesinden gelen sığınmacılarla BM merkezine dönmüş durumda. Yani Türkiye’nin her vilayetinden gelenlerin dışında her milletten gelen mülteci, göçmen konumunda insan var. Hem de fazlasıyla ve kontrolsüz bir şekilde. Bunda da Suriyeliler ve Afganlar başı çekiyor. Mesela Göç İdaresi’nin 23 Temmuz 2021 tarihli verilerine göre en çok Suriyelilerin yaşadığı şehir sıralamasında 528 bin 285 kişi ile İstanbul ilk sırada. Kaldı ki bu rakamı gerçekçi bulmayıp, kayıt dışılarla bir milyon civarında olduğunu iddia edenler de var. Tabii aynı iddialar İstanbul’un her köşesinden görüntüler veren Afganlar için de geçerli. Dolayısıyla İstanbul’daki Suriyeli ve Afgan sığınmacıların bir milyonun çok üstünde olduğuna dönük savlar söz konusu. Afrika’nın her köşesinden ve Ortadoğu’daki hemen her ülkeden gelen diğerleri de eklendiğinde en kalabalık “hemşerilerin!” artık yabancı sığınmacılar olduğu, dolayısıyla da Sivaslı, Kastamonulu ya da diğer başka illerin de pabucunun çoktan dama atıldığı da açık ve net. Dün bu durumu vatandaş arasında en çok görünen ve özellikle de göç konusunda çarpıcı tespitleri olan CHP’lilerden, İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’e sordum. Anlattıkları çok ilginçti: 1993,1994 yıllarında ilk göçümüz Afrikalılar. Nijeryalısından tutun Sudanlısına kadar aklınıza gelebilecek 54 Afrika ülkesinin ortalama en az 40-45 tanesinin insanları şu an bizim ülkemizde. Göç mahalleleri, semtleri oluşmuş durumda. Mesela hedef olsun diye ismini vermek istemediğim bir mahallede 2 bin 800 seçmen var. Yani o mahallenin yerleşik insanı 2 bin 800 ama fiilen şu anda o mahallede 40 bin kişi yaşıyor. Düşünebiliyor musunuz 2 bin 800 Türk seçmen hadi çocukları, şusu, busuyla 6 bin nüfus diyelim o mahallenin azınlığı durumunda... İstanbul’da, Filistin, Afgan, Nijerya ya da Şam mahalleleri oluşmuş.”

İlçe söylemekte sakınca var mı?

“Hiçbir sakınca yok. Bunun en büyük merkezi şu anda Esenyurt. Orası sadece Suriyeli, Afgan değil aynı zamanda diyebilirim BM gibi dünyanın birçok ülkesinden insanların yerleşik olduğu bir yer. Bu daha çok küçük ve dikey yapıların dolayısıyla kiraların ucuz olmasından kaynaklı bir durum. Onun dışında da İstanbul’un çeperlerini tercih ediyorlar. Örneğin Sultanbeyli, Arnavutköy, Sancaktepe ya da Pendik’in üst tarafları gibi… Tabii bir de Tarihi Yarımada var. Mesela Afganların çoğu 2000’li yılların başlarında falan geldiler asıl Afgan göçü de 2018 ile 2019’da. Bu göçe baktığımızda özellikle Tarihi Yarımada’da 2018-2019 yıllarında bazı sorunlar yaşandı, orada mafyatik işler oldu. Hatta diyebilirim ki İstanbul’un 39 ilçesinde en çok göç veren ilçe neresi biliyor musunuz? Fatih. Vatandaşlarımız oradan ayrılmak zorunda kaldı. Bugün Fatih’in belli bir kısmına gittiğinizde kendinizi bir Arap bir Afrika coğrafyasında zannedebilirsiniz. Maalesef vaziyet bu...”

İstanbul’da ne kadar sığınmacı vardır sizce?

“Kişisel düşüncem, sahada edindiğim ve muhtarlardan almış olduğum bilgiye göre İstanbul’da 1.5 milyon yabancı var. Doğal olarak da üstüne pandemi ve ekonomik sıkıntıda olunca haklı olarak Türk vatandaşlarının öfkeleri yükselmeye başladı. Nedir bu öfke? Esenyurt’ta mesela kiralık evler 500 lirayken şimdi bin 500 liraya çıktı. Dolayısıyla vatandaşın kira gideri de arttı. Daha can alıcı olan İstanbul’un 30-33 yerinde var olan, hamaliye, inşaat gibi insan işgücü pazarları eskiden Anadolu’dan göç edenlerin elindeydi. Her il kendi pazarını oluşturmuştu. Mesela Tarihi Yarımada’daki hamaliye Malatyalıların elindedir. Bir başka yerdeki Sivas, Kars, Diyarbakır, Batman ya da şu veya bu il ağırlıklıdır. Şimdi bütün bunlar el değiştirdi. Afganlı ve Suriyelilerin gelişiyle beraber 200 lira olan yevmiyeler otomatikman 150 liraya düştü. İşveren de onları tercih ediyor hem düşük ücret hem mesai saati sorgulaması yok... Yani insanımızın önemli bir bölümü işini kaybetti, kaybetmeye de devam ediyor...”

Özetle; daha önceleri Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis ya da İzmir-Buca’yı en son da Ankara-Altındağ’ı karıştıran örneklerde olduğu gibi İstanbul’da ‘da Türk vatandaşları ile özellikle Suriyeli ve Afgan sığınmacılar arasındaki öfke gerilimi pik yapmış durumda. Yani nefretin körüklenmesi, yabancı düşmanlığına dönük manipülatif faaliyetler ve Suriyeliler ile Afganların kendi aralarındaki çeteleşme görüntüleri tam anlamıyla patlama sinyali veriyor. Tıpkı ateşin üzerinde unutulan düdüklü tencere gibi...

Yazının devamı...

Siz ön seçim yapın örnek olun

12 Ağustos 2021

Televizyonda gazetecilerin sorularını yanıtlayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçiş tezini anlatırken Siyasi Partiler Yasası’nın da mutlaka değiştirilmesi gerektiğini söyledi. Niyesini de şöyle açıkladı:

“Darbe yasası o... Vatandaş sanıyor ki milletvekillerini ben seçiyorum. Hayır efendim Genel Başkanlar seçiyor. Onlar listenin altına sadece mühür basıyor.”

Yani Kılıçdaroğlu daha önceleri de defalarca dile getirdiği bu konudaki rahatsızlığını bir kez daha yineledi. Tabii “Bu seçim için onu uygulayacak mısınız” sorusunu “uygulamak isteriz ama bu sadece bir parti için değil bütün partiler için olmalı, yani A partisi yaptı diğerleri uymadı olmaz” diye geçiştirerek... Dolayısıyla konunun ilginçliği ve cazibesi açısından bakıldığında “ön seçim yap örnek ol” boyutunu irdelemek daha gerçekçi. Çünkü CHP içerisinde bunu dillendiren daha başka isimlerde oldu, oluyor ama parti tüzüğünde de aslında var olan adayları ön seçimle belirleme konusu hepten askıya alınmış durumda. Hatta bu gerekçeyle “parti içinde demokrasi yok” diye eleştiri yapan bayrak açanların CHP ile bağının bir şekilde koparıldığı, tasfiye edildiği ya da ötelenip kızağa alındığı da malum. Bir başka deyişle söylem ile eylem arasında bir senkron bozukluğu veya samimiyet sorunu olduğu açık ve net. Nitekim dün konuştuğum CHP’nin önde gelen birçok isminin kesiştiği nokta da buydu. Kılıçdaroğlu’nun tespitlerinin doğru ama CHP’de uygulanmama gerekçesinin bahane olduğunu niteleyerek şöyle diyorlardı:      

“CHP eskiden ön seçim yapıyordu 1980 öncesi hep ön seçimdi 1980 sonrası ANAP ile beraber ağır ağır kalktı en sonunda Kemal Bey dörtte bir seçim yaptı dörtte üçü atama oldu. Sonrasında da erken seçim merken seçim hikayesine tamamını atama yaptı. Böyle de gidiyor. Onu da sadece bizim ön seçim yapmamız bir anlam ifade etmez, eşitliği bozuyor diye izah ediyor. Aslında diğerlerinde kalkmadığı sürece onun hesabına geliyor ama o bölümü söylemiyor. Yani eşitliği bozuyor falan bunlar tamamen bahane. Sonuç itibarıyla demokrasiyi savunan bir partiysen önce demokrasiyi kendi içinde uygulayacaksın bunun ötesi berisi yok. Sen ilkeni net olarak ortaya koyar ve uygularsın. Bunu yaptığın zaman diğer partilerde de taban ‘bizde de ön seçim olsun’ diye zorlar zaten.”

Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri ne anlama geliyor  o zaman?

“Görünürde demokrasiyi savunuyor, AKP’ye karşı demokrasiyi savunuyor ama kendi içerisinde uygulamıyor. Hesabına geldiği gibi uyguluyor. Bugün hesabına da o geliyor...”

Nasıl yani?

“11 yıldır rakipsiz gidiyor aday dahi çıkmıyor. Çünkü bırak milletvekillerini belediye başkanlarını delegasyonlar bile atamayla geliyor. Mahalle delegasyonunu ilçe başkanı, oturuyor tek tek yazıyor. Yani asıl olay partilerde orada başlıyor. Mahalle delegasyonunu sen yazarsan onlarda ilçe delegasyonunu, ilçede il delegasyonunu seçiyor, yani aynı şekilde geliyorlar.

Yazının devamı...

Kafalarda iklim değişimi şart

9 Ağustos 2021

Orman yangınlarının yüzde 95’inin sorumsuz kişilerin piknik yerlerinde bıraktıkları mangal külü, cam şişeler, kırılıp atılan camlar ve diğer mercek etkisi yapacak malzemeler, sigara izmaritleri vs. gibi insan kaynaklı olduğu verilerle sabit. Terör örgütü PKK’nın yaptığı alçaklıklar ve buna bağlı kasıtlı yangın riski, tehdidi de malum. Hatta bugün kendi ormanları da cayır cayır yanan sözde komşu Yunanistan’ın terör örgütüne ve hain planlarına nasıl destek verip, arka çıktığı da... Ama bir de geçmişte hiç insanın olmadığı dönemlerde de görülen yıldırım düşmesi, yanardağ patlaması kaynaklı ve son yıllarda da özellikle küresel ısınmaya bağlı yüksek sıcaklık gibi doğal sebeplerle çıkan yangınlar da var. Ki bugün dünyanın çok farklı yerlerinden gelen yangınlardaki artış bilgileri, görüntüleri ve bizde olduğu gibi nasıl hızlı yayıldıkları da bunun açık kanıtı. Dolayısıyla bu anlamdaki yangınlar da deprem gibi doğal bir afet aynı zamanda. Yani nasıl depremi engellemek mümkün değilse, aynısı doğal kaynaklı bu yangınlar için de geçerli. Ancak doğal afet bağlamında ya da insan kaynaklı yangınlar hakkında gerekli araştırmaları yapmak suretiyle nerelerin riskli olduğu, bu afet gerçekleştiğinde nerelere ne kadar ne zamanda hasar vereceği daha o afet gelmeden hesaplanabilir. Dolayısıyla riski hesapladıktan sonra bu zararı nasıl azaltabilirim diye gerekli önlemler alınabilir. Çünkü bilimsel bakış, yaklaşım ve hele de ülkemizin de sahip olduğu bugünkü teknolojiyle bu çok kolay…  Şöyle ki; bizde de var olan gelişmiş uydu sistemleriyle kaç kilometrekare ormanımız var hangi ormanımızdaki ağaç yoğunluğu nedir hangi ormanımızda ne tür bitkiler ağaçlar var bunu kesinlikle çok kısa zamanda ortaya koyabiliriz. Bunu saptadıktan sonra da bölgelere, iklim şartlarına, sıcaklığa ya da mevsime bağlı olarak turistin gelip gitmesi, piknikçilerin yoğunluğuna göre ayırarak, hangi yerdeki ormanın hangi risk altında olduğunu kestirebiliriz. Bu riskleri belirledikten sonra da yine bilimsel hesaplamalarla mesela şurada bir yangın çıksa şuralara yayılır oralarda yanar ya da burada yangın çıkma olasılığı az çünkü buralara hiç insan girmiyor veya şu noktada her gün piknikçiler var o nedenle de yangın riski yüksek ve bu bağlamda şu alanlarda yüksek tehdit altında demek mümkün. Ve tüm bunlara göre de yangınlara müdahale açısından çevredeki akarsu göl gibi su kaynakları yoksa da yapay göller oluşturma anlamında hesaplar yapılabilir. Dahası uçak, helikopter ya da hangi nitelikte, ne kadar eleman gerekir bağlamında bölgelerin risk durumuna göre yangın müdahale filoları oluşturulabilir. Bunlar durum ve gelişmelere göre farklı yerlere de kaydırılabilir...

Tabii tüm bunlar korkulan büyük İstanbul depremi için de geçerli. Çünkü en iyimser senaryoya göre bile yüzlerce yangın öngörülüyor. Ve depremlerde en büyük can kayıplarının da yangınlar nedeniyle olduğu biliniyor. Dolayısıyla soru açık ve net? O deprem olursa ki bilim insanlarına göre olacak ve her an olabilir, bu durumda da fabrika, özellikle tekstil, plastik, gıda, metal, boya ve petrokimya tesisleri ya da gökdelenler veya konutlar gibi birçok yerde aynı anda olası yangınlara karşı müdahaleye karşı hazırlıklı mıyız? Mesela uçak, helikopter filosunu geçtik her yerde, her köşede en azından hidrant sistemi ve yeterince su beslemesi var mı? Yoksa belirli bir noktaya itfaiye ulaştıktan sonra su yok, ya da bitti gidin getirin demekle alevler sönmez... Kaldı ki İstanbul’da her ne kadar kıymetini pek fazla bilmesek veya önemsemesek de bir sürü ormanlık alan da var… 

Yani dememiz o ki; yangınlar olduğunda değil daha olmadan müdahale yöntemlerini hesaplamak, ona göre de hazırlıklı olmak şart. Çünkü uydudan ve havada 24 saat turlayan İHA’lardan nerede nasıl bir hareketlilik ya da tehdidin var olduğunu saptamak çok kolay. Bu çağdaş teknolojide ülkemizde oldukça iyi düzeyde. Nitekim “ormanda çakmak yakılsa anında fark ediyoruz “deniliyor da zaten...Dolayısıyla iklim değişimi küresel ısınma, olası afetler büyük tehdit ve risk ise biz de ona göre değişmeliyiz...

Yazının devamı...