Hepsi mi provokatör ya da lokal eylemci

Geçtiğimiz hafta “Sokak”lar yandı, ülke kan gölüne dönüştü, üniversiteler karıştı. “Sokakta asker” darbe dönemindeki görüntülerdi ama yeni kuşak da gördü. Ve artık Kobani’yi IŞİD’i değil doğrudan Türkiye içinde neler olabileceğini tartışır hale geldik. Ancak “Yeni Türkiye”de hâlâ “eski plağı” çalmaktan vazgeçmedik.
Hükümet: Ajan provokatörler sahneye çıktılar ve 31 vatandaşımızı katlettiler. 2 polisimizi şehit ettiler.
HDP: Bayrak ve Atatürk büstünün yakılması, Bingöl’deki saldırı provokasyon.
KCK: Başta Bingöl olmak üzere yaşanan şiddet olayları tamamen lokal durumlar olup, HPG olarak bizimle herhangi bir ilişkisi yoktur. Bayrak ve Atatürk büstüne saldıranlar provokatör.
Hüda-Par: Biz bir şey yapmadık, kendimizi savunduk. Provokasyon varsa bunu yapan PKK’dır.
Yandaş medya: Uluslararası gizli servisler provokatörlerin arasında kol geziyor.
Şu görüntüye bakar mısınız, ülkede silahlar patlıyor, herkes birbirini suçluyor, sorumluluk çağrısını kendisi dışında herkese yapıyor ve her olayı “provokatör”ün üzerine atıp sıyrılıyor!..Açıkçası geçmişte olduğu gibi “karanlık el yaptı, karanlıkta kalsın” diyor.
Böyle zamanlarda (provokatörler de dahil) herkesin işi ne kolay değil mi?..
Peki bu durumda 35 ölü, 400 yaralının ve bir haftada 35 ile yayılan ateşin hesabı kimden sorulacak?..Ve de bu ateş nasıl sönecek?..

Yargıda gündem HSYK ama asıl ‘fotoğraf’ bu

PKK’nın, Van Gevaş Adliyesi’nde görevli savcı Ercan Kuşku’nun yolunu kesip kimlik kontrolü yaptığına ilişkin haber geçtiğimiz Cuma günü Milliyet’te yer aldı. Kaleşnikoflu PKK’lılar “Kobani propagandası” yaptıktan sonra kimlik olarak nüfus kağıdını gösteren savcıyı bırakmışlardı. Savcı da yaşadıklarını hakim ve savcıların üyesi olduğu adalet.org’ta paylaşmıştı. Bu da aynı siteden bir başka yol kesme örneği:

“8 Ekim Çarşamba günü Van’a kadar sağ salim geldik. Van İdare Mahkemesi Hakimi olan ve Özalp’te ikamet eden hakim Nazım Bey’le birlikte Özalp yoluna girdik. Yolda ilerlerken bir grubun lastik yakarak yolu kapattığını sadece tek araç geçecek kadar yer bırakarak araçları durdurmaya başladıklarını gördük. Arka koltukta bulunan eşime, kızımın üzerini battaniye ile kapatmasını söyledim. Bizim aracı da durdurmak istediler. Ama aracı kullanan hakim Nazım beyin anlık ve doğru kararıyla klakson çalması ve bunun üzerine öndeki aracı durduran şahsın biraz geri çekilmesinden faydalanarak taşlar üzerinden geçerek durmaksızın devam ettik. Arkamızdan taş attılar, ancak isabet etmedi. Bir baba ve bir eş olarak hayatımda yaşadığım en zor andı.”
O bölgedeki hakim ve savcıların yaşadıklarına bir örnek de Hakkari ve Yüksekova’daki meslektaşlarını ziyaret eden Mühübe İlgün’ün izlenimleri:
“Meslektaşlarımızla buluştuk, dertleştik. Onların bizden fazla başka dertleri de vardı. Biz kendimizi yaşamımızı sürdürdüğümüz kentlerdeki gibi hissederken onlar görev yaptıkları kentin özel koşullarında yaşamaya çalışıyorlardı. Hakkari akşamları adliye ve lojmanlara çok yakın “Özgürlük Meydanı” olarak adlandırılan alandaki gösterilere tanıklık yapıyor, molotof kokteyli saldırılarının hedefi olan adliye binası duvarlarını sık sık boyatmak zorunda kalıyorladı. Sadece kamu davaları önlerine geliyor, hizmet için gittikleri halka dokunamıyorlardı.
Bir de hiç bitmeyen güvenlik sorunu ve Kobani...
Ve tüm bu kentlerdeki yargıç ve savcıların durumunun özeti iz bırakan bir cümle; İdare mahkemesi işlevi görüyoruz, devletle halk karşı karşıya...”
Tablo net... Savcı, hakimin can güvenliği yok. Baktıkları davalar sınırlı... Yani adaletin terazisi sadece devletle ilgili davalarda devreye giriyor. Onun dışında yargı görevini yerine getiremiyor. Şimdi böyle bir durumda, günlerdir tartışılan HSYK’daki dengeler değişse ne olur değişmese ne olur?