Siyasete karbon karnesi

“İnsan hayatını kurtarmak için, kendi ellerimizle tüm dünya ekonomisini durdurduk. Bu, insanlık tarihinde yaşanan bir ilk. Bu büyük bir kriz. 40 sentlik bir maske bugün her şeyden değerli. İşte bu, her şeyi ama her şeyi değiştirecek!”

Bunu bir ay önce Financial Times’a verdiği mülakat sırasında söyleyen kişi, Fransa Cumhurbaşkanı Macron.

***

Çok haklı. Şu an yaşadığımız şok, içinde bulunduğumuz sistemi değiştirmeye itecek bizi. Daha önce bizim için hiçbir değeri olmayan şeyler şimdi en kıymetli şeyler haline geldi. İşte Macron’un örnek verdiği maske... Bugün maskeniz yoksa, bittiniz. Demektir ki -sokağa çıkamamayı bırakın- büyük riske girdiniz. “İnsan faktörü” hiç bu kadar önem kazanmamıştı. Korona öncesinde olduğu gibi artık en önemli şey ekonomik düzen değil. Şu an ekonomi insan canından sonra geliyor öncelik sıralamasında.

Yeni farkındalık

İşte bu farkındalık da ister istemez her şeyi değiştirecek. Zira içinden geçtiğimiz süreç sadece birkaç aylık değil. Bu virüsün aşısı bulunana değin, yani en az bir yıl hepimiz en ön sıraya kendi canımızı ve sevdiklerimizin canını koyacağız ister istemez. Kaldı ki sonrasında da Kovid-19’un mutasyona uğramış halinin tekrar karşımıza çıkabileceği söyleniyor. Dolayısıyla, hayatlarımızı, düzenlerimizi, sistemlerimizi bu yeni farkındalığa göre yeniden kurgulayacağız. Bu bir tercih değil, bir zorunluluk.

Tam da bu yüzden hem insanda, hem ortamlarda, hem ülkelerde, hem de tüm dünyada hijyen-doğa-çevre-iklim hiç olmadığı kadar önemsenecek. Evinize aldığınız insanın kendi sağlığına ne kadar dikkat ettiği, her şeyden önce çocuklarınız için önemseyeceğiniz bir faktör olacak. Ya da bir iş görüşmesinde belki de ilk sorduğunuz şey, ortamın nasıl havalandığı ve insanların ne kadar mesafede oturduğu olacak. Birçok insan ilk fırsatta şehirden köye/kasabaya yeniden göç edecektir. Tatil yaptığınız o eski “her şey dahil” oteller yerine, insanların birbiriyle daha çok mesafede olabileceği, daha doğal mekânları tercih ederken bulacaksınız kendinizi.

Uzak noktalara seyahat etmek yerine, arabayla-trenle kendi ülkenizde tatile çıkmayı alışkanlık haline getireceksiniz uzun bir süre. Bu da insanları ister istemez kendi çevrelerini daha çok korumaya itecek.

İşte tüm bunlar, bugüne kadar fasa fiso diye bakılan “küresel ısınma”, iklim değişikliği”, çevre kirliliği” olgularına çok daha ciddiyetle bakmayı getirecek beraberinde. Nasıl ki bu günlerde sadece sağlığı konuşuyorsak, önümüzdeki birkaç yıl kendimizi ister istemez doğayı, temiz havayı, çevreyi konuşurken bulacağız.

Çirkin ülkeler

Ancak tabanda oluşan bu farkındalığa yöneticilerin de karşılık vermesi gerekiyor. Yani aşağıdan-yukarıya yükselen bu yeni anlayışı, tavandan-tabana bir hareketin tamamlaması gerekiyor. İşverenlerden başlayacak olursak: Mesela dünyanın en büyük süpermarket zinciri olan Walmart’ın başına 2013’te gelen yeni CEO Guilherme Loureiro, marketteki her ürünün üzerine ne kadar karbon salımına sebep olduğunun yazılması kararını alıp uygulamaya başladı.

Ne var ki bu anlayışın yaygın ve kalıcı olabilmesi için şirket sahiplerinin benimsemesi yeterli değil. Devletlerin de bu politikaları yaptırımlarla hayata geçirmesi gerekiyor. Dahası var: Bu pandemide gördüğümüz gibi, komşunuz tedbir almadıkça, sizin aldığınız önlemler yeterli ve anlamlı olmuyor. Çevre, iklim, sağlık alanlarında bireyin ve ülkenin tek başına hareket etmesi pek bir işe yaramıyor. O nedenle hükümetlerin de birbirleriyle iş birliği ve koordinasyon içinde olmaları, ortak kararlar alıp uygulamaları şart. Bu da yeni uluslararası mekanizmalara ve yaptırımlara ihtiyaç var demek. 2015’te temelleri atılan Paris İklim Anlaşması’nı tüm devletlerin imzalaması da bunların başında gelmeli.

***

İşte bu günlerde şekillenen bu farkındalıkla, toplumların artık etraflarına ve yönetimlere bu gözle bakacağı muhakkak. Dünyada birçok sosyolog ve ekonomist, zaman içinde vatandaşların sadece ticari hedefleri olan, kısa vadeye odaklanan kuruluşları “çirkin şirketler” diye adlandırılmaya başlayacağı tespitinde bulunuyorlar. Yani iş dünyası “insanlık adına” olmasa da, en azından markanın itibarı adına bu duyarlılığı göstermek zorunda kalacak! Böylelikle toplumların “karne veren toplumlara” dönüşeceğini, bu hassasiyete sahip kurumları daha üst bir lige taşırken, çevreyi hor kullanan kuruluşları cezalandıracağını öngörüyorlar.

Bir nevi “Bana ne kadar kabon saldığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” yani. Bunun sonu “çirkin ülkeler”e kadar gider. Benden yöneticilere söylemesi...