Yeni yaşamlarımız

Elbette bu salgın sonrasında hiçbirimizin yaşantısı eskisi gibi olmayacak.

Her şeyden önce belli oldu ki birçok kurum salgını atlattıktan sonra da uzaktan eğitime ve çalışma sistemine devam edecek. Zira bunun çok daha az maliyetli olduğu ve verim alınabildiği görülmüş oldu. Bu da ofis ortamına mahkûm kalmayacak birçok insanın şehir dışına, kırsal alanlara göç etmesi demek olacak. Bununla birlikte, salgın boyunca doğanın ve açık havanın kıymeti o kadar anlaşıldı ki bu göç eden insanların bir kısmının yaptıkları işleri değiştirmesi de muhtemel. Buna şimdiden “tarım ve hayvancılığın muhteşem dönüşü” diyebiliriz.

Zaten salgınla birlikte büyük darbe alan küresel tedarik zincirleri ve sanayi de yerli tarımın ve üretimin ne kadar hayati olduğunu gösterdi hepimize. Salgını atlatır atlatmaz devletlerin çok daha sıkı ve uzun vadeli tarım politikaları geliştirmesi beklenmeli.

Bununla birlikte iş ve eğitim dışında birçok kişisel aktivitenin de evden yapılabileceğini görmüş olduk. Spor, bakım, alışveriş, eğlence bunların başında geliyor. Bu da önümüzdeki dönemde dijital mecraların çok daha güçleneceği ve hayatlarımızda çok daha merkezi bir yer kaplayacağı anlamına geliyor. Ama ben yine de bunun -birçokları gibi- insanları yalnızlaştıracağı görüşünde değilim.  Aksine, şu dönemde hepimiz en çok da sosyalleşmeyi, birbirimize sarılmayı, tokalaşmayı, dokunmayı özledik. Dahası, bu zor dönemi birbirimize telefon, internet, sosyal medya üzerinden destek vererek atlatıyoruz. Bu da çekirdek aileyi ve sosyal ilişkileri hayatımızda hiç olmadığı kadar merkezi bir yere koydu.

ABD yerine Çin

Bizler olduğu kadar devletler de derin bir dönüşümden geçiyor. Her şeyden önce, bu süreç hepimize “devlet var, devlet var” dedirtti. İngiltere ve ABD başta olmak üzere Batı dünyası kötü bir sınav veriyor. Özellikle Boris Johnson hükümetinin İngiltere’de uyguladığı “sürü bağışıklığı” stratejisi (toplumun yüzde 60’ına virüsün bulaşması, böylelikle bu kesimin virüse karşı bağışıklık geliştirmesinin beklenmesi) ülkenin itibarına büyük zarar verdi. Avrupa’nın İtalya’yı kendi kaderine terk etmesi, sınırlarını kapatması da -zaten Brexit ile hasar almış olan- “Avrupa Birliği ideali”ne çok ciddi bir darbe vurdu. Bundan sonra AB’nin mukadderatı belirsiz diyebiliriz.

Trump yönetimi de eleştiri yağmuru altında. İtalya’da olduğu gibi ABD’de de sağlık sisteminin zayıflığı, hastanelerdeki yetersizlik, yeterince test yapılmaması, üstüne de Trump’ın durumu hafife alan tavrı iç kamuoyunda ciddi tepki çekiyor.

Buna mukabil Güney Kore, Singapur, Tayvan, Yeni Zelanda, Hindistan ve Çin bu mücadelede başarılı örnekler olarak öne çıkıyorlar. Batı’dan ise şimdilik sadece Almanya iyi bir sınav veriyor gibi. Dolayısıyla, güç şimdi çok daha hızlı bir şekilde Batı’dan Doğu’ya doğru  kayıyor. Her ne kadar virüs Çin’den çıkmış ve ilk başta burayı vuracakmış gibi görünmüş olsa da, aksine, Çin merkezli yeni küresel sistemin ayak sesleri artık duyuluyor.

Değişen ulus-devlet

Sadece devletler arası düzen değil, devletlerin kendi içinde de derin bir dönüşüm sürecine giriyoruz. Bu salgında ülkelerin verdikleri sınav, “ulus-devlet” kavramının yeniden sorgulanmasına yol açtı. Her şeyden önce, sağlık sistemi, internet altyapısı, bankacılık, e-devlet uygulaması gibi konularda tüm devletler ciddi bir teste tabi şimdi. Bu alanlarda altyapısı güçlü olanlar öne çıkıyor. Zayıf olanlar ise salgın sonrasında hem içeride siyasi bir bedel ödeyecek. Hem de kendini dünya liginde çok daha gerilere düşmüş bulacak.

Dolayısıyla, şimdi devletlerin kendi ekonomik-sosyal-kültürel politikaları mercek altında. 90’lardan itibaren hız kazanan küresel liberal ekonomi ve eriyen “sosyal devlet” anlayışı birbiriyle yarışıyor şimdi. Hükümetlerin işlerini kaybedenler için destek paketleri açıklaması, kira-elektrik-su-doğal gaz gibi ödemelerde kolaylık sağlamaları, bir anda “sosyal devlet” anlayışını ve devletin müdahalesini beraberinde getirdi.

Dün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Twitter hesabında paylaştığı videoda ilk kez vurgulayarak “Biz bir sosyal devletiz” cümlesini kurması da bunun tezahürü. Hakeza Erdoğan kriz yönetim modelini bu anlayış üzerine kurmuş durumda. Asıl ilginç olan ise, bu sol tandanslı politikayı şu anda Almanya’da sağ kanattan olan Merkel’in, ABD’de Cumhuriyetçilerin, Kuzey Avrupa’da hakim olan sağ hükümetlerin uyguluyor olması.

Dünyaya yeni düzen

Devletler arası ilişki de kökten değişecek bundan böyle. Bir yandan salgınla birlikte vatandaşlar devletlerine dört elle sarıldılar. Bu da kısa vadede milliyetçilik dalgasını ve içe kapanmayı getirecektir beraberinde. Ancak aynı zamanda tüm hükümetler gördü ki komşusu da sıkı tedbirler almadığı sürece kendi aldığı önlemler çok da işe yaramıyor. Bu da uluslararası koordinasyon, iş birliği ve dayanışmanın önemini ortaya çıkardı. Zaten salgının bizatihi kendisi, ülkelerin ne kadar birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterdi.

Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların kifayetsiz ve yetersiz kalması da uluslararası düzendeki boşluğu gözler önüne serdi. Kriz atlatılır atlatılmaz yeni bir uluslararası sistem kurulması ve sıkı yaptırımlar getirilmesi için harekete geçilecektir. Tıpkı 1930’larda dünya ekonomisinin çökmesiyle birlikte uluslararası iş birliğinin önem kazandığı ve ABD öncülüğünde yeni bir uluslararası düzenin kurulduğu gibi.

Dolayısıyla, milliyetçiliğin yükselmesine paralel olarak, uluslararası dayanışma artacak gibi görünüyor. Zira bu iki kavram birbirine zıt olmadığı gibi pekâlâ yan yana gelebilir, yeni bir “küresel hibrit” açığa çıkabilir.