BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA TÜRKİYE

Ahmet Emin Yalman’ın “Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye” isimli kitabına göre, ilk Osmanlı sultanları iyi eğitim almış, Balkan prensleriyle yapılan tek eşli birleşmelerden doğan çocuklardı. Bu imparatorlar sıkı bir eğitime tabi tutulur ve önce yeteneklerini eyaletlerde vali veya orduda kumandan olarak ispat etmek zorunda bırakılırlardı. Bazı el sanatlarında ustalık kazanmak bile, eğitimlerinin bir parçası olmuştu.

Ancak imparatorluk büyüyüp güçlendikçe, debdebeli bir hanedan yaşantısı ortaya çıktı ve bu evlilikler cahil cariyelerle yapılan sınırsız çok eşlilik haline dönüştü. Bu evlilikten doğan sayısız erkek çocuk, birbirlerine gerçek kardeşlik bağıyla bağlanamadılar. Bir sultanın ölümü, çoğu zaman tahta kimin geçeceğini belirlemek amacıyla yapılan bir iç savaş anlamına geliyordu. Bunu önlemek amacı ile kardeş, yeğen, kuzen hatta oğulların öldürülmesi gibi bir adet devlet tasarrufu haline geldi. Böyle bir iç mücadelede galip gelen ya da Sultanın hayatta kalmasına izin verdiği varis, tahta çıkmaya en uygunu olmakta idi.

Yozlaşma başlıyor

Bu adet, Sultan Süleyman tarafından terk edildi. İlerlemiş yaşında en sevdiği Rus eşinin (Hürrem Sultan) etkisiyle tahtını 1566’da çok daha zayıf bir padişah portesi çizen Sultan II. Selim’e bıraktı. Tüm yönetim gücü hükümdarın şahsında toplandığından, uygun görmediği tüm devlet yapısını bozabiliyordu. II. Selim’den sonra gelen padişahların hepsi bu türden kişilerdi. Çünkü artık, içinde bulunulan şartlar yalnızca böyle hükümdarlar yetiştirebiliyordu.

Ayrıca, disiplinli bir eğitim ile şehzadeleri vilayetlere vali yapma sistemi de terkedildi. Geleceğin sultanları Harem’in eğitim bakımından sınırlı ortamında, çok sayıda kadın cariye arasında yetiştiler. Çok eşlilik hükümdarların tek ilgi duyduğu şey haline geldi. Sultan Osman (1618-1623) Harem’i kaldırmak, vezirlerden birinin eğitimli kızı ile gerçek bir evlilik yapmak ve devlet idaresinde aktif rol almak istediği için çürümekte olan mevcut sistemin devamında menfaati olanların temsilcisi muhafızlar tarafından öldürüldü. Duydukları öfkenin sebebi şuydu: “Bir sultan şaşaa ve vakar içinde yaşamalıdır. Bu genç sultan ise ulu atalarının yöntemlerini aşağılamaya çalışıyor.”

Önceki Sultan Mustafa’nın (1617-1618) bütün eğlencesi denize altın para atmaktı. Başka bir genç şehzade, çok eğlenceli bulduğu için Osmanlı Bahriyesine sürekli top ateşi yaptırılıyordu.

Mekanizma çöktü

Yeniçeriler, gayrimüslimlerin çocukları arasından, bir çeşit kan vergisi uygulaması gibi, seçilirdi. Bunlar sıkı bir disiplin içinde yetiştirilir, fetihlerin başta gelen aracı olarak bir güç oluştururdu. Gerileme başlayınca, bunların eğitimine, tasarruf gerekçesiyle son verildi. Altı-yedi yaşlarındaki çocukların yerine, 15-16 yaşındaki gençler alınmaya başlandı. Ayrıca Türkler, kendilerini bir kenara iten ve Hıristiyanları tercih ederek askere alan bu düzene isyan ettiler ve sadece yeniçeri kastına dahil olmak değil, 250 yıldır onlara kapalı tüm makamlara gelmek için de, mücadele ettiler.

Zaman içinde, Türk yeniçerilerin sayısı 60 bin kişiye kadar çıktı. 19. yüzyılın başlarında 400 bin yeniçeri vardı; oysa, sadece 25 bini fiilen asker olarak görev yapıyordu. Artık yeniçeriler savaş yanlısı da değildiler; zira, mağlubiyet ihtimali eskisinden çok daha fazlaydı. Savaşın cazip ganimetlerinden de mahrum oldukları için, Sultanı, hazineyi ve ahaliyi kendilerine kurban seçtiler. Her yeni Sultan onlara, 2.5 milyon dukadan az olamayacak şekilde “ulufe” dağıtmak zorundaydı; çünkü, gerek hükümet, gerek halk onların merhametine kalmıştı.

Yeniçerilerin çoğunun askerliğin yanı sıra bir başka mesleği de vardı. Tüccar, esnaf, itfaiyeci ve kabadayı idiler. Her biri kendini kanunların üzerinde gören, kaba kuvvet kullanmaya eğilimli bir sınıfın parçasıydılar.

Dinin gücü

Zaman zaman saraydaki sefahat, edep ve ahlakta düşüşe yol açıyordu. Böyle zamanlarda din devreye giriyor ve şöyle bir genel duygu hâkim oluyordu: “Memleket batıyor. Bu gidişatı, bu dünyanın güçleriyle durdurmak imkânsız. Allah’a sığınalım.”

Dinin temsilcileri, tabii olarak, bu rolü oynamaya hazırdılar. Ancak müdahalelerinin bedeli yüksekti. Savaş ve barış yapılması ile vali, kumandan ve memurların atanması da dahil devletin her türlü tasarrufundan önce dini otoritelere danışılması gerektiği konusunda ısrar ettiler.

Ne ordunun önde gelenleri ne de saray kadınları bundan hoşlandılar. Her iki grup da, din âlimlerinin kitaplarıyla meşgul olmalarını ve devlet işlerine karışmamalarını istediler. 1602’de, ordu ile dini güçler arasında ciddi çatışmalar oldu ise de, gerçek güç giderek din adamları(ulema)nın eline geçmeye başladı. Bir zamanların düşünce özgürlüğünün anıtı olan ve aklın otorite karşısında kesin zaferinin tecessüm ettiği Osmanlı İmparatorluğu, bir teokrasi devleti haline geldi.

Bu dönem, tam da Avrupa’nın kendini böyle bağlardan kurtarıp, gelişmeye başladığı dönemdi. Mollalar gerileme döneminde her türlü yeniliğe karşı çıktılar. Sadece Hz. Muhammed zamanında mevcut ve Kuran’da bahsi geçen amaç ve fikirler kabul görüyordu. Daha sonraki bütün gelişmeler putperestlik sayılıyordu. Eski stil bir tüfek kullanılabilirdi ama yenisi olmazdı. Savaş gemisi olarak, sadece kadırgalar kullanılabilirdi.

Dini konularda alınan kararlar tartışılamazdı. Neredeyse her konuda fetvaya başvurulması, çok yaygındı.

Her konuda uzlaşmaz bir tutum sergileyen ulema, sefahat konusunda ise, hiçbir şey söylemiyordu. Birçoklarının bizzat içinde yer aldığı bu alanda, Sultanın özel hayatına müdahale etmek gibi bir teşebbüsleri yoktu.