SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

BU YIL TURİZMİN YILDIZI 65 YAŞ VE ÜZERİ OLABİLİR

Tam masanın başına oturmuş, “Bu yıl da seyyahlar olarak gezmeye hasret kaldık, bari aleme hasret kalmayalım, çevrim içi de olsa diyardan diyara dünyanın en iyi rehberleriyle gezelim” diye yazmaya başlamıştım ki, bilekten başlayan bir titreme sardı elimi... Tam ne oluyor diye paniklemeye başlıyordum ki, oğlum Ege’nin hediyesi saatin, gelen her iletide çılgın gibi titrediğini hatırladım.
Birkaç gündür teknolojiyle hiç olmadığım kadar yakın bir ilişki içindeyim. Stresimden adımlarıma, arayanımdan yazanıma, oturmama kalkmama, kısaca her konuya el koyma çabasında, kolumdaki bu şeytan işi çember. Öyle bir hale geldi ki konu, kendimi saatle kavga ederken buluyorum arada sırada. Gerçi ben bizim Zarife Hanım’la da atışıyorum ama o başka bir yazının konusu. “Zarife Hanım kim?” derseniz, bizim evin dört patili ağır ablası, kar beyazı bir Van kedisi.
Titremenin nedeninin kolumdaki saat olduğunu anlamanın rahatlığı içinde açtım bilgisayarımı. Gelen iletiyi okumaya başlar başlamaz da yüzümü bir tebessüm kapladı.

Turizmciler aşı programına dahil

Gelen ileti Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın bilgilendirme yazısıydı ve özetle turizm sezonunun açılmasını takiben, ülkemizdeki turizm hizmetlerinin yıl boyunca kesintisiz bir şekilde açık kalmasını sağlamak amacıyla, güvenli turizm sertifikalı ve açık olmak şartıyla belgeli konaklama tesisleri, bakanlık belgeli yeme-içme tesisleri, turizm taşıma belgeli araçların şoförleriyle seyahat acenteleri ve profesyonel turist rehberlerinin aşı programına alınması konusunda bakanlıkça çalışmalara başlandığını bildiriyordu. Aşılama öncelikli olarak açık olan tesislerde görev yapan personelden başlayacak ve sonrasında açılış tarihi esas alınarak diğer tesisler de de kademeli olarak devam edecekmiş.

MICE sektöründekiler zor durumda 

‘Toplantılar, Teşvik etkinlikleri, Konferanslar ve Fuarlar’ kelimelerinin İngilizce karşılıklarının baş harfleriyle tanımlanan MICE sektörü, çok zor yetişen, yüksek donanımlı çalışanlarını kaybetmemek ve pazar tekrar hareketlendiğinde, pandemi öncesi rakiplerinin açık ara önünde olan Türkiye’nin, katma değeri yüksek bu pazarda kaldığı yerden devam edebilmesini sağlamak adına, kriz başladığından bu yana çözüm ve destek arayışı içindeydi.
Üyesi olduğum SITE Türkiye’nin de içinde bulunduğu 17 dernek ve bir platformdan oluşan sivil inisiyatif grubu da pandemi sürecinin sektördeki olumsuz etkilerinin devam etmesi, hatta giderek ağırlaşması üzerine, tatil amaçlı turizmin yanısıra, 50’den fazla alt sektöre hayat veren MICE sektörünün yaşayabilmesi, dayanabilmesi için elzem olan destek taleplerini gerekli mercilere iletebilmek için çalışmalarını arttırarak sürdürmekteydi.
MICE sektöründeki seyahat acenteleri, KÇÖ‘nün 31 Aralık’a kadar uzatılması, SGK, KDV, muhtasar gibi ödemelerin bir yıl faizsiz ertelenmesi, sektör çalışanlarının aşılanma takviminde öne alınması gibi isteklerini, Cumhurbaşkanlığı makamı başta olmak üzere tüm ilgili kurumlara iletmekteydiler.
Dolayısıyla bu isteklerinin birinin üzerini artık çizebilirler. Darısı diğerlerinin başına diyelim.

Türk turizminin umudu 65 yaş üzeri

Malum 65 yaş üzeri vatandaşlarımız uzun süredir gezmeye dolaşmaya hasretti. Ama aşılama takviminde bu kez avantaj onlardan yana. İlk aşılananlardan oldular. Şimdi turizmcilerin de aşılanma takvimine alınmasıyla korkusuzca gezmelerinin, evde kaldıkları günlerin acısını çıkarmalarının önünde hiçbir engel kalmıyor. Misafirler, turu alacakları acentenin ve kalacakları otelin çalışanları, onlara eşlik edecek rehberler ve şoförler aşılı olunca, turlar güven içinde yapılabilir hale gelmiş olacak. Özetle, bu yaz dezavantajlı olacakların, 65 yaş altı olacağı kesin gibi...
Bence seyahat acenteleri eldeki bu yeni bilgiler ışığında, 65 yaş üzerinin beklenti ve fiziksel özelliklerine uygun programlar hazırlayıp, acilen tanıtıma başlamalılar. 65 yaş ve üzeri pazarı bu yaz için gelecek vadetmekte.
Benden söylemesi...

Yazının devamı...

KADINLAR, VARLIK NEDENİMİZ...

Yarın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Bizlere hayat veren, bizi büyüten, eğiten, seven, sevgiyi öğreten ama yoklarmış gibi davranılan, ezilen, üzülen, dövülen ve hatta öldürülen ve senede sadece bir gün hatırlanılan kadınların...
Benim hayatımın her yol ayrımında hep aklıselim kadınlar vardı yanımda, yamacımda. Öğrendim ki, bir kadın destekliyorsa sizi canı gönülden ve karşılıksız, hiç korkmayın, kesin başarılı olacaksınız. Ama bir kadın size karşı duruyorsa hiç şansınız yok, vazgeçin. Başaramazsınız.

Dünyanın dengesi

Bir düşünün kadınlar olmasa, ne olurdu diye?
Mesela en başta biz olmazdık. Eh doğal olarak çocuklar da olmazdı, gururla arkalarından baktığımız...
Ama daha da önemlisi, renkler, neşeler, heyecanlar, mutluluklar ve hüzünler olmazdı.
Her duyduğumuzda içimizi mutlulukla dolduran gülüşler olmazdı.
Öfkeler, hırslar, kıskançlıklar, üzüntüler, gözyaşları olmazdı.
Estetik olmazdı dünyada, nezaket de, düzen de!
Sanat, bugünkü sanat olmazdı. En güzel tablolara, heykellere bir bakın, hepsinin ilham kaynağı kadının estetikliği. En önemli romanların, filmlerin başkahramanları arasında kadınlar.
Özetle kaotik, siyah-beyaz bir dünyada, duygudan ve estetikten yoksun, amaçsızca nefes alıp veren, insan olduğunu düşünen, ama gerçekte sadece nefes alıp veren yaratıklar olurduk büyük bir ihtimalle...

KUŞAKK, bir başarı öyküsü

Kadınlardan bahsedip, başarılarından bahsetmemek olmazdı. “Nedir bu KUŞAKK?” diyorsanız, Kuşadası Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi’nin kısaltılmış halidir kendileri. 2017 tarihinde, kadınların üretken bireyler olarak toplumsal yaşama katılımlarını ve el emeklerini değerlendirmelerini sağlamak amacıyla o dönemki Kuşadası Belediye Başkanı Özer Kayalı’nın desteğiyle kurulan KUŞAKK’ın başında bugün Şerife Atınç var.
Hediyelik eşyada geleneksel ve yerel ürünleri yok eden seri üretimin uzun vadeli zararını görmezden gelmek istemeyen; kadınlara istihdam sağlayarak, sahip oldukları üretim kapasitesini ve kültürel mirası ortaya çıkarmayı amaç edinen tam 105 kadının bir araya gelerek oluşturdukları bir kooperatif KUŞAKK.
Kuşadası’na özgü el sanatlarını da geliştirmeye çalışarak; hediyelik eşya, aksesuar, tekstil ve tarım ürünleri gibi geniş bir yelpazede hem yerel kalkınmanın önemini vurgularken hem de adil ve kaliteli üretimin mümkün olabileceğini göstermekte kurulduğundan bu yana...
KUŞAKK, STK’lar ve üniversitelerle de iş birliği içinde. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Leyla Yıldırım’ın desteğiyle Kuşadası’nın tarihi evlerinin çatı köşelerinde bulunan ve evleri gözetip kolladığına inanılan paçalı güvercinler kullanılarak, kooperatif üyesi kadınlara kumaş ahşap baskı eğitimleri verdi. Doğaya ve çevreye zararlı naylon poşet tüketimini azaltmak amacıyla alışveriş fileleri ve kuş motifli file üretimine başlayarak kendini tanıttı.
Kooperatif büyüyünce, Yaşar Üniversitesi Grafik Tasarımı Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Nazlı Gürgan ile markalaşma çalışmaları yapan KUŞAKK, kurulduktan sadece bir yıl sonra 2018’de Kuşadası’nın kardeş şehirleri Sinai ve Marl’da hem Kuşadası hem de KUŞAKK ürünlerini tanıtmaktaydı.
2020’deyse Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi ile birlikte kooperatifçilik konusunda uzman bürokrat, akademisyen ve sektör temsilcilerini konuk ettikleri kooperatifçilik paneli düzenleyen KUŞAKK, kadının o zarif gücünün, en güzel ve başarılı örneklerinden...
Bir rüya olarak başlayan KUŞAKK’ın o birbirinden güzel ürünlerine artık herkes ulaşabilmekte.
Tek yapmanız trendyol’da açtıkları mağazaya uğramak. Kurumsal siparişleriniz içinse iletişim bilgilerine www.kusakk.com adresinden ulaşabilirsiniz. Aynı adresten sosyal medya hesaplarına erişmek de mümkün.

“Güzel yurdumun tüm kadınlarının Kadınlar Günü kutlu olsun!”

Yazının devamı...

TURİZM SEKTÖRÜ ÇOK ACİL DESTEK BEKLİYOR

Geçtiğimiz hafta 21 Şubat Dünya Rehberler günüydü. Turizme ilk adımım, o zamanki adı ile, rehberlik kokartımı almak olmuştu. Rehberlikte edindiğim bilgi ve tecrübe, ilerleyen yıllarda, turizmdeki ikinci, beyaz yakalı hayatta ise ilk adımım olan acente yöneticiliğinde inanılmaz fayda sağladı.
Sırp akademisyen Branislav Rabotic’in, “Rehberler diğer turizm çalışanlarından farklı olarak sürdürülebilir turizmin çıkarlarını korurken, turistlerle yakınlık kuran, yoğun ve onlarla yüz yüze iletişim halinde olan kişilerdir. Rehberler kendi destinasyonlarında turizm elçisi olarak adlandırılır” demekte bir makalesinde.
Bugün artık bir kısım acenteci tarafından altı üstü rehberlik denilip, bir vasıfsız işçinin aldığından daha düşük yevmiye teklif edilen, bu meslek, o kadar önemli esasında, elçilikle karşılaştırılmakta pek çok ülkede...
Acenteleri, otelleri ve rehberleriyle turizm sektörü gelmiş geçmiş en büyük krizle boğuşurken, sektör temsilcilerinin Türkçe rehberliği, dil sınavlarını, turist rehberliği eğitim gezilerini kimin yapacağını tartışması, nedense bana 1453’te şehir Osmanlı kuşatması altında düşmek üzereyken, Ayasofya’da hararetli bir şekilde meleklerin cinsiyetini tartışan ruhban sınıfını hatırlattı.
Tur yok, turist yok, acenteler batıyor, oteller boş, rehberler işsiz, aç ve açıkta. Sektörü karıştıran bu yasa değişikliğine, akademisyenler “Hayır” diyorlar, rehberler “Hayır” diyor, acenteciler ve otelciler “Çok daha önemli sorunlar varken yeri ve zamanı değil” diyor. Toplantılar kapalı kapılar arkasında yapılıyor, ilgili meslek birlikleri üyelerini bilgilendirmekten imtina etmekte, dedikodu mekanizması tam kapasite çalışmakta. Merakla bekliyorum ne olacak diye...

Seyahat acenteleri çok zor durumda

Rehberleri yazınca, acente sahibi meslektaşlarım hafif kırılmış bir halde, “Bizlerin çok daha önemli dertleri var, onları niye yazmıyorsun?” diye serzenişte bulunmuşlar. Ne diyeyim, yerden göğe kadar haklılar.
Yazayım yazmasına da, seçimler öncesi her daim ulaşılabilen birlik başkanlarına bugünlerde ulaşmak, güncel ve onaylanmış bilgi almak mümkün değil diyordum ki, Seyahat Acentaları Yöneticileri Derneği (SAYD) Genel Sekreteri Mehmet Gem’den geldi yazacak malzeme.
Sevgili Mehmet Gem’in gönderdiği basın bülteni esasında, herkesçe bilinenin bir kez hatırlatılması ilgili kurumlara. Özetle diyor ki SAYD, “Türkiye genelinde faaliyet gösteren, salgın başladığı tarihten bu yana siftah yapamayan, yaklaşık 12 bin tane turizm seyahat acentası, hem maddi hem de manevi olarak dayanma sınırlarını zorluyorlar ve eldeki verilere göre bu yıl da onları çok zor günler bekliyor.” Haklı, limanlarımız boş, kruvaziyer gemileri bu yılda gel(e)miyor. Yurt dışından turist geleceğini beklemek yine eldeki verilere göre sadece hayal, iç piyasa ciddi bir hareketlenme beklenmiyor, acenteciler hibe ya da ucuz kredi alamıyor, yetişmiş personel hızla sektörü terk ederken, her gün satılık acente ilanlarının sayısı artıyor turizm platformlarında.

Çözüm için çalışıyorlar

SAYD tüm zorluklara rağmen, çözüm için çalışmalar yapmaya devam etmekte. Son olarak 186 sanayi ve ticaret odası ile 52 ticaret odası başkan ve yönetim kurullarına ayrı ayrı mektuplar yazarak, bu sene turizm seyahat acentelerinden aidat almamalarını talep etti.
Ayrıca Cumhurbaşkanına, Ticaret Bakanına, siyasi parti başkanlarına, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı’na ve TÜRSAB Başkanı’na da birer mektup yazarak 2021 yılında Turizm Seyahat Acentelerinden oda aidatlarının alınmaması için gerekli kanun düzenleme çalışmasının yapılması talebini ileterek destek istedi.

Bu zor günlerde, her türlü desteğe ihtiyacı olan acentelerin sesini duyan olması umuduyla...

Yazının devamı...

21 ŞUBAT DÜNYA REHBERLER GÜNÜ

Dünyanın en zor ama aynı zamanda en nankör mesleklerini sayın deseler, ilk üçe girmeye adaydır rehberlik...
Türkiye’deki iyi eğitim almış, genel kültürlü, en kötüsü bir üniversite mezunu, en az bir yabancı dili iyi bilen meslek gruplarını sayın deseler, cevap yine aynı.
Hakkında en çok şehir efsanesi yaratılan, en çok ön yargı ile yaklaşılan meslekler olsa konu, cevap yine aynı.
Kısaca bilinen ama tanınmayan bir meslek bu rehberlik. Bazılarına göre iş bile sayılmıyor zaten. Yediğin önünde yemediğin arkanda, her gün eğlence, her gün gezmece, güzel kadınlar, yakışıklı delikanlılar, beş yıldız oteller, üzerine bir de para veriyorlar bunları yapman için. “Daha ne ister ki bir insan bu dünyada?” demekteler.
Ama düşünmezler mesela, memlekete gittiklerinde “Yolculuk mahvetti” deyip, kaç gün kendilerine gelemediklerini. Rehberler kar, kış dinlemeden her gün yüzlerce kilometre yol yaparlar. En erken kalkan, en geç yatan onlardır. Yol boyunca otobüste, bırak misafirleri, o turu satan acente sahibinin bile hiç duymadığı yüzlerce farklı konudaki bilgiyi, her grup için o grubunun anlayacağı bir bilgi seviyesinde yeniden formüle edip anlatan, güzel ülkemin 81 vilayetine dağılmış, yüzlerce müze ve ören yerine nereden girilir-çıkılır, yürüyüş rotası nediri bilen, her biri birbirinden farklı kültür, gelir ve öğretim geçmişine sahip misafirleri aynı oranda mutlu etmesi, çıkan anlaşmazlıkları ise çözmesi beklenen kişilerdir o rehberler.
Ailelerini kimse sormaz mesela, sevdicekleri ne yapar onlar yokken? Çocukları anneleri ya da babalarını görmeden nasıl büyürler, kaç tane diş perisi, tiyatro gösterisi, ilk alınan karne, mezuniyet töreni kaçırılır? Evinden yüzlerce bazen binlerce kilometre uzakta Tanrı’nın bile unuttuğu bir noktada, çalan bir telefonla çocuğunun, hayat arkadaşının, annesi ya da babasının hastaneye kaldırıldığını öğrendiğinde ne hisseder?

Çok mu kazanırlar?

İzafidir bu sorunun cevabı esasında. Siz güzel ülkemde bir rehberin senede ortalama sadece 100 gün çalışabildiğini, bu sürede kazandığı yevmiyeyle de 12 ay yaşamak zorunda olduğunu, sağlık-emeklilik primleri ve dahi tüm ev, okul, kılık kıyafet masraflarını işte bu 100 günde kazandıkları parayla ödemek durumunda olduklarını unutmayın, o duyduğunuz şehir efsanelerine de pek inanmayın.

Türkiye’de rehberlik

Türkiye’de rehber olmak için üniversite mezunu olma şartı var. Bugün 52 üniversitede önlisans ya da lisans düzeyinde 90 yakın turist rehberliği programı var. Farklı disiplinlerde onlarca dersi tamamlayıp mezun olmak yetmiyor, ek olarak yabancı dil sınavından en az 75 almış ve uygulama gezisini de tamamlamış olmak gerek mesleğe kabul için. Kıssadan hisse, en kötüsü bile sağlam mürekkep yalamış durumda bizim rehberlerimizin.
“Rehberler için şartlar böyle ise acente açmak ne kadar zordur kimbilir” dediğinizi duyar gibiyim. Bence demeyin, bir seyahat acentesi açmak için sabıkanızın olmaması, bir şirket kurmanız ve istenilen maddi yükümlülükleri yerine getirmeniz yeterli. Kısaca ne diploma ne yabancı dil soran var ne de mesleğe kabul sınavı...
Tam da rehberler gününün kutlandığı bugünlerde, meslek birliğine kayıtlı Türkçe’nin yanı sıra
37 farklı dilde anlatım yapabilen, 11 bin 266 turist rehberimiz varken, rakip ülkeler bize gıpta ederken, bir grup acenteci sanki turizmimizin tek derdi bunlarmış gibi, rehberlik mesleğine kabuldeki yabancı dil şartının, bir kısım turlarda rehber bulundurma ve yevmiye olarak en az taban ücret ödeme zorunluluğunun kaldırılması için lobi amacıyla kapı kapı dolaşmaktalar.
Onlara inat, alın telefonu elinize hemen, arayın o Karadeniz gezisini unutulmaz kılan, Çanakkale Muharebeleri’ni sanki oradaymışsınız gibi hissettiren, bildiğiniz şehrinizi esasında tanımadığınızı fark etmenizi sağlayan rehberi ve “Rehberler Günün kutlu olsun!” deyin!
Bir sonraki rezervasyonunuzda da acentenize, “Otellerimiz hangileri?” diye sormadan önce “Rehberimiz kim?” diye sorun. O programı unutulmaz kılacak odanız değil; rehberiniz olacak çünkü...

Tüm turist rehberlerimizin Dünya Rehberler Günü kutlu olsun!

Yazının devamı...

14 ŞUBAT KUTLU OLSUN!

Bugün 14 Şubat, yani Sevgililer Günü ya da gayrimüslim diyarlarındaki adıyla Aziz Valentine Günü. Bu Sevgililer Günü kutlamasının bu kadar popüler olmasının ardında ticari nedenler olduğu su götürmez bir gerçek olabilir ama ticari de olsa sevdiceğinize sevginizi göstermek de ne kadar kötü olabilir ki?

Lupercalia başlangıç

Her şeyin 13-15 Şubat arası kutlanan ve çok eski bir kırsal Roma festivali olan, arınma ve bereket amaçlı Lupercalia ile başladığı söylenmekte.
Roma’nın kuruluş efsanesinde adı geçen, Romulus ve Remus’un dişi bir kurt tarafından emzirildiği, Palatinus Tepesi’ndeki Lupercal mağarasındaki kurban töreni ile başlarmış bu festival.
Luperci adı verilen rahipler, kurban töreni sonrası ellerinde keçi derisi kamçılarla koşar, yol kenarında bekleyen, kendilerini kamçılatarak doğurganlıklarını artıracaklarına ve doğum sancılarını azaltacaklarına inanan kadınlara vururlarmış. Kimi kaynaklarda erkek ve kadınların tören sonrası adlarını yazarak bir küpün içine attıkları ve yapılan kura çekiminde eşlerin belirlendiği de söylenmekte.
Bir Pagan bayramı olan Lupercalia, Papa Gelasius tarafından 492 yılında yasaklanarak yerine Batı kilisesince Meryem’in Arınması bayramı getirilir. Doğu kilisesi ise aynı tarihte, yani 6 Ocak’ta kutlanan Epiphany’den 40 gün sonraya denk gelen 14 Şubat’ta İsa’nın Mabede Takdimi’ni Hypapante olarak kutlanmak üzere takvime ekler.

Aziz Valentine

Roma’yı zalimce yöneten imparator II. Claudius, Romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleri nedeniyle, ordusunda savaşacak asker bulamamaktadır. Çözüm olarak tüm nişan ve evlilikleri yasaklar. Ama Valentine, kendisi gibi papaz Aziz Marius ile gizlice çiftleri evlendirmeye devam eder. Yakalanır ve zindana atılır.
Gardiyanı Asterius’un kızı olan kör Julia’yı iyileştirirek, bir mucize gerçekleştirir. Ancak onu bizzat sorgulayan imparatora biat etmeyip, bir de onu Hristiyanlığa davet edince, 14 Şubat 270 yılında taş ve sopalarla dövülerek öldürülür ve Roma’nın kuzeyindeki Via Flaminia’da gömülür. İdama götürülmeden önce Julia’ya bıraktığı notta “Senin Valentinus’undan” yazmaktadır.

Aziz Valentine Günü

Bu olaydan 226 yıl sonra 496’da Valentine’i onurlandırmak isteyen Papa Gelasius, 14 Şubat’ı Aziz Valentine Günü ilan eder.
Her ne kadar Katolik Kilisesi, Aziz Valentine Günü’nü 1969 yılında takviminden çıkarmış olsa da kimi Katolikler bugün hâlâ orucunu tutmaya devam etmekte.

Sevgililer Günü...

14 Şubat’ın Sevgililer Günü olarak anılması ise İngiliz şair Geoffrey Chaucer’in 14’üncü yüzyılda yazdığı
699 dizelik ‘Kuşlar Meclisi’ adlı şiirin 309 ve 310’uncu dizelerinde Aziz Valentine ile romantizmi bir araya getirmesiyle başlar:

“Çünkü Aziz Valentinus günüydü o gün...
Ki her kuş gelir bir sevgili seçerdi o gün...”

Bize ulaşması 1981

19’uncu yüzyılda sevgiliye gönderilen aşk kartpostalların fabrikasyon olarak basılmaya başlamasıyla da, 14 Şubat dünya çapında milyarlarca dolar’lık hacme ulaşan ticari bir emtia halini alır. Bizim tanışmamız ise Sevgili Hıncal Uluç’un 1981 yılında Erkekçe dergisinin ikinci sayısında Sevgililer Günü’nü detaylıca ele almasıyla olacak, Vakko da aynı yıl Sevgililer Günü temalı vitrin yapan ilk mağaza olarak hafızalarımızda yerini alacaktır.

Yazının devamı...

BU TOPRAKLARIN TARİHİ, DÜNYA TARİHİ DEMEK!

Bugün 2021 Şubat’ının sekizincisi. Tam bin 589 yıl önce bugün, takvimler 412 yılını gösterirken, adını dünya tarihine yazdıracak bir matematikçi, ciğerlerini ilk kez havayla doldurdu Şehr-i Konstantiniy-ye’de, bastı çığlığı ve haber verdi konu komşuya mutlu haberi...
Doğu Roma’nın tahtında o yıl imparator Flavius Theodosius ya da bilinen adıyla II. Theodosius oturmaktaydı. Tahtı babası Flavius Arcadius’tan devralmıştı ve dedesi ile aynı adı taşıyordu. O dede ki, ölmeden önce Roma imparatorluğunu iki oğlu arasında paylaştıracak Roma’nın son imparatoru olarak anılacak I. Theodosius’tu. Bu paylaş-tırmada Flavius Theodosius’un babası Arcadius’a imparatorluğun doğusu düşerken, amcası Honorius’a ise batısı kalmıştı.

‘Theodosius surları’

Bakırköy’den Sirkeci’ye doğru sahil yolunu yani Kennedy Caddesi’ni takip ederek giderken sizi, Zeytinburnu’nda karşılayan o muhteşem surların banisidir imparator II. Theodosius.
Şehr-i Konstantiniyye’nin surları, onun zamanında aşılamaz hale getirilmiş, ‘Theodosius surları’ olarak anılır olmuştur. Gerçi babası Arcadisus’un ölümü üzerine tahta çıktığında henüz yedi yaşındaydı ama o büyüyene kadar imparatorluğu yönetecek, imparatorluk muhafızlarının komutanı Anthemius gibi bir vekili olduğu için şanslıydı Flavius Theodosius.
Aynı Kennedy Caddesi’ni takip edip, Çatladıkapı’dan yukarı çıkarsanız, Hipodrom’a varırsınız. Meydanın ortasında, üzerindeki hiyeroglifler nedeniyle Mısırlı olduğunu hemen fark ettiren muhteşem bir dikilitaş karşılar sizi. Ki kendisi Mısır firavunu III. Tutmosis tarafından yaptırtılarak Karnak Tapınağı’nın yedinci pilonunun güneyine dikilmiştir MÖ 15’inci yüzyılda... İşte o dikilitaşı, oradan alıp, Şehr-i Konstantiniyye’ye getiren kişidir dede I. Theodosius. Bu olayın anısına oğulları Arcadius ve Honorius, eşi Aelia Flaccilla ve kendisinin yer aldığı kabartmaları bile yaptırır kaideye.

İyi ki doğmuşsun Proklos Hoca!

II. Theodosius’un babası Arcadius, bu sütunun dikilmesinden sadece beş yıl sonra 17 yaşında Doğu Roma İmparatoru olarak tahta çıkarken, amcası Honoruius ise aynı yıl 10 yaşındayken Batı Roma İmparatoru olur.
Aynı kaidede yer alan Grekçe ve Latince metinlerde adı geçen, praefectus urbi yani şehrin valisi ile aynı adı taşımaktadır, dikilitaşa pek de uzak olmayan bir noktada, 412 yılının 8 Şubat’ında gözlerini dünyaya açan, Atina’daki Platon Akademisi’nin son matematikçisi, 90’dan fazla kitabın yazarı, Particius’tan olma ve Marcella’dan doğma Platoncu Proklos.
Ve tam 73 yıl sonra, antik dünyanın ünlü bir matematikçisi olarak 485 Nisan’ın 17’sinde de Atina’da kapar gözlerini. Platon Akademisi’ni de Flavius Petrus Sabbatius Lustinianus ya da bizim bildiğimiz adıyla Jüstinyen kapatır 529’da.
O mu kim? Ayasofya’nın banisi, bugünkü hukukun temeli olan ve hâlâ okutulan Corpus Iuris Civilis adındaki 12 ciltlik hukuk külliyatının hamisi, büyük Roma imparatorudur kendileri. İyi ki doğmuşsun Proklos Hoca! Sayende andık bu şehrin tarihine not düşenlerin bir kısmını.
Doğum günün kutlu olsun!

Yazının devamı...

İÇİMİ ISITAN ŞİİR

Gri bulutların sarıp sarmaladığı bir Kuşadası sabahına açtım gözlerimi... Elimde kahve, gözümde gri dalgalar, aklımda İstanbul’um. Eskiden sabahları yürümeyi severdim yurdumun bu cennetten bir köşe kasabasının sokaklarında... Ama “Ben seçilmiş kişiyim, her şeyi yapabilirim” diyen bir başkanın egosuna oyuncak ettiği, sanırım can sıkıntısını gidermek için, bir yapboz gibi sürekli yapıp yıktığı, caddelerini yurdumun güzel ağaçları yerine, Arap ellerinin palmiyeleri ile süslemeye çalıştığı, çiseleyen yağmurda bile adım atmanın eziyete dönüştüğü şehirde yürümek ne kadar rahatlatabilir ki insanı?
Aklımda İstanbul, gözlerim gri bulutların sarmaladığı gri dalgaların dansında, yudumlarken kahvemi, içeriden gelen tanıdık bir şiirin sözleri doldurdu kulaklarımı...

İstanbul

Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan...

Geliyor Boğaziçi’nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi...

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaş’ım.
Baktıkça hep, semt semt, yer yer,
Beş yaşım, onbeş yaşım, ah yirmi yaşım!

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.

Benim gibi Beşiktaş doğumlu ve iflah olmaz İstanbul aşığı Ziya Osman Saba’ya ait tamamı 10 kıta olan bu şiir.  

‘Ziya’ya Mektuplar’

Tanışmadıysanız daha önce kendisiyle, “Kimdir?” diyorsunuzdur bu Ziya Osman Saba... Edebiyata az buçuk merakınız varsa, Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Ziya’ya Mektuplar’ adlı kitabını duymuşsunuzdur mutlaka. İşte o kitaba konu olan mektupların yazıldığı Ziya’dır, Ziya Osman Saba. Galatasaray Lisesi’nden arkadaştır Türk edebiyatının bu iki unutulmaz şairi. Ziya Osman’ın lisede sınıfta kalıp, Cahit Sıtkı’yla önce sınıf sonra sıra arkadaşı olması ile başlayan bu müthiş dostluk Tarancı’nın ölümüne kadar sürer. İkisi de 1910 doğumludur ve aynı yaşlarda veda ederler bu dünyaya, Diyarbakırlı Cahit Sıtkı 1956’nın
12 Ekim’inde Viyana’da, İstanbullu Ziya Osman 1957’nin 29 Ocak’ında İstanbul’da...
Cahit Sıtkı’nın Diyarbakır’dan, İstanbul’dan, Paris’ten Ziya Osman’a yazdığı, birbirlerinin şiirlerine, dönemin edebiyatçılarına, şiir dünyasına yönelik görüşlerini içeren ve yaklaşık 20 yılık bir süreyi kapsayan mektuplar ‘Ziya’ya Mektuplar’ adı ile her ikisi de bu dünyaya veda ettikten hemen sonra, Nisan 1957’de Varlık Yayınları tarafından yayınlanır ve Türk edebiyatının önemli eserleri arasına girer.
Kitabın Varlık yayınlarından yayınlaşmış bir kopyasını Nadir Kitap’ta, yeni baskısını ise Can Yayınları’ndan bulmak mümkün. İlk fırsatta, İstanbul aşığı Ziya Osman Saba şiirleri ile yine konuk olacak bu satırlara ve keşfe çıkacağız İstanbul’u beraberce onun satırlarında...

Not: Ziya Osman Saba ile ilgili detaylı bilgi için QR kodunu okutabilirsiniz.

Yazının devamı...

İZLEYEREK GEZMEK Mİ, OKUYARAK GEZMEK Mİ?

Malumunuz, bu aralar  bırakın alemi keşfetmeyi, yurdum içinde seyahat dahi zor. Kıssadan hisse bu aralar ‘Çok gezen mi, çok okuyan mı?’ sorusu, ‘Çok izleyen mi, çok okuyan mı?’ şekline dönüşmüş durumda.

Sanal turlar pek bir popüler mesela. Çilingir sofrası kuruluyor, telefon ya da bilgisayar televizyona yansıtılıyor, dışarıda yağmur tüm gücüyle antik şehrin sütunlarını döverken, sanal seyyahlar, bir yandan koltuklarında en rahat pozisyonu bulmaya çalışırken, bir yandan da, yurdumun doğusundan, batısına farklı kentlerden rezervasyon yaptırmış diğer sanal seyyahlarla sanal buluşma noktasında, evlerinin konforunda rehberlerini bekliyorlar. Fena değil esasında bu sanal tur işi; yürümek derdi yok, yağmurda ıslanmıyor, soğukta donmuyor, güneşte kavrulmuyorsun, alışılmış sınırlamalar, kıyafet şartı yok, yeme-içme serbest.

Sanal adımlarla Edirne

Pazar akşamı, bizim antika duvar saati tam sekiz kez çalmıştı ki, ekranın düğmesine dokundum. Dizüstünün canlanan ekranı, görünmez bir el tarafından duvarı kaplayan televizyon ekranına taşınırken, tura beraber katılacağım sanal seyyahların yüzleri de belirdi birer birer.



İlk kez katılacağım sanal turda, bu sefer anlatan değil de dinleyen konumunda olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşarken, sevgili Özge Ersu, günün anlam ve önemine uyan bir kıyafet içinde arzı endam eyledi sanal olarak bizim salona. Dışarıda buz gibi bir rüzgar camları titretir, yağmur boş sokaklarda denize giden yolu ararken, yurdumun dört köşesi ve yavru vatandan tura katılan diğer sanal seyyahlar ile sevgili Özge’nin peşinde ben de kayboluverdim serhat şehri Edirne’nin tarih kokan sokaklarında, kulaklarımda Özge’nin sesi, dilimde hüzünlü bir türkü...

Mestan ve Dankile’nin ölümsüz aşkı

“Edirne’nin ardı bayler,

Meriç akar sular çağlar,

Eşinden ayrılan ağlar ,

Ay oldu mu mori Dakilom duyuldu mu?

Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?

Edirne köprüsü taştan...

Sen çıkardın beni baştan,

Ayırdılar beş kardaştan,

Ay oldu mu mori Dakilom duyuldu mu?

Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?”

Derler ki; vakti zamanında Mestan denen bir delikanlı yaşarmış Edirne’de ve Mavridis’in kızı Dankile’ye aşıkmış deli gibi. Amma velakin babası Hacıoğlu’nu ikna edememiş bu aşka, Dankile ile kaçmaya karar vermişler. Plan basitmiş, gece Edirne Köprüsü’nde buluşup karşıya geçmek. Ancak, baba olayı öğrenmiş ve köprüde pusuya yatmış. Mestan ve Dankile vazgeçmemişler aşklarından, Mestan silahını çekmiş, Dankile ile beraber köprü üzerinde koşmaya başlamışlar. Ama kaçamamışlar Hacıoğlu ve adamlarının kurşunlarından. Can vermişler oracıkta.

Her Edirne turumda anarım ölümsüz aşklarını bu ölümlü aşıkların, sonra dalar giderim anılara saklanmış hüzünlü geçmişe, dilimde acı bir tat, kulaklarımda Mestan ve Dakile’nin türküsü...

 

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.