SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Biraz kültür, biraz sanat

Baktım güzel bir liste oluşmuş, henüz plan yapmamış olanlara yardımcı olur belki deyip, bir kısmını sizlerle de paylaşmak istedim.

CRR’deki konser...

Dünyada türünün en iyi topluluğu kabul edilen Berlin Filarmoni Nefesli Beşlisi, bu akşam saat 20.00’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda. Berlin Filarmoni Orkestrası’nın kalıcı oda müziği grubu olarak 1988 yılında kurulan beşli Avrupa, Kuzey ve Güney
Amerika, İsrail, Avustralya ve Uzak Doğu’daki konserlerin yanı sıra Berliner Festwochen, Edinburgh Festivali, London Proms, Quintette gibi uluslararası festivallerin de aranan popüler toplulukları arasında yer alıyor. Bu akşam Mozart, Poulenc ve Beethoven’den eserler sunacak beşli, Obua’da Andreas Wittmann, klarnette Wenzel Fuchs, fagotta Bence Bogányi, kornoda Stefan Dohr ve piyanoda Özgür Aydın’dan oluşmakta...

Resim sergisi

Güven Kıraç çok yönlü bir sanatçı. Four Seasons Hotel Bosphorus’taki ‘Haiku’ isimli sergisinde bir diğer tutkusu olan resim çalışmalarından seçtiği 30’dan fazla eser var. Kıraç eserlerinde bilinç akışıyla hep denemek ve aramak yaklaşımıyla hareket ettiğini vurgularken, Henri Matisse’in “Bir sanatçı asla mahkum; tarz mahkumu, itibar mahkumu, başarı mahkumu olmamalıdır” sözünün de her zaman kendisini etkilediğini ifade ediyor. 24 Mart’a kadar Four Seasons Hotel Bosphorus Atik Pasha Fuaye’de olacak sergi Collectible Art&Design katkılarıyla gerçekleşiyor.

‘Geçmiş ve Şimdinin Buluşması’

Sanatçılar, Bruno Vandermeulen ve Danny Veys’in, Isparta, Burdur ve Antalya’nın bir kısmını kapsayan tarihi Pisidya bölgesi ve çevresindeki ‘tarihi değiştirilmiş manzara’ kavramına odaklandığı ve Vehbi Koç Vakfı, Yapı Kredi Yayınları, KU Leuven, LUCA School of Arts ve Sagalassos Arkeolojik Araştırmaları Projesi katkılarıyla gerçekleştirilen ‘Geçmiş ve Şimdinin Buluşması: Fotoğrafik Bir Keşif’ sergisindeki eserler ANAMED’in 2013 yılında gerçekleştirilen ‘Tarihi Hayallemek: Sagalassos Kazı Fotoğrafçılığının Arkeolojisi’ sergisindeki çalışmalar üzerine kuruldu. Bu hafta açılan sergi 17 Ekim’e kadar İstiklal Caddesi üzerindeki ANAMED Galerisi’nde gezilebilir.

2. Yeditepe Bienali

7 Ocak’ta başlayan ‘Çerçeve İçi-Çerçeve Dışı’ temalı Bienal, son mekanı Yedikule Hisarı’nda beş sanatçının altı eserini sanatseverlerle buluşturuyor. 7 Mart tarihine kadar Yedikule Hisarı’nın yanı sıra Nuruosmaniye Camii Mahzen, Fatih Cam Küp Galeri’de devam edecek.

Wolfgang Amadeus Mozart

Başrollerini Selçuk Yöntem, Okan Bayülgen ve Özlem Öçalmaz’ın paylaştığı dünya müzik tarihinin unutulmaz bestecileri Wolfgang Amadeus Mozart ile Antonio Salieri’nin eşsiz hikayesini anlatan, Peter Shaffer’in kaleme aldığı ‘Amadeus’ oyunu, güçlü kadrosu, 14 kişilik koro ve 11 kişilik canlı orkestradan oluşan 45 kişilik dev ekibi ile 1 ve 6 Mart’ta Zorlu PSM’de tiyatro severlerle buluşacak.

Yazının devamı...

KÜLTÜR, TARİH, SANAT VE FATİH

Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan’la sohbetimizi paylaşmaya geçtiğimiz hafta başlamıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Zeyrek’te Süleymaniye’nin muhteşem manzarası eşliğinde sohbet ederken, Süleymaniye’yi sormamak olmazdı. Malum herkeste burası da Sulukule’ye dönecek endişesi var. Ben de sordum.

Süleymaniye ne olacak?

Ergün Bey’de, “Süleymaniye, Osmanlı’nın kurduğu bir Türk Müslüman mahallesidir ve dünya miras alanıdır. Tarih boyunca sokak yapısı bozulmamıştır. Eski fonksiyonuna uygun olarak konut alanı olarak korunmalı, binalar orijinal hali korunarak, restore ya da ihya edilmeli. Sulukule’ye dönmesine izin vermeyiz. Şu anda bütün yetki İBB’de. Beraberce çalışmayı bekliyoruz” dedi.

12 yeni mekan

“Fatih’e 12 yeni kültür sanat mekânı kazandırdık” dedi Ergün Bey...

“Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ile bir protokol imzalayarak, Devlet Tiyatroları’na FKSM’de bir sahne açtık. Yedikule Hisarı’nda ileride açıkhava sinema etkinlikleri, sergiler, konserler, söyleşiler de gerçekleştireceğiz. Zeyrek Akademi üniversite öğrencilerinin kullanımına açıldı. Tez sunumları dışında farklı eğitimler ve söyleşiler devam ediyor. Muhteşem bir Osmanlı medresesi olan Davutpaşa Medresesi’ni atıl olmaktan kurtarıp, canlandırdık, üniversite öğrencilerine tahsis ettik. Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’nde halk oyunları eğitimi verilmekte. 13 tane kütüphane açtık. Günde 5 binden fazla genç yararlanıyor. Yenileri de yolda” diye de ekledi.

Kültürel Miras Koruma Müdürlüğü

İstanbul’un barındırdığı kültür varlığının üçte biri sur içinde. Fatih sınırları içinde Sultanahmet, Süleymaniye, Zeyrek ve Kara Surları gibi UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş dört yer var mesela. Sivil mimarlık örnekleri, Kapalıçarşı gibi ticaret yapıları, su yapıları, çok önemli dini yapılar var. “Neler yapılıyor?” diye sorunca, “Kültürel Miras Koruma Müdürlüğü’nü kurduk. Suriçi’ndeki kültür varlığı sayısı 11 bin civarında. 7 bine yakın yapının güncel durumunu tespit ettik, fotoğrafladık. Bir de veritabanı oluşturuyoruz. Fatih Belediyesi Coğrafi Bilgi Sistemi’nde Kültürel Miras Koruma Müdürlüğü sekmesini de etkinleştirdik. Kültür varlıklarını farklı katmanlar halinde, burada görüntülemeye açtık. Çalışma tamamlandığında Suriçi’ndeki kültür varlıklarına ait tescil, grup, proje, güncel durum, tarihçe ve güncel fotoğraflar, coğrafi bilgi sistemi üzerinde görüntülenebilecek.

Sahabe kabirleri

Yıllardır düzenlediğim turlardan biri de ‘Sahabenin İzinde’ isimli bir yürüyüş turu. Ergün Bey’e pandemi öncesi yaptığım son turda, misafirlerimin kabirlerin fiziki durumları, bilgilendirme tabelalarının olmayışı konusundaki yorumlarını aktarınca, konuyu hemen Kültürel Miras Koruma Müdürlüğü’ndeki çalışma arkadaşlarına aktardı. Kabirlerin durumlarının tespitini, takiben de yetkinin kimde olduğu öğrenilerek, gerek bakım gerekse tabela konusunda gerekenin yapılmasını istedi.

Hâl böyle olunca, bize de ilk fırsatta kabirleri tekrar ziyaret edip, “Eksiklikler giderildi mi?” diye bakmak düştü.

Bu arda Ergün Bey ile konuştuğumuz iki önemli konu daha var ki, onları detaylıca inceledikten sonra ayrıca yazacağım. Bunlardan ilki Zeyrek Akademi. Muhteşem bir merkez. Diğeri ise Encümen arşivinin dijitalleştirilmesi konusu.

Haftaya görüşmek üzere...

Yazının devamı...

Fatih, şehr-i İstanbul'un kalbi

Geçtiğimiz hafta Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan ile Zeyrek’te kahvaltıda buluştuk. Güncel siyasete hiç girmeden İstanbul’u, doğal olarak en çok Fatih’i konuştuk. Geçmişte neler yanlış yapılmış, yarını düşünerek bugün neler yapılmalı...

Hoş ve dolu dolu geçen sohbetimizin ilk bölümü aşağıda.

İstanbul ve Fatih

“İstanbul ve Fatih” dedim Ergün Bey’e ilk olarak. “Dünyanın her yerinde İstanbul dendiğinde akla gelen yer ve siluet burası. Ancak uzun yıllardır süregelen, bizim kuşağa mal edilemeyecek müthiş bir sosyo-ekonomik ve kültürel tahribat var. Peyami Safa’nın ‘Fatih-Harbiye’sindeki sorunlarla bugün arasında büyük fark yok. Vatan, Millet ve Kennedy ile Atatürk Caddesi bugün Fatih’i altından kalkılamaz sorunlarla baş başa bırakıyor. Burası yarımada ve son nokta, geçmişte planlama ona göre yapılmalıydı. Ama baktığımızda Fatih transit yolların merkezi durumunda” diye özetledi.

Turizm

Ve devam etti: “UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne İstanbul’dan giren dört tarihi bölge de sur içinde. İstanbul’da turizm yükünü Fatih taşıyor. Sultanahmet, Eminönü, Fener, Balat hepsi ilçe sınırları içinde. Fatih nicelik olarak iyi bir noktada ama; hikaye, nitelik, marka, fiyatlama konularında eksiklerimiz var ve bunu Fatih Belediyesi’nin tek başına çözmesi mümkün değil. Farklı kurumların sorumluluk alanlarına giren konular ve ortak çalışma gerekmekte.”

Yeni düzenlemeler lazım

Kültür turlarıyla gelen turistlerin Sultanahmet’e ulaşımında yaşadıklarını aktardığımda, “En acil sorunlardan biri bu. Sultanahmet’e Çatladıkapı’dan otobüsle turistleri ulaştırmaya çalışıyoruz. İndirme-bindirme ile giriş-çıkış noktaları gerekiyor. Teşhis belli, tedavi konuşulmalı. İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Turizm ve Kültür Bakanlığı’yla ortak bir çalışma yapılması gerek” diye cevapladı sayın başkan.

Tren yolu çok yakında

Ulaştırma Bakanlığı’ndan alınan bilgiye göre Kazlıçeşme-Sirkeci tren yolunun 2023’ün ilk altı ayı içinde bitmesi bekleniyormuş. Nostaljik bir trenle Kazlıçeşme’den 17 dakikada Sirkeci’ye ulaşılabilecek. Artık tek hat kullanılacağı için de rota üzerinde bir de 6.5 km.’lik bisiklet ve yürüyüş yolu da açılacakmış. Böylece sur dışında kalan turistlerin bir kısmı Kazlıçeşme’den trenle Sultanahmet bölgesine ulaşabilecek. “Sorunu çözmez ama yardımcı olur” diyor Ergün Bey.

Yedikule yeniden kazandırıldı

“Hisarı ciddi bir şekilde ele aldık. 1.5 yıldır çalışıyoruz. Önündeki karakolu başka bir yere taşıdık. 20 yıldır şehrin hafızasında olmayan Hisar, şehre ve turizme kazandırıldı. Bu sene kültür sanat sezonunu da piyanist Güldiyar Tanrıdağlı konseri ile burada açtık.
Bu arada gravürlerde gördüğümüz, bugün artık olamayan kuleler de İstanbul siluetine kazandırılacak. Üç kule için kurul onayı çıktı, dördüncü için bekliyoruz. Altınkapı çok önemli bir değer. Bostan ve mezarlığın olduğu alana el atamadık ama artık hisar içinden ufak Altınkapı ile büyük Altınkapı arasındaki alana ulaşıp, gezmek mümkün.”

Ergün Bey’le sohbetimizin ikinci yarısında Kültürel Miras Koruma Müdürlüğü, Zeyrek Akademi, kütüphaneler, kültür-sanat ve Fener-Balat olacak. Bekleriz.

Yazının devamı...

İstanbul demek Fatih demek!

Uzun zamandır, detaylı bir Fatih yazısı yazmak istiyordum. Tarihi Yarımada’nın tamamını kaplayan, Suriçi diye de bilinen, adını şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet’ten alan, İstanbul’un Fatih ilçesinden bahsediyorum.

Avrupa kıtasının en uç noktasında yer alan, dünyaya hükmetmiş iki imparatorluğun merkezi olmuş, dünyanın en güzel coğrafyası olduğu tüm milletlerce kabul edilmiş, sınırları Haliç, Marmara Denizi, Boğaziçi ve fethedilemez surlar ile çizilmiş gerçek İstanbul burası.

Her adımda tarih var

Şehr-i İstanbul’un en eski yerleşim alanlarına, ülkemizin somut kültür mirasının 10’da 1’ine sahip ilçe, Ayasofya, Kariye, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii, Süleymaniye Camii, Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, fethedilememiş kara surları gibi dünyanın en önemli tarihi eserlerine de ev sahipliği yapmakta.
Dünyanın her şehrinde eski şehir diye adlandırılan bölge, o şehrin en bakımlı, çekici, prestijli ve insanların yaşamak için can attıkları yer iken, ne yazık ki son yüzyılda bırakın hak ettiği saygıyı görmek, hoyratça kullanıldı.

Haliç mesela, bir sanayi bölgesi olarak kaldı yıllarca, sanayinin çıkarılmasına karar verilince tam sevinecektik ki, Haliç’in güney kıyısında bir tarih katliamı yapıldı 1980’lerde.
Tanrı’ya şükür surlar vardı da, Fener ve Balat’ın sur içinde kalan kısımları kurtuldu. Bugün övüne övüne gezdirip anlatabiliyoruz yedi düvele.

Yanlış planlar, terkedilen Suriçi

En büyük katliam esasında 1940-1950’lerde oldu. Tarihi Yarımada’yı bir transit ulaşım merkezi haline getiren, Vatan, Millet ve Atatürk Bulvarları inşa edildi Suriçi’nde.
Takvimler 1957 Şubat’ını gösterirken devrin Başbakanı Adnan Menderes, “İstanbul’u bir kere daha fethedeceğiz” dedi ve Suriçi, başta 60 metre genişliğindeki Vatan, 50 metre genişliğindeki Millet Caddeleri ve 30-50 metre genişliğindeki Kennedy Sahil Yolu ile gerçekten fethedildi. Onlarca tarihi eser yok edilirken, Suriçi şehrin yoğun trafiğini taşımaya mahkum edildi.
Bunlar yerine mesela 1930’larda hazırlanan ‘Prost’ planı hayata geçirilseydi, bugün Vatan Caddesi’nin olduğu yerde, bir yanında zoolojik, diğer yanında botanik parkı uzanan upuzun bir park yolu olacaktı.
Açılan bulvarlarla insan yapısı da değişti. Suriçi’nin nezih semtleri yavaş yavaş terk edildi, konaklar yerlerini çirkin binalara, huzur yerini kaosa bıraktı.
1970’lere kadar “İstanbullu” dendi mi, sur içinde oturanlardan bahsedilirdi. Kalburüstü aileler Suriçi’nde otururdu, ticaretin kalbi Eminönü’nde atardı. Yedi tepesi, yedi eserle taçlandırılmış Fatih’in nüfusu 70’lerin ortasına kadar artarken, sonrasında düşmeye başladı ve o muhteşem konaklar, hanlar birer birer yıkılıp, yerlerine şahsiyetsiz beton binalar dikildi.

Suriçi yeniden keşfediliyor

Ama son yıllarda yeniden yıldızı parlamaya başladı Suriçi’nin. Tarihi binalar yenileniyor, Fener ve Balat sokakları eskisi gibi cıvıl cıvıl. Fatih yavaş yavaş çekim merkezi olma yolunda.

Tüm bu değişimi ilk ağızdan öğrenmek için Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan ile bu hafta Zeyrek’te kahvaltıda bir araya geldik. Süleymaniye Camii’nin muhteşem manzarası eşliğinde İstanbul’u, turizmi ama en çok da Fatih’i konuştuk.
Yönettiği semti iyi tanıyan, siyasete girmeden, yaptıklarını, yapamadıklarını, yapmayı planladıklarını açık yüreklilikle paylaşabilen, kültürel mirasın yüzde 10’unun Fatih’te bulunduğunu, bu eserlerin inşa ve ihya edilmesinin önemli olduğunu, söyledikten sonra, “Ama bir yapı hayat buluyorsa ihya ediliyor demektir, yoksa sadece inşa etmiş oluruz” diyebilen bir belediye başkanı görmek umut vericiydi.

İki saati aşan sohbetimizin özeti, önümüzdeki hafta bu satırlarda olacak.

Yazının devamı...

Ahmet Hamdi Tanpınar ve İstanbul

“Ne içindeyim
zamanın...
Ne de büsbütün dışında...”

Bundan tam 60 yıl önce, ocak ayının 25’inde Türk halkı önemli bir şahsiyeti kaybettiğini Milliyet’te yayınlanan aşağıdaki haberle öğreniyordu.

“Tanpınar
vefat etti

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü Ord. Profesörü Ahmet Hamdi Tanpınar dün bir kalb krizi sonunda vefat etmiştir.”
Vefatının 60’ıncı yılında, adı İstanbul ile özdeşleşmiş Ahmet Hamdi Tanpınar’ı Fatih Belediyesi açık oturumlar, sergi, konser ve İstanbul gezisini içeren bir dizi etkinle andı. Ne yazık ki benim katılamadığım son etkinlikse karlı bir pazar günü basın mensuplarının katılımı ile yapıldı ve Doç. Dr. Turgay Anar Hocanın eşliğinde, Tanpınar’ın eserlerinde çokça işlediği mekanlar, muhitler onun dilinden anlatıldı.
Fatih Belediye Başkanı Ergun Bey, Tanpınar ile ilgili, “Şehir üzerine düşündükçe, şehre daha yakından bakmak istedikçe, eserlerinde şehirle insan, insanla mekan, mekanla kültür arasındaki münasebeti verimli bir tartışmaya dönüştüren Tanpınar’ın entelektüel yetkinliğini daha iyi kavrıyoruz. Fatih Belediyesi olarak İstanbul aşığı yazarımızın, bunun gibi diğer yazar ve şairlerimizin de, genç nesillere, tüm İstanbullulara tanıtılması için elimizden geleni yapıyoruz” demiş. Ne kadar da doğru söylemiş...

Hayatı...

Şiirden, romana, öyküden makaleye kadar edebiyat tarihine birçok alanda eser veren Tanpınar, 1901 İstanbul doğumlu. Ama babasının kadı olması nedeniyle pek çok farklı coğrafyayı görme imkanı yakalamış. Darülfünun-ı Osmani’nin Edebiyat Fakültesi’ni tamamladıktan sonra öğretmen olarak ilk görev yeri Erzurum olur. Farklı şehirlerdeki öğretmenlik sonrası döndüğü İstanbul’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Edebiyatı Kürsüsü’nde profesörlük yapar. Bir ara Maraş milletvekili olarak siyasette de yer alan Tanpınar sonrasında üniversitesine döner.
1962 yılının 23 Ocak günü, fakültede fenalaşınca hastaneye kaldırılır. 24 Ocak sabahı beşi kırk geçe gelen bir krizle de aramızdan ayrılır.

Eserleri...

1920’de Altın Kitap dergisinde yayınlanan ‘Musul Akşamları’ şiiriyle adını duyurur. İlk düz yazısı ise 1928’de Hayat dergisinde yayınlanır. Bir ara çeviri de yapan yazarın 1944’te tefrika halinde yayınlanan ‘Mahur Beste’ ve 1948’de yine tefrika halinde yayımlanan ‘Huzur’ eserleri, daha sonra kitap haline getirilir. En çok tanınan eseri ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ 1961’de, ‘Mahur Beste’ ve ‘’Huzur ile birlikte üçleme oluşturan ‘Sahnenin Dışındakiler’ kitabı ise 1950’de yine tefrika halinde yayınlanır.
Aklıma gelen diğer eserlerinden bazıları ise ‘Beş Şehir’, ‘Ay’daki Kadın’, ‘Abdullah Efendi’nin Rüyaları’, ‘Yaz Yağmuru’, ‘Mücevherlerin Sırrı’, ‘Yaşadığım Gibi’...

Onun izinde...

Tanpınar’ın eserlerinde İstanbul’un özel bir yeri var. Ama İstanbul’u Tanpınar ile gezmek istiyorsanız önce Türkçede yazılmış en iyi aşk romanları arasında sayılan ‘Huzur’u bir okuyun. Nuran ile Mümtaz’ın dört ay süren aşkını anlatan roman 1939 yılının 5 Mayıs günü tanışmaları ile başlar ve 1 Eylül günü de biter. Romandaki bir diğer önemli karakter ise Suat’tır ki o da Nuran’a aşıktır.
Ama okurken fark ediyorsunuz ki esasında romandaki başrol İstanbul’da. Eserin her satırında Nuran ile Mümtaz’ın aşklarının yanı sıra onların İstanbul’a olan aşkları da hissedilmekte.
Romanı okuduktan sonra Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezi’nin internet sitesine bir uğrayın. Sitede romandaki karakterlerle İstanbul’u gezeceğiniz dört rota bulacaksınız Roman haritaları sekmesinde.
Birinci Rota: Beyazıt Camii, Beyazıt Meydanı, Küllük, Sahaflar, Çadırcılar, Bitpazarı, Bedesten, Kapalıçarşı, Nuruosmaniye, Mahmutpaşa, Eminönü, Yeni Camii.
İkinci Rota: III. Ahmet Çeşmesi, Mihrimah Sultan Camii, Yeni Valide Camii, Sultantepe, Aziz Mahmut Hüdai, Rum Mehmet Paşa Camii, Ayazma Camii, Selimiye, Karacaahmet, Atik Valide Camii, Çinili Camii, Çamlıca, Şeyh Selami Efendi Tekkesi, Küçük Çamlıca.
Üçüncü Rota: Kandilli, Emirgân, Kanlıca, Kavaklar, Büyükdere, Çengelköy, Beylerbeyi.
Dördüncü Rota: Şehzade Camii, Karagöz Mehmet Efendi Camii, Yavuz Selim Camii, Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi, Kocamustafapaşa Camii, Sümbül Efendi Tekkesi, Yedişehitler, Şeyh Sinani Erdibli Türbesi ve surlar
Detaylar için: www.tanpinarmerkezi.com

Yazının devamı...

Aşırı alıngan turist rehberleri

Nedendir bilinmez ama bazı insanlar meslekleri ile ilgili aşırı alınganlar. Karikatürlere, deyimlere, masum bir karşılaştırmaya ya da açıklamaya tepki vermeye hazırlar.
10 küsur yıl kadar önceydi sanırım, bizim liseden Bahadır Baruter’in çizdiği bir karikatüre Veremle Savaş Derneği çok bozulmuş dava açmıştı. Karikatürde eli sopalı adamlar, birkaç kişiyi küfürler eşliğinde kovalıyor, kaçanlarda, “Kaçıııınnnn Verem Savaş Derneği üyeleri bunlar” diye bağırıyordu. Verem ve savaş kelimeleri temelinde bakıldığında komik olan karikatürü nedense dernek bir aşağılama olarak görmüştü.
Her meslek grubunda var bu aşırı alınganlar. Kimi zaman neden alındıkların anlamak da mümkün olmuyor...

Rehberler de dahil oldu

Daha önce de yazdığım gibi benim turizmle tanışmam rehberlikle oldu. Sonrasında sırayla acenta, üniversite ve basın geldi. Ama rehberliği, güzel ülkemi, yurdum insanı başta olmak üzere yedi düvele anlatmayı hiç bırakmadım ve her daim mesleğim sorulduğunda gurur duyarak diğer titrlerimi bırakıp, “Turist rehberiyim” dedim. Ağırladığım misafirlerin teşekkür yazıları aldığım onca ödülden çok daha değerli.
Şimdi gelelim konumuza... Çarşamba akşamı farklı rehber platformlarından İvana Sert’in Mardin gezisinden yaptığı paylaşımlarla ilgili mesajlar gelmeye başladı. Ivana’nın Dara’dan yaptığı paylaşımlarını da bu şekilde izledim. Mardin Artuklu Üniversitesi’nde akademisyen olan Burak Erdem’de Mardin’i tanıtmak adına, Dara’da kendisine gönüllü olarak eşlik etmiş. Ama eminim, “Keşke etmez olaydım” demiştir.
Neden derseniz, bu gezi sonrası, her ikisi de pek çok sert eleştirinin hedefi oldular bir anda.

Nedenini merak ettiniz değil mi?

Ben de ettim. Önce video’yu izledim. Burak Erdem, Dara’ı anlatmaya başlamadan önce “Ben Mardin Artuklu Üniversitesi’nde görev yapıyorum, tarihçiyim. Geleceğinizi duyduğumda çok sevindim. Çünkü ciddi bir takipçi sayınız var. Ben de istedim ki bir akademisyen olarak size Mardin’i akademik anlatayım. Dolayısı ile ben turist rehberi değilim” diyor. İvana’da “Çok da gerek yok turist rehberi olmasına, siz zaten arkeologsunuz” diye cevap veriyor. Burak Erdem de, “Evet, arkeoloğum ve doğru bilgiler edinin istiyorum” deyip, anlatmaya başlıyor.
Bu video’yu izleyen turist rehberlerinin bir kısmı bu diyalog ile Sert ve Erdem’in turist rehberliği mesleğini küçümsediğine ve aynı zamanda Burak Erdem’in kaçak rehberlik yaptığına kanaat getirmişler ve her ikisi de rehber eleştirilerinin hedefi olmuş.

‘Yanlış anlaşılma’

Sonra İvana Sert’i aradım. “Nedir bu konunun aslı?” dedim o da anlattı. Eşiyle beraber Mardin’de konakladıkları otel, Burak Erdem’in kendilerine Dara’da eşlik etmek istediğini söylemiş. “Türkiye’yi tanıtmayı, gezdiğim yerleri paylaşmayı seviyorum. Ben de ‘Tamam’ dedim. Tanıştık, kendisi zaten arkeolog olduğunu söyleyince, ‘O zaman başka kimseye ihtiyaç yok’ demem, sanki rehberlere ihtiyaç yok gibi algılanmış. Rehberlik mesleğinin ne kadar önemli olduğunu tabi ki biliyorum. Mardin’e geldiğimizi duyan Burak Bey bir akademisyen olarak Dara’da bize eşlik etmek isteği gelince hayır diyemedik. Ama ciddi bir yanlış anlaşılma sonucu sanki rehberlik mesleğini küçümsediğimiz sanıldı. Gerçekte olan ise bir akademisyenin gönüllü olarak bize eşlik etmesinden ibaret.“
Yazılanları okuyup, Ivana Sert ile konuşunca Bahadır’ın karikatürü geldi aklıma, bir de dinlerken noktalama işaretlerine dikkat etmezseniz, söylenenleri nasıl yanlış anlayabileceğiniz.

Bu arada meslektaşların içi rahat olsun, İvana turist rehberlerinin önemine ve mesleğin değerine vakıf. İlk fırsatta kendisi ve eşi Sezer Dermenci ile beraber Istanbul’u bir keşfe çıkacağız. Sakın merak etmesinler bu kez kendilerine rehber olarak ben eşlik edeceğim.

Unutmadan, Mardin’i tanıtım çabaları için hem Ivana Sert’e hem de Burak Erdem’e teşekkürler...

Yazının devamı...

Yükselen tatil trendi: Glamping

Son yıllarda herkesin ağzında ve aklında olan bir kelime ‘Glamping’. Değişen seyahat anlayışı, pandemi şartlarıyla birleşince öne çıkan tatil seçenekleri arasında en çok bilineni desek yanlış olmaz.
Özetle, doğada kamp yapayım ama dertleriyle uğraşmayayım lüksten de ödün vermeyeyim diyenlerin tatili bu...
İngilizce iki kelimenin, ‘glamourous’ ve ‘camping‘in birleştirilmesiyle oluşturulmuş. ‘Glamourous’, göz kamaştırıcı, büyüleyici, cazibeli anlamlarına gelmekte. Malum ‘camping’ ise kamp demek.
Yani lüksü doğanın ortasına taşıyarak alıştığınız konfordan vazgeçmeden, dünyanın el değmemiş noktalarında tatil yapmanın yeni yolu Glamping.

Nasıl bir seçenek?

Öncelikle bu bir çadır tatilinin çok ötesinde. Beş yıldızlı otel tatilinden sıkılanların yeni gözdesinde doğanın ortasında bir çadırdasınız. Ama konforlu bir yatağınız, sıcak suyu olan bir duşunuz, isterseniz jakuziniz bile var. Kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri beş yıldızlı otellerle yarışır.

Normal kamp ile farkı

Önce ortak noktaları söyleyelim. Her ikisi de, doğada yapılıyor. Şehrin stresinden kısa bir süreliğine de olsa kaçıp dinlenmek isteyenlerce tercih ediliyor. Yerleşim yerlerinden, yani gürültü ve insanlardan uzak noktalardalar. Her ikisinde de çadırda konaklıyorsunuz.
Farklara gelirsek, normal kampçılıkta önce ekipmanları satın almanız gerekiyor, sonra kamp için uygun bir alan bulacaksınız. Tüm ekipmanı kamp yerine taşımanız, çadırı kurmanız gerekiyor. Büyük olasılıkla çadırınız iki kişilik olacak. Bir matın üzerinde, uyku tulumunda uyuyacaksınız. Yemeğinizi kendiniz pişirecek, çöpünüzü biriktirip götüreceksiniz. Duş, tuvalet ve böcekler ise çözmeniz gereken diğer konular.
Glamping de hiçbir ekipman almanız ve taşımanız gerekmiyor, çadırınız kurulmuş ve hazır bir halde sizi bekliyor. Kamp işinin en zahmetli bölümü olan çadır kurmakla uğraşmıyorsunuz yani. Adı ve üretildikleri malzemeler dışında bu çadırların diğerleri ile pek bir ortak noktası yok desek yanlış olmaz. Öncelikle büyükler. Soğuk ve sert bir zeminde uyumak zorunda değilsiniz, rahat bir yatağınız, sıcak duşunuz sizi bekliyor. Jakuzi seçeneği olanlar bile var. Yemek ve temizlikle uğraşmıyor, böceklerle mücadele etmiyorsunuz.

Çevreye duyarlı ve sürdürülebilir

Her ne kadar lüks bir tatil seçeneği olsa da çevreci ve sürdürülebilir bir yaklaşım hakim Glamping’de. İhtiyaçlar yakınlardaki yerel kaynaklardan sağlanır, su sistemleri ise doğa dostu planlanır. Bir otelle karşılaştırıldığında karbon salınımı yok denecek noktada. Özellikle çocuklara doğaya zarar vermeden de tatil yapılabileceğini öğretmek için harika bir seçenek.
Doğa ile iç içe tatil yapmak doğayı daha yakından tanımanıza yardımcı olduğu gibi modern tatil seçeneklerinden uzak olmak, arkadaşlarınız ile de daha çok zaman geçirmeniz anlamına geliyor.

Çıkış noktası ve tarihçesi

Modern dünyada ilk ortaya çıktığı ülke İngiltere.
Oxford Sözlüğü’ne giriş yılı ise 2016. Her ne kadar kelime yeni olsa da eylem yeni değil. Tüm yabancı kaynaklar Glamping’i anlatırken, Osmanlı’nın sefere çıktığında kullandığı süslü ve lüks çadırlarından bahsetmekte. Bu çadırlardaki lüks ve şatafatın o tarihlerde Avrupalıları büyülediği bir gerçek. Osmanlılar dışında Orta Çağ’da pek çok Avrupalı soylu da seyahat ya da eğlenceler için benzer çadırlar kullanmaktaydı.
Lüks çadırlarda konaklamanın yeniden yükselen bir trend olması ise 20’nci yüzyılın başları... Afrika safarilerinin sembolü haline gelen şatafatlı çadırlar macera yaşamak ama konforlarından ve lüksten vazgeçmek istemeyenlerin tercihiydi. Bugünse doğanın içinde olup konfordan ödün vermek istemeyenlerin tercihi.

Yazının devamı...

2022'de turizm trendleri

Kovid-19 nedeniyle iki yıldır doğru düzgün tatil yapamıyoruz. Seyahat kısıtlamaları ve hastalık korkusu insanları gönüllü ev hapsine mahkum etti. Eğer son anda beklenmedik bir durum ortaya çıkmaz ise 2022’de bu değişecek. insanlar, pandeminin artık epidemiye dönüyor olması, aşının koruyuculuğunun anlaşılmasına bağlı olarak aşı olanlarının oranının artmasına ile artık yeniden doya doya tatil yapmak, gezmek istiyorlar.
Yapılan uluslararası araştırmalar yaklaşık her üç kişiden birinin bu yıl tatil için plan yaptığını ve uzun süredir tatile ve gezmeye hasret kalanların 2022’de kendilerini şımartma eğiliminde olacağını göstermekte. Kısaca bu yıl talebin kaliteli ve lüks seyahatlere olacağı düşünülüyor.

Önemi anlaşıldı

Günümüz teknolojisi tüm turistik ürünlere yerimizden kalkmadan ulaşmayı sağlamakta. Ancak pandemi bize seyahat acentesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Bir tatili planlamak için pek çok farklı turistik ürünü birbirleri ile en uyumlu şekilde bir araya getirmek gerekiyor ve bu iş oldukça karmaşık hale geldi. Ancak bu planlama, seyahat acenteleri için rutin bir işlem.
Yapılan araştırmalar insanların hala internette tur programlarını incelediğini ama iş rezervasyon aşamasına geldiğinde, o özledikleri tatilin sorunsuz geçeceğinden emin olmak için kendilerini konunun uzmanı güvenilir ellere teslim etmeyi tercih ettiğini gösteriyor. Anlaşılan 2022, seyahat acenteciliğinin yeniden yükselişe geçeceği yıl olacak.

Ertelemeyin!

Herkesin bir yapılacaklar listesi var ama sürekli ertelenir. Kovid-19 insanlara ertelediklerini yapacak zamanın olamayacağını gösterdi. Dolayısı ile 2022’de ‘Hayatlarının Tatili’ni yapacak insanların sayısında ciddi artış beklenmekte.

Ekoturizm ve sürdürülebilir seyahat

Son iki yılda insanlar, okumaya ve araştırmaya daha çok zaman ayırdı. Dolayısı ile pandeminin en büyük faydası, insanların bilinçlenmesi oldu diyebiliriz. Kitle turizminin çevreye verdiği zararı anlayan seyahatseverler, 2022’de ekoturizm ve sürdürülebilir turizme yönelmekte.
Global rezervasyon sistemlerinden Amadeus’un yaptırdığı bir anket, seyahatseverlerin üçte ikisinin sürdürülebilir turizmi öncelik olarak gördüğünü ve turistik yerlerin korunmasının sektörün uzun vadede daha sürdürülebilir hale gelmesine yardımcı olacağını düşündüğünü göstermekte.
Artan duyarlılığı fark eden Google Flights, artık sadece uçuş detaylarını değil, ‘Karbon Emisyonlarını’ da göstermekte.

‘Mini programlar’ın yılı

Az insan, yerel programlar bu yıl yine revaçta. Özellikle hafta sonu yakınlarda bir program yapmak öne çıkıyor. Şehrimizi, yerel lezzetlerini, tarihini ve kültürünü keşfetmek esasında iyi bir gezgin olmanın da ilk hedefi esasında. Bu arada uçak bileti, benzin tüketimi dolayısı ile karbon salınımı da yok.
Kısaca yükselen trend: Yerel tatil...

Küçük gruplar

Pandemide dostlarımızdan da mahrum kaldık. 2022’de insanların tercihi küçük gruplarla gezmek ve daha güvenli olduğunu düşündükleri butik otellerde tatil yapmak.

Glamping

2022’de yıldızı yükselmeye devam edeceği öngörülen ‘Glamping’ yeni bir terim. Glamorous (büyüleyici) ve camping (kamp yapmak) kelimelerinden türetilmiş. Bilinen kampçılıktan farkı konforlu ve daha lüks olması. Aynı zamanda da çevre dostu ve sürdürülebilir bir seçenek.

Yazının devamı...