SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü

Mustafa Kemal ATATÜRK

Birleşmiş Milletlerin, ‘Kırsal kesimdeki kadınların tarımsal ve kırsal kalkınmayı artırma, gıda güvenliğini artırma ve kırsal yoksulluğu ortadan kaldırmadaki kritik rolünü ve katkısını’ tanıdığını ilan ettiği 76. Genel Kurul Toplantısı’nda alınan kararla 15 Ekim, Dünya Kadın Çiftçiler Günü olarak ilan edilmesinin üzerinden 14 yıl, ilk kutlanmasının üzerinden ise 13 yıl geçmiş...
15 Ekim ise özellikle seçilmiş bir tarih. Neden derseniz, bir gün sonrası yani bugün ‘Dünya Gıda Günü’. Bir gün öncesi seçilerek, dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle de az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kadınların kırsal ekonomide hayati bir rol oynadıklarına dikkat çekilmek istenmiş.

Doymamızı kadınlara borçluyuz

Dünya genelinde gıda sistemleri kırsal kesimdeki kadınların günlük çalışmalarına bağlı. Ama aynı zamanda tarım cinsiyet ayrımcılığının da en çok tarımda hissedildiği alan. Tohumdan hasada, ürünlerin işlenmesinden, dağıtılmasına, pazarda satılmasına kadar her aşamada bizlerin beslenmesinde kadınlar başrolde... Ama tarlada çalışmalarına ek olarak ev işleri, çocuk bakımı gibi sorumlulukları da yüklenen kadınların yeterli ve kaliteli gıdaya daha zor erişiyor olmaları, yetersiz ve dengesiz beslenmeleri ayrıca erkeklere göre çok daha az kazanıyor olmaları ise tam bir paradoks...

Her ne kadar yaşlı dünyamız herkese yetecek kadar kaliteli yiyecek sağlama kapasitesine sahipse de, giderek artan sayıda insan yiyeceğe ulaşmakta zorluk çekmekte. İklim değişiklikleri ve çevresel sorunlar, son olarak da Kovid-19 nedeniyle yeterli gıdaya erişemeyen insan sayısı 2020 yılında yüzde 20 artışla 2.37 milyara ulaştı. Son yıldaki bu artıştan en çok etkilenenlerin başında ise yine kırsalda yaşayan ve tarımla uğraşan kadınlar vardı.

Tarımın başladığı topraklar...

Yaklaşık 11 bin yıl önce bugün Bereketli Hilal diye adlandırdığımız, Güneyde Arap Yarımadası çöllerinin bittiği yerden başlayıp, kuzeyde Doğu Anadolu Bölgesi ile Mezopotamya ve Suriye’nin kuzeyini kapsayan toprakları bir yay gibi içine alan bölgede yaşayan insanlar, avcılık ve yabani bitkilerin toplanmasına dayalı göçebe bir hayattan, tamamen olmasa da daha yerleşik bir hayata geçti. Tarihin ve uygarlığında başladığı, Babil, Asur, Fenike’yi içeren, bilinen en eski kültürlerin doğduğu bu bölgede yer alan Anadolu toprakları, ilk kez yerleşik tarıma ve köy yaşamına geçilen, tarımın temelinde bulunan sekiz temel bitkiden altısının evcilleştirildiği, neolitik kültürün kurucu evcil hayvanlarından dört tanesinin de anavatanı.

Yaklaşık 8 bin 500 yıl önce, Anadolu’dan dünyaya yayılmaya başlayan tarım 7 bin 500 yıl önce Orta Avrupa’ya, 6 bin 100 yıl önce ise Britanya’ya ulaştı. Her ne kadar ilk çiftçilerin Bereketli Hilal’den geldikleri henüz belirlenememiş olsa da Avrupalı çiftçilerin ataları Kuzeybatı Anadolu’ya kadar takip edilebilmekte.

Paleogenetik, kazılarda bulunan genetik materyalin incelenmesi yoluyla geçmişin incelenmesine verilen ad. Bu alanda yapılan araştırmalar, Avrupa’nın ilk çiftçilerinin neredeyse kesintisiz bir soy zinciriyle Ege’ye yani Anadolu’ya dayandığını göstermekte...

Anadolu’da kadın çiftçiler

Ne yazık ki ilk tarımın yapıldığı bu topraklarda bugün kadın çiftçilerin durumu pek parlak değil. Eldeki sayılara bakıldığında tarımda çalışanların neredeyse yarısının, yaklaşık 2.5 milyon kişi, kadın olmasına rağmen ücretli veya yevmiyeli olarak çalışan kadınların oranı yüzde 15’in altında... İşvereren kadınlar ise yüzde 1 bile değil. Ama ailesinin tarlasında ücretsiz çalışanların oranı yüzde 80 civarında. Sosyal güvenliği olmadan kayıt dışı çalışanların oranı ise yüzde 95...

Özetle tarla ve ev işlerini birlikte götüren kadınlarımızın başta sosyal güvenlik olmak üzere pek çok sorunu var. Eğitim düzeyleri ve toplumsal statüleri düşük. Cinsiyet eşitsizliği nedeniyle emeklerinin karşılığını alamamakta, çalışmaları resmi istatistiklere de yansımamakta.

Temennim, tez zamanda tarım sektöründeki kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayan yasa ve yönetmeliklerin çıkarılarak, güzel yurdumdaki tüm kadın çiftçilerin haklarına kavuşmaları...

Tüm kadın çiftçilerimizin 15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü kutlu olsun.

 

Yazının devamı...

Şehre döndük

Pandemi sonrası kendini sahillere, yaylalara o da olmadı memlekete atan yurdum insanı okulların da açılması ile şehre döndü. Derslerin çevrim içi olması, evden çalışma seçeneği gibi nedenlerle bizim kasabaya son iki yıldır göçen büyükşehir nüfusu nedeniyle, yerli halk azınlıkta, park yerleri ise karaborsadaydı. Ama ekim ile birlikte yaşam normale döndü gibi.

Bildiğiniz gibi son 15 gündür üç yabancı misafirimle Anadolu’yu adımlıyordum. Bu hafta üniversiteler de açıldığı için gezi sonrası Kuşadası’na dönmek kısmet olmadı. Yüzyüze dersler ile birlikte biz de haftanın yarısı İstanbul, yarısı Kuşadası rutinine geri döndük.
Sonbaharda şehre dönüşle kültür ve sanat faaliyetleri de son iki yılın acısını çıkarırcasına artmış Şehr-i İstanbul’da. Masamın üzerinde birikenleri şöyle bir gözden geçirdim ve ekim ayında şehirde olanlara kültür-sanat ve gezilerden seçtiklerimi toparladım bu hafta...

Baksı Müzesi ‘Kıraçta Heykel’ sergisi

Kısa bir süre önce Baksı Müzesi’nin bulunduğu tepede açılan ‘Kıraçta Heykel’ sergisinden, Çoruh Nehri’ni seyreden eserlerden görüntülerle hazırlanan video çalışması, Contemporary İstanbul kapsamında 10 Ekim’e kadar Tersane İstanbul’da. “Yok ben illa heykelleri görmek istiyorum” derseniz, Baksı Müzesi’ne yapacağım gezide bana eşlik edebilirsiniz.

Farklı kuşaklarından yedi sanatçı

Ahmet Yeşil, Şükrü Karakuş, Tuba Önder Demircioğlu, Feyzan Alasya, Nilüfer Yıldırım, Engin Beyaz ve Yasemin Keltek’in daha önce sergilenmemiş 40 eseri, Galeri Diani ile 10 Ekim’e kadar 16. Contemporary İstanbul‘da...

43. İstanbul Maratonu

Bu sene 7 Kasım Pazar günü fiziksel olarak gerçekleşecek N Kolay 43. İstanbul Maratonu için son başvuru tarihi 20 Ekim. Bu arada Darüşşafaka için koşacak eğitim sevdalıları da aranıyor. Eğitimde fırsat eşitliği için koşacak olan gönüllülerin desteğiyle Darüşşafaka’da okuyan bine yakın öğrencinin 300’ünün tablet ihtiyacı karşılanacak.

Fashion Week Istanbul

12-15 Ekim tarihleri arasında görsel sanatların modayla buluşacağı, 29 şov ve 38 tasarımcının koleksiyonlarının tanıtılacağı, Fashion Week Istanbul, üçüncü kez dijital olarak gerçekleştirilecek. Moda haftası, uluslararası moda takviminde de yer alıyor. ‘Fashion Week Istanbul presents Istanbul State of Mind’ sergisi ise, Fashion Week Istanbul 2021 kapsamında, 14-17 Ekim tarihleri arasında... Detaylar www.fashionweek.istanbul adresinde.

Borusan Sanat

Dört sezon boyunca yeni mekanı Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sanatseverleri, özel sanatçı ve şefler ile buluşturmaya devam edecek Borusan Sanat, fiziksel konserlerine 14 Ekim tarihinde Patrick Hahn yönetimindeki açılış konseri ile başlıyor. Orkestranın bu sezon eşlik edeceği solistler arasında Alice Sara Ott, Bryce Dessner, Katia&Marielle Labèque gibi önemli sanatçıların yer alacacağını da eklemekte fayda var.

Hatay Günleri

Tarih boyunca farklı kültürleri, dinleri ve etnik kökenleri bir araya getirip harmanlayan ve medeniyetler beşiği olan Hatay’ın eşsiz lezzetleri ve kadim kültürü uzun bir aranın ardından ayın 6’sından bu yana tekrar İstanbullularla. Yarın sona eren 10. İstanbul’da Hatay Günleri, İstanbul Yenikapı Etkinlik Alanı’nda.

Engelsiz Filmler Festivali

Bu yıl 11-17 Ekim tarihleri arasında hem çevrim içi hem de fiziki olarak gerçekleştirilecek 9. Engelsiz Filmler Festivali, son dönemin en beğenilen uzun ve kısa metrajlı 38 filmini sinemaseverlerle buluşturacak. Her yıl olduğu gibi göremeyenler için sesli betimleme, duyamayanlar içinse ayrıntılı altyazı seçenekleri ile sunulacak filmlerin salon gösterimleri, 11-13 Ekim tarihleri arasında Ankara’da, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde, çevrim içi gösterimleri ise 11-17 Ekim tarihleri arasında eff2021.muvi.com adresinde ve her sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimler ücretsiz. Detaylı bilgi www.engelsizfestival.com adresinde.

9. Boğaziçi Film Festivali

23-30 Ekim tarihleri arasında 9. Boğaziçi Film Festivali var. Festival kapsamındaki Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndaki ‘Pota’ ve ‘Sabırsızlık Zamanı’ isimli filmler ise Türkiye prömiyerlerini de yapacak. Detaylar www.bogazicifilmfestivali.com adresinde.

Yazının devamı...

Adım adım Anadolu - 2

Geçtiğimiz hafta Anadolu’yu arşınlamaya başlamış ve Antalya’ya kadar gelmiştik. Marmara, Ege, Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinin en önemli tarihi yerlerini içeren gezinin ikinci yarısını ise bu hafta tamamladık ve perşembe sabahı sevgili Ursula, Carsten ve Sonja’yı, ilk fırsatta bir Doğu ve Güneydoğu Anadolu programında buluşmak üzere İstanbul’dan yolcu ettik.

İşte ikinci haftanın rotası ve programı...

7. Gün/Antalya-Konya

Konya yollarına düşmeden önce dünyanın en güzel ve iyi korunmuş antik tiyatrolarından birini, bugün hâlâ sanatseverleri ağırlayan Aspendos Tiyatrosu’nu ziyaret ettik. Sonrasında bir kez daha Toros Dağları’nı aşarak Konya’ya vardık ve Karatay Medresesi ve Mevlana Müzesi’ni gezdik beraberce.

8. Gün/Konya-Kapadokya

Sabah erkenden eski kervan yolunu takip ederek Kapadokya’ya doğru yola koyulduk. Doğal olarak günün ilk durağı da Sultanhanı Kervansarayı oldu. İkinci durağımız ise serin bir havanın eşliğinde 390 küsur basamak sonrası ayak bastığımız Peristremma yani ünlü Ihlara Vadisi’ydi. Dünyanın en büyük kanyonları arasında sayılan vadi Hıristiyanlığın kuruluş yıllarından beri önemli bir dini merkez esasında. 14 km’lik vadideki 105 kiliseden 14’ü bugün ziyaret edilebilmekte. Belisırma’ya kadar yürüyüş yaklaşık bir saat sürüyor. Yolda Diker Çay Bahçesi’nde kısa bir mola verip çaylarınız yudumlamak mümkün. Günün son ziyareti ise girişi ne hikmetse metro istasyonuna benzetilmiş, Kapadokya’nın doğası ile tamamen uyumsuz hale getirilmiş dünyaca ünlü Kaymaklı yeraltı şehri oldu.
Ziyaret sonrası hedefimiz ise iki gece kalacağımız otelimiz Burcu Kaya oldu.

9. Gün/Kapadokya

Göreme Müzesi ile başladığımız günümüze, Paşabağ ile devam ettik. Yol boyunca birbirinden güzel fotoğraflar çektiğimiz onlarca mola verdik. Avanos’ta çömlek nasıl yapılır, halı nasıl dokunur öğrendik. Özetle yorucu ama yine dolu dolu geçen bir gün yaşadık.

10. Gün/Kapadokya-Ankara

Sabah kahvaltısı sonrası modern Türkiye’nin başkenti Ankara’ya doğru yoldaydık. Tuzgölü kıyısında kısa bir fotoğraf molası vermemek olmazdı, biz de verdik. Dostlar fotoğraf çekerken tesis sahibi Şahin Altuğ ile turizmi konuştuk. Ankara’da ilk hedefimiz Anıtkabir oldu. Her zaman olduğu gibi yoğun bir kalabalığın olduğu Anıtkabir ziyareti sonrası dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alan ödüllü Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne geçtik. Adım adım gezdiğimiz müze her daim olduğu gibi büyüleyiciydi. Kaleiçi’nin dar sokaklarında yaptığımız keyifli bir yürüyüş sonrası otelimize döndük.

11. Gün/Ankara-Bursa

Anadolu’nun bereketli topraklarında yaptığımız dört saatlik yolculuk sonunda parke taşlarıyla döşeli dar sokakları ve tarihi evleri ile ünlü Cumalıkızık’taydık. Dar sokaklar adımlandı, çaylar içildi ve Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’ya devam edildi. Ulu Cami, Koza Han, Yeşil Cami, Yeşil Türbe ve sonrasında yapılan panoramik Bursa turu sonrası ise otelimizdeydik.

12. Gün/Bursa-İstanbul

Bursa’dan İstanbul’a otoban yerine feribotla geçmek en güzeli. Yemyeşil bir doğa eşliğinde vardığımız feribot bizi İstanbul’un kaosuna ulaştırdı. İner inmez başlayan kabus gibi trafikten sahil yoluna inerek bir nebze de olsa kurtulduk. Sahil Yolu, Bağdat Caddesi sonrası Salacak’ta soluklandık. Üsküdar, Kuzguncuk ve Anadolu Hisarı’nı adım adım gezdik ve dinlenmek için kendimizi otelimize attık.

13. Gün/İstanbul

Sabah kahvaltısı sonrası Arkeoloji Müzeleri’ni ziyaret ile başlayan günümüz Topkapı Sarayı, Ayasofya, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, Sultan Ahmet Camii, Hipodrom ve Türk İslam Eserleri Müzesi ile devam etti ve Kapalıçarşı ile günü sonlandırarak dönüş yolcuğuna hazırlık için otele döndük.

İki teşekkür...

Pandeminin yarattığı tüm olumsuz koşullara rağmen Almanya’da Türkiye’yi tanıtmaya devam eden ve bu gezinin gerçekleşmesini sağlayan BenTour ile bu gezinin konaklama, ulaşım ve diğer tüm diğer hizmetlerini veren, konuklarını her daim en iyi şekilde ağırlayan ülkemizin en eski seyahat acentalarından Kültür Turizm’e kalpten teşekkürler.

 

Yazının devamı...

Adım adım Anadolu - 1

İstanbul’a gelirken ay sonuna kadar programımı hazırlamıştım esasında. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve kendimi planladığım Kuşadası yerine, Almanya’dan gelen üç misafirimle beraber Anadolu yollarını arşınlarken buldum. Bunun yaza veda etmenin en güzel yolu olduğunu fark edince, iki haftalık programı paylaşmak istedim Seyyah-ı Alem’de. Marmara, Ege, Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinin en önemli tarihi yerlerini içeren gezinin ilk yarısı bu hafta, kalanı da haftaya yine bu satırlarda olacak.

1. gün/İstanbul-Çanakkale

Ursula, Carsten ve Sonja ile sabah 7.30’da Çanakkale’ye doğru düştük yola. Lapseki’den sonrası konumuz artık mitolojiydi. Thetis ve Peleus’un düğünü, davet edilmeyen nifak tanrıçası Eris, en güzele verilecek altın elmaya talip üç tanrıça Hera, Athena ve Afrodit, Truva kralı Priamaos’un oğulları Hektor ve Paris, Paris’in kaçırdığı Yunan kralı Menelaos’un karısı güzeller güzeli Spartalı Helen, onu geri almaya gelen Menelaos ve kardeşi Miken Kralı Agamemnon, Akhilleus derken yeni Truva Müzesi’ne gelmiştik bile. Sonrasında gerçek bir Truva’lı Mustafa Akın’ın yerinde kısa bir mola verdik. Mustafa’nın mekanında, ilk kez rehber olarak geldiğimde benden aldığı fotoğrafın duvarda hala durduğunu görmek ise hoş bir sürpriz oldu.

2. gün/Çanakkale-Kuşadası

Bergama’ya yolculuğumuz yaklaşık dört saat sürdü. Sonrasında ise Trajan Tapınağı, dünyaca ünlü kütüphanesi, sıra dışı tiyatrosu ve diğer öğeleri ile antik kenti gezmek için de yaklaşık iki saat harcamışız. Yol üzerinde Kızıl Avlu’da kısaca durup, sonrasında da antik çağda Anadolu’nun en önemli tedavi merkezi olan Asklepion’u gezdik. Akşamüstü ise İzmir Kemeraltı’ndaki Kızlar Hanı’ndaydık. Günün son durağı ise Kuşadası İstanköy Hotel oldu.

3. gün/Kuşadası

Sabah programımızda, Efes Müzesi ve Efes Antik Kenti vardı. Muhteşem Roma villalarını ya da bilinen adı ile Yamaçevleri’ni de gezmeyi unutmadık. Öğleden sonra ise programımızda Şirince ve antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı vardı.

4. gün/Kuşadası-Bodrum

Pazartesi sabahı antik dünyanın Delphi’den sonraki en önemli ikinci kehanet merkezi olan Didyma ve muhteşem Apollon Tapınağı için bir kez daha düştük yollara. Apollon Tapınağı’nı gezdikten sonra da antik çağın yedi harikasından bir diğerine, ünü kendinden büyük Sualtı Arkeoloji Müzesi’ne ev sahipliği yapan “Halikarnasos yani Bodrum bizi bekler” deyip, veda ettik Didim’e.

5. gün/Bodrum-Pamukkale

Öğle saatlerinde büyüleyici Hierapolis antik kenti ile dünyaca ünlü Pamukkale’deydik. Pamukkale otellerinde doluluk oranının yüzde 25’lerde kaldığını duymak üzücüydü. Hierapolis kentini keşfi sonrası, terasları da adımladıktan sonra, günün yorgunluğunu Colossae Otel’in havuzunda atmak iyi geldi açıkçası.

6. gün/Pamukkale-Antalya

Her mevsim bir başka güzel Torosları aşıp Antalya’ya varmak üzere erkenden yollardaydık. İlk durağımız, stadyumu, tiyatrosu, agorası, sütunlu caddesi, hamamları, su yapıları ile bir Roma şehrinin tüm özelliklerini taşıyan Perge oldu. Dönüş yolunda meşhur Düden Şelalesi’ndeki fotoğraf molası sonrası, Kaleiçi’ni adımladık. Gezinin de ilk yarısı böylece tamamlanmış oldu.

Yazının devamı...

Bu haftanın etkinlikleri...

Geçtiğimiz hafta dostlar, “Uzun zamandır sergi, konser ve etkinlik tavsiyeleri yazmıyorsun. Nerede, ne olduğunu yazsana arada sırada... Malum sonbahar gezmek için en güzel mevsim, yolumuz üzerinde ya da gittiğimiz yerde sergi veya konser olduğunda uğramak güzel oluyor” deyince yazmak şart oldu. Ben de aldım kalemi elime ve eylül-ekim aylarında yolda olan gezginler için seçtiğim sergi, konser ve etkinlikleri konuk ettim bu hafta Seyyah-ı Alem’e.

Bodrum

17 Eylül-10 Ekim arasında harika bir sergi var Bodrum’da. Collectable Art&Design, Dr. Gizem Pamukçu ve Hülya Şekercioğlu iş birliğiyle hazırlanan Synonyms, her daim sanata ve sanatçıya destek veren The Marmara Bodrum’da. Sergide Mehmet Sinan Kuran’ın ve 40 farklı genç sanatçının toplamda 80’e yakın çizim, resim ve heykel gibi formlarda eserleri sergilenecek. Bodrum’da iseniz ya da yolunuz Bodrum’dan geçiyorsa mutlaka uğrayın derim.

İstanbul

Fotoğraf Grubu’nun 21 Mart 2020’de aramızdan ayrılan, fotoğraf eğitmeni Arel Kalender’i anmak için düzenlediği Balat Camhane Cam Sanatını Kültürünü Geliştirme Yaşatma Derneği ve Kutup Ayıları isimli sergi 11-25 Eylül tarihleri arasında Balat Camhane’de.
Akbank Caz Festivali, bu yıl 1 Ekim’de 31’inci kez dinleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Festival aralarında Galataport’taki tarihi Paket Postanesi, Müze Gazhane’nin de olduğu farklı mekanlarda 100’den fazla Türk sanatçının özel performanslarına ev sahipliği yapacak.
Ekim ayında Bomontiada’da düzenlenecek Mamut Art Project’te genç sanatçı Zeynep Abeş’in Memory Place adlı üç enstalasyon çalışması var. ‘İstiklal Caddesi’, ‘Anne’ ve ‘Uçak’ adlı üç video’dan oluşan Memory Place, kendisinin ve ailesinin çektiği 1000’e yakın fotoğraftan oluşuyor. UCLA Üniversitesi’ndeki tez projesi olarak ortaya çıkan çalışma, bu sene özellikle teknoloji ve medya alanında çalışan kadın sanatçıları temsil eden LA Art Show’da da sergilendi.

Bursa

Balat Atatürk Kent Ormanı’nda bu akşam Evdeki Saat, yarın akşam ise Ceza var. Konserler 22 Eylül’de Gaye Su Akyol, 25 Eylül’de Yüzyüzeyken
Konuşuruz ve 26 Eylül’de Bulutsuzluk Özlemi ile devam ediyor. Aşı kartı veya 48 saat önce alınmış negatif PCR testinin gerektiği konserlerin saati 20.00, biletler ise 20. TL .

Antalya

19 Eylül’de, yani yarın Kemer Ralli Sahası’nda 7. Kemer Otomobil Festivali var. Açık hava da müzik ve adrenalin dolu bir gün yaşamak isteyenler için farklı bir seçenek.
25 Eylül’de ise bu yıl dördüncüsü düzenlenen, Antalya Akra Caz Festivali, modern ve klasik cazın yanı sıra, funk, rock, Latin, soul ve elektronik tarzla harmanlayan renkli bir müzikal yelpaze ve caz müziğin ünlü isimleri ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Hollanda’da yaşayan Türk kökenli sanatçı Karsu, Önder Focan ve Şallıel Kardeşler, Igor Butman ve Moskova Caz Orkestrası, Sonic Boom, İlhan Erşahin, Arto Tunçboyacıyan sahne alacak sanatçılar arasında. Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say, dördüncü yılında da festivali yalnız bırakmıyor. Sanatçı, 8 ve 9 Ekim tarihlerinde iki konser ile sanatseverlerle buluşacak.

İzmir

Karşıyaka Yasemin Cafe&Çim Alanı’nda yer alan İzmir +1 Fest sahnesinde bu akşam Gaye Su Akyol var. 24 Eylül’de Bülent Ortaçgil ve 25 Eylül’de ise Evdeki Saat sahnede olacak.
Festivale katılım ücretsiz. Aşı kartı veya 48 saat önce alınmış negatif PCR testinin gerektiği konserlerin saati 21.00.
7. Balkan Panorama Film Festivali, 27 Eylül-03 Ekim 2021 tarihleri arasında Buca’da. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla gerçekleşecek festivalin bu yılki onur konukları oyuncu Erdal Özyağcılar ve yönetmen Goran Markoviç.

Ordu

Güzel Ordu Kısa Film Festivali, bu yıl 22-24 Ekim arasında. Bu yıl beşinci düzenlenecek festivalde Kısa Film Yarışması için başvurular 19 Eylül tarihine kadar kabul edilmeye devam ediyor. Film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve konserler sizleri bekliyor. Bu arada bu yıl itibarıyla festival her yıl sanata üreterek katkı sağlayan bir sanatçıya adanacakmış. Bu yılın sanatçısı ise çok yönlü sanatçı Zuhal Olcay. Festival sanatçının seçeceği kendisine ait bir filmi ile açılacak.

Yazının devamı...

9 Eylül 1922'de göndere çekilen bayrağın hikayesi

Perşembe günü yeni çıkan kitaplar neler diye araştırırken ‘Teğmen Ali Rıza Akıncı’nın Hatıratı’ ile karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu benim için. Neden derseniz, Perşembe günü 9 Eylül’dü ve Teğmen Ali Rıza Akıncı da bundan tam 99 yıl önce, bugün İzmir Hükümet Konağı’na bayrağımızı çeken teğmendi.
Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy’un kaleme aldığı kitabın adı ‘İstiklâl Süvarisi İzmir’in Kurtuluşu Teğmen Ali Rıza Akıncı’nın Hatıratı’. Mayıs ayında yayınlanan eser, nasıl olduysa gözümden kaçmış ama tam da olması gereken günde önüme çıkıvermişti.

Kimdir Teğmen Ali Rıza Akıncı?

Eski takvim ile 1314’te yani 1898 yılında Konya’da doğar Teğmen Ali Rıza. Babası aile geleneklerine, geldiği kültüre çok bağlı, İstihkam Yüzbaşısı Halil Bey’dir. Oğlunun askeri okula gitmesine karşıdır. Ali Rıza medresedeki öğretimden özellikle de cübbe ve sarıktan hoşlanmaz, ne yapar eder orduya katılır. I. Dünya Savaşı’nda Arabistan, Gazze ve Filistin-Kudüs cephelerinde çarpışır, teğmenliğe kadar yükselir. O yıllardaki en acı hatırası Kudüs’te kazanmalarına rağmen, sonrasında şehri teslim edip geri dönmeleri olacaktır.
Şam’da esir düşer. Ancak memleketine şehit olduğu haberi gelir. Helvası karılırken döner, herkesi şaşırtır.
Aile endişe ve üzüntü ile geçen yıllardan sonra tekrar orduya dönmesini engeller. Engeller ama Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmesi ile çekilen ıstırabın artık dineceğine inandıklarından olsa gerek orduya dönmesine izin çıkar.

İzmir’e giden yol

Tekrar ordudadır Teğmen Ali Rıza. Henüz düzenli bir ordu kurulmamıştır. Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından bir ay kadar sonra kurulan ve gizli bir teşkilat olan Yeşil Ordu’ya katılır. Teşkilatın amacı Osmanlıya başkaldıran birlikleri organize edip, Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal’e destek vermektir.
Teğmen Ali Rıza, Yeşil Ordu ile Mustafa Kemal’i izlemeye başlar. Sonrasında Kurtuluş savaşı ile birlikte yine cepheden cepheye koşmaya başlar. Sakarya, Uşak, Gediz derken, 8 Eylül 1922’de pusu attıkları Sabuncu Beli’nden İzmir’i gözlerken, rüyasında gördüğü şehri artık bulduğuna inanır.
Sabuncu Beli’nden ayrılıp Bornova üzeri İzmir’e ilerlerken Halkapınar Un fabrikası önlerine geldiklerinde, Rum çetecilerin attığı bomba birliğinin ortasına düşer. Üç askeri şehit olur, Teğmen Ali Rıza ise bir şarapnel ile omzunun biraz üzerinden, boynuna yakın bir yerden yaralanır ama bu onu durdurmaz. 9 Eylül günü 4 ayrı noktadan İzmir’e giren Türk askerleri arasındadır.

 

Hükümet Konağı’na çekilen bayrak

Türk orduları farklı noktalardan şehre girmiş ve ilerlemektedirler. Teğmen Ali Rıza’da Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu, 2. Tümen, 4. Alay, 2. Bölük Süvari Takım Kumandanı olarak Kordon boyunca ilerlemeye devam eder ve Yunan bayrağının çekili olduğu İzmir Hükümet Konağı önüne geldiğinde, yaşlı bir kadın önünü keser, bütün gece uğraşıp diktikleri bir Türk bayrağını verir genç teğmene ve “Teğmen ne durup bakıyorsun? Al da bunu onun yerine koy!” der.
Teğmen Ali Rıza koşa koşa merdivenlerden çıkar, içeride kalmış bir görevlinin açtığı kapıdan hükümet konağına girer ve Türk bayrağını balkondaki göndere çeker.
Hani şu siyah-beyaz hızlı çekim filmde görülen koşa koşa merdivenlerden çıkıp bayrağı çekme sahnesi var ya, işte o sahnenin hikayesidir bu.
Bir de şu üç yiğit subayın gururla poz verdiği siyah-beyaz fotoğraf var. Tarihe not düşmek için daha sonra çekilmiş o fotoğraftakilerden en sağdaki subaydır Teğmen Ali Rıza. Diğer iki yiğitten sol baştaki Yüzbaşı Şerafettin ortadaki ise Teğmen Hamdi’dir.
Daha sonra Akıncı soyadını alan Teğmen Ali Rıza beyefendiyi tanımak ne yazık ki kısmet olmadı, ama bir Türkiye Cumhuriyeti Hanımefendisi olarak yetiştirdiği kızı, değerli büyüğüm, meslektaşım sevgili Hayat Akıncı Ekiz’i tanımaktan ve beraber çalışmış olmaktan her daim büyük bir gurur duydum.

Diğer yerler

9 Eylül 1922’de, İzmir’de Hükümet Konağı haricinde dört yerde, Kadifekale, Sarıkışla, Karşıyaka ve İzmir Paket Postanesi’nde de Türk Bayrağı çekilir göndere.
Her birinin ayrı hikayesi ve kahramanları var. Merak edenler yine Yaşar Aksoy’un “9 Eylül’de İzmir’e Bayrak Çeken Kahramanlar” kitabında yakın tarihimizin bu alçakgönüllü kahramanları ile tanışabilirler.
Hepsinin ruhları şad olsun!

Yazının devamı...

Archestratus Helen kökenli gurme

Geçtiğimiz haftaki yeme-içme yazısı sonrası sizlerden gelen mesajlar iki konuda yoğunlaşmış.
İlki Michelin yıldızlı lokantalar. “Neden bizde yok?”, “Olmasının ne faydası var?”, “Yeme-içme turizmine katkısı var mı?” gelen sorulardan bazıları.
Diğer ilgi çeken konu ise Antik Gurme Archestratus. “Kimdir?”, “Nerede yaşamış?”, “Ne yememizi tavsiye etmiş?” ve ”Yemek tarifi vermiş mi?” en çok sorulan sorular.
Michelin yıldızlı lokantalar konusunu, elimdeki bilgileri teyit ettirmek için birkaç dost ile görüşmem gerektiği için sonraya bıraktım. Dolayısı ile bu haftanın konusu Helen kökenli gurme Archestratus.
Farklı konularda araştırma yaparken karşılaştığım bazı çalışmaları bir gün kesin ihtiyacım olur deyip arşivleme adetim var. İşte bunlardan biri Doç Dr. Ali Güveloğlu’nun .’Journal of History&Future’da yayınlanan ‘Antik Çağ’ın Damak Tadı Düşkünü Yazarları’ başlıklı makalesi. Ali Hoca’nın ‘İlk Seyyah Gurme Arkhestratos’un Yaşamı ve Eseri’ adlı yazısını da derste kullanmak üzere arşive eklemişim. Sizlerden gelen soruları görünce, işte bu iki yazıyı arşivden çıkarıp koydum önüme ve bu haftanın yazısına başladım. Konu ile ilgilenenler her iki yazının tamamına açık kaynak olarak internetten ulaşabilirler.

Kimdir?

Gela’lı olduğunu biliyoruz. Peki neresi bu Gela derseniz, Sicilya’nın güneybatı köşesinde bir köy. Esasında hakkında bildiğimizde zaten bu kadar. Mesela ne zaman doğduğunu bilmiyoruz ama kullandığı kelimeler ve yer adlarına baktığımızda, yeme ve içme konulu gezilerini Büyük İskender doğu seferine çıkmadan önce, yani MÖ dördüncü yüzyılın ilk çeyreğinde ya da hemen öncesinde yaptığını söylemek mümkün.
Bugün araştırmacıların verdiği ismiyle ‘Hedypatheia’ ya da Türkçe adı ile ‘Lüks Yaşam Hakkında’ ondan geriye kalan tek eser. Ama eserin gerçek boyutları, içeriği ve ismi hakkında da tam bir bilgi sahibi değiliz. Elimizdeki bilgiler için ise ‘Deipnosophistai’ yani ‘Bilgelerin Şöleni’ adlı eserinde Archestratus’a yer veren Athenaios’a teşekkür borçluyuz.

Antik sosyete ne yemiş?

‘Hedypatheia’ adlı eserin ana konusu yemek ve damak tadı üzerine yapılan geziler. Bildiğiniz ‘gurme turu’ özetle. Archestratus eserinde, Akdeniz ve çevresindeki kıyı yerleşimlerinde bulunabilecek en iyi balık ve şaraplar hakkında bilgi vermekte. Ancak nasıl pişiriliyor konusundan daha çok, ne, nerede, ne zaman konularına odaklanmış.
Mesela baharat, yağ ve tuzla bir çömlek içinde pişirilen köpek balığı parçalarının Torone kentinden alınmasını, incir yaprağına sarılarak köze gömülmesini ve pişirirken peynir gibi şeylere bulaştırılmaması söylediği amia yani palamut ve toriklerin Byzantion yakınlarında bir yerlerde tutulmuş olmasını tavsiye eder.Akrep balığının Thasos kentinden alınmasını ve çok büyük olanlardan kaçınılmasını söylerken, Kartaca çipurasının lezzetli, Byzantion çipurasının ise irice olacağını ekler.
Ainos’un midyesi, Abydos’un istiridyeleri, Parion’un yengeci ve Mytilene’nin deniztarağını över,
Ambrakia’da hepsinin bol miktarda bulunabileceğini ekler.
Bu arada “Ambrakia’da domuz balığı bulursanız, ağırlığınca altın değerinde olsa bile sakın kaçırmayın” der.
Yılan balığı söz konusu ise Messenia’dakilerin en iyisi olduğunu ama Kopa ve Strimonia’dakilerin de Messenia’dakilerle yarışacak kalitede olduğunu söyler .
Arkhestratos şaraplar arasında ise Fenike’den gelen Byblos şarabı ile Lesbos adasının şarabını tercih ettiğini söyler.
Arada sırada tarifte vermeyi unutmaz. Mesela çipurayı peynir, kimyon, tuz ve yağa buladıktan sonra iyi bir kil fırına asarak pişirmenin en iyi yol olduğunu söyler.
Anlattıklarından yola çıkarsak görülen o ki Archestratus sade, gösterişsiz bir damak tadı anlayışına sahip, baharatlarla ise arası pek iyi değil. Bunların bir yararı olmayacağı üzerinde önemle durmakta. Bir ihtimal Hedypatheia’yı Büyük İskender’in doğu seferinden önce tamamlamış olması bu ısrarın nedeni olabilir.
Ama bildiğimiz bir şey var ki o da gastronomik deneyim ve bilgi edinmek amacı ile gezen Archestratus’un MÖ üçüncü yüzyılda bile geniş bir okuyucu kitlesine sahip olduğu, sadece damak tadı için uzun seyahatlere çıkabildiği, bir balık için ağırlığınca altın ödeyebilecek kadar varlıklı olduğu...

Yazının devamı...

Gastronomi turizmi

Bu yeme-içme işi gittikçe önem kazanmakta. Artık insanlar sadece doymak değil, aynı zamanda gittikleri bölgenin ya da ülkenin mutfağını da deneyimlemek istiyor. Birkaç yıl önce yapılan bir araştırma turistlerin yaklaşık yüzde 90’ının destinasyon tercihinde, “Yemek çok önemli” dediğini ortaya koymuştu. Yiyecek ve içeceklerin ana oyuncu olduğu gastronomi turizmi son yıllarda tüm dünyada hızla yayılmakta.
İlk kez Joseph Berchoux’un 1801’de yazdığı şiirin başlığı olarak ortaya çıkan Gastronomi’yi bir başka Fransız, tarihçi Pascal Ory ise bir masa sanatı olarak tanımlamakta. 18. yy’da dünyanın ilk lokantasının açıldığı Paris bugün yeme içme konusunda dünyanın en ünlü destinasyonları arasında.
Ama, yemek pişirme sanatının temellerinin Mezopotamya’da atılmasına, zaman içinde ise Anadolu ve Çin mutfağı olarak ayrılarak, gelişimine devam etmesine rağmen bizim bunları kullanarak, aynı oranda fayda sağladığımızı söylemek ise pek mümkün değil.
“Dünyanın üçüncü büyük mutfağı bizim” diyoruz, ama bir tane Michelin yıldızlı lokantamız yok nedense. Japonya’da mesela, 700’den fazla var. Fransa’da 600 kusur, İtalya’da ise 400’e yakın Michelin yıldızlı lokanta var. Bunların bir kısmında aylar öncesinden rezervasyon yapmak zorundasınız ve bir yemek için ödenen tutar bir turistin ülkemizde kaldığı süre içinde yaptığı toplam yeme içme harcamasından daha fazla...
Karşılaştırma yapabilmeniz adına güzel yurduma gelen turistlerin yeme içmeye harcadığı toplam tutar 150 dolar civarında ve bu da toplam harcamalarının yaklaşık 5’te 1’ine denk gelmekte. Ama yurt dışına çıkan yurdum insanının yeme içmeye harcadığı tutar toplam harcamalarının yaklaşık 3’te 1’i ve 200 dolar civarında.
Yurduma gelen yabancı misafirlerin yeme içmeye, benim yurt dışına giden vatandaşımdan daha az para harcamasının en önemli nedeni ise şu saçma sapan her şey dahil sistemi.

Antik gurme Archestratus

Sicilya’da Gela adlı bir köyde dünyaya gelen ve aynı zamanda iyi bir aşçı da olan şair Archestratus, M.Ö. 4. yy’da yaşamış ve ‘Hedypatheia/Lüks Yaşam Hakkında’ adlı eserinde Anadolu’ya uzanan bir rotada yeme-içme deneyimlerini ve pişirme tavsiyelerini paylaşmakta.
Mesela Ephesos (Efes), Khalkhedon (Kadıköy) ve Byzantion’da (İstanbul) iskaroz balığından bahsedip, Kadıköy’dekiler için ızgara tavsiye ederken, İstanbul’da tutulanları peynir ve yağ ile kaplanıp, fırında pişirilmesini, sonrasında üzerine tuz ve kimyon serpilip, zeytinyağıyla tatlandırılmasını tavsiye eder.

Günümüz gurmesi Emrah

Turizm İşletmeciliği dersinde turizmi oluşturan öğeleri anlatırken beş ana başlık altında topluyoruz. ‘Konaklama’, ‘Ulaşım’, ‘Çekicilikler’, ‘Alışveriş-Eğlence’ ile ‘Yan Hizmetler ve Yeme-İçme’. Bunlardan sonuncusu, yani yeme ve içme, esasında bir IT uzmanı olan değerli dostum Emrah Akın’ın özel ilgi alanı. Yeme içme deneyimlerini ve konu ilgili daha pek çok şeyi paylaştığı ‘Gurmex’ adındaki internet sitesinden bir turizmci olarak zaten sık sık yararlanıyordum.
Ama Emrah bunu bir adım öteye taşıyarak, gurmelere özel ve yemek üzerine seyahat eden gezginler için harita tabanlı bir uygulama yaratmış. Hem Android hem de Apple kullanıcıları ücretsiz olan ‘Gurmex’ adlı uygulamayı indirerek, hem güzel yurdumda hem de dünyanın farklı noktalarındaki, lokantaları, hemen yanı başınızda olmasına rağmen var olduğunu hiç bilmediğiniz harika yerel mekanları, geleneksel lezzetleri, bağ rotası, peynir rotası gibi farklı gastronomi rotalarını keşfetmek, gezi rehberinden ya da diğer gurme gezginlerin paylaştığı deneyimlerden faydalanmak mümkün.
Özetle ‘Gurmex’, gurmelere ve yemek için seyahat edenlere özel bir gastronomi navigasyon uygulaması. Aynı çizgide devam ederse kısa zamanda yurdum insanı için harika bir yeme içme rehberi olmaya da aday.

Yazının devamı...