SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Kalın bağırsak kanserleri

Kolon ve rektum, sindirim sisteminin kalın bağırsak denen kısmını oluşturur. Son 20 cm.’lik bölüm rektum, buradan ince bağırsaklara kadar olan bölge ise kolon olarak adlandırılır. Kalın bağırsak, toplamda 1.5 m. uzunluğundadır. Kolonun rektumla birleştiği yer, sigmoid kolondur. İnce bağırsakla birleştiği yere ise, çekum adı verilir.

Kısmen sindirilmiş gıdalar ince bağırsaktan kolona gelir. Kolon, su ve mineralleri besinden ayırır, geri kalanı anüsten atılmak üzere depolar. Kolondan başlayan kansere kolon, rektumdan başlayana rektal denir. Kanser çeşitleri, bu organların iç yüzeyini örten tabakayı oluşturan hücrelerde gelişir.

En sık 50 yaşından sonra gözlenir. Kanser, kolon ve rektumun dışına çıktığında hücreler yakındaki lenf bezlerine ulaşabilir. Buradan da diğer bezlere, karaciğer ve uzak organlara geçebilir.




Tanı ve tedavi yöntemleri

Diğer kanserlerde olduğu gibi kolon da iyice büyüyene kadar belirti vermez. Bulgular gelişmeden önce kişinin taranması, poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin çıkarılması, kolorektal kanseri önleyebilir. Erken tanı konulduğunda, tedavisi daha etkin olabilir. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki kişiler izlenmeli ve kolorektal kanser için artmış riski bulunanlar, erken tarama programına alınmalıdır.

Diğer kanserlerde olduğu gibi kolon da iyice büyüyene kadar belirti vermez. Bulgular gelişmeden önce kişinin taranması, poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin çıkarılması, kolorektal kanseri önleyebilir. Erken tanı konulduğunda, tedavisi daha etkin olabilir. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki kişiler izlenmeli ve kolorektal kanser için artmış riski bulunanlar, erken tarama programına alınmalıdır.Risk gruplarına girmeyen hastalara, 50 yaşından başlayarak, dışkıda gizli kan taraması, 50 yaşın üzerinde ise en azından beş yılda bir kolonoskopi yapılması önerilir. Risk grubunda olanlar, daha önce polip aldıranlar, işlemi 1-3 yıl içinde tekrar etmeli. Kalın bağırsak kanserlerinin tedavisinde cerrahi, radyasyon ve kemoterapi başlıca kullanılan yöntemlerdir. Tedavi, tümörün yerleşim yeri ve evresine göre değişir. Tedaviye başlamadan önce hastalar evreyi, tedavi seçeneklerini, yan etkileri, maliyeti ve kendisi için uygun olabilecek yeni klinik çalışmaların varlığını sorgulayabilir.




Cerrahi: Tedavide ana basamağı oluşturur. Ama bunun için kanser uzak organlara (karaciğer, akciğer, beyin ve kemik) yayılmamış olmalı. Uç uca birleştirmenin mümkün olmadığı durumlarda cerrah, sağlam bağırsağın ucunu karın duvarına ağızlaştırır, diğer ucu kapatır. Buna kolostomi denir.

Özel kolostomi torbaları vasıtasıyla dışkı dışarı alınır. Çoğu hastada bu durum geçicidir, cerrahi sonrası kolon veya rektum iyileşmesi tamamlanınca kapatılır. Rektum alt bölgede makata çok yakın kısımlarda tümörü olan hastalarda kolostomi kalıcı olabilir.

Kemoterapi: Kanser hücrelerini öldürmek için antikanser ilaçları kullanılır. Sistemik tedavi olarak adlandırılır, çünkü ilaçlar kan dolaşımına geçerek hücreleri öldürür. Kolon kanserinin bazı evrelerinde ve vücudun başka yerine sıçramış olduğu durumlarda sık tercih edilir.

Radyasyon tedavisi: İyonize radyasyonla tümör hücrelerinin tahribatına yol açan lokal bir tedavidir. Alandaki kanser hücrelerini yüksek enerjili ışınlarla öldürmek amaçlanır. Radyoterapi, ameliyat öncesinde tümörün küçültülmesi amacıyla veya sonrasında nüksleri önlemek için kemoterapiyle beraber verilebilir.




Bu belirtileri takip edin

Bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler

İshal, kabızlık ve bağırsakta tam boşalmama hissi

Dışkıda kan

Normalde olduğundan daha ince dışkılama

Karın bölgesinde rahatsızlık (gaz, kramplar ve şişkinlik)

Sebepsiz kilo kaybı

Sürekli yorgunluk

Bulantı ve kusma

Kalın bağırsak kanserlerindeki bulgu ve belirtiler, tümörün evresine göre değişir. Tümör bağırsak içine doğru büyürken, bulgu vermezken, tam tıkandığında hastanın gaz ve dışkısını çıkaramadığı durumlar gözlenir.


Kalın bağırsağın sağ tarafındaki tümörlerde gözlenen belirtiler, dışkıyla birlikte fark edilmeyen kan kaybı ve bu kanamaya bağlı kansızlık, halsizlik, nefes darlığı, çabuk yorulma ve dışkılama alışkanlığında değişikliktir.

Zaman zaman kabızlık ve ishal atakları, karın ağrısı, karında şişkinlik ve kilo kaybı, diğer bulgulardır.

Yazının devamı...

ANTİBİYOTİK KULLANMA REHBERİ

Hastalarımdan gelen sorular ve bu konuya olan yoğun ilgi nedeniyle, bugünkü yazımı antibiyotiklere ayırmak istedim. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının görülmeye başlandığı bugünlerde, antibiyotik kullanımıyla ilgili kafalar biraz karışık... Antibiyotikler, ‘hekimin önerisi doğrultusunda, uygun görülen doz ve sürede’ kullanıldıkları takdirde, bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar alınan ilaç grubudur. Aksi halde tedavide etkisiz kalmalarının yanı sıra pek çok ciddi sağlık sorunlarına davetiye çıkartabilirler.

‘Doğru tıbbi gereklilik’ halinde asla
uzak durulmaması gereken ilaçlardır. Çünkü zamanında müdahale edilmeyen bakteriyel enfeksiyonlar, başımıza iş
açabilir. Yani bir başka değişle sahip olduğumuz enfeksiyonun sebebi bakteriyse ve teşhis bir hekim tarafından konmuşsa, antibiyotik kullanılmalıdır...

Grip tedavisinde yeri yok!

Türkiye, antibiyotik tüketiminde Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada yer alıyor. Toplumda yaygın olan anlayışın aksine; antibiyotiğin ağrı kesici ve ateş düşürücü etkisi yoktur. Boğaz ağrısı, burun akıntısı ve öksürüğü hafifletici etki sağlamadığı gibi nezle ve grip tedavisinde de tercih edilmez.

İki kuralı unutmayın

1 - Antibiyotiklerin mutlaka hekim önerisiyle kullanılması gerekir. Hastaların kendi kendilerine kullanmaya başlayacakları ilaçlar değildir.

2 - Antibiyotikler ‘ateş düşürücü, ağrı kesici, kırgınlık giderici’ ilaç grubuna girmezler. Ateş, vücutta bulunan bir enfeksiyonun belirtisi olabilir ancak her ateş bir enfeksiyon belirtisi olmayabilir. Ayrıca her enfeksiyon da bakteriden kaynaklanmaz.

Antibiyotiğin gelişigüzel kullanılmasının neden olduğu en önemli sorunlardan biri, bakterinin ona karşı direnç geliştirmesidir... Bir antibiyotiğin belli bir bakteriyi öldürme veya çoğalmasını durdurma özelliğinin kaybolması, o bakterinin antibiyotiğe direnç geliştirdiği anlamına gelir. Böylece hastalık daha uzun sürer, hatta ölümcül hale gelir. Ayrıca dirençli bir bakterinin neden olduğu enfeksiyonlar; daha pahalı, yan etkileri daha fazla olan antibiyotiklerin kullanılmasını da gerektirebilir.

Tehlike çanları çalıyor

Dünyada her 10 dakikada 2 ton antibiyotik tüketildiği ve bunun yüzde 30’unun gereksiz olduğu tespit edildi.

Antibiyotiğe dirençli ağır enfeksiyonlardan, her 10 dakikada bir kişinin öldüğü dünyamızda, 2000’li yıllardan bu yana çok az yeni antibiyotik geliştirildi. Yani antibiyotik direnci konusunda çok zor günlerin bizleri beklediğini söyleyebiliriz.

Viral enfeksiyonların yol açtığı üst solunum yolu enfeksiyonları, boğaz ağrısı ve ishal gibi hastalıklarda, antibiyotik kullanımına çoğunlukla gerek yoktur. Ateşi olan herkesin hemen antibiyotik almaması gerekir. Antibiyotik yalnızca bakteriyel enfeksiyonlarda, uygun doz ve sürede kullanıldığı zaman fayda sağlar.

Gereksiz, aşırı ve doktor bilgisi dışında antibiyotik kullanımı, hastaya bir fayda sağlamayacağı gibi vücut florasının bozulmasına yol açar.

Bilinçsiz kullanım hasta ediyor

Ciddi alerjik reaksiyonlar oluşturabilir. Bu alerjik reaksiyonlar sadece hafif bir kaşıntı ya da deri döküntüsü şeklinde gelişebildiği gibi, ölümle sonuçlanabilecek kadar şiddetli olabilir.

Karaciğer fonksiyonlarını bozabilir. Karaciğer fonksiyon testleri adı verilen kan tetkikleriyle, bu yan etkiler takip edilebilir. Altta yatan karaciğer hastalığı olanlarda, karaciğerde metabolize olacak antibiyotiklerden kaçınılmalı.

Böbrek yetmezliğine yol açabilir. Böbrekler üzerine toksik etkiler oluşturarak, organ yetmezliğini tetikleyebilir. Akut böbrek yetmezliğinin en az beşte biri, kullanılan ilaçlar nedeniyle gelişir.

İshale yol açabilir. Normalde bağırsak içinde 400’den fazla bakteri türü bulunur ve bunlar hastalık oluşturmadıkları gibi fayda sağlar. Antibiyotik kullanımı bu normal floradaki bakterilerin ölmesine ve böylelikle fırsatçı bakterilerin üremelerine ortam hazırlar, ishal gelişir. Hatta dizanteriyi taklit eden kanlı ishal tablosu görülebilir.

Bunlara dikkat edin!

1 - Hekiminiz önermediyse, gelişigüzel antibiyotik kullanmayın. Örneğin, soğuk algınlığı ve grip gibi viral hastalıklarda, antibiyotikler etkili olmaz.

2 - Sizinle aynı hastalık belirtileri gösteren bir yakınınızın kullandığı antibiyotiği kullanmayın.

3 - Hekiminizin önerdiği dozun tamamını, önerilen sürede kullanın. Mesela doktorunuzun önerdiğinden daha uzun süre almayın veya kendinizi daha iyi hissettiğiniz için yarıda kesmeyin. Tedaviye ara verilmesi veya doz atlanması bakterilerin direnç geliştirmesine yol açar. Bunun sonucunda tedavi başarısızlığa uğrar ve hastalık tekrarlar.

 

 

Yazının devamı...

Kışın koah

Havanın soğumasıyla artan kömür kullanımı, hava kirliliği sorununu beraberinde getirirken, ağır bir solunum hastalığı olan Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) için de önemli bir tehdit oluşturuyor. ‘Kronik’ kelimesi uzun süredir devam eden anlamındadır. ‘Obstrüktif’ ise tıkayıcı anlamındadır ve bu hastalıkta nefes borularının (bronşların) tıkandığını göstermek için kullanılır.

O halde KOAH’ı, ‘uzun süredir bronşlarda tıkanmaya neden olan bir hastalıktır’ şeklinde tarif edebiliriz. Bu rahatsızlığın en kötü yanı, bronşlarda oluşan tıkanmanın bir daha düzelmemesi ve tedavi edilmezse sinsice ilerlemesidir. En önemli nedeni, sigara bağımlılığıdır.

Genellikle 40 yaşından sonra belirti vermeye başlar. KOAH teşhisi konan kişilerin büyük çoğunluğu halen sigara içen veya çok uzun süre içmiş ve bırakmış kişilerdir. Hastalık sinsi ilerlediği ve sigara bağımlıları öksürük, balgam çıkarma gibi şikayetleri önemsemedikleri için, teşhis konulduğu zaman hastalar akciğer kapasitelerinin önemli bir kısmını kaybetmiş olurlar. Sigara içmeyenlerin, özellikle de anne-babası sigara kullanan çocukların dumana maruz kalmasıyla bu kişilerde ileri yaşlarda astım ve KOAH başta olmak üzere solunum sistemi hastalıkları daha çok görülür.




Bazı çevresel ve genetik faktörler hastalık gelişiminde etkilidir. Hastaların yaklaşık yüzde 1’inden az bir kısmında genetik nedenler sorumlu olabilir. Sigara dumanıyla nefes borularına, hava keseciklerine zararlı gazlar ve maddeler dolar.

Yıllar geçtikçe bu zararlı gazlar ve maddeler bronşların, hava keseciklerinin yapısını bozmaya başlar. Bunun sonucunda bronşların hastalanmasıyla tıkayıcı bronşit, hava keseciklerinin harabiyeti ve parçalanmasıyla amfizem ortaya çıkar.

KOAH adı altında bu iki hastalık yer almaktadır. Sigara içimiyle hem bronşlarda tıkayıcı bronşit hem de amfizem gelişir. Akciğerlerde ortaya çıkan bu tıkanıklıklar ve bozulmalar sonucunda kana oksijen geçişi azalır ve vücudun oksijensiz kalmasıyla pek çok ciddi rahatsızlıklar doğar.



 Belirtileri

Öksürük

Balgam

Nefes darlığı

Bu şikayetler uzun süredir devam etmektedir. Öksürük ve balgam çıkarma önceleri sadece sabah görülür. Hastalar genellikle bu şikayetleri önemsemezler ve sigara içmenin doğal bir sonucu olarak görürler. Gerçekte, şiddetli olmayan öksürükle birlikte az miktarda balgam çıkarmak, KOAH’ın erken habercisi olabilir. Eğer sigara içmeye devam edilirse ve hastalık ilerlerse öksürükler şiddetlenir. Hastalar günün her saatinde balgam çıkarmaya başlar. Bazen boğulacak kadar şiddette olur. Nefes darlığı hastalığın erken dönemlerinde koşma, hızlı yürüme veya merdiven çıkma gibi eforlar da ortaya çıkar. Hastalığın ilerlemesiyle istirahatte dahi nefes darlığı oluşur. Bu şikayetler genellikle 50 yaşına doğru ciddi şekilde artar.

Nefes darlığının şiddetine göre dört grupta KOAH: 

1- Hafif: Ağır iş yapıldığı zaman veya hızlı yürüme ve merdiven çıkma esnasında bazen nefes darlığı hissedilir.

2- Orta: Bazen günlük işler yapılırken dahi nefes darlığı hissedilir. Gece uykusu rahattır, nefes darlığı nedeniyle uykusuzluk çekilmez.

3- Ağır: Şiddetli halsizlik vardır. Merdiven çıkmada çok zorlanılır. Nefes darlığı yaşanır.

4- Çok ağır: Otururken dahi nefes darlığı hissedilir. Oda içinde yürümek zorlaşır.

Hastalığın ileri dönemlerinde kanda ve organlarda oksijen miktarı önemli oranda azalacağı için çok daha fazla rahatsızlıklar belirir.
Rahatsızlığın ilerlemesiyle kalp yetmezliği meydana gelebilir ve ayaklarda su toplama başlar. Bu hastalarda ileri dönemlerde nefes darlığı şiddetlenir ve evden dışarı çıkamaz hale gelirler. Bu dönemdeki hastalar günün en az yarısında oksijen makinasına bağlı kalır.

Tedavi

KOAH tedavisinin temelini ‘sigaranın terk edilmesi’ oluşturur. Ayrıca, tozlu, dumanlı ortamlarda bulunmamak ve düzenli ilaç tedavisi de gerekir. İlaçlar sadece nefes darlığını azaltmak için kullanılır. Bazıları solunum yoluyla alınır. Dozları çok düşüktür. Fakat direkt olarak solunum yollarına ulaştığı için etkileri kuvvetlidir. Doğru teknikle kullanılmalıdır ve yan etkileri yok denecek kadar azdır. Alışkanlık yapmazlar, dişlere ve akciğerlere herhangi bir zarar vermezler.

Oksijen tedavisi: Çok ağır hastalar sürekli olarak günde en az 15 saat oksijen kullanmak zorundadırlar. Kanda oksijen seviyesi tehlike sınırının altına inen hastaların uzun süreli oksijen tedavileri hem şikayetlerini azaltacak hem de yaşam kalitelerini artıracaktır. Çünkü KOAH’da ortaya çıkan sorunların önemli bir bölümü vücudun yeterince oksijen almamasından kaynaklanır.

 

 

 

Yazının devamı...

UNUTKANLIK

Unutkanlık, her yaştan insanın en sık yakınmasıdır ancak çoğunlukla bir hastalık belirtisi olarak görülmemektedir. Gençlere “Bu yaşta unutkanlık olmaz” denirken, yaşlılara  “Unutması normal” gözüyle bakılır. Oysa unutkanlık altta yatan bir hastalığın belirtisi olarak düşünülmeli ve uzman bir hekim tarafından araştırılmalıdır.

Kimi zaman depresyon, vitamin eksikliği, tiroid fonksiyon bozukluklarına bağlı olarak görülebilir ve uygun tedaviyle tam şifa sağlanır. Ancak unutkanlığın bunamanın ilk belirtisi olabileceği de bilinmelidir. Bunama (demans), orta-ileri yaşlarda başlayan, akli becerilerde ilerleyici kayıplara neden olan bir rahatsızlıktır. Hastalık,  zihinsel fonksiyonlar ve günlük yaşam aktivitesinde ilerleyici bozulma ve davranış problemleriyle tanımlanır. Alzheimer hastalığı, demansın en sık nedeni olmakla birlikte,  bunamaya neden olabilen pek çok başka hastalık da vardır. Gençlerde görülen unutkanlığın altında ise sıklıkla psikiyatrik sorunlar yatar.
Örneğin, günümüz şehir ve çalışma hayatının getirdiği stres, depresyon, gerginlik beyin işlevlerinden dikkat toparlama ve yöneltmeyi bozarak unutkanlık yapar. Buna karşın bazı vitamin eksiklikleri, guatr hastalıkları, beyin tümörleri, beyin damarındaki tıkanmalar, beyin kanamaları, MS ve daha birçok hastalık da kendisini unutkanlıkla gösterir. Sonuç olarak devam eden bir unutkanlık tıbbi olarak araştırılmayı hak eden bir bulgudur.

Basit nedenleri

Uykusuzluk: Unutkanlığın belki de en çok göz ardı edilen nedenlerinden biri de uykusuzluktur.

Kullanılan ilaçlar: Sakinleştiriciler, antidepresanlar ya da
bazı tansiyon ilaçları gibi sürekli
kullanılan ilaçların dikkat dağınıklığına veya kafa karışıklığına neden olması mümkündür.

Tiroid bezinin az çalışması

Alkol: Alkolü fazla kaçırmak, etkisini üzerinizden attıktan sonra bile kısa dönem hafıza üzerinde olumsuz bir etki yapar.

Stres ve kaygı: Yeni bir bilgi ya da yapılacak bir iş karşısında dikkatinizi toplamanızı, duyduklarınızı ilgiyle dinlemenizi veya kendinizi vermenizi zorlaştıracak herhangi bir etken hafıza problemlerine yol açar. Stres ve kaygı bu etkenlere iyi bir örnektir.

Depresyon: Depresyonun pek çok belirtisi vardır. Hayattan zevk alamama, içe kapanma, uyuşukluk ve sürekli kendini üzgün hissetme bunlardan bazılarıdır. Çok sık söz geçmese de unutkanlık da öne çıkan depresyon belirtilerinden biri olabilir. Unutkanlığın olağan dışı bir hal aldığını söylediğimiz kişilerde sadece unutkanlık değil, başka sorunlar ve olumsuz davranışlar da ortaya çıkar. Yükümlülüklerini yerine getirememe, bazı becerilerin kaybolmaya başlaması, olumsuz yönde mizaç ve huy değişiklikleri gibi diğer belirtiler de unutkanlıkla yan yana geldiğinde, ortada ciddi bir durum olduğundan şüphelenilebilir. 

Ne zaman tehlikelidir?

 

Unutkanlığın ne zaman normal olduğu, ne zaman olağan dışı hal aldığı önemli bir konudur. Ciddi bir boyuta varması demek, her zaman kolaylıkla yapılan işlerde unutkanlık nedeniyle aksama yaşanması demektir. Örneğin:

Çok iyi bilinen, hep gidilen bir adresin yolunu karıştırmaya başlamak,

Tanıdıkların isimlerini ya da yüzlerini çıkaramamak,

Her zaman ezberde olan telefon numaralarını unuttuğunu fark etmek,

Cevap alınmasına karşın aynı soruyu tekrar tekrar sormak,

Zaman-tarih-mekan-insanlar hakkında kafa karışıklığı yaşamak,

Tanıdık yerlerde kaybolmak,

Aynı hikayeyi tekrar tekrar anlatmak,

İleri derecede unutkanlıkta güvenlik, beslenme ve kişisel temizlik gibi gündelik işleri bile unutkanlık nedeniyle aksatmak bir problem olduğu anlamına gelir.

Nasıl değerlendirilir?

Yaşlılıktaki her türlü unutkanlık bir nörolog, psikiyatrist veya yaşlılarla ilgili bir iç hastalıkları uzmanı tarafından görülmesi ve takip edilmesi gereken bir durumdur. İlk olarak hekim, kişinin şikayetlerini dinler, tüm tıbbi hikayesini edinir ve ardından da hastayı iyi bilen bir yakınıyla konuştuktan sonra unutkanlığın günlük yaşamdaki etkisini saptar. Bunun ardından ‘nöropsikolojik testler’ adı verilen ve kişiyle yüz yüze ona sorular sorma, çizimler yaptırma ve bazıları bilgisayar başında tuşlara basma şeklinde yaptırılan bir takım testlerle tipi ve şiddeti ölçülür. Bütün tetkiklerle birlikte hekim bir klinik yargıya vararak, tanıya ulaşır. Alzheimer hastalığı, bunama yapan hastalıklar içinde en sık izlenen bozukluktur. İlk bulgusu unutkanlıktır. Zaman içinde bu unutkanlığa yön bulamama, giyinememe, idrar tutamama, muhakeme yapamama ve çeşitli davranış bozuklukları eklenir.

 

Korunmak için...

Genel sağlımıza dikkat etmeliyiz.

Sağlıklı yaşlanmalıyız.

Tansiyon yüksekliği, kolesterol yüksekliği gibi kalp hastalığı riskleri, bunama için de risk faktörü olduğundan kontrol altına alınmalıdır.

Zihinsel aktivite yapmalıyız. Bulmaca çözmeli, kitap okumalıyız.

Düzenli yürüyüş yapmalı ve vücudumuzu zinde tutmalıyız.

Düzenli beslenmeliyiz.

Özellikle depresyon gibi psikiyatrik hastalıklar varsa tedavi olmalıyız.

Aşırı alkoltüketmemeliyiz.

Sigara içmemeliyiz.

Unutkanlık olduğunda “Yaşlılıktandır” demeyip, bir hekime başvurmalıyız.

 

 

Yazının devamı...

Osteoporoz (Kemik erimesi)

Osteoporoz; vücudumuzdaki tüm kemikleri (iskeletimizi) etkileyen sistemik bir hastalıktır. Kemiklerimizin sertliklerinin azalıp, kalitelerinin bozulmaları sonucu daha zayıf ve kırılabilir hale gelmeleridir.

NEDEN ÖNEMLİ?

En sık görülen kemik hastalığı olarak kabul ediliyor. Uzayan yaşam süresine bağlı olarak dünya nüfusunun yaşlanması, osteoporoz ve osteoporoza bağlı kırıkların görülme sıklığında önemli artışa neden olmuştur. En iyi osteoporoz tedavisi ise risklere karşı korunmaktır.

Kimlerde görülür?

Osteoporoz, daha çok kadınların maruz kaldığı bir hastalık olarak bilinse de, erkekleri de etkileyen önemli bir sağlık problemi... Osteoporozun bilinen en önemli risk faktörü ise yaşlanma. İçinde bulunduğumuz yüzyılda hastalıkların tanı ve tedavisinde yaşanan olumlu gelişmeler, insanların ortalama yaşam sürelerini uzatsa da, yaşla birlikte artan pek çok hastalık gibi osteoporozu da sağlık gündeminin ilk sıralarına oturtuyor. Çünkü tüm dünyada yaşlı nüfusun artmasıyla osteoporoz ve ona bağlı kırıkların görülme sıklığında da önemli bir
artış yaşanıyor.

Kemik kaybı hangi yaşlarda başlıyor?

Kemikler aslında yapım ve yıkım faaliyetleriyle sürekli yenilenen canlı dokular. Bu süreç, kadınlarda 30 yaşına kadar dengeli bir şekilde devam ederken, bu yaştan itibaren denge, yıkımın lehine değişiyor. Doruk kemik kütlesinin oluştuğu 30 yaşından sonra kadınlarda, yıllık yüzde 0.5`lik bir oranda geri dönüşümsüz kemik kaybı başlıyor. Bu kayıp, özellikle menopozdan itibaren daha da hızlanıyor ve kaybedilen kemik dokusu miktarı, kadının ileride kemik kırığıyla karşılaşıp, karşılaşmayacağını belirleyen en önemli etkenlerden
birini oluşturuyor.

Daha çok hangi kemikleri etkiler?

Osteoporoz en fazla, vücudun yükünü taşıyan omurları etkiliyor. Tüm osteoporoz olgularının yüzde 47`si omurlarda, yüzde 20`si kalçada, yüzde 13`ü bileklerde ve yüzde 20`si diğer kemiklerde görülüyor. Omurlardaki çökme kırıklarına bağlı olarak, özellikle ileri yaşlarda boyda kısalma oluşabiliyor. Başta kalçada olmak üzere, diğer kemiklerde de, hafif düşmeler sonucunda veya kendiliğinden, ölümcül olabilen kırıklar oluşuyor. Osteoporozun en önemli sonucu kırık ve buna bağlı olarak gelişen sakatlıklardır.

Risk faktörleri nelerdir?

Risk faktörleri, majör ve minör olmak üzere iki başlık altında toplanıyor.

Majör risk faktörleri arasında en çok düşük kemik yoğunluğu görülüyor. Bu nedenle menopoz yaşı olarak kabul edilen 45-50 yaşlarında mutlaka bir kez kemik yoğunluğu ölçümü yaptırılması gerekiyor. İlk yıl ve daha sonraki senelerde elde edilen sonuçlar, kaç yılda bir tekrarlanması gerektiğini ortaya koyuyor. Bir diğer risk faktörü de yaş... Kemik yoğunluğu aynı olan biri 50, diğeri 80 yaşındaki iki hastanın kırığa maruz kalma riski birbirinden çok farklıdır.

Osteoporozun minör risk faktörlerinin başında ise cinsiyet yer alıyor. Çünkü her 5 kırıktan 4`ü kadınlarda görülüyor. Beyazların kırık riski ise Afrikalı kadınlara oranla çok daha yüksek. Günümüzde genetik özelliklerin de kemik yapısını yüzde 70 ile 80 oranında etkilediği düşünülüyor.

Aşırı alkol ve kafein tüketimi, kortikosteroid adı verilen ilaç grubunun ve tiroid tedavisinde kullanılan ilaçların uzun süreli kullanımı da osteoporoz riskini
artıran nedenlerden.

Belirtileri nelerdir?

Osteoporozun en önemli belirtisi kırıklardır. Halk arasında osteoporozla ilgili yanlış bilinen şey, osteoporozun ağrıya neden olabileceğidir. Kırık olmadığı sürece osteoporoza bağlı ağrı oldukça nadir görülür. Omurga üzerinde ortaya çıkan kırık sonucu; boy kısalır, duruş bozukluğu ve kamburluk ortaya çıkar. Kamburlaşma sonucunda kemikler, karın boşluğu ve göğse baskı yapar. Buradaki organlar olumsuz etkilenirken hastanın vücut imajı bozulur

OSTEOPOROZ TEŞHİSİ

Teşhiste kemik yoğunluğu önemlidir ve bunu ölçmek için kemik dansitometrisi denilen yöntem kullanılmaktadır.

Nasıl tedavi edilir?

Osteoporozun tedavisinde geçmiş yıllarda akıllara ilk olarak hormon tedavisi gelirdi. Ancak son yıllarda bu tedavi yöntemini pek önermiyoruz. Hormon tedavisinin sadece terleme, ateş basması, uykusuzluk, sinirlilik gibi menopozun diğer etkilerinin yoğun olarak yaşandığı zaman kullanılması gerekiyor. Onun dışında sadece osteoporoz tedavisinde hormonun yeri yok. Osteoporoz tedavisinde amaç; kırıkların önlenmesi, kemik mineral yoğunluğunun korunması ve hatta arttırılması, kırığa ve duruş bozukluğuna bağlı şikayetlerle mücadele ve günlük aktivitelerin maksimuma çıkarılarak yaşam kalitesinin artırılması olmalı. İlaç olarak çeşitli gruplar kullanılmaktadır. Tedavide mutlaka kemiğin yapı taşı olan kalsiyumun ve kalsiyumun emilimini artırmak için D vitamininin yer alması gerekli.

Yazımı her zaman olduğu gibi önemli birkaç noktayla bitirmek istiyorum;

Osteoporozda temel yaklaşım korunma olup, eğitim öncelikli amacı oluşturur.Yaşam boyunca yeterli kalsiyum ve D vitamini alınımı teşvik edilmelidir. Kemik yoğunluk ölçümü yaygınlaştırılmalıdır.

Yazının devamı...

CHECK-UP

Sağlıklı bir yaşamın sırrı, vücudumuza iyi bakmamız ve yaşımıza göre gerekli kontrolleri yaptırmamıza bağlıdır. Bunu  asla ihmal etmemeli ve ertelememeliyiz. Kontrollerimizi, her zaman düzenli olarak yaptırmamız, yaşam kalitemizi düşürmemek adına çok önemli. Bunun için atılacak ilk adım, gereken tetkiklerimizi düzenli olarak yapabilecek  ve bizi takip edecek bir doktor bulmamızdır.

Çocukluk ve gençlik yıllarında yaptıracağımız bu kontroller; aşıları, hormonlarımızı, vitaminleri, gerek ruhsal gerekse bedensel gelişmelerin kontrollerini  kapsar. Sağlıklı bir çocukluk ve ergenlik döneminden  sonra, orta yaş dönemi başlangıcı  35’li yaşlardan itibaren daha dikkatli ve detaylı kontroller yaptırmamız gerekir.

Herhangi bir sağlık sorununa bağlı olmaksızın belirli aralıklarla yapılan kontrollere, check-up denir. Check-up’ın tanımının içeriğinin anlaşılması benim için büyük önem taşır. Çünkü yapılan en büyük ve en yaygın hata, bazı şikayetlerimiz varken, ‘bir check-up yaptırayım da ne varsa çıksın’ yaklaşımıdır.

Amaç nedir?

Etrafımızda maalesef sıklıkla şunu duyabiliyoruz, “Rahmetli düzenli check-up yaptırırdı.”

‘Sorun neredeydi?’, ‘Eksik olan neydi?’ ve ‘Yeterli bir check-up’ın kapsamı ne olmalıydı?’ tarzındaki endişelere yer vermemek adına, şikayetimiz doğrultusunda gerekli doktorlara gidilmeli ve sorun çözüldükten sonra genel check-up yaptırılmalıdır

En geniş anlamda amacımız, beklenmedik ölümleri engellemek olduğuna göre, tetkiklerimiz de en sık buna sebep olan hastalıklara yönelik olmalıdır. Günümüzde kadın ve erkeklerde ölümlerin yüzde 95 sebebi, ilk sırada kalp ve damar hastalıkları olmak üzere, akciğer kanseri, kalın bağırsak kanseri, kadınlarda meme ve kadın hastalıkları kanserleri, erkeklerdeyse prostat kanseridir. Bu büyük dört hastalık grubu kesinlikle erken teşhis edilebilmekte ve bize tedavi için yeterli zamanı vermektedir.

Ölüm, yaşantımızın bir parçası ama önemli olan zamansız, erken ve beklenmedik olmamasıdır.  Durum böyleyken bizim check-up’ımız bu dört
hastalık grubunu dibine
kadar inceleyecek seviyede kapsamlı olmalıdır.

Tabii ki bunların dışında da pankreas kanseri, lösemi, beyin tümörü gibi birçok ölümcül hastalıklar da var, ama sıklıkları daha az ve erken teşhisleri çok daha zor.

Şöyle diyebiliriz: Biz arabamızın bakımını yaptıralım, kemerimizi takalım, alkol almayalım ve hız limitlerini aşmadan yolculuğa çıkalım, yine de kaza yapabiliriz ya da karşı şeritten bir TIR gelip bizi ezebilir ama bu sık değil.

Aile önemli

Check-up kapsamı kişinin yaşına, cinsine, aile hikayesine, alışkanlıklarına göre farklılıklar, bir başka deyişle öncelik farklılıkları içerir. Günde iki paket sigara içen bir kişi de akciğer kontrolleri ön plana çıkarken, birinci derece yakınında kalın bağırsak kanseri olan birisinde kolonoskopi yani bağırsak tetkiki daha önceliklidir.

Annesinde, teyzesinde, halasında veya kardeşinde meme kanseri olan bir kadının ciddi meme kontrollerini yaptırmaması, hayatıyla kumar oynaması anlamına gelir. Yapılacak tetkiklerin detaylı olması hastalığı yakalama olasılığımızı artırır.

Günümüzde ciddi bir akciğer hastalığı riski olan bir hastanın takibinin akciğer tomografisiyle yapılması çok daha doğru olacaktır. Rutin bir akciğer grafisiyle erken teşhis koyma ihtimali zayıftır.

Ailesinde kalp krizi hikayesi olan yüksek kolesterol seviyeli, sigara içen, obez bir hastanın kalp tetkikleri gerektiğinde angiografiye varacak kadar detaylı olmalıdır. Aksi takdirde bir kalp krizini engellememiz mümkün olmayacaktır. Kısacası işimizi şansa bırakmak gibi bir lüksümüz yoktur.

Kontrolden kaçmayın!

Yapılacak bazı tetkiklerin olası zorluğu veya hoşnutsuzluğu nedeniyle onlardan kaçmak çok ciddi sıkıntılara yol açabilmektedir. Mamografiden, smear testinden, prostat muayenesinden, kolonoskopi kontrollerinden kaçınan hastalarımızın sayısı oldukça fazladır. Check-up içeriklerini ve kontrollerini korkulara, şahsi istek ve taleplere göre değil; doktorunuzun gerekli gördüğü ve talep ettiği şekilde, düzenli aralıklarla yaptırmanın hayat kurtaracağını lütfen unutmayalım.

Ve en önemlisi, hastalıktan değil; geç kalmaktan korkalım.

 

Yazının devamı...

Akciğer kanseri

Akciğer kanseri, yapısal olarak normal akciğer dokusundan olan hücrelerin ihtiyaç ve kontrol dışı çoğalarak akciğer içinde bir kitle (tümör) oluşturmasıdır. Buradaki kitle öncelikle bulunduğu ortamda büyür, daha ileri aşamalarda ise çevre dokulara veya dolaşım yoluyla uzak oranlara yayılarak (karaciğer, kemik ve beyin gibi) hasara yol açar. Bu yayılmaya metastaz adı verilir.

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri

Tüm akciğer kanserlerinin yüzde 75’ini oluşturur. Yassı epitel hücreli, büyük hücreli ve adeno kanser olarak üç gruptan oluşur.

Küçük hücreli akciğer kanseri

Daha nadir görülen bu tür, oldukça hızlı seyirlidir ve tanı konduğu zaman çoğunlukla vücudun başka bölümlerine yayılmış olarak karşımıza çıkar.

Risk faktörleri nelerdir?

Sigara: Akciğerde kanserin oluşumu tek bir sebebe bağlanmaz. Çeşitli faktörler rol oynayabilir. Araştırmalar, akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 87’sinin sigara kullanımı ve tütün dumanındaki kanserojenlerin solunmasıyla ilgili olduğunu göstermektedir.

Genetik yatkınlık: Kanser, aile üyelerinden kalıtsal olarak geçen genetik yatkınlıktan da kaynaklanabilir.

Hava kirliliği: Yapılan araştırmalar, hava kirliliğinin de akciğer kanseriyle bağlantısının bulunduğu ihtimalini ortaya çıkarmıştır. Ancak hava kirliliğinin ne oranda kanser yaptığı tam olarak tespit edilememiştir.

Akciğer hastalıkları: Verem gibi bazı akciğer hastalıklarının kanser olma riskini artırdığı bilinmektedir.

Erken tanı mümkün mü?

Akciğer kanserinin ileri evrelere gelmeden erken teşhis edilmesi için şimdiye kadar düz akciğer filmleri, balgamda tümör hücrelerinin aranması (sitoloji) ve yüksek riskli insanlarda bronkoskopi denilen ucu ışıklı bir boruyla, solunum yollarının incelenmesi gibi yöntemlerin kullanıldığı birçok çalışma yapılmıştır. Bunların hiçbiriyle akciğer kanserine bağlı ölümlerin azaltılamadığı görülmüştür. Son yıllarda düşük doz akciğer bilgisayarlı tomografisiyle yapılan taramaların artmasıyla, erken teşhiste ciddi derecede ilerleme sağlanmıştır.




Belirtileri

Hastalık oldukça ileri aşamalara gelene kadar önemli şikayete yol açmayabilir. Bu sinsi karakter, akciğer kanserini bu kadar tehlikeli yapan en önemli faktördür. Eğer sigara kullanan ve buna bağlı kronik bronşiti olan biriyseniz, mevsimsel öksürük ve balgam şikayetlerinin süreklilik kazanması, balgamda kan görülmesi, giderek artan nefes darlığı, özellikle sırtta kürek kemiklerinin arasına veya omuzlara yayılan batıcı nitelikte göğüs ağrısı kanser için şüphe uyandırması gereken şikayetlerdir.

Hastalık aşamaları (Evreleme)

Evre 1: Hastalık sadece akciğerin küçük bir bölümündedir.
Evre 2: Hastalık en yakın lenf bezlerine veya sadece göğüs duvarına atlamıştır.
Evre 3: Her iki akciğer arasında, kalbin de yer aldığı boşluğa (mediasten) veya buradaki lenf bezlerine yayılmıştır.
Evre 4: Beyin, karaciğer, kemik ve böbrek üstü bezi gibi uzak organlara yayılmıştır.

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tedavisi

Hastalığın erken evrelerinde (evre I ve II, bazı evre III hastalar) ameliyatla tümörlü doku, etraftan bir miktar sağlam doku çıkarılarak, bazen tüm bir akciğer lobu alınarak temizlenebilir. Genel olarak ameliyatla tamamen çıkarıldığı ve çevrede hiç hastalık kalmadığı durumlarda başka tedaviye gerek yoktur. Ameliyat sonrası hekiminiz sizi düzenli aralıklarla kontrole çağıracaktır. Nadiren bazı hastalara ışın tedavisi (radyoterapi) tavsiye edilebilir. Ameliyatla çıkarılması mümkün olmayan evre III, akciğer kanserinin esas tedavisi, ışın (radyoterapi) ve ilaçtır (kemoterapi).




Küçük hücreli akciğer kanserinin tedavisi

Bu kanser türünün tedavisine, hastalığın sınırlı veya yaygın oluşuna göre karar verilir. Sınırlı hastalıkta kemoterapi ve radyoterapi ardışık veya eş zamanlı olarak uygulanır. Hastalığın beyine yayılma olasılığı yüksek olduğundan ayrıca beyine koruyucu amaçlı radyoterapi yapılır. Nadiren çok küçük çaplı tümörlerde cerrahi uygulanabilir. Yaygın hastalığın tedavisi ise, kemoterapidir. Kemoterapiye çok duyarlı bir tümör olmasına rağmen, tekrarlama riski çok yüksektir. Kemoterapi sonrası tekrarlamalarda, hastanın şikayetlerine veya hastalığın yayılım bölgelerine göre, radyoterapi uygulanabilir.

Nasıl tedavi edilir?

Akciğer kanserlerinde tedavi, kanserin tipine, evresine ve hastanın genel durumuna bağlı, cerrahi olarak alınmasını, kemoterapi ve radyoterapi seçeneklerini kapsar.

Yazının devamı...

ANEMİ (KANSIZLIK)

Kanda kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar) bulunur. Bu kan hücrelerinin yapısında oksijenin taşınmasını ve bu hücrelerin kırmızı olmasını sağlayan hemoglobin bulunur. Nefes alırken akciğerdeki oksijen, bu hemoglobinin yapısına bağlanarak taşınır. Bu hemoglobinin kanda bulunması gereken miktarın altında olması sonucu kansızlık (anemi) ortaya çıkar. Bu olması gereken minimum değerler erkekte 13 g/dl, kadında ise 12 g/dl’dir. Bunlar dünya sağlık örgütünün belirlediği değerlerdir.

Kansızlık şikayetiniz varsa, kendinizi yorgun hissetmeniz sürpriz olmayacaktır. Nedeni bilinmeyen bir şekilde yorgunluk hissi dışında çarpıntı, baş ağrısı, bulantı, soluk ten rengi, dikkati toplayamama, el ve ayakların soğuk olması kansızlığın diğer belirtileri arasındadır.

Başlıca nedenleri

Kırmızı kan hücrelerinin kanda eksik olmasının farklı nedenleri vardır. Vücudun yeterince alyuvar üretmemesi; kanama nedeniyle yenilerinin oluşmasından çok daha hızlı bir şekilde alyuvar kaybedilmesi ya da vücudun kırmızı kan hücrelerini yok etmesi başlıca üç neden olarak sıralanabilir. Kırmızı kan hücresi üretmek için vücudumuzun demir, B-12 vitamini, folik asit ve gıdalar yoluyla aldığımız diğer besin maddelerine ihtiyacı vardır.

Dünyada kadınlarda görülme sıklığı yüzde 30-40, erkeklerde yaklaşık yüzde 20’dir. Bu kansızlıklar arasında en çok görülen, demir eksikliği anemisidir. Anemi hastalarının yaklaşık yüzde 90’ında görülür.

1- Demir eksikliği

Demir eksikliği, kansızlığın en yaygın nedenidir. Vücutta yeterince demir olmadığında kırmızı kan hücreleri için de yeterince hemoglobin üretilemez ve bu durum demir eksikliği anemisi olarak adlandırılır. Bu durumda kansızlığa neden olan demir eksikliğinin nelerden dolayı kaynaklanabileceğine bakarak, rahatsızlığın ve böylece kansızlığın neden meydana geldiğini  anlamaya çalışabiliriz.

a- Regl Dönemi: Üreme çağındaki adet gören kadınlarda, adet kanamaları demir eksikliği anemisinin en yaygın nedenidir.

b- Hamilelik

c- Mide bağırsak sisteminde kan kaybı: Sindirim sisteminden kan kaybı ilaçlara, mide ve onikiparmak bağırsağı  ülserine, hemoroidlere veya kanserlere bağlı olabilir.

d- Beslenme tarzına bağlı olarak

2- Vitamin eksikliği

Demire ek olarak vücudun sağlıklı kırmızı kan hücreleri üretebilmesi için B12 vitaminine ve folik aside ihtiyaç vardır. Bazı kişilerde midedeki atrofik gastrite bağlı olarak B12 vitamini emilemez.

3- Kronik hastalıklar

4- Kemik iliği ve hücre sorunları

 

Tedavisi nasıl yapılır?

 

 

Kansızlık tedavisi, kansızlığın oluşum nedenine göre yapılmaktadır. Buna göre tedavi süreci şöyledir:

1. Demir eksikliği tedavisi

Eğer kansızlık demir eksikliğinden kaynaklanıyorsa, hastanın beslenme şeklinde değişiklik yapılmaktadır ve demir takviyesi verilmektedir. Burada demir eksikliğine neden olan esas durum kan kaybı ise, kanamanın kaynağı bulunup, durdurulmalıdır. Bu işleme ameliyat da dahildir.

2. Vitamin eksikliği tedavisi

Folik asit ve C vitamini eksikliğinin yol açtığı kansızlık, beslenme takviyeleriyle tedavi edilmektedir. Eğer hastanın sindirim sistemi B-12 vitamininin emili-minde bir sorun yaşıyorsa, bu durumdaki hasta, B-12 vitamini ihtiyacını, B-12 vitamin iğneleri yardımıyla almaktadır.

3. Kronik hastalık anemisi tedavisi

Böyle durumlarda özel bir tedavi yöntemi yoktur. Doktorlar, kansızlığın altında yatan hastalığa odaklanıp, ona göre tedavi uygular. Eğer, semptomlar şiddet-lenirse, kan nakli ya da sentetik eritropoietin iğneleri hastaya uygulanabilir. Eritropoietin, normalde böbreklerin ürettiği, kırmızı kan hücrelerinin üretimini ayarlamaya yardımcı olan ve yorgunluğu gidermeyi sağlayan bir hormondur.

4. Aplastik kansızlık tedavisi

Bu kansızlık türünde tedavi, kan nakliyle uygulanır ve böylece kırmızı kan hücreleri miktarının artması sağlanır. Eğer, hastanın kemik iliği, sağlıklı kan hücre-leri üretemiyorsa, bu durumda hastaya kemik iliği nakli yapılmaktadır.

5. Kemik iliği tedavisi

Eğer kansızlığın nedeni, kemik iliği hastalıkları ise bu tedavi uygulanmaktadır. Çeşitli kemik iliği hastalıkları, ilaçlar, kemoterapi ya da kemik iliği nakli yar-dımıyla tedavi edilmektedir.

6. Hemolitik kansızlık tedavisi

Hemolitik anemiyi, şüpheli ilaçlardan kaçınarak kontrol altına almak mümkündür. Buna göre, bağışıklık sistemini baskılayan ve enfeksiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar, kırmızı kan hücrelerine hücum edebilmektedirler. Kansızlığın şiddetine bağlı olarak, kan nakli ya da plazmaferez tedavisi gerekebilir. Plazmaferez, kan filtreleme süreçlerinden biridir. Bazı durumlarda ise dalak çıkarılması uygun görülebilmektedir.

Belirtileri

Kansızlık belirti ve şikayetleri, kansızlık nedenine bağlı olarak değişkenlik gösterebilmektedir...
Yorgunluk
Halsizlik ve güçsüzlük
Ciltte solgunluk
Hızlı ve düzensiz nabız
Nefes darlığı
Göğüs ağrısı
Baş dönmesi
Bilişsel-zihinsel sorunlar
Soğuk el ve ayaklar
Baş ağrısı

 

Yazının devamı...

© Copyright 2020

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.