Hepatit B?

16 Mart 2021

Hepatit B, hepatit B virüsünün (HBV) yaptığı karaciğer iltihabıdır. Virüs bulaştıktan sonra hastaların bir kısmında sarılıkla karakterize akut hepatit gelişir. Çoğu hastaysa, ilk enfeksiyonu sessiz veya sarılık olmaksızın, gribal enfeksiyon gibi geçirir. HBV, karaciğeri seven bir virüstür. Organa yerleşir, çoğalır ve zamanla harap ederek, siroza ve karaciğer yetmezliğine yol açar. Normalde akut enfeksiyon sonrası altı ay içinde vücuttan atılır ve HBV antikorları ortaya çıkar. Bu, tam iyileşmeyi gösterir. HBV enfeksiyonu altı aydan uzun sürerse, ‘kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu’ adını alır. Erişkinlerde akut B hepatiti yüzde 95 iyileşmeyle sonuçlanır. Kronikleşme riski, yüzde 5 veya daha azdır. Bu kronikleşme, ilk enfeksiyonu sessiz geçirenlerde daha sıktır.

 Virüs inaktif olabilir

Kronik enfeksiyon, klinik seyri açısından ikiye ayrılır. Çoğu kişide virüs vücutta olmasına rağmen, çoğalma yeteneği çok sınırlıdır ve karaciğer hasarı yapamayacak düzeydedir. Bu kişilerdeki durum, ‘inaktif taşıyıcılık’ veya ‘inaktif kronik HBV enfeksiyonu’ olarak adlandırılır. İnaktif taşıyıcılık, inatçı ve genelde ömür boyu süren, selim bir haldir.

Hastaların uzun süreli takibinde, çok azında ciddi karaciğer hastalığı meydana gelebilir. Yine düşük bir oranda kendiliğinden HBsAg kaybı ve antikorun (anti-HBs) ortaya çıkması söz konusudur. Bunu önceden kestirmek mümkün değildir. Her ne kadar selim seyirli bir durum olarak tanımlansa da, inaktif taşıyıcıların en az yılda bir kez kontrolü gerekir.

Kronik HBV enfeksiyonu olanların daha az bir kısmında virüs aktiftir, çoğalarak karaciğerde kronik iltihaba yol açar. HBV, DNA’nın belli bir düzeyin üzerinde pozitifliği ve karaciğer enzimlerinde yükseklikle karakterize durum ‘kronik B hepatiti’ olarak tanımlanır. Kronik B hepatitli kişilerin bir kısmında 10-40 yıl gibi çok uzun sürelerde siroz ve daha az bir kısmında da karaciğer kanseri gelişebilir.

Kişinin HBV ile enfekte olunca, sonucun ne olacağını virüsle vücudun bağışıklık sistemi arasındaki etkileşmeler belirler. Virüs, vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemi yabancı mikrobu tanıyarak, cevap vermeye başlar.

Peki, nasıl bulaşıyor? 

Yazının devamı...

DÜŞÜK TANSİYON

9 Mart 2021

Tıpta hipotansiyon denen düşük tansiyon, henüz su yüzüne çıkmamış bir sağlık sorununun habercisi olabilir. Ancak tansiyonu genelde düşük kabul edilen değerlerde seyreden ve bununla ilgili hiçbir problem yaşamadan, sağlıklı şekilde hayatına devam eden kişiler de var. Durumun vücut için bir sorun yaratıp, yaratmadığını anlamak için verdiği belirtiler takip etmek gerekir.

Baş dönmesi, sersemlik hissi, bulantı, göz kararması, nefes almakta güçlük, halsizlik ve soluk ten tansiyonun sorun oluşturacak şekilde düştüğüne işaret edebilir.

Bazı hallerde, örneğin çok terlediğinizde, kötü bir haber aldığınızda ya da uzun süre aç kaldığınızda, tansiyonunuzun düştüğünü tahmin edebilirsiniz. Bu tip oynamalar herkesin başına gelebilir. Ama sık hale görülüyorsa, sebebini bulmak gerekebilir.

Düşük tansiyonun nedenleri, bazı kalp hastalıklarına, vücudun susuz kalmasına veya kansızlığa bağlı olabilir. Çok ciddi bir düşüş, vücudu oksijensiz bırakıp, hayati organların zarar görmesine yol açabilir. Düşük tansiyon, bir doktor muayenesiyle tespit edildiğinde, genelde geçicidir ve tedavi edilebilir.

Değerler kaç olmalı?

Normal tansiyon değerleri 120/80 kabul edilir. Eğer tansiyonunuz 90/60 değerlerinin altına inmişse, düşük anlamına gelir. Buna eşlik eden bayılma, anormal kalp atışları ve kansızlık tedbir alınması gerektiğini gösterir.

Tansiyon çok fazla düştüğünde, vücuttaki kan akışı organlara yeterince oksijen ve besin taşıyamaz. Kişi, bilinç kaybı yaşayabilir hatta ciddi bir durumda şok ya da inme geçirebilir.

Ortostatik hipotansiyon: Kronik olarak tansiyonu düşük olan kişiler, çoğunlukla uzanır ya da oturur pozisyondayken, ayağa kalktıklarında sersemleme veya baygınlık hissi yaşar. Mideleri bulanabilir ve renkleri solabilir. Genellikle tansiyonu düzenleyen sinirlerdeki problemlerden kaynaklanır. Uzun süredir diyabet hastası olan kişilerde de görülebilir.

Yazının devamı...

HİPERTANSİYON NEDİR?

23 Şubat 2021

Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir. Kan basıncı ya da daha doğru söylemek gerekirse kanı kalpten dokulara taşıyan damarların kan basıncı, hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Bugün kabul edilen kan basıncı değeri istirahat halindeki normal bir yetişkinde 120/80 mmHg’dır (milimetre cıva). Herhangi bir kişide kan basıncı uyku sırasında düşük, sinirli ya da heyecanlıyken yüksektir. Kanı kalpten dokulara taşıyan damar kan basıncı devamlı olarak 140/90 mmHg üzerinde seyrediyorsa hipertansiyondan bahsedilir. Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Bir kez teşhis yapılıp tedavi başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

CİDDİ RİSKLERİ BULUNUYOR

Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Hipertansiyon, kendi başına öldürücü değildir; fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir. Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir.  Buna ilaveten, hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının pıhtılaşmasına diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur ki bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir.

NEDENİNE GÖRE SINIFLANDIRMASI NASILDIR?

Hipertansiyon sıklıkla nedenine göre sınıflandırılır. Buna göre iki tip vardır.

1- Esansiyel (primer) hipertansiyon

Yazının devamı...

DAMAR SERTLİĞİ (ATEROSKEROZ)

16 Şubat 2021

Halk arasında damar sertliği olarak bilinen ateroskleroz, atardamarların esnekliğini kaybedip kalınlaşması ve sertleşmesiyle oluşan bir damar hastalığıdır. Damar sertliği özellikle sigara kullanımı, şeker hastalığı, kolesterol, hipertansiyon gibi durumlarla birlikte damarların esnekliğini kaybetmesi ve tıkanması durumudur. Damar sertliği çok önemli bir sorundur çünkü kalp, şah ve bacak damarlarının tıkanmasının temel nedeni damar sertliğidir. Kalp damarlarının tıkanması kalp kriziyle, ayak damarlarının tıkanması kangrenle ve hatta ayakların kesilmesiyle, şah damarlarının tıkanıklığı ise felçle sonuçlanabiliyor. Damar sertliği oluştuktan sonra damar duvarından damarın iç kısmına doğru tıkayıcı plaklar oluşur. Bu plaklar, damarın tıkanmasına ve damarın yapısının zayıflayarak çeşitli komplikasyonların oluşmasına yol açar.

Yaş, damar sertliğinde önemli bir faktördür. İskemik kalp hastalığına bağlı ölümler ileri yaşlarda, her 10 yılda belirgin olmak üzere artmaktadır. Erkekler damar sertliğine daha fazla eğilimlidirler. Bu durum hormonların oynadığı rolü göstermektedir. Menopoz öncesi kadınlarda damar sertliği ve komplikasyonları nadir olarak görülür. Kadınlık hormonu olan östrojenin menopoz sonrası azalması damar sertliği riskini artırır.

Yapılan çalışmalarla, kolesterol ile damar sertliği arasında doğrudan ilişki saptanmıştır. İyi kolesterolün (HDL) düşük olması, kötü kolesterolün (LDL) yüksek olması damar sertliğine ve buna bağlı birçok rahatsızlığa neden olmaktadır.

Tansiyonun yüksek olması damar sertliği için her yaşta önemli bir risk faktörüdür. Hipertansiyonun tedavi edilmesi, felç ve iskemik kalp hastalığı riskini azaltmaktadır.

Sigara, özellikle erkeklerde çok iyi bilinen bir risk faktörüdür. Son zamanlarda damar sertliğinin kadınlarda sıklığının artışından büyük ölçüde sorumlu olduğu düşünülmektedir. Yıllarca günde bir paket sigara içen kişide iskemik kalp hastalığı riski %200 artmaktadır. Sigaranın bırakılmasıyla zamanla risk azalır.

Son yıllarda insülin direncinin ön plana çıkması, bazı ailelerde insülinin yanı sıra kolesterol ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun varlığı damar sertliğinin sebeplerini ve mekanizmasını çok açık ortaya çıkarmıştır.

DAMAR SERTLİĞİ BELİRTİLERİ

Yazının devamı...

KARACİĞER YAĞLANMASI (HEPATOSTEATOZ)

9 Şubat 2021

Karaciğer hücrelerinde anormal seviyede yağ birikmesine karaciğer yağlanması ya da ‘hepatosteatoz’ denir. Yaygın şekilde karşılaşılan karaciğer yağlanması son derece ciddiye alınması gereken bir konudur.

Karaciğer yağlanmasının pek çok nedeni olabilir. En sık karşılaşılan nedenler aşırı alkol tüketimi, obezite ve kötü beslenme alışkanlıklarıdır. Alkole bağlı olmayan (NASH) karaciğer yağlanması ise ayrı bir başlık altında ele alınır. Yağlı karaciğer tek başına büyük bir tehlike oluşturmaz ve bir hastalık olarak kabul edilmez. Halsizlik gibi bazı belirtiler yağlanmayı hemen fark edecek şekilde keskin değildir.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, karaciğerdeki yağlanma kötüleşip iltihaplanma da tabloya eklenirse, bu durum sağlık açısından büyük riskler oluşturmaya başlar. Karaciğerde yağlanması olanların en az %80’inde hiçbir ciddi sağlık sorunu gelişmediğini bilmekteyiz. Ancak olguların %10-20’sinde hastalığın ciddi formu olan NASH (alkole bağlı olmayan steatohepatit) gelişebilir. Ultrasonunda yağlı karaciğeri olan ve karaciğer testlerinde yükseklik saptananlarda NASH görülme ihtimali çok daha yüksektir.

Aşırı alkol tüketimi en yaygın neden

Aşırı alkol tüketimi: Karaciğere dokunduğundan pek çoğumuzun haberdar olduğumuz alkolün karaciğer üzerindeki kötü etkilerine şöyle bir baktığımızda ilk sıralarda karşımıza karaciğer yağlanması çıkar. Aşırı alkol tüketimi karaciğer yağlanmasının yaygın nedenlerinden biridir.

İnsülin direnci: Kötü beslenme ya da genetik nedenlerden dolayı vücutta insülin direnci ortaya çıkabilir. İnsülin hormonuna karşı vücutta hücrelerin direnç göstermesi sonucu pankreas daha fazla insülin salgılamaya başlar ve insülin hormonundaki bu artış sonucu kandaki ve karaciğerdeki yağ asitlerinde artış görülür.

Fazla kilolu veya obez olmak: Her fazla kilolu ya da obez kişide karaciğer yağlanması olur demek doğru değildir ancak obez kişiler arasında karaciğer yağlanmasına rastlanma oranı %70’lere dek varan, oldukça yüksek bir seviyededir.

Belirtileri: Halsizlik ve hafif ağrı

Yazının devamı...

İKTİDARSIZLIK (İMPOTANS)

2 Şubat 2021

Sertleşme sorunu veya hekimlerin deyişiyle ‘erektil disfonksiyon’ erkekleri etkileyen yaygın bir problemdir. Cinsellik, insan hayatında biyolojik olarak üreme fonksiyonunun ötesinde, yaşam kalitesini etkileyen önemli bir unsurdur. Bu nedenle, cinsellikle ilgili olarak yaşanan problemler sosyal ilişkileri oldukça olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Sertleşme sorunu, başarılı cinsel teması sağlayabilecek sertlik düzeyine ulaşamama veya bu sertlik düzeyini yeterince sürdürememe hali olarak tanımlanır. Erken boşalma veya kısırlıkla (infertilite) aynı anlama gelmez. 40 yaş üzerindeki erkeklerde daha sık görülmektedir.

Çok sık karşılaşılan bir problemdir. Ara sıra karşılaşılan sertleşme sorunundan, tamamıyla yitirilen sertleşme fonksiyonuna kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içerir. İlerleyen yaşla beraber görülme sıklığı ve şiddeti artış gösterir. Sigara ve alkol tüketimi, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kan yağlarında yükseklik, kalp hastalığı, depresyon ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, sertleşme sorunu açısından risk faktörü oluşturur.

Nedenleri

Sertleşme sorununun çoğu zaman birden fazla nedeni vardır. Psikolojik, fizyolojik veya her ikisinin kombinasyonuna bağlı olabilir. Psikolojik ve fizyolojik nedenlerin birbirinden ayrımı tedavi seçimi açısından önemlidir. Bu sorunun nedenleri şunlardır:

1 Psikolojik

Nedenleri arasında, stres ve endişe başta gelir. Örnek vermek gerekirse, cinsel olarak aktif bir erkek işten kovulduktan sonra aniden başlayan sertleşme problemi yaşayabilir. Stres ve endişe durumunda, penil mekanizmalar normaldir. Fakat beynin penise gönderdiği sinyaller engellenebilir. Başarısızlık korkusu sertleşme sorununun bir başka önemli nedenidir. Cinsel teması başarabilme kabiliyeti hakkında endişe duyan bir hasta başarılı cinsel temas sağlayamazsa endişesi daha da artar. Depresyon gibi psikiyatrik hastalıklar da sertleşme sorununa yol açabilir.

Yazının devamı...