Koronalı günlerde kilo artışı ve insülin direnci

12 Mayıs 2020

Evde geçirdiğimiz bu günler psikolojimizin yanı sıra yeme alışkanlıklarımızı da oldukça değiştirdi. Bu süreç aslında stresin yeme durumunu tetiklediğini ve özellikle karbonhidrat içeren besinleri tüketme arzusunu artırdığını bir kez daha bize gösterdi. Bunda en büyük etkenlerin hareketsizlik ve sık tekrarlanan atıştırmalar olduğu kesin. Evde geçirdiğimiz bugünlerde yaşam tarzımızın bizler için uzun vadede farklı sağlık sorunlarına sebep olabileceğini de unutmayalım. Özellikle artan karbonhidrat ve enerji alımı bu dönemde kilo almamıza sebep oluyorsa lütfen dikkat!

İnsülin, pankreasta yer alan beta hücreler tarafından salgılanan ve kandaki glikoz seviyelerini düzenleyen bir hormondur. Glikoza tepki olarak salgılanan insülinin miktarı, kanda glikoz seviyesi yükseldikçe doğru orantılı bir şekilde artar. Besinler mide tarafından sindirildikten sonra enzimler tarafından parçalanarak, şekere dönüştürülürler. Ardından kana karışan şeker, insülin hormonu tarafından dengelenir. İnsülinin temel görevi, kanda aşırı glikoz birikimini önlemektir. İnsülin hormonunun yetersiz salgılanması ya da görevini tam anlamıyla yerine getirememesi diyabet, böbrek ve kalp rahatsızlıkları başta olmak üzere, pek çok ciddi sağlık sorununa yol açabilir.

İnsülin yüksekliği, tıp dilindeki adıyla insülin direnci, kandaki glikozu kontrol altında tutabilmek adına pankreas tarafından daha fazla miktarda insülin salgılanması durumudur.

Özellikle Türk kadınlarında yaygın bir şekilde görülen bu durumun asıl nedeni, insülin reseptörlerinin işlevlerini düzgün bir şekilde yerine getirmemesidir. Bu durumda kanda yeterli miktarda insülin bulunsa da görevini tam anlamıyla gerçekleştiremez.

İnsülin direnci, kaslarda, vücut yağlarında ve karaciğerde yer alan hücrelerin insülin hormonu tarafından gönderilen sinyalleri görmezden gelmesidir. Yani bu durumda kanda yeterli miktarda insülin bulunmasına rağmen, insülin glikozu kan dolaşımından alıp, hücre içine sokamaz.

Diyabetle ilişki

İnsülin direnci, zamanla kandaki insülin miktarının glikoz transferi için yetersiz kalmasına neden olur. Bu durumda insülin, kas ve yağ hücreleri tarafından emilmek yerine, vücutta depolanır. Dokularda glikoz kullanımının azalması ve karaciğerde glikoz üretiminin artması tip 2 diyabet hastalığını beraberinde getirir.

Yazının devamı...

Koronalı günlerde bahar yorgunluğu

5 Mayıs 2020

Koranavirüs salgınının tüm dünyayı olduğu gibi bizim ülkemizi de etkisi altına aldığı süreç anlaşılan çok kısa olmayacak. Bizler koronavirüse odaklanmışken, aslında hayat devam ediyor. Sağlığımızın genel durumu çok önemli hale geliyor. Çünkü bu amansız virüsle baş edebilmemiz için sağlığımızın iyi olması gerekiyor. Bahar yorgunluğu da bu dönemde bağışıklığımızı etkileyecek tablolardan biri.

İlkbahar, havaların ısınmaya başlaması ve doğanın uyanışıyla beraber, birçok insanın kendini daha iyi hissettiği bir dönemdir. Bunun yanında, azımsanmayacak bir grup, mevsim başında halsizlik, yorgunluk ve isteksizlik hissedebilir. Bahar yorgunluğu halk arasında sık kullanılan bir terim olup, iklim değişikliğinin vücutta yarattığı yorgunluk olarak tanımlanabilir.

Aslında birçok nedenin bir araya gelerek yarattığı tablodur. Yorgunluk hissinin yanında, uyku düzensizliği, iştah azalması, kas krampları, eklem ağrıları ve kadınlarda âdet düzensizliği gibi belirtiler olabilir. Halsizlik nedenlerinin başında meteorolojik etkiler gelir.

Mevsim geçişleri öncelikle hormonlarımızı etkiler. Vücudun yeni çevresel değişikliklere alışması ve hormonlarının yeniden dengeye girmesi zaman alır. Bu durum, çevreye uyum sağlamamızı zorlaştırarak dış etkenlerden daha çabuk etkilenmemize neden olur. Kış aylarında çoğunlukla daha hareketsiz bir yaşam sürüldüğünden ve alınan kilolardan dolayı ilkbaharla gelen hareketli yaşama uyum konusunda zorluklar yaşanabilir.

Yazının devamı...

Koronalı günlerde aile içi ilişkiler

28 Nisan 2020

Tüm dünyayı etkileyen koronavirüs salgını pek çok kişinin korku ve kaygılarını artırıyor. Kişilerin hayatına, vücut bütünlüğüne, inanç sistemlerine ve sevdiklerine yönelik bir tehdit oluşturuyor. Bununla birlikte, gündelik rutinin bozulması, değiştirilmesi, dışarı çıkamamak, iş, özel ya da sosyal hayatın kısıtlanması insanların duygu durumlarını olumsuz etkiliyor.

Koronavirüs salgınıyla eve kapanan Türkiye’nin sadece ruh hali ve tüketim alışkanlıkları değil, aile ilişkileri de değişti. Aile büyüklüğü arttıkça, eşler arasındaki ilişkinin de kötüye gittiği görüldü. Buna karşılık, karantinayla birlikte çocuklarla olan ilişkinin ise olumlu etkilendiği görüldü.

Tüm bu duygularla birlikte, evde kalmaya, sevdiklerimizi, toplumu korumaya ve normal hayata devam etmeye çabalıyoruz. Aynı zamanda bir evde, dar bir alanda, sokağa çıkmadan uzun zaman geçirmek de aile bireyleri arasındaki iletişimi zorlayabiliyor ve bu olumsuz duygularla baş edilemediğinde aile içi çatışmalara neden olabiliyor.
İnsanların bu süreçte eşlerinin, çocuklarının ve hatta kendilerinin gerçekten ve tam olarak nasıl biri olduğuyla ilgili farkındalık edinmeleri, birbirlerini yeniden keşfetmeleri mümkün. Bu durum iki yönlüdür, olumlu ve harika özellikler keşfedebileceğimiz gibi, son derece irkiltici özellikler de görebiliriz. Bu süreçte ilişkinin temelinde üzeri örtülmüş, görmezden gelinen çatlaklar var ise bunların açığa çıkması mümkün. Eğer temelde uyumlu ve tutkulu bir bağ var ise bu bağı yeniden fark edip, keyfini sürmek de mümkün.
Yaşanabilecek olumsuz senaryolardan biri, evin içinde gergin ve hırçın bir atmosfer hakimken, bireylerin hiçbir şeyden hoşnut kalmama durumu olabilir. Bu kaygı dolu zor günlerde yapabileceğimiz en iyi şey yaşadıklarımızın zorluğunun farkında olmak, her birimizin bir diğerine tahammül güçlüğü olabileceğini anlayıp kabullenmek. Bunu açıkça aranızda konuşup paylaşabilmek. Bilinçli olarak dostça, samimi ve sıcak davranmaya çaba sarf etmek.

Yazının devamı...

Koronalı günlerde oruç ve sağlığımız

21 Nisan 2020

Ramazan ayı toplumumuzun en özel zaman dilimlerinden biridir. Özellikle koranavirüs salgınının tüm dünyayı olduğu gibi bizim ülkemizi de etkisi altına aldığı bu döneme denk gelen bu ramazanda biz hekimlerin toplumumuza sağlık açısından öneriler getirme sorumluluğumuz olduğuna inanıyorum.

Koronavirüsle mücadele edebilmek için güçlü bir bağışıklığa sahip olmalıyız. Güçlü bağışıklık dengeli ve düzenli beslenme gerektirir. Dört besin grubundan yeterli derecede beslenilmeli. Bunlar süt ve ürünleri, et grubu, sebze-meyve grubu ve tahıllardır. Bu gruplar içerisinde enfeksiyonla baş etme konusunda çok başarılı besinler var. Özellikle rengârenk çeşitli sebze ve meyveler çeşitli antioksidan ve lif içerikleri nedeniyle kıymetli.

Sahurda ağır yiyecekler tüketilmemesi, hızlı yenilmemesi, sıvı ihtiyacının birdenbire iftarda değil, sahura kadar olan süreçte yavaş yavaş karşılanması gerekmektedir.

Doktorla birlikte değerlendirilmeli

Yüksek tansiyon hastalarının ilaç kullanımı ve oruç tutmalarında bir sakınca olup olmadığı doktorlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

İlaçlarını düzenli kullanmasına rağmen kan basıncı yüksek olanların ve eşlik eden başka risk faktörleri taşıyanların oruç tutması mevsim itibarıyla sakıncalı olabilir.

Yüksek tansiyon hastalarının besinlerini iftardan sahura kadar 3-4 bölümde tüketmesi gerekir. Bir anda çok fazla miktarda sıvı tüketilmemeli, tuz kullanılmamalıdır.

Günümüzde birçok kalp ilacı günde tek doz veya iki dozda kullanılıyor. Bu nedenle oruç tutmayı düşünen hastaların mümkünse ramazan başlamadan doktorla görüşerek en uygun ilaç kullanım şeklini oluşturmaları gerekiyor.

Yazının devamı...

Koronavirüsle yaşamak

24 Mart 2020

Bu başlıktaki amacım koronavirüsün hayatımızın tehlikeli bir parçası olduğunu kabullenmek ve birlikte yaşamayı öğrenmek.  Koronavirüse karşı en etkili yöntem ‘14 gün karantina’ kuralına mutlaka uymak ve önerilen 14 önlemi kesinlikle uygulamakGeçen haftaki yazıma “Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsle mücadele ederken özellikle bu konuda açıklama yapmaktan kaçındım, çünkü bence doğrusu Sağlık Bakanlığımızın koronavirüs bilimsel danışma kurulunun açıklamalarını ve önerilerini takip etmektir. Özellikle de görsel ve yazılı basının bu konuda çok hassas davranması gerektiğine inanıyorum’’ diye başlamıştım. Bugün de aynı noktadayım.

Yazının başlığını yazarken amacım aslında bunun hayatımızın hoş olmayan, tehlikeli bir parçası olduğunu kabullenmek ve birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerektiğini vurgulamaktı. O zaman ne yapacağız? Bunlar artık yüzlerce kez anlatıldı, ama sorun bizlerin bunu kabullenmeyip, farklı arayışlara girmemizden kaynaklanıyor.

Burada sosyal medyanın hepimiz tarafından bazen sorumsuzca kullanılmasından, görsel ve yazılı medyanın gerçekten koronavirüs hakkında otorite olan kişilerin dışındakilere de yer vermesine kadar birçok faktör var. Önerilen 14 maddeye uymak en önemlisi.

Önemli olan sağlıklı beslenmekBizim yapmamız gereken, bu kurallara uymak ve evde kalmak. Bu arada kulaktan kulağa yayılan bilgi kirliliklerine dikkat etmek. “Şunu yiyin yahut yemeyin. Bu ilaçları alalım mı? Zatürre aşısı olalım mı?” gibi... Burada önemli olan, sağlıklı beslenmeniz. Birkaç gıdayı ne kadar tüketebilirsiniz ki bunların kandaki seviyeleri artacak ve bağışıklığınızı ne kadar artırabilir? Kimse bilmiyor. Demek ki biz, bizim geleneksel beslenmemizden, bol sebze ve meyve yemekten vazgeçmeyeceğiz.

Yazının devamı...