SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Türkiye, Altın Madalya Sana Çok Yakışacak: E-Spor Olimpiyatları

Bu haftaki söyleşim e-spor için yeni bir şeyler bulma gayretiyle hazırlanırken bir makale beni önce çok heyecanlandırdı: “E-sporun kökenleri aslında çoook eskiye dayanıyor!” diyordu. Sonra devamını okuyunca bir duraksadım ve vay be dedim, bu çağ gerçekten hız çağı çünkü makalenin devamı şöyleydi: “Türkiye’de henüz gelişmekte olan e-sporun tarihi 1980’lere uzanıyor!” Çoook eskiymiş…

Evet, 1977’de piyasaya sürülen Atari’nin ilk oyun turnuvası yaklaşık 10.000 kişinin katılımıyla 1980’de başlıyor. Ve günümüzde küresel e-spor izleyici sayısının 2020’de dünya çapında 453,8 milyon olduğu, küresel pazar büyüklüğününse 2021 yılında 180 milyar dolara yaklaşacağı tahmin ediliyor. Ayrıca artık tam bir spor dalı olarak görülmeye de başlandı… 2022 Asya Oyunları için takvime dahil edildiği gibi, 2024 Olimpiyat Oyunlarına da dahil edilmesi hedefleniyor.

Kendilerinden sıkça söz ettiren Z nesli gençlerimiz de uluslararası transferleri ve oyunlardaki başarılarıyla ülkemizin adını duyurmaya devam ediyorlar. Woxic lakabıyla tanınan Özgür Eker bu hafta konuğum. Adından söz edilmeyen yer, ülke yok gibi… Spordaki uzmanlıkları kadar genel kültür ve bilgi seviyelerinin de ne derede yüksek olduğunu onu tanıyınca daha iyi anladım ve son derece gurur duydum.

Özgür Eker’i senden tanımaya başlayalım.

22 yaşındayım. Profesyonel CSGO (e-spor) oyununda "Woxic" lakabı ile biliniyorum. İstanbul, Kadıköy'de doğdum ve bir ara babamın işi sebebiyle Adana'ya taşındık. Sonra tekrardan İstanbul’a evimize döndük ve o gün bugündür İstanbul’dayız.

Kariyerin ve uzmanlığın çok çok yeni bir alan aslında. Ailen bu konuya nasıl yaklaştı?

Evet çok yeni... Özellikle babam bana çok destek oldu annemle ayrılmaları sonrası. Zamanla amatör dönemlerimde kazandığım başarı ve gelirle ona kendimi kanıtlayabildiğim için mutluyum.

Ne mutlu sana. Peki nasıl başladı bu e-spor maceran?

Ben hep oyunlar ile vakit geçirirdim. Bir süre sonra evimize internetin gelmesi ile her gün internet kafede oynadığım Counter Strike oyununu evime de yükleyebilmiştim. Derken sadece oynamak dışında profesyonel arenayı da takip etmeye başladım. Hayaller kurdum: diyordum kendi kendime.

E-sporcu olarak yazılım ve dijital dünyaya ne kadar hakimsin?

Lisede web tasarım ve programlama okudum, üzerine Türk Telekom firmasında 1 sene stajyerlik yaptım. O yüzden bir dönem gerçekten konulara hakimdim ama şu an pratik eksiğimin olduğunu biliyorum. Ancak bizler çoğumuz dijitalden çoğu zaman anlamak da zorundayız. Uçağı mühendisler yapar pilotlar uçurur… Biz de işimizin kaptanıyız.

Peki üniversite eğitimini tamamlayabilsen kariyerinde oyun yazmak gibi bir hayalin de var mı?

Oyun yazmak gibi bir hayalim hiç olmadı. Ben daha çok oynama tarafını seviyorum sanırım. Profesyonel seviyede oynuyorsanız maalesef üniversiteye çok istesek de devam edemiyorsunuz veya derslerinize çalışamıyorsunuz. Çünkü çalışma saatleri üniversite ders saatleri ile aynı zamana denk geliyor. Bu yüzden bir arada gitmesi gerçekten zor. Yakın zamanda derslerde esneklik sağlayan bazı üniversite programları açılmaya başladı. Gelecekte bu soru işareti sanırım tamamen ortadan kalkacak ve eğitim almamız mümkün olacak.

Anlıyorum. Bu alanın eğitimi Yazılım ve/veya Programlama Bölümlerini ilk akla getiriyor. Ya BESYO’da verilebilse…

Mesela, BESYO'da E-spor bölümü olsaydı mutlaka tercih ederdim, hayalim olan bir sektörü daha genç yaşta bilinçli bir şekilde öğrenme fırsatım olsaydı kaçırmazdım sanırım.

Bu e-spor oyunculuğu üzerine eğitimler var mı öğrenmek isteyenler için? Profesyonel anlamda ilerlemek adına…

Evet var. İsveç’te emekli olan oyuncuların kurduğu, para ile ders satın alabileceğiniz platform dahi kuruldu. Yakın gelecekte muhtemelen bu da mümkün olacak.

E-spor nedir?

En basit diliyle bazı bilgisayar oyunlarının profesyonel liglere katılan profesyonel oyuncular ile oynanmasıdır. Çevrimiçi oynanabilen ve kendi kategorilerine ayrılan oyunlarda, yetenekli ve en yüksek seviyede olan oyuncuların arkasından gelen, onları yenmeye çalışan takımların oluşturduğu rekabettir aslında.

Bu sporun adını bu kadar çok duymamız her eve girmesinden denilebilir mi?

Henüz bu başlangıçtı… Daha sık duymaya devam edeceğiz çünkü pandemi döneminden sonra çok büyük turnuvaların yapılacağını biliyorum. Özellikle benim oynadığım oyun olan Counter-Strike'de. Yavaş yavaş insanlar e-spor sektörünün farkına vardılar ve artık televizyon kanallarında yayınlanmaya yani evimizin içine kadar girmeye başladı. Bir yandan e-spor sektörüne destek veren üniversiteleri gördükçe e-sporun geleceğimiz olduğunu görmek zor olmasa gerek.

Spor sağlık için yapılır normalde, e-spor’un faydası neler?

El göz koordinasyonunda gerçekten artış sağlıyor, refleks ve hislerimi bu seviyede geliştirmeyi bu oyun sayesinde öğrendim. Doğru bir kariyer planlaması ile kişisel gelişim için her şeyi aslında yapabilirsiniz. En önemlileri benim için sosyalleşme, dünyada farklı hayatları öğrenme şansı ve yabancı dil öğrenme şansı diyebilirim çünkü hemen hemen her şey İngilizce.

Bir e-sporcunun bir günü nasıl geçtiğini merak ediyorum; İdmanlar gibi… Ek neler yapılmalı?

İdmanlar haftanın 5 günü evet var, günde ortalama 7-8 saat hatta. Kimi zaman daha fazla vakit geçirmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bu bir futbolcunun antrenman sonrası, antrenman alanında kalıp ekstra şut çalışması gibi. Kendini geliştirmek adına yapılabilecek en önemli şeylerden birisi bence psikolojik sağlığı iyi düzeyde tutmayı öğrenmek, çalışma disiplinine sahip olmayı, farklı iş konuları konuşulurken çekinme gibi durumları yaşamama öğrenilmeli.

E-spor’un dünyada geldiği nokta nedir?

Dünya'da geldiği nokta tamamıyla mesleki ve gerçekten kariyer yapılabilecek profesyonel bir iş olarak bakılıyor. Ebeveynlerin bu sektöre bakış açısı da gayet iyi. Aileler çocuklarını bu yönde kısıtlamadan gelişmelerine katkı sağlıyorlar. Hatta kendi gözümle gördüğüm pandemi döneminden önce yapılan turnuvalarda, turnuvayı izlemeye gelen binlerce insanın arasında aileleriyle gelmiş ufak çocuklarla fotoğraflar çektiriyorsunuz, bu hem sizi sevindiriyor hem üzüyor.


Neden üzücü oluyor dedin?

Çünkü Türkiye'de bu konuda çok gerideyiz, genç yaştaki çocukları geçtim, ebeveynlerin dahi henüz konudan haberi yok.

Finansal olarak kazancına gelelim o zaman sizin yaşlarınız için… Nasıl Türkiye ve dünyada? Transfer ücretleri en yüksek kaç oranında?

Profesyonel seviyedeyseniz finansal olarak kazancı gayet yüksek… Aylık 10.000 ila 30.000 Dolar / Euro arasında kazanabiliyorsunuz. Transfer ücreti hatırladığım kadarıyla rekor olarak Brezilyalı yıldız oyuncu "Coldzera" lakabı ile bilinen oyuncunun, MIBR takımından FaZe takımına 1.000.000 Dolar (1 milyon dolar) civarı bir ücret ile transfer olmasıydı. Ben ise Mousesports takımından Cloud9 takımına transfer olurken 300.000 Dolar ücret ile transfer olmuştum.

Bir de çok fazla izleyicisinin olduğunu biliyorum. Canlı olarak kaç milyon izleyicisi var?

Milyonlarca izleyicisi var… Dünya çapında oyunun en büyük turnuvası olan ve "Major" adıyla anılan turnuva 1 milyon canlı izleyici rakamlarını geçmişti. Türkiye'de yapılan bir turnuvada bu rakamlar 10bin ile 50bin arası canlı izleyicisi arasında.

Kaç yaşında jübile oluyor? Bir şehir efsanesinde motor becerilerinin tamamlanmasıyla bu mesleğin 22-24 yaşında bırakıldığı iddiası var…

Söylediğiniz gibi şehir efsanesi… Şu an e-spora halen devam eden 30’lu yaşlarında olup, evlenmiş, hatta çocuğu olan insanlar var ve profesyonel oyun oynamaya devam edebiliyorlar.

Türkiye’ye e-sporda bakışı nasıl görüyorsun? Bu sektörün gelişmesi adına neler yapılmalı?

Dünyaya kıyasla Türk milli topluluğu her yerde bilinen bir ülke. Ülkemizde yeterli sayıda profesyonel oyuncumuz olmasa dahi, onları destekleyen çok büyük bir kitle var. Sektörün gelişmesi adına yatırımlar da yavaş yavaş artık yapılıyor, en azından eskiye göre daha iyi. En büyük ihtiyacımızsa daha çok sporcuya destek verilmesi, eğitim, askerlik konusunda esneklikler yapılması ve vize sorunu yaşamamak önceliklerimiz.

Türkiye milli ne durumda? Alt gruplar var mı yetişen?

Maalesef pandemi döneminde milli oyuncuların oynayabileceği ve yer alabileceği bir turnuva yapılamadı. Alt gruplar tabii ki var, yeni genç yetişen kendini geliştirmeye çalışan 15-16 yaşında çocuklar var. Benim gibi bu alanda olanlar, çalışan o genç insanları gördükçe halen umudun olduğunu görebiliyoruz.

Gündeme getirmeye çalıştığınız bir konu PİNG. “Veri Paketlerinin Yolculuğu”nu herkesin anlayacağı şekilde bize açar mısın?

Elbette! Herhangi bir bilgisayar üzerinden alınan veri paketinin, ilgili sunucuya iletilmesi sırasında geçen süre denebilir. Counter Strike tarzı oyunlarda milisaniyeler çok önemli olduğundan ufacık bir gecikmeden dolayı milyon dolarlar kaybedebilirsiniz. Bu yüzden anlayabileceğiniz gibi Ping bizler için çok önemlidir. Alt yapımız daha kaliteli ve limitsiz bir internete sahip olabilirsek, bu Ping sorununu düşürebildiğimiz kadar düşürmüş oluruz.

Ve aslında birkaç seneye geleceğin girişimcisisin. Bir e-spor yapılanması kurma hayalin var…

Evet, hem de ülkemiz için gururla… Kendi oynadığım oyun sektöründe yetkililerce yapılan işlerin ve yetkililerin bence yetersiz olması bizleri ve beni harekete geçirdi. Bir de yetkili kişilerin halen bazı konulardan bir haber olmaları sebebinin etkisi de var. Bizim gibi e-spor kariyeri yapmış, hatta e-sporu hayatının önceliği yapmış, işin sahasında yetişmiş, işi bilenler tarafından bizim sektörümüze el atılması diğer dünya ile aramızdaki 10-15 seneyi 2-3 seneye indirecek…


Dijital oyunların yakın zamandaki geleceği neler; mesela hologramlar, AI, VR? Nesnelerin interneti gibi evlerimizde kullandığımız bir ürünleştirmesi olur mu?

Yakın süreçte olmasa dahi bu mümkün, VR sektörünün pahalı olmasından ülkemizde fazla kullanılamıyor. Yalnız bir zaman sonra VR satın almak lüks olmak yerine, normal bir şey olursa firmaların bu konu üzerine daha çok yoğunlaşacağını düşünüyorum. Bir de ek olarak bazı turnuvalarda, yakından da gördüğüm, lansmanlar yapılıyor… Burada, yeni çıkacak olan veya proje haline getirilmiş ürünler görüyorsunuz, bu ürünlerin bazılarını anlamakta güçlük bile çektiğim olmuştu.

Yapay zekaya karşı, satrançta da olduğu gibi, hiç mücadele etmeyi düşündün mü? Manuel oynadığın oyun varsa neler?

Düşünmedim ama günümüzde geldiğimiz teknoloji ile değerlendirirsek, çok yakında mağazada çalışan kasiyere de ihtiyacımız kalmayacak. Manuel oynadığım herhangi bir oyun yok ve e-spor sektöründe profesyonel olarak bir dalda oyun oynuyorsanız diğer geri kalan oyunlara vakit kalamayabiliyor.

Hayalindeki gelecek nasıl son olarak?

E-spor sektörünün çok daha büyümesi sağlayıp, ülkemizde güzel organizasyonların yapıldığı ve bütün dünyanın dört gözle beklediği etkinliklere sahip olabileceğimiz turnuvaları düzenleyen kişi olmak en büyük gelecek hayalim…

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Süper Kahramanların Çağındayız: Görsel Efekt Sanatı ve Sanatçıları…

İnanılır gibi değil! Süper kahraman sayılarımızda müthiş bir artış var. Artık fizik üstü becerilere sahip olmak hiç de zor değil; en azından Unreal yani gerçek olmayan ortamlarda...

Görsel Efekt Sanatçılarının (VFX) dijital ortamda yarattıkları canavarlar ve süper güçlü karakterlerle hayal ettiklerimizi gerçeğe yakın hatta gerçekmiş gibi izliyoruz. Deprem veya tsunami sahneleri, masal kahramanları, Mars yolcuları, ütopik gezegenler, uçan, alev alan, ışınlanan kahramanlar artık sadece filmlerde değil, her gün izlediğimiz televizyon reklamları ve müzik kliplerinde, hatta oynadığımız oyunlarla bizler de içindeyiz.

Pekâlâ… Teknoloji öyle hızlı ilerliyor ki çok yakın bir zamanda gerçek ile yapay olanın karıştırılması, yapay olanın arzulanır, beğenilir olmasından da endişe etmeli miyiz? Gerçek kimliklerimiz, çevre ve şartlarımızdan tatmin olmayıp, avatar kimliklerimizle sanal ülkelerde gezmeye başlarmışız…

Merak ettiğim tüm konuları sektörde Animelih olarak tanınan Görsel Efekt Sanatçısı Melih Ahmet Özkök’e sordum. Çok alçakgönüllü ve muazzam esprili bir insan tanıdım onunla. Kahkaha atmadığımız tek an işi ile ilgili konuştuğumuz anlardı. İşini öyle bir disiplinle ciddiye alıyor ki oradan ne derece severek yaptığını anlıyorsunuz.


Melih Ahmet Özkök’ü senden dinleyelim…

1982 Uşak doğumluyum. Ortaokul ve liseyi Uşak Anadolu Lisesi, üniversiteyi de Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünde okudum.

Harika! Görsel Efekt Sanatçılığı… Nereden aklına geldi bu alanda içerik üretmek?

Yani resim ve illüstrasyon çok küçüklükten beri hep hayatımda vardı. Sadece 3D dünyasıyla tanışınca tamamen şekillendi diyebiliriz. Çünkü Bir de ben şanslıyım çünkü bu mesleği yapmasaydım da oturup gene bunları üretecektim. Şu an artı olarak üstüne para veriyorlar işte…

Animelih, tam olarak alanında girişimciliğe de adım atmayı düşünüyor musun?

Şöyle özetleyeyim. Ülkemizde az bilinen bir mecra veya alandaki, az sayıda bu işi yapanlardan birisiyim. Sadece ben patron ya da girişimci olabilecek yetenekte ve karakterde birisi değilim diyebilirim. O yüzden bu konular bana biraz uzak geliyor. Ve yaratıcılığı öldürmese de azaltacağına inanıyorum. Ben üretmeyi seviyorum.

Senin uzmanlığın görsel efekt, görselleştirme, animasyon… Tam olarak uzmanlığında olanları tek tek yazar mısın? Türkçe çevirileriyle hatta. Biz de anlayalım sizi.

Elbette. Yani çok kısa anlatabileceğim şeyler değil aslında, çünkü her başlık altında çok fazla dalları barındırıyor. Ama benim yaptıklarımı tırnak içinde “kısaca” anlatacak olursam;

Çekimi çok zor ya da mümkün olmayan sahneler oluşturmak, yapılan çekim üzerinde eklemeler, düzeltmeler yapmak ya da o sahnenin estetiğini değiştirmek için bilgisayarda üretilen görüntülerle çekilen gerçek görüntüleri birleştirmek diyebiliriz.

Kabaca, gerçek görüntülerle birleştirilecek yapay görüntüler ya da tamamı animasyon olan ve bilgisayarda üretilen görüntüler diyebiliriz.

Çok farklı animasyon teknikleri var ama ben özellikle 3d animasyon tarafındayım. Bunun da altında Modelleme, dokulama, rigleme, ışık, render vb. gibi birçok farklı alanlar var.

gibi birçok bilgisayar programıyla da bu söylediklerimizi yapabilmek mümkün.

Güzel, eğitimimizi de aldık. Peki, bu görsel efekt sanatçılığı için verilen eğitimler yeterli mi?

Eğitim konusuna girmesek mi? Tamam, tamam… Yani hep verdiğim bir örnek var aslında. Benim ortaokulda resmim 2’ydi. Zor geçtim yani. Ama üniversitede yetenek sınavıyla Resim ve Grafik Tasarım bölümü okudum. Şimdi eğitimden nasıl bahsedeyim? Benim anladığım en azından benim dönemimde şu… Ortaokul ve lise sanat eğitiminde:

Üniversiteye gelirsem de 3-5 tane üniversite dışında sanat eğitimi, hiç gerçek bir ateş görmemiş kişilerin sana: “Yangın nasıl söndürülür?” ü öğretme çabasından ibaret. O yüzden bizim sektörün eğitiminde çok fazla atılması gereken adım var bence.


Hangi ülke en ileri atılımcı dersin?

Dünyada ülkesel olarak değilse de kişisel olarak: “Vayyyy güzel iş!” dediğim işlerin altından genelde Amerikalılar, Japonlar, Macarlar ve enteresan ama Hintliler çıkıyor.

Bir dolu program satın alımı ve bunları yapma kabiliyetinde olan en az bir bilgisayar sahibi olmak…

Evet. Her işte sermaye gerektiği gibi bunun için de gerekiyor. Yani iyi bir bilgisayar bu işin olmazsa olmazı. Minimum 20-25.000 TL’lik bir bilgisayar gerekli bence. Artı olarak da kullanılan programlara göre senelik 1.500 TL’den 20.000 TL’ye kadar değişen lisans ücretleri var tabi ödediğimiz.

Dijital alanda animasyon ve efekt becerinle daha büyük bir noktaya getirmek istediğin bir hedefin var mı?

Yani artık hedeflerim daha minimal ve huzur odaklı. Kendi istediğim ve kafamda yıllardır kurguladığım, tamamen beni ve tarzımı yansıtan filmler, animasyonlar ve illüstrasyonları yapmak istiyorum sadece. Beklentisiz bir şekilde.

Bunu ümitle beklediğim için soruyorum: Ülkemizden bir Yüzüklerin Efendisi çıkar mı?

Çıkamıyor… Ya da çıksa da belki ben görmeye yetişemem diyeyim. Çünkü her ne kadar bilgisayar başında oturup yapıyoruz gibi görünse de aslında çok masraflı bir iş bu. Türkiye’de çekilen filmlerin bütçesi, LOTR’in (Yüzüklerin Efendisi) bir sekansını bile karşılayamaz.   Bir yandan da Türkiye’de şu anda daha çok reklam ve klip sektöründe bizim işlerimiz kullanılsa da sinemada da daha çok görmeye başladık. Ama elbette yaptığımız işler bütçeye çok bağlı olduğu için, ne kadar ekmek o kadar köfte…

Türkiye’de görsel efekt ve animasyona bakışı nasıl görüyorsun?

Hala emekleme aşamasındayız bence. Yani şöyle örnek vereyim 2004 yapımı “Kutup Ekspresi” animasyon filminde mimik animasyonlarını gerçek oyunculardan capture tekniğiyle alıp 3D karakterlere uyguladılar. Biz 2021’de hala Greenbox (yeşil perde) nasıl kullanılır onu konuşuyoruz. Yani onlar icat ediyorlar, biz hala onların icatlarını kullanmayı öğreniyoruz.

Anlıyorum peki bu alanda yetişmiş insan gücümüz ne durumda sence?

Açıkçası yetişmiş insan gücümüz de çok fazla eğitim olanaklarımız olmadığı için kendi kendini yetiştirmiş insanlardan oluşuyor genelde.

Görsel efektlerin yakın zamanda gideceği neler var?

Görsel efekt ve CGI konusunda gidişat gerçekçilik ve hız üzerine olacak bence.  Bir süre sonra, muhtemelen, üretilmiş olanı gerçeğinden ayırmak imkânsız olacak. Teknolojinin ilerlemesi ve Zbrush/ Mudbox tarzı sculpting temelli programlar sayesinde de çok yüksek poligonlu modellerin kullanımı oldukça yaygınlaştı. Bu da gerçekçiliği önemli oranda arttıran bir unsur.

Anlıyorum… Mesela hologramlar veya nesnelerin interneti gibi evlerimizde kullanacağımız bir ürünleştirmesi mümkün mü sence?

Şöyle açıklayayım. Çok hızlı bir tüketim çağında olduğumuz için, bu işler real time (gerçek zamanlı) şekline evrildi ve daha da evrilecek. Bireysel kullanımda daha çok göreceğiz bu tür uygulamaları. Yani yeşil perdede bir sahne çekerken o sahneyi kafanızda kurguladığınız şekliyle aynı anda görüp, işleyip, o anda değişiklik yaparak ilerleyebileceğiz. Şu an çoğunlukla bu işlemler için önce çekim yapılıp, sonra bilgisayarda görsel sanatçılar tarafından günlerce hatta aylarca işlenip, istenilen kompozisyona dönüştürülerek yapılıyor. Ya da çok büyük bütçeli işler bu şekilde real-time çalışabiliyor. Ama er geç, basitleştirilmiş haliyle de olsa son kullanıcıya bu olanakları sunabilecek araçların yaratılacağını düşünüyorum. Aslında teknik tarafı çok bilmeye gerek kalmadan fikir ve hayal gücüne önem verilecek. Bunlar şahsi fikirlerim tabii ya da temennilerim diyelim.

Yaptığın işlerden de kısaca söz edelim istiyorum. Kimlerle çalıştın?

Ben en çok reklam ve klip alanlarında çalışıyorum. Çok fazla kişiyle çalıştım aslında ama aklıma gelenlerden… Sibel Can, Hayko Cepkin, Manga, İrem Derici, Demet Akalın, Ziynet Sali, Serdar Ortaç, Aydilge… Bilim kurgu işlerimi de seviyorum ve apokaliptik işler de genelde en zevk alarak ürettiğim işler. Hani: “Bir uyanmışsın, dünya yok olmuş…” tarzı şeyler.

Dijital oyun sektörüne iş yapıyor musunuz?

Elbette. Mesleğe yeni başladığım zamanlar bir oyun firmasında belli bir süre çalıştım. Oyun piyasası düşünülenin aksine çok büyük bir sektör. Yani şu an dünyanın en karlı, en yüksek cirolu şirketlerinin büyük kısmı oyun sektöründeki şirketler. Mesela LOL adlı oyunun 2018 dünya şampiyonası resmi izleyici sayısı 99 milyon farklı kişi. Bu yüzden de gelişimi hep devam eden bir sektör ve elbette bu alanda da bir şeyler yapmaya devam etmeyi seviyorum.

Gelir elde etme konusunda sizin sektör fark yaratıyor mu? Önceden resimle uğraşmak hobiydi düşünürsek…

Bu bir meslek artık.  Nasıl muhasebeciliği hobi olarak yapmak ne kadar mantıklıysa bu işi de hobi olarak yapmak o kadar mantıklı bence. Bir de güzel yanıysa mesleğiniz hobiniz olduğu zaman başarılı olmak daha kolaylaşıyor. Ülkemizde çoğu mesleğe göre daha iyi gelir elde edebilirsiniz ama yurt dışında bu işi yapmak çok daha fazla kazandırıyor diye biliyorum. Özellikle internetin sağladığı olanakları düşünürsek artık yurtdışına iş yapmak da eskisi kadar zor değil. Türkiye’de çok başarılı görsel efekt ve CGI sanatçıları var. Özellikle yeni nesil bu konuda çok daha bilinçli ve dolu geliyor. En azından korkmuyorlar.


Resim vs Gelecek… Bir genç nesil görsel efekt sanatçısı gözünden dijital, teknoloji ve gelecek nedir?

Bizim jenerasyonun göreceği gelecek biraz zor çünkü çok ara bir döneme denk geldik ve bu geçişin sancılarını biz yaşayacağız gibime geliyor. Ama gidişat gösteriyor ki insan bedeni de gelişen teknolojiyle birlikte dönüşecek. Nesnelerin İnterneti derken, insanın da bir nesne olmaya başladığını göreceğiz belki. Post hümanizm, Trans hümanizm uzun zamandır tartışılıyor ama gerçekleşmeye başladığını göreceğimiz zamanları da yaşıyoruz muhtemelen.

Yapay zekâ yazılımların da resim yapacakları konuşuluyor…

Evet. Yapay zekayı seviyorum. Ve ondan da çok fazla şey öğreneceğimize inanıyorum. Zaten yapay zekadan kaçamayız, bu bir şekilde hayatımızın merkezine geçecek. Ben de diyorum ki: Çoğu sektörde olacağı gibi bizim sektörde de yapay zekanın çok fazla etkisi olacak. Olmaya başladı bile. En basiti, şu anda yüz değiştirme olarak bildiğimiz DEEPFAKE yapay zekâ kullanarak işleyen ve işini korkutucu derecede iyi yapan bir görsel efekt çeşidi aslında.

Hadi bize hayalindeki gelecek güzellemeni, fantastik fikrini aç…

Bu konuda üretilmiş ve üretilecek her fikre açık olduğumu söyleyebilirim. Bana kalsa, Antroposen Kıyamet’e evrilecek bir gelecektense, insanoğlunun “bir parçası olduğu bütünle” daha uyumlu yaşadığı bir uygarlığın kurulabildiği bir gelecek fikrine daha sıcak bakabilirim. Öyle bir dünyada da “Ne iş olsa yaparım aabiiii…!” :)

 

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Z Kuşağı Küresel Isınma ve Su Kullanımının Farkında: 1 Damla Hareketi!

Z kuşağı ile havadan sudan konuştuk… Gerçekten! Hem de sayısal ve bilimsel verilerle, içtiğimiz su, soluduğumuz hava tüm dünyada nereye gidiyor, yakınsa eğer peki ya geleceğimiz nasıl olacak tek tek konuştuk. En güzeliyse bu gençler şikâyet etmek yerine gelecekleri için sağlam çözümlerle geliyorlar.

Ülkemizde, özellikle pandemi döneminde ivme kazanan, dayanışma ve farkındalık çalışmaları sosyal medyanın da gücüyle çok gündem oldu. Tüm bunlara reklam ve tanınırlık peşinde olmadan gönülden destek verenlerse başımızın tacı oldular… Biliyorsunuz sosyal medya bu sosyal sorumluluk ve farkındalık çalışmalarının büyük bir çoğunluğuna ev sahipliği yapıyor. Çok da konuşulup, yorumlanıyor konu haklar olunca… Özellikle kıvrak zekâlarıyla ve diğer nesillere göre daha evrensel ve eleştirel bakma becerileriyle Z kuşağı da en çok hedefe alınanlardan:

Evet! O, Z kuşağı iyi ki varlar… Bu hafta o kuşağın 16 yaşında olan bir grup temsilcisiyle birlikteyiz. Dünyayı pandemi kadar düşündürmesi gereken, henüz felakete dönüşmeden alınabilecek önlemlere değindikleri bir farkındalık projesi başlattılar: “1 Damla Hareketi!”. Artık gerçek rakamlar ve bilimsel verilerle “ konusuna ülke çapında değinilmesini istiyorlar. Sloganları: ve belirttiklerine göre: “

1 Damla Hareketini başlatan siz gençleri kısaca tanıyalım.

Merhaba, tabii. Bizler Anıl Salman, İbrahim Hakan Öner ve Ahmet Faruk Avcı 16 yaşındayız ve Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi’nde (HASAL)10. sınıfız.  1 Damla Hareketi isimli projemizi Derya Sofular ve Seçil Özdemir Hocalarımızın desteğiyle üç öğrenci olarak başlattık. Hepimiz doğma büyüme İstanbulluyuz ve Üsküdar'da yaşıyoruz.

Roketsan’ın bir laboratuvar açacağından bahsetmiştiniz okulunuzda. Bir devlet lisesisiniz. HASAL ve öğrencilerini özel kılan nedir?

Evet. Roketsan yakında okulumuzda bir robotik ve yazılım laboratuvarı açıyor. Sektörel iş birlikleri yapılıyor. Okulumuzun sloganı: İstanbul Anadolu yakasının en iyi puana sahip proje okullarından biriyiz ve hemen hemen çoğu öğrencinin hayallerini süsler. Bir de bizleri geleceğe hazırlamak için kuaförlük, cam seramik, takı tasarım, konfeksiyon, gastronomi gibi sosyal ve kültürel alanda atölyeler açar.  İlk senesinde İngilizce hazırlık eğitimi yanında Almanca, İspanyolca, Japonca, Fransızca ve Çince kurslarımız da var. Son olarak da okulumuz International Baccalaureate (IB) sistemiyle başarı ve saygınlığını dünya çapına çıkarttı.

1 Damla Hareketi nedir gençler? Amaçlarınızı merak ediyorum.

Aslında çok net. Adı gibi… Bir damla suyun dahi gereksiz yere kullanımını önlemek, suyun her bir damlasını korumak adına insanları bilinçlendirmek istiyoruz. Ülkemizde özellikle İstanbul’umuzda ortaya çıkan su sorunu bizleri harekete geçiren bir kıvılcım oldu. Sosyal medya üzerinden hem insanlara ulaşıyoruz hem de bize katılmak isteyen başka gençlere erişiyoruz. Bir de projemizi daha da sistemleştirmek ve yaygınlaştırmak adına üye sayımızı her geçen gün artırıyoruz. Kendi okulumuz yanında ülkemizdeki bütün öğrenci arkadaşlarımıza projemizin kapısı açık.

Anlıyorum. Şimdi biraz daha detaylara girelim. Mesela su ayak izi bu aralar çok konuşuluyor. Bu gayet önemli bir adım…

Kesinlikle! Su ayak izi, özetleyecek olursak, tüketilen temiz su ve kirletilen atık su sonucunda ortaya çıkan su miktarlarının hesaplama yaklaşımıdır. Bizim için onu önemli kılan şey ise bize ne denli su israfında bulunduğumuzu en kısa yoldan gösterip bizi uyarması. Şu anda internetten hazır olan bir su ayak izi ölçer kullanıyoruz ancak çok kısa süre içerisinde tamamen yerli ve milli su ayak izi ölçerimizi de tamamlayıp kullanıma sunacağız.


Yerli ve milli su ayak izi yazılımı… Mükemmelsiniz gençler. Peki sizce Türkiye’de su ile ilgili geldiğimiz durum nedir?

Dünya Kaynaklar Enstitüsü’nün, Su Kıtlığı Risk Listesi’nde (2019) ülkemiz 164 ülke arasından 32. sırada yer alıyor. Bu da eğer gerekli önlemler alınmazsa su kıtlığının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Ülkemizde şu anda genel olarak bir su sıkıntısı var. Özellikle büyükşehirlerde bu problem daha da ön planda. Mesela İstanbul için İSKİ’den aldığımız verilere göre doluluk oranı %24,66. Bu da barajlarımızın 3/4’ü boş demek. Aynı şekilde Ankara da bu durumdan ciddi bir şekilde mustarip. Baraj doluluk oranı ASKİ'den aldığımız verilere göre %20,50. Neredeyse 4/5’i boş demek oluyor. Bunlar ciddi rakamlar ve aynı zamanda da cumhuriyet tarihinin en düşük rakamları. Aynı şekilde Bursa da bu durumdan ciddi şekilde etkilenen illerden. Doluluk oranı %20’nin altında. Su sorunu zaman zaman gündeme geliyor ancak yeteri kadar yankı uyandırmıyor maalesef. Biz de zaten bu noktadaki sorunu çözmek için bu projeyi başlattık.

Türkiye’nin su kullanımı verileri ne durumda çıkıyor araştırmalarınızda?

Özellikle son yıllarda artan bir grafik çiziyor... Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerine göre 2010 yılında su kaynaklarında çekilen su miktarı 49,95 milyar metreküp iken 2012 yılında 55,96 milyar metreküpe yükselmiş, 2016 yılında ise bu rakam 60,38 milyar metreküpe ulaşmış. Su kullanımı indeksi olarak nitelendirdiğimiz tatlı su kaynaklarından çekilen su miktarının toplam tatlı su kaynaklarına bölünmesi ile elde edilen yüzdelik oranları incelersek Türkiye’nin su kullanım indeksi 2010 yılı için %21,3, 2012 yılı için %23,9, 2014 yılı için %21,6 ve 2016 yılı için %25,8’ dir. Bu gösterge için %20’nin üzerinde bir su kullanım indeksi değeri su kıtlığını, %40’ın üzerinde bir değer ise şiddetli kıtlığını göstermektedir. Bu gösterge ülkemizin sürdürülebilir su kaynakları yönetimi konusunda önlemler alması gerektiğini göstermektedir.

Küresel olarak su kullanımında Türkiye dünyaya kıyasla nerede?

Dünyada kişi başına su tüketimi günde 80L civarındadır. Ülkemizde ise kişi başı günlük su tüketimi 190 litredir. Dünya ortalamasının 2 katından fazla su tüketiyoruz. Vatandaşlarımız ülkemizin 3 tarafı denizle çevrili olduğundan dolayı su açısından zengin olduğumuzu düşünebilirler fakat gerçekler tam tersi. Eğer bu doğrultuda gerekli bilinçlendirmeler ve farkındalık çalışmaları yapılmazsa ülkemiz 2030 yılında kişi başına düşen su miktarına göre su fakiri ülke kategorisine girme tehlikesiyle karşı karşıya. Bugün belki de musluğu açtığımızda suyun geleceğini bildiğimiz için bu kadar rahatız fakat geleceğimizi düşünmek zorundayız. Bundan dolayı biz diyerek bu yola çıktık. Sadece gelecekte değil şu anda bile dünya üzerinde yeterli veya sağlıklı suya ulaşamayan milyarlarca insan bulunmaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık %20'sine karşılık gelen 1,4 milyar insan yeterli içme suyundan yoksun olup, 2,3 milyar kişi sağlıklı suya hasrettir. Bazı tahminler, 2025 yılından itibaren 3 milyardan fazla insanın su kıtlığı ile yüz yüze geleceğini göstermektedir.

Mükemmel! Suyun önemi nedir kısaca özetler misiniz?

Su canlıların yaşaması için hayati öneme sahiptir. En küçük canlı organizmadan en büyük canlı varlığa kadar, bütün biyolojik yaşamı ve bütün insan faaliyetlerini ayakta tutan sudur. Biz suya muhtaç canlılarız, açlığa yaklaşık 56 gün dayanabilirken, en fazla 3 gün susuzluğa dayanabilmekteyiz. Su sadece doğrudan içmek için değil tüm faaliyetlerimiz için kıymetli bir maddedir. Her giydiğimiz kıyafetin üretiminde her yediğimiz yiyeceğin oluşumunda su en büyük gereksinimdir. Suyu bu sebepten dolayı nefes almaktan sonra en temel ihtiyacımız olarak sayabiliriz.

Sayısal alandasınız. Hedeflerinizde uluslararası üniversitelerde tıp ve mühendislik var…

Evet. Hepimiz sayısalcıyız ve olmak istediğimiz meslekler sayısal kategoride bulunuyor. Buna rağmen bu projeyi başlatmamızın nedeni su alanının sadece sözel veya sayısal değil tüm insanlığı ilgilendiren bir konu olmasıdır. Bizi bu konuda bir proje yapmaya iten sebeppek İstanbul’daki barajların doluluk oranlarının kritik seviyelere düşmesi sonucunda bizim bu sorun karşısında bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünmemiz oldu. Sadece bugünlerde sıkıntı net bir şekilde gözlemlendiği için değil sürekli olarak suyun kıymetini bilmemiz gerekiyor çünkü her ne kadar dünyamızın %70′ini sular oluşturmakta olsa da yeryüzündeki su kaynaklarının yaklaşık %0,3′ü kullanılabilir ve içilebilir özelliktedir ve gün geçtikçe bu sınırlı kaynaklarımız tükenmektedir. Herkesin bu konuda bir çaba göstermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Küresel ısınma hakkında bilgi verir misiniz?

Küresel ısınma, atmosfere salınan karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların neden olduğu düşünülen sera etkisinin sonucunda, dünya üzerinde yıl boyunca kara, deniz ve havada ölçülen ortalama sıcaklıklarda görülen artışa verilen isimdir. Buzulların erimesi, yağmur miktarındaki sağanak şeklinde yağışlarda artış, denizlerin su düzeyinde yükselme, fırtına ve sel hasarlarının artması, tundraların erimesi, buharlaşma miktarında artış ve kuraklık gibi birçok soruna sebep olur. Eğer su sorununa kalıcı olarak çözüm bulmak istiyorsak küresel ısınmayı yavaşlatmalıyız.

Peki neler yapılmalı bu gibi felaketleri önlemek için?

Şöyle açıklayalım… Bunun için öncelikle devletimizin fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji sistemlerini yaygınlaştırması, geri dönüşüm projelerini arttırması ve desteklemesi gerekiyor. Bizler de ağaç dikerek, arabalarımız yerine bisiklet ile ulaşımımızı sağlayarak yarınlarımız için önemli bir adım atabiliriz. Küresel ısınma ve su sorununun artması ile suyun daha zor bulunacağı ve bu sebepten bir elmas kadar değerleneceği bir gelecek tahmin ediyoruz.

Anlıyorum. Suyun bu derece önemli olacağı tahminlerden örnek verir misiniz?

Elbette. Bilimsel araştırmalara göre 2050 yılında 5,7 milyar insan güvenli suya ulaşamayacak. Bu kadar insan yaşamak için bir yerden su bulmak zorunda bu sebeple göçler ve kargaşalar ortaya çıkabilir. Eskiden petrol gibi değerli kaynaklar için yapılan savaşlar artık su için yapılacak gibi duruyor. Su kaynaklarının bol olduğu ülkeler, su kaynakları tükenmekte olan ülkeler için hedef haline gelecek. Tabii ki bu sıkıntılı geleceğimizi bugünden önlem alarak hep beraber kurtarabiliriz.


Su arıtma uygulamaları var mı ülkemizde?

Evet… Ülkemizde atık su ve içme suyu arıtma sistemleri bulunuyor fakat atık suların yeniden kullanımı kısmında diğer ülkeler kadar ilerleme kat edilememiş. Bir şekilde arıtılmadan alıcı ortamlara bırakılan atık sular, miktarı her geçen gün azalan su kaynaklarının kirlenmesine neden oluyor. Bu nedenle var olan su kaynaklarının kirletilmemesi ve su kaynaklarının daha verimli kullanılması için atık suların arıtılması gerekir.

3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkeyiz. Bunu değerlendirebilir miyiz? Bu bizi en çok rehavete düşüren konu aslında…

Kesinlikle değerlendirilmeli! Ülkemizde deniz suyu ile halkın içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılandığı tek yerleşim bölgesi Avşa ama dünyanın başka bölgelerinde benzer uygulamalar var. Deniz suyunu şehir suyu olarak kullanan ülkelerin başında Arap ülkeleri geliyor. Suudi Arabistan denizden yılda 5 milyar m3 şehir suyu elde ediyor. İsrail ve İspanya’da da çok sayıda tesis var. En son yatırım İsrail’de yapılan “Ashkelon” tesisi. Yılda 110 milyon m3 deniz suyunu ters ozmos sistemi ile arıtan bu tesisin yatırım maliyeti 212 milyon dolar.

Çok ciddi rakamlar anlaşılan deniz suyunu arıtmak… İstanbul’u ön görerek çalışma yapılsa?

Evet… Aslında deniz suyunun tuzunu ayıran tesislerin yatırım maliyeti ötesinde işletme maliyeti yüksek. Bu tesislerde 1 m3 suyu arıtmak için 3 kwh elektrik kullanılıyor. İstanbul’un günlük su ihtiyacını karşılamak için buna benzer en az 10 tesisin kurulması gerekiyor. Deniz suyu arıtma sistemleri maliyeti yüksek de olsa çareler azaldığında uygulanabilecek bir çözümdür.

Anlıyorum. Çare yok değil. Peki ya yer altı sularımız ne durumda ülkemizde? Yeterli mi?

Şöyle… Türkiye'de kullanılabilir yer üstü ve yer altı su potansiyeli yıllık toplam 112 milyar metreküpü buluyor. Bu potansiyelin 57 milyar metreküpü kullanılıyor. Suyun 44 milyar metreküpünden tarım sektöründe, 13 milyar metreküpünden içme-kullanma suyu olarak yararlanılıyor. DSİ, gelecek yıllarda su sıkıntısı çekilmemesi için arzın artırılması ve talebin kısıtlanmasına yönelik çalışmalar yürütüyor. DSİ verileri Türkiye’nin giderek artarak yer altı sularını kullandığını gösteriyor. Şu anda yer altı sularında büyük bir azalma gözlemlenmiyor ancak son derece hassas bir yapıda olan bu kaynakların temkinli bir şekilde kullanılması ve korunması gerekiyor.

Tarım, tarım arazileri ve sulama yöntemleri ile de ilgili gelişmeleri takip ediyor musunuz?

Tabii ki de! Olmazsa olmaz konulardan... Ülkemizde kullanılan toplam suyun yaklaşık olarak %74’ü sulamada kullanılmaktadır. Kullanılan sulama yöntemleri içerisinde en fazla su kaybı maalesef ülkemizde en çok uygulanan yüzey sulama yönteminde oluşmaktadır (su kaybı %35-%60 arasında), yağmurlama ve damla sulamada ise su kaybı daha azdır (%5-%25 arasında). Çiftçilerin suyu gelişigüzel ve bilinçsizce kullanmaları hem kendilerine hem kullandıkları doğal kaynaklara (toprak ve su kaynaklarına) hem de ülkeye fayda yerine zarar veriyor.

Tarımda sulama yöntemindeki yanlışlar sebebiyle verilen bu zararlara örnek verir misiniz?

Mesela… Bilinçsiz sulama yapılması nedeniyle ülkemizde binlerce dekar arazi tarım yapılamaz hale gelmiş ve verim kayıpları oluşmakta... Çiftçilerin bilinçsiz sulama yapması sonucunda bir yandan aşırı su verilerek toprak erozyonu, taban suyu yükselmesi ve tuzlanma veya çoraklaşma gibi çevresel sorunlara neden olunurken su da israf ediliyor.

Tarımla uğraşan çiftçilerimize su kullanımı konusunda çok büyük iş düşüyor…

Kesinlikle. Ülkemizde çiftçilerin bilinçlendirilmesi için eğitimler gerçekleştirilmeli. Sulama yöntemleri ve yöntemlerin oluşturacağı sonuçlar hakkında bilgilendirilmeli, modern sulama yöntemleri teşvik edilmelidir. Doğru sulama ve su tasarrufu yapan çiftçilere teşvik ve destek amaçlı ayrıcalıklar (vergi indirimi vb.) tanınmalı.

Peki, tüm bu uğraşlarınızda size yapılmasını istediğiniz desteklere ulaşabiliyor musunuz?

Evet, yeni yeni bu konuda yetkili mercilerle görüşmelerimizi başlattık. Kâğıthane, Üsküdar, Kadıköy ve birçok belediyeyle iletişim halindeyiz. Devlet Su İşleri ile de durumu daha iyi değerlendirmek için birlikte çalışacağımız konusunda anlaştık. Aynı zamanda Anadolu’da da projemizin adını duyurmak adına Safranbolu Belediyesi ile kardeş proje olmayı görüşüyoruz. Çok yakın süre içerisinde de amacımız Cumhurbaşkanlığı yetkilileri ile de iletişime geçip işimize daha da resmiyet kazandırmak.

Z kuşağısınız, hem de dolu dolu! Z kuşağı hakkında ne çok yorum yapılıyor son yıllarda…

Çok… Z kuşağı içinde olan gençler olarak bu olumsuz yorumları üzüntüyle karşılıyoruz. Bizler dahil olmak üzere gençler bu görüşlerden dolayı baskıda hissediyor ve geleceğe umutsuzca bakmak zorunda bırakılıyor. Fakat bu baskıları kırmak ve topluma hiç olmadığı kadar katkı vermek de tamamıyla bizim elimizde.

Gençler mucize gibisiniz. Bilim, gelecek, teknoloji ve dijital çağ sizler için neyi ifade ediyor?

Teşekkürler. Bilim olmadan hiçbir yere varamayacağımız artık herkes için bir gerçeklik ve biz gençler de bu yoldan gitmek zorunda olduğumuzun farkındayız. Yakın gelecekte kendini gösteren ve bizi bambaşka noktalara taşıyan bilimsel çalışmalar ve teknolojik gelişmeler bunun bir göstergesi. Etrafımızdaki her şeyin dijitalleşmesi ise artık bize yabancı olmayan bir durum. Büyük kolaylıklar ve pratiklik getiren bu yeniçağın kendine has dinamikleri ve gereklilikleri olduğu da aşikâr. Tarih ise bize açıkça gösteriyor ki mevcut çağa ayak uydurmamak kendini kandırmaktan öteye geçememekten başka bir şey değil.

Çok yaşayın, okuyun, gelişin! O zaman gelelim, “Yerli ve milli” kavramına…

Yerli ve milli kavramının bu kadar önem görmesinden dolayı son derece memnunuz. Kendimiz üretmediğimiz sürece başkalarına bel bağladığımızı anladığımız noktada bu bir zaruret haline geldi. . Biz kendimizi her alanda geliştirerek üretme ve yeni bir şeyler ortaya koyma hayalimizi her zaman koruyoruz. Umarız gerçekleştirmeyi başarabiliriz.

Bir de beyin göçü hakkında yorumlarınızı merak ediyorum…

Beyin göçü… Maalesef hiç ama hiç karşılaşmamamız gereken bir durum. Bunun temel nedeni ise eğitimli kişilere çalıştıkları alanda imkân verilmemesi. Umarız insana yatırımın değeri daha da anlaşılır ve insanımızı en verimli şekilde kullanabiliriz.

Böylesine bilgi dolu, heyecanlı bir söyleşinin sonunda hadi şimdi bana bir ütopyanız, hayalinizden bahsedin…

Elbette… Sadece kiminin ütopyası bir başkasının distopyası olabiliyor. Bizim genel anlamda ütopyamız teknolojinin insanların hayatını bugünkünden çok daha fazla şey kattığı, aynı zamanda insanın yaratılışına uygun yaşayabildiği barış dolu bir dünyadır. O günün şartlarında çok daha farklı meslek grupları olurdu ve biz de insanlığa faydalı olabilecek, severek yapabileceğimiz her alanda meşgul olurduk…

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Taş, Kağıt, Tablet! Çağları Tasarlayan Grafik Sanatçıları Dijitalde…

Her şey grafiğin bir fikri anlatabilmesi için tasarlanmasıyla başladı… M.Ö. 44.000’lerde mağara duvarlarındaki resimler önce deriye sonra kağıtlara geçti. Günümüz teknolojisinin icadıyla da kâğıttan çıkıp dijital olan alanlara evrildi. Bu arada ilginç gelebilir, harflerin sembol ve şekillerle temsil edilmesiyle kullandığımız dilin kendisi de ilk grafik tasarımına örneklerdendir.

Grafik tasarımın kitlelere yayılması matbaanın icadıyla gerçekleşir. Önce Çin, sonra Avrupa ve devamında bizim tarihimizde ilk İbrahim Müteferrika ile anılır. Lale devri döneminin Osmanlı aydınları astronomi, biyoloji, tıp, coğrafya ve mimarlık alanlarındaki gelişmelere ilgi duyarlar. Derken bir basımevi açılması fikrini İbrahim Müteferrika ortaya atar ve ilk matbaayı 1727’de kurar. Böylelikle basılıp çoğaltılan ilk resimli kitap ve ilk resim kalıbı İbrahim Efendi’nin elinden çıkmıştır. Basılarak günümüze kadar gelen kitaplardan biri de 1732 yılında Kâtip Çelebi’nin harita ve çizimleriyle Cihannüma’dır.

Özellikle şirket ve marka pazarının geliştiği sanayi devrimiyle grafik tasarım tüm sektörlerin aranan alanlarından biri olur. İşte o günlerden bugüne bu sektör sürekli deviniyor. Bu alanın girişimci ve tasarımcıları da dijital çağın markalaşma hızıyla ilerliyorlar. Bu hafta grafik tasarım ve illüstrasyona çocukluğundan ilgi duyup, hemen hemen tüm eğitim ve iş kariyerinde bu alanda yetişmiş genç bir girişimci Emre Uysal ile birlikteyiz. Tasarım tarzındaki çeşitlilik kadar Retro ve Vintage’a olan merakı onu birçok rakibinden kolaylıkla ayırıyor.

Emre Uysal’ı tanımaya başlayalım.

İstanbul, Fatih doğumluyum. Lise eğitimim Grafik Tasarım bölümüydü. Daha sonra yine Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünü bitirdim.

Hep Grafik Tasarım var hayatında. Hayallerini gerçek yaptın o zaman.

Sanırım… Çocukken de çizgi filmlerin karelerini resmederdim. O zamanlar şimdiki gibi durdur izle de yoktu. O çocuk aklımla nasıl yaparmışım bilmiyorum ama babamın da yönlendirmesiyle ilgi duyduğum bir işe yöneldiğim ve işimi severek yaptığım çok net.

Bir tasarımcı olarak girişimci olmayı hedeflemiş miydin?

Ben hem alaylı hem mektepliyim diyorum kendime. Hem lise hem üniversite grafik tasarım bölümü olunca ve liseden itibaren staj dönemi dahil reklam ajanslarında çalışma şansını yakaladım. Böyle olunca karar verilmiş bir durumdan öte, akan su yolunu böyle buldu aslında.

Ve firman İcraat Ofisi

Evet… İcraat Ofisi’ni 2012’de kurdum ama öncesinde stajyerlikten art direktörlüğe dönüşen çeşitli sektörlere hizmet veren ajanslarda geçirdiğim koca bir 10 yılım oldu. Ve çoğu erkeğin dönüm noktası olan askerlik dönüşü artık kendi işimi yapmalıyım diyerek girdim bu yola.

Her girişimci biraz tedirgindir en başında… Başarılı olur muyum acaba diye düşündüğün oldu mu?

Kesinlikle! Başladığımda başarılı olacağıma inanıyordum. Sadece zamanla işlerimizin bu derece aranan bir tarzı olacağı çok beklediğim bir şey değildi. Bu söylediğim ukalalık gibi anlaşılmasın lütfen. Benim nitelendirdiğim bir konu değil çünkü. Çoğu iş ortağımızın veya arkadaşımızın: dedikleri için rahat rahat söyleyebiliyorum.

Girişimcilik aslında bir yönetim işi. Tasarım ruhunu, yaratıcılık ve özgünlüğünü nasıl etkiledi sence?

Açıklamaya çalışayım. Tasarımcı olup aynı zamanda bir iş insanı olmak tasarımcılıktan uzaklaşmaya sebep veren bir şey maalesef. Kafanızda şirketin tüm iş ve bütçe akışını düşünmek zorundasınız. Çoğu zaman tam konsantre olup, bir tasarıma başlayıp final edemiyorsunuz. Ama bu iyi bir ekiple sorun olmuyor. Ben bu konuda çok şanslıyım. Sizi iyi anlayan bir ekip ile iş zaten sizin elinizden çıkmış gibi oluyor ve aynı tarzı ilerletebiliyorsunuz.

Retroya olan yatkınlığını da görüyorum eserlerinde.

Evet. Retro objeleri ve vintage tasarımları seviyorum. Renk olarak da turuncu, koyu yeşil ve turkuaz tonları en sevdiğim renklerdir mesela. Bunlar zamanın en güzel objelerine renk vermiş. Şimdi dikkat edin, bir düşünün… En dikkat çeken popart ürünler turuncu veya turkuazdır.

Dünyada da bir Retro akımı vardı son senelerde. Türkiye’yi nerede görüyorsun?

Türkiye retro kullanımı her şeyde olduğu gibi bir anda tüketti bence… Bizim kendi kurumsal kimliğimiz de retro tasarıma sahip ama bunu 2012 de hazırladık o zaman bu kadar popüler değildi ve daha çok fark yaratıyordu. Şu an ise sütçüsünden etçisine herkes bir retro tasarım peşinde. Sanırım bunu da hızla tükettik, doğru mecralarda kullanamadık.

Ya multi disiplinerlik ve yaratıcılık... Sizin tasarım alanında resim, geometri ve dijital bir aradadır. Seni besleyen neler?

Haklısın. Mesela benim multi disiplinerliğim biraz obsesif boyutlarda. Beni etkileyen çok fazla alan var. Bir de bu alanlara detaycılığım, simetri takıntım, o anın hem gerisini hem ilerisini düşünmeye çalışmam da eklenince oldukça yorucu. Elbette bu yoğun kafamı dağıtmamı sağlayan ve beni beslediğine inandığım birkaç şey var. En başında Lego geliyor. Yetişkin Legolarından tutun da 4+ yaş Legolarına kadar hepsi beni besliyor, çünkü onlarla günlük hayatta kullandığım objeler yaratıp kullanarak mutlu oluyorum. İşimle ilgili tasarım yapmak ve Legolar yanında eski model arabalar, eski objeler, eski aydınlatmalar gibi beni besleyen ilham aldığım şeyler.


Grafik tasarımcılara yeni nesil ressam denilebilir mi? Mağara duvarı kâğıda döndü, kâğıt da dijitale benim gözümden çünkü…

Güzel soru... Yeni nesil ressam, grafik tasarımcılara değil de illüstratörlere denebilir kesinlikle. Özellikle yeni tabletleri çok iyi kullanan şimdiki nesil bu işi çok iyi yapıyor. Mağara duvarına resim yapmak da bir yetenektir, dijital çağda bu mecraları çok iyi kullanıp iyi işler çıkarmak da. Yetenek bence zamanın verdiği imkanları kullanabilmek ve içeriden gelen yaratıcılığı dışarı yansıtabilmek aslında.

Çizgi film ve animasyon üretiminde de varsınız.

Evet. Masaüstü tanıtım filmi için karakter ve mekân hazırlıyoruz ve bunu anime ediyoruz. Aslında yine reklam tanıtıcı bir mecra olarak kullanıyoruz. Türkiye animasyonda da çok iyi sadece çoğu alanda olduğu gibi parlatılamıyor ve yeterli maddi imkân sağlanamıyor. Bir Disney olmak çok iddialı gibi gelse de iyi bir rakip olabiliriz şartlar el verdiğinde.

Ne güzel iddialar bunlar. Peki grafik tasarımda yetişmiş insan gücümüz ne kadar nitelikli?

Üniversiteler benim okuduğum yıllarda bence yeterli değildi. Bunu aynı dönem okuduğumuz meslektaşlarımla da konuşma fırsatı bulduğumuzda bu şekilde değerlendiririz. Bizim dönemimizde genelde lise dönemindeki eğitimimiz daha dolu ve reelde daha işe yarar olduğu yönündeydi. Elbette devlet üniversitelerinden Mimar Sinan, Marmara gibi kendini kanıtlamış okulların eğitimine bir şey diyemem. Onların sanatçı yetiştirdikleri kesin, ama mesleklerinde sektöre girdiklerinde ne kadar yeterli oldukları da tartışılır. Sahada çalışmak, kısa zamanda çok iş üretmek gibi konular bambaşka bir deneyim çünkü.

Grafik tasarımda ilerlemek isteyen gençlere ne tavsiye edersin?

Bizim sektör kesinlikle gelecek vaat eden bir meslek şüphesiz. Teknolojiyi, popüler tasarımları, markalar neler yapmış gelişim hikayelerini takip edip, bir de üzerine kendi kafa yapısını ve tarzını eklerlerse aranan kişi olmaları kolay…

Gelir elde etme konusunda grafik tasarım sektörde nasıl?

Gelir elde etme açısından da elbette birçok alana kıyasla süper bir meslek. Bizim alan her sektörün ihtiyacı olan bir iş dalı. Nerenin kapısından girerseniz, kimle tanışırsanız herkes potansiyel müşteri… Mesela ben bunu çok yaşadım. Bazen kaldığım otel, bazen kullandığım bir marka müşterim oldu.

Umut veriyorsun Emre gençlere. Peki bu büyük ajansların tasarımları için ne düşünüyorsun?

Büyüyen ajanslar biraz ticari kaygı içine giriyor. O yüzden yaratıcılıktan uzak basma kalıp dediğimiz işler çıkıyor bence... Geçmişte bende bir ajansta çalışmıştım ve o dönemde de kendi kendime hep: derdim. O yüzden markamın adı ‘İcraat Ofisi’ ajansı değil ve o yüzden oturmuş bizi belirginleştiren bir tarzımız var.

Grafik tasarımda henüz Türkiye’de yok ama yakında olacak veya olmalı dediğin, gelişmelerini küreselde takip ettiğin neler var?

Henüz Türkiye’de yok dediğim bir şey pek yok aslında. Ekipman olarak finansman yeterli olduğu takdirde her tasarımcı dünya ile eşzamanlı gidebiliyor. Baubauhaus, designspiration gibi globaldeki mecraları fırsat buldukça takip etmeye çalışıyorum. Spesifik bir isim veremem belki ama instagramda hashtag araştırarak karşıma çıkan Seymour Chwast’ın ikon ve illüstrasyonu harmanlayarak oluşturduğu tarzı, Ivan Chermayeff’in logo tasarımları zamanın ilklerinden olduğu için fark yaratıyor. Ve tabi İhap Hulusi tartışmasız hayranı olduğum tasarımcı. Yanı sıra takip ettiklerim; yerli yabancı illüstratörler, endüstriyel tasarımcılar, el sanatları, sahne sanatları, kostüm ve dekor tasarımcılarından tutun da akıllı ürünlerin gelişimini takip ettiğim oggusto.com diyebilirim.

Peki, tasarlamaktan en çok zevk aldığın konular?

Çalıştığım dönemde de kendi markamla tasarlamaktan en çok zevk aldıklarım logo, kurumsal kimlik ve ambalaj tasarımı. Logo ve Kurumsal Kimlik markanın en küçük yapı taşı benim gözümden. Hayati bir önemi var işin sürekliliği için ve onun üzerine inşa ediliyor her şey. O yüzden bu konuda uzmanlaştık diyebilirim.

Herkesin hayranı olduğu, instagram fotoğraflarını süsleyen Balat’taki o tatlı ofisinizin tasarımına da bayıldım.

Teşekkürler. Yıllardır bunu duymak hepimizi mutlu ediyor. Ofisin tasarımını kendi imkanlarımla yaptım aslında. Eğer grafik tasarım okumasaydım ya iç mimarlık ya da endüstriyel tasarım okurdum kesin. Bunun açığını da ofiste ve evde kapatıyorum; beni besleyen diğer şey de bu.


Grafik tasarım ve Gelecek… Bir genç nesil tasarımcı gözünden gelecek nediri merak ediyorum.

Genç nesil tasarımcı sıfatı için teşekkürler belki ucundan yakalamışımdır. Teknoloji ve dijital bence paralel gelişen kavramlar. Biri eksikse diğerinin geleceği olmaz. Teknolojinin gelişmesi ile dijitalleşen hayatımızda bilgi çok hızlı akıyor akmasına da bu bir yandan akılda kalıcılığı da azaltan bir sebep bence. Aynı mecrayı baskılı takip etmekle dijital takip etmek nasıl aynı tatmini vermiyorsa, hani dokunacaksın tutacaksın durumu var ya, işte bu dijitalleşme ile azalıyor. Ruhu, duygusu azalıyor.

Ruhu, duygusu dedin ya… Yapay zekâ yazılımların da resim yapıp, tasarlayacakları konuşuluyor.

Yapay zekâ resim yaparsa ilgimi çekmez… Grafik veya herhangi bir tasarım yapacağı konusuysa ilgimi çeker. Nasıl yapamayacağını izlerim mesela. Bu konu açıldığında şunu savunuyorum hep: Yapay zekâ operatörlüğü tabiri caizse işin ameleliğini çok iyi yapar, ama markaya özel, insani iç görüsü olan doğru bir iş çıkaramaz…

Sosyal medya yönetimi de yapıyorsunuz değil mi?

Sosyal medya yönetimi müşterilerimizin isteği ile girdiğimiz bir alan oldu ama çok da sevdik. Aslında temelinde dijital tasarım yatıyor. Sonuçta kullandığın platforma özel içerik, dil ve tasarım geliştirdiğin zaman keyifli iş çıkıyor. Bir de biz genel olarak reklamcı olarak bilindiğimiz için beni meşhur yap, fenomen yap diyenler oluyor maalesef. Hep de ne diyeceğimi bilemediğim bir an oluyor.

Son olarak bize bir uç hayalini özetler misin?

Uç bir hayal değil ama İcraat Ofisi içerisinde yeni bir oluşumla grafik tasarım ve endüstriyel tasarım dinamiklerini bir araya getirip, butik ama ulusal çapta kendinden söz ettiren sıra dışı ve limitli ürünlerin olduğu bir marka yaratmak.

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Teknoloji ve Sanatın Mikrofonda Yolculuğu: Seslendirme ve Dublaj

Sanayi devrimiyle 100 sene önce gerçekleşenlerin güncellenmiş versiyonunu yaşıyor gibiyiz… O zamandan bu yana ses ve görüntünün taşınması süreci sürekli eviriliyor. Ve günümüzde, dijital sunucu çeşitlerinin artmasıyla, içeriklerin çeşitli dillere çevrilmesi ve seslendirilmesi ihtiyacı bir o kadar artıyor; filmlerden, sesli kitaplara…

Seslendirme… Scott Reyns’e göre ilk 1860’larda Parisli kütüphaneci E.S. Martinville’in “Au Clair de la Lune” isimli şarkıyı söyleyen bir kadını fonotografa kaydetmesiyle başlar. Birçok kayda göreyse tarihte ilk seslendirme örneği, 1906 yılında Kanadalı bir mucit ve matematikçi olan Reginald Fessenden’in hava durumunu kaydederek sunduğu ilk transatlantik “kablosuz” radyo yayını olur. Ardından 1928 yılında Walt Disney’in yıldızı Mickey Mouse seslendirilerek bu yepyeni sektör hayata geçer.

Ülkemizde seslendirme 1931 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncularının katılımıyla Yeşilçam filmlerinde hayat bulur. 1968’de kurulan TRT Seslendirme Stüdyolarıyla da o muazzam Türkçe dil bilgisine hakim insanlarımız yetişir.

“Dublaj ve Seslendirme” denince ilk akla diksiyon, hitabet, dil bilgisi ve artikülasyon gelir. Oysa bence bu alana verilen “Mikrofon Oyunculuğu” tanımı daha güzel, çünkü seslendirme sanatında sesin kulağa hoş gelmesi kadar; aktarılmak istenenin seslendirilen sanatçıyla bütünleşip hayat verdiği karakterle özdeşleşmesi gereklidir.

Sesin akılda kalıcılığı, karizması ve sürükleyiciliğine en güzel örneklerden biri olan Kaan Kıran bu hafta konuğum. 1988 doğumlu genç bir seslendirme sanatçısı… Kendisini telefonda ilk duyduğumda verdiğim tepki: “Bu nasıl bir ses!” Tamamen Allah vergisi denilen bir şey. Geri kalanı dili mükemmele yakın kullanmak için aldığı eğitimler, yıllardır alanında kazandığı deneyim ve oyunculuk becerisi…

 


Kaan Kıran, seni senden tanıyalım…

İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Ardından Anadolu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okudum. Hayatım boyunca hep iyi bir dinleyici oldum ve bunun da semeresini aldığımı düşünüyorum. Yakın zamanda da gerçekleştirmek istediğim birçok hayalim var. Bir de ne iş yapıyorsam yapayım, daima en iyisini yapmaya çalışırım. Bu da mükemmeliyetçi yapım ile alakalı bir durum.

Hayaller… O zaman yeni hedeflerin yolda…

Aslında yeni hedeflerden ziyade yapabileceğim kaliteli işlerin tümünü gerçekleştirmek için harekete geçmek diyelim. Mesela sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde gösterilecek projelerde yer almak için adımlar atıyorum.

Şimdiden başarılar. Ülkemizi tanıtarak hepimize gurur sağlayacaksın. Peki, Kaan’ın hayallerini süsleyen bu seslendirme işi miydi her zaman?

Ahh… Çocukluk hayallerim saymakla bitmez aslında da iki tanesi vazgeçilmezim… Mesela, futbolcu olmayı çok istemiştim ve oynuyordum da derken bir anlık ruh haliyle bıraktım genç yaşta. Pişman oldum, içimde kaldı o isteğim her zaman fakat sporun içinde bulunmayı hep istediğim için de amatör kulüplerde teknik direktörlük yaptım, futbol oynadım, radyolarda futbol yorumu yaptım, program sundum.

Futbolun dışındaki bir başka hayalim de şu an yaptığım iş olan “Seslendirme ve Dublaj.” Yaklaşık 12 yıldır bu işi yapıyorum. Çocukken Yeşilçam filmlerini izlerken sesler hep ilgimi çekerdi, ki hala öyle. Alt yazılı bir film gördüğümde bir karakteri kendimle eşleştirip evde televizyon izlerken sesi kısıp seslendirme yapardım.

Netflix, haberler vs. Birçok alanda içerik üretiyorsun…

Evet. Netflix’in birçok projesinde dublaj yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Aslında benim sesimi reklamlar, bilgisayar oyunları, filmler, diziler, belgeseller, çizgi filmler, haberler ve radyoda duyuyorsunuz. Seslendirdiğim işin içeriğine göre insanların hayatına yön veriyorum, bilgi veriyorum, güldürüyorum, korkutuyorum; bazen de onları düşündürüyorum.

O zaman çoğu zaman seni duyuyoruz ama göremiyoruz…

Kesinlikle… İnsanlar sokakta beni tanımıyor doğal olarak, ama herkes sesimi biliyor. Muhakkak bir yerde duydu ve duymaya devam ediyor. Birkaç cümle diyalog gelişince, “Aaa ben bu sesi biliyorum!” diyorlar. Ardından soru yağmuru oluyor. İlginin bu kadar çok olduğunu ilk zamanlar tahmin etmemiştim.

Ben de seninle ilk telefon görüşmemizde bir şok yaşamıştım. Hatırlıyorum, üstüne bir de kahkaha atmıştım bu nasıl güçlü bir ses diyerek sana söylemiştim.

Evet hatırlıyorum. Çoğu kişinin tepkisi de bu şekilde oluyor, alıştım buna. Bir ustam Jön sessin ve ses yelpazen de geniş derdi, bu benim avantajım oldu. Mesela genç erkek de seslendirdim, babam yaşımdaki adamı da. Hatta kimi zaman aynı filmde baba oğlu da aynı anda seslendirdiğim de oldu.

Kaan, bu yakaladığın sıra dışı alandaki başarın için çok çalıştığını ve emek verdiğini biliyorum. Peki eksikliğini duyduğunuz neler var?

Aslında başarının sırrında çok çalışıp işimizi iyi yapmak kadar bence sabır da önemli. Bir söz var ya: “Sen pekmezi iyi yap, sinek Bağdat'tan gelir.” Tam da böyle…

Evet… Seslendirme alanında bir gelişmeye ihtiyaç var. Bu da seslendirme yapanların haklarıyla ilgili bir konu. Çalışma ortamları, alınan ücretler, almaları gereken telif hakları, henüz olmayan sosyal güvenceleri gibi. Bu gibi ana ihtiyaçlar sağlanırsa kendiliğinden çok daha fazla gelişecek bir alan olacaktır.

Anlıyorum. Multidisiplinerlik ve yaratıcılığa gelelim... İlgi duyduğun alanlar futbol, golf, seslendirme ve dijital dünya benim bildiklerim… Başka neler sence seni sen yaptı?

Birçok şey yaptım hakikaten… Bu soruya cevap verirken evet oldukça farklı alanlıymışım dedim. Radyo programı, editörlük, canlı yayın yönetmenliği, tiyatro, seslendirme - dublaj, gıda danışmanlığı, golf, futbol gibi birçok alan var. Hatta hepsinden önce otelcilik geçmişim oldu 2 yıl kadar. Hepsinin bana kattığı birçok şey var. İlk soruda iyi bir dinleyici olmamın semeresini her zaman aldığımı söylemiştim. Dinlerken gözlem de yapıyorum, bu otomatik oluyor. Dublaj stüdyolarında ilk 8-9 ayı yalnızca ustalarımı izleyerek geçirdim Oyunculuk temelinde bir gözlemdir ve bu dublajdaki oyunuma yansıyor. Biz mikrofon oyuncusuyuz... İyi dinlemenin içinde konsantrasyon da var.

Konsantrasyon deyince sen, aklıma golf geldi. Çok seviyorsun.

Çok hem de… 3 yıldır profesyonel golf oynuyorum, dostlarımın tavsiyesi ile başladım. Doğa ile iç içe bir spor olması ilgimi çekti ve keyifle oynuyorum. Turnuvalar da çok eğlencelidir ve bazen arkadaşlarımla antrenmanlar yapmak bana çok büyük bir keyif veriyor… Bu spor dalının bu kadar beni içine çekeceğini tahmin etmemiştim. Dediğin gibi bireysel golf oynarken konsantrasyon birinci önceliktir. Aslında ilgi duyduğum alanların ve mesleklerimin hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğunu görüyorum.

“Seslendirme Sanatçılığı” mı “Mikrofon Oyunculuğu” mu?

Bizim yaptığımız her ne kadar halk arasında “Dublaj Sanatçısı, Seslendirme Sanatçısı” olarak adlandırılsa da biz “Mikrofon Oyuncusu”yuz. Mikrofon veya kayıt cihazı ile çeviriyi veya yazılı metni konuya uygun ve doğru bir şekilde sesli hale getiriyoruz. Sanırım bu alana sanat yerine zanaat denilse daha doğru bir tanım olur diye düşünüyorum.

 

Mikrofona nasıl oynanır peki?

Özetlemeye çalışayım… Yaptığımız işin bir teknik kısmı var. Yerli dublaj, orijinal dublaj, reklam seslendirme gibi hepsinin tekniği farklı. Elbette yetenek olmazsa olmaz gibi görülse de öncelik her zaman doğru Türkçe, doğru dil becerisi. İnsanlar bizim sesimiz güzel diye bu işi yaptığımızı sanıyor. Halbuki biz Türkçeyi güzel, hatta doğru konuştuğumuz için tercih ediliyoruz. Belki de Türkçe’miz hoşlarına gittiği için sesimizin güzel geldiğini düşünüyorlar. Hocam bana şunu demişti ben dublaja başlarken: Çoğu zaman “Çocuk sesi çıkarabiliyorum dublaj yapmak istiyorum.” diyenleri çok duydum. Oysa biz sesi değil, tavrı taklit ediyoruz. Haliyle bu da oyunculuk gerektiriyor. Sonra duygu teknikleri gibi birçok şey var.

 

Seslendirme hayatımıza nasıl girmiş?

Aslında dublaj eskiden tiyatro oyuncularının filmlerde kendilerini seslendirirken, bir dönem o filmlerde oyuncu olmayan fakat yakışıklı veya güzel kadın olduğu için oynatılanları seslendiren ustalarımızla meslek haline dönüşmüş. O dönem filmler dublajlı çekiliyordu…  Şimdi ise sesli çekiliyor. O filmleri sevmemizin nedenlerinden biri de o güzel Türkçeler ve seslerdir.

 

Düzgün diksiyon becerisine sahip olmanın özel hayatına yansıması oluyor mu? Eskiler İstanbul Beyefendisi derlerdi mesela…

Etkisi oluyor muhakkak. Kimseyi etkilemek için özellikle bir şey yapmıyorum fakat dikkat çekiyor, insanlar dikkatlice odaklanıyorlar. Çok güzel konuşuyorsunuz şiir gibi, sesiniz çok güzel diyenler var. Bazen siz konuşun biz dinleyelim diyorlar. Müzik nasıl ruhun gıdasıysa, sesin etkisi var muhakkak. Anthony Hopkins bir röportajında oyunculuğun yüzde 60’ı sestir der. Duyguyu sesimizle veriyoruz.

Yakında Youtube üzerinden seslendirme hakkında bilinmesi gerekenler üzerine program da yapacağını belirtmiştin.

Evet çok yakında başlıyorum. Neden dersen… Seslendirme alanında hem çok az bilgi veren uzman var hem de olan yerlerde de bilgi kirliliği var maalesef. Hele ki bazı yerler var ki bu işe hevesli olanların duygularıyla oynayıp onlardan para sömürebiliyorlar. Ayrıca, hayatımız dijitalleşti. Spordan seslendirmeye birçok konuda YouTube’da insanlara ulaşmak istiyorum. Çevremdeki birçok insan da zaman zaman bana bu tavsiyede bulunuyorlardı ve tamam dedim ben de. Yazdığım derlediğim birçok yazı ve kafamda bazı projeler var. Bunları insanlara aktarmak istiyorum.

Haber spikerliğine ne zaman geçmeyi düşünüyorsun?

Pandemi dönemi bizler için en yoğun dönem haline geldi… Birçok farklı teklif var aslında. Futbol programı sunmayı çocukluk hayalim gibi düşünsem de ana haber tekliflerini de değerlendiriyorum bu aralar. Ayrıca son zamanlarda yarışma programı sunuculuğu teklifleri de almaya başladım. Bilmiyorum, ama düşününce eğlenceli de olabilir diyorum sonra kendime.

Türkiye’de seslendirme dijitalleşen dünyaya kıyasla nerede sence?

Türkiye’de yetenek anlamında iyi konumdayız. Almanya’da 1 haftada yapılan dublajı biz 2 günde hallediyoruz. Fabrika gibiyiz, birçok meslekte olduğu gibi aslında... Bu da az zamanda çok iş anlamına geliyor, fakat yorucu bir durum. Dijitalleşen dünyada artık evden çalışma dönemi var, pratik mikrofonlar kayıt cihazları vs derken çoğu zaman evden çalışıyorum artık. Çok özel durumlarda stüdyoda oluyorum. Bu sebeple teknolojik imkanlar çoğumuzun daha çok proje almasına olanak sağlıyor.

Türkiye’nin en çok izlenen dijital platformu Netflix ile çalışanlardan birisin.  Konularını seçerken neye dikkat ediyorsun?

Netflix dahil birçok yayın platformunun projesinde dublaj yaparken ben daha çok farklı ve alışılmışın dışında karakterleri seslendirmeyi seviyorum. Belki filmde bir sahnesi vardır, ama etkileyicidir. İzleyicide iz bırakmalı aslında.

Seslendirdiğin yapıtlardan söz edelim istiyorum…

Binlerce projeye ses verdim. En severek yaptıklarım arasında bilgisayar oyunları da yer alıyor mesela. Bambaşka ve sürükleyici bir alan bu oyun sektörüyle çalışmak. Çok memnun kalıyorum. Seslendirmelerim esnasında da ilk zamanlar not alırdım hangi film hangi karakter ne zaman yayınlanacak izleyeyim diye. Sonra iş sirkülasyonu artınca not alma olayı bitti. Bazen bir film izlerken sesimi duyuyorum ben bunu nerede, ne zaman yapmıştım diye düşünüyorum. 

Dünyaca tanıdığımız simalardan bir iki örnek verir misin?

Tabii… Ben Affleck, Robert Downey JR, Tom Hardy, Jason Statham gibi birçok ismi seslendirdim. Stüdyo ekibi oluşturuyor ve bizi arayıp bir saat veriyor. Biz seans diyoruz buna. Stüdyoya girip rolü seslendiriyoruz. Benden sonra diğer arkadaşım giriyor. Kişilere bakmadığım sürece filmde karşımdaki karakteri kimin seslendirdiğini bilmiyorum.

Gelir elde etme konusunda ne dersin?

20-30 yıl önce çok iyi bir kazanç varmış. Fakat son 15 yılda diyelim eskisinden pek eser yok. Bu işi yapanlar zaten oyuncular.  Onlar da hem tiyatro oynuyor hem dublaj yapıyor. Çok az sayıda arkadaşımız yalnızca seslendirme yaparak para kazanabiliyor. Şahsen ben özel olarak diksiyon, etkili konuşma ve hitabet dersleri de veriyorum.

Seslendirmeyle ilgili çok ilginç anıların olmuştur…

Evet çok fazla. Mesela…Görme engelliler için gönüllü olarak kitap seslendirmiştim birçok kez. Bir gün parkta telefonda konuşurken bir kadın geldi ve yaklaştı. Görme engelli idi. “Ben sizi dinliyorum, sizi tanıdım!” dedi. Yüzümü hiç görmemiş birinin sesimi tanıması ve bana söylediği o güzel sözleri hep aklımdadır, çok mutlu etmişti beni o an. Oturup sohbet etmiştik sonrasında. 

Bir seslendirme sanatçısı gözünden gelecek ve dijital çağ nedir?

Özellikle pandemi sürecinde böyle bir sorunun gelmesi farklı bir anlam ifade ediyor. Görmezden gelemeyiz. Teknoloji benim işimi kolaylaştırdı mesela fakat duygu kayboldu gibi geliyor bana. Yönetmeni, teknisyeni, iş arkadaşımı göremiyorum. Sabah işe giderken ki o keyif yok. Evden yap rolü, konuş ve gönder. Tamam para kazanıyoruz ama işin büyüsü biraz kayboldu gibi. Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı, insanlara hayvanlara doğaya faydalı olduğu, her durumda desteklerim. Elbette, teknoloji bana kolaylığı ifade ediyor olsa da bir çocuğun kümesten yumurta alması ile ambalajlı yumurta alması arasındaki duygu farkı gibi biraz anlatmak istediğim.

Rakipleriniz… Yapay zeka yazılımların da seslendirme yapacakları konuşuluyor.

Buyursunlar. Ucuza yapacaklarsa, çok iş yapabilirler. İşin şakası bir yana teknoloji nasıl ki birçok sektörü çemberi içine alıyorsa bu bizim işimiz için de geçerli olacaktır. Bunu zamanla göreceğiz, umarım öyle bir şey çok yakın bir zamanda olmaz.

Sona gelmişken… Hayalindeki en uç gelecek güzellemeni merak ediyorum.

Hayaller… Spor bakanı olup, sporun her alanında bu ülkenin çocuklarının doğru eğitimler alabilmelerini sağlamak isterdim. Semtler, sokaklar ve köylerde doğru şekilde yönlendirilirlerse çok iş başaracak gençler var. Onlara imkan tesis edilmediği müddetçe, yaşları ilerledikten sonra yaşamlarını asgari koşullarda sürdürecekler. Sporda dünyanın önde gelen ülkeleriyle, onların seviyelerinde; onlarla yarışacak nesiller yaratmak düşüncesi beni oldukça heyecanlandırıyor. Herkesin “Türkiye sporun her alanında çağ atladı.” diyebileceği bir yarın hayal ediyorum…

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

İÇERİK ÜRETİCİLERİNİN KAYDA DEĞER YÜKSELİŞİ: DİJİTAL PLATFORMLAR

Televizyon, kısaca TV… 1925’den bu yana bu 4 köşeli kutuyu izlemek için karasal kablolara bağlanmamız yeterliydi. Ardından uydu teknolojisinin hayatlarımıza girmesiyle dünyadaki birçok içeriğe erişimimiz sağlandı. Derken, o 4 köşeli kutuya artık bağlı kalmayacağımız Netflix, Exxen, Blu Tv, Puhu Tv, Gain gibi dijital yayın platformlarının hayatımıza girmesineyse bir devrim gözüyle bakıyoruz.

Aslında hepsinin ortak bir amacı var: “İçerik sunuculuğu…” Oysa değerli olan içerikler ve o içeriği üretenler... İçerik üretmenin maliyeti kadar ürettikten sonra yayınlanacak sunucunun bulunması, hele o bilinen kanallardaysa, çok zordur. YouTube’da işte tam burada devreye girdi. İçeriğinizi girmek ücretsiz, izleyicilerin de size erişimi ücretsiz. Alan memnun, satan memnun.

Tanınırlığa gelince… Milyonlarca içerik arasında YouTube sunucusunu TV kanalı gibi kurgulayan yapımcılar da böylelikle çıkmış oldu bu zamanda. Evet içerik değerli ama farklı kişi ve konu içeriklerinden oluşmuş kocaman bir havuza sahip olmak daha değerli… Ve o havuzdan bir marka değeri yaratmak yeni nesil bir işleyiş oldu: Babala Tv, Flu Tv, Evrim Ağacı…

Bu hafta YouTube’da milyonlarca izlenmeye ulaşan yeni nesil içerik üreticimiz Aytuğ Akdoğan ile birlikteyiz. Programının edebiyat, kültür ve eleştiri üzerine olması başlı başına yarattığı en büyük değer. Aytuğ’un başarısı, kanalında bir eşyayı süsleyip püsleyip satmasından değil, bir bilgiyi sorgulatmayı ve onun herkesin anlayacağı dille irdelenmesini sağlamasından…


Aytuğ Akdoğan’ı tanımaya başlayalım.

Kim olduğunu sürekli arayan ve bu yanıtı bulamadan ölmekten endişe duyan bir insanım. Hayatımın çoğu İstanbul’da geçti; liseyi beş yılda zar zor bitirebildim. Sanırım matematik derslerinde gizlice şiir kitapları karıştırdığım için... Ama üniversite fena değildi, Bilgi Üniversitesi’nde sinema ve televizyon okudum.

Matematik dersinde şiirler derken kitaplarını yazmaya başladın sanırım.

Evet. Yayınlanmış biri deneme, biri derleme ve 4’ü roman olmak üzere altı kitabım var. Bundan sonraki arzum ise artık oturup bir dizi ya da film senaryosu yazmak.

Eminim o senaryolar çok konuşulacak. Bir de daha 20lerindeyken 6 kitap yazan, duyguları yoğun, hatta romantik Aytuğ’u mesleğinde satirik ve eleştirileriyle de tanıyoruz.

Evet öyle… Eskiden kitap eklerinde eleştiri yazıları çıkardı, şimdi ise kitap ekleri tanıtım eklerine dönüşmüş bir halde. Herkesin kendi arkadaşlarının kitaplarını öve öve bitiremediği edebiyat dünyasında, beğenmediği kitapları söyleyenleri taşlarlar tabii! Oysa Türkiye’de daha çok satiriğe ihtiyacımız var, çünkü yazar için de okur için de ilerleme ancak böyle sağlanabilir.

Haklısın. Sen de çok alanlısın. Sinema, yazarlık, edebiyat ve dijitali birleştirdin. Bunları seni sen yapanlar diyebilir miyiz?

Denilebilir. Ben uzun bir süre dünyayı sözcüklerle algılamaya çalıştım, ama bu bir noktada yetmemeye başladı ve görsele yöneldim. Edebiyat anlatır, sinemaysa gösterir ve ben tam bu ikisinin arasında bir yerden seslenmeye çalışıyorum. Bunun dışında aslında her şeyin ilgimi çektiğini söyleyebilirim; güzel bir şarkıyla hüzünlenebilirim, güzel bir tablo karşısında heyecanlanırım ya da herhangi bir kediyle selamlaşmak bile o günümün güzel geçmesini sağlayabilir.


Gelelim dijitale; Flu Tv, Babala Tv… Milyonların izlediği kitap ve edebiyat programlarını yapmaya nasıl karar verdin?

Aslında kitap programı yapma fikrini Okan Bayülgen sokmuştu kafama. Yıllar önce bir gençlik kanalı kuracaktı ve orada bu programı yapmamı istedi, ancak kanal kurulamadı. Sonra Youtube’u keşfetmemle önce ‘Ali Ata Bak’ diye konuklu bir program yapmaya başladım, sonra da Babala Tv’ye geçtim. İlk bölüme, diye başladığım program 5-6 milyonun üzerinde izlenme aldı. Yani bu sonucu beklemiyordum, hatta bunun söyleyebilirim, çünkü meğer böyle bir ihtiyaç da varmış.

Ve sonra bunca izlenme ve ödül aldığın bir kanalı bırakıp bir anda Flu Tv’ye geçtin. Normalde 2.5 milyon abonesi olan bir kanaldan 400.000 abonesi olan bir kanala geçilmez, hatta bunun tam tersi yapılır. Neden?

Flu Tv’yse geçilir. Orada felsefe, bilim, ekonomi ya da sinema gibi birçok farklı alanda başarısını kanıtlamış programcı var. Dolayısıyla böyle bir kanalın 400 bin abonesi varsa, bunun nitelikteki karşılığı 4 milyondur bence.

Seninle dijital alanda yayın yapan bir grup insan var. Size Zihni Sinir diyebilir miyiz?

Zihni Sinir örneğiniz çok hoşuma gitti. O bilime dair zor ve sıkıcı konuları sade ve eğlenceli bir şekilde anlatırdı. Ben de derinliğine zeval vermeden edebiyat alanında bunu deniyorum. Bu yüzden en son Nietzsche’yi Hülya Avşar’la kıyaslayarak anlattım, çünkü yüzyıllara yayılmış bir kültürü gündemden örneklerle anlatınca hem daha ilgi çekici oluyor hem de daha akılda kalıcı.

Ya büyük, dünyaca ses getirecek hedeflerin var mı?

Aslında “keşke daha hırslı biri olsaydım” derim kendim için. Ama bir değişikliğe gidecek olsaydım televizyonu değil, Acun’un yakında başlatacağı Exxen’i veya diğer bir platform girişimi olan Gain’i tercih ederdim. Muhtemelen kanaldaki en az izlenen içerik olur gibi düşünülse de yeni oluşumların içinde olmak her zaman daha iyidir.

Ben bu son sözünden ve başardığın işlerden gizliden iddialı biri olduğunu anlıyorum. Risk alarak fark yaratıyorsun her zaman. Bu sıradışılığının sebebi nedir?

Normal anlatının dışına çıktığınızda risk almış ve ister istemez fark yaratmış oluyorsunuz, peki amacım neydi? Gördüğümüz edebiyat derslerini bir düşünün: Tahtada yazarların doğum ve ölüm yılları arasına kısacık bir çizgi çekerlerdi, ama bize onların hangi dertler yüzünden öldüklerini anlatmazlardı. Ya da coğrafya derslerinde mesela dünyanın enlemini boylamını öğretir, ama kıtalar arasında yapılacak bir yolculuğun o muazzam duygusundan bahsetmezlerdi. Benim amacım bilgiyle beraber bunları da verebilmek. Bilgiden, coşkudan, eleştiriden ve hüzünden, hepsinden söz edebilmek.

Türkiye’nin en çok izlenen kitap / edebiyat / kültür yayında konuklarını seçerken neye dikkat ediyorsun?

İlk yaptığım konuklu programa küçük İskender ya da Ercan Kesal gibi herkesin bildiği yazarlar da konuk oldu, kimsenin tanımadığı bir sürü genç yazar da. Şimdiki programda da genç yazarlara sıkça yer veriyorum, ama bir yandan geçen günlerde Cem Yılmaz’a da yazdım “konuk olmak ister misiniz?” diye. Çünkü ben istiyorum. Dolayısıyla benim için herkes önemli, her şey üstüne konuşulabilecek kadar değerli.


Teknolojileşen ve dijitalleşen dünyanın Türkiye’sinde edebiyata ve yazarlığa bakışı nasıl görüyorsun?

Sıkça söylediğim bir şey var; bizim memlekette iyi yazarlara değil, çok satan yazarlara yatırım yapılır. Dolayısıyla bir yazar olarak nasıl yazdığın değil, kimleri tanıdığın önemlidir. Bu yüzden dünyaya kıyasla gerideyiz, çünkü iyi metinlerin ortaya çıkmasına imkân tanımıyoruz. Yani dijitalleşen dünyaya laf atmadan önce, bu kayırmacılığa, bu çıkar ilişkileri üstünden yürütülen arkadaşçılığa bir çare bulmamız lazım.

Yazdığın kitaplarından söz edelim istiyorum.

Şöyle… Yazdığım kitaplardan söz etmek beni iki nedenden dolayı üzüyor: İlki, yaklaşık bir senedir yeni baskıları yapılmadığı için bulunamıyor olmaları, ikincisi ise 3-4 senedir yeni bir şey yazamıyor oluşum. Şimdi neyse ki Caner Yaman’ın yayın yönetmenliğinde, Hayy Kitap’tan çıkacak hepsi, hem de birkaç hafta gibi kısa bir süre içinde. Belki onların tekrar okunduğunu görünce yenisini yazmak için bir nedenim, bir motivasyonum olur…

Bu habere çok sevindim. Peki, yazmaya geçişin kendini, fikirlerini bir dışa vurum diyebilir miyiz?

Kitaplarımda konular genelde bir yolculuk üstünden şekilleniyor, kendini arayan ya da kendini aramaktan vazgeçmiş 'ötekilerin’ yolculukları ve hissiyatları üstüne… Ve tabii benim iç çekişlerim…

Senin bakış açından gelir elde etme konusunda YouTube fark yaratıyor mu?

Youtube bir gelir kapısı evet, ama nasıl? Challenge videoları çekip her hafta çekiliş yaparak mı? “Bugün makyaj yaptım kaydır!” ya da “Bugün kimono giydim kaydır!” diye insanlara sürekli ihtiyaçları olmayan şeyleri satmaya çalışarak mı? Saçma sapan insanları ünlü edip, sonra onlardan yakınıyoruz… Ama salt bize değil, onlara da üzülüyorum, çünkü hiç hak etmedikleri bir şekilde o kadar zengin oluyorlar ki, bir süre sonra onlar da kafayı yiyor. Tanıdığım birçok fenomenin majör depresyon yaşadığını görüyorum. Kulağa garip gelebilir ama dünya üstünde piyangoyu tutturmuş insanlar uzun vadede daha mutsuz insanlara dönüşmüştür. Dolayısıyla benim böyle bir içerikten kazandığım cüzi bir gelir, tırt bir içeriğin getireceği bilmem kaç bin dolarlık bir gelirden daha tatmin edici.

Bu yanıttan reklam konusunda da seçici olduğunu çıkartıyorum?

Elbette. Kitaplarla ilgisi olmayan hiçbir reklamı kabul etmedim, çünkü bunu bir kere yaptığınızda artık güvenilir bir kaynak olmaktan uzaklaşırsınız. Storytel mesela, geçen ay beş tane kitap dinlemişim bu uygulamadan. Hepsini satın almaya kalksam 200 lira tutuyor, ama ben 35 lira ödedim. Şimdi ben bu kadar iyi bir fikri, bu kadar özenli bir uygulamayı tanıtmayıp ne yapayım? Berk İmamoğlu tanıdığım en vizyoner adamlardan biri.


Edebiyat, gelecek, teknoloji, dijitalleşme… Bir genç nesil edebiyat araştırmacısı, YouTube yapımcısı ve yazarı gözünden gelişmeleri nasıl buluyorsun?

Sizin ‘Dijital Rönesans’ olarak adlandırdığınız bu çağı önemsiyorum. Artık gündeme ve geleceğe yön veren her şey dijitalde şekilleniyor. İyi bir müzisyenin yapımcılara ihtiyacı yok artık, koyuyor Youtube’a ve binlerce kez dinleniyor. İyi bir yazar kitabını bastırmak için yayıncılara ihtiyaç duymuyor, koyuyor internete ve okunuyor. Daha fazla seçeneğimiz var artık ve adil bir ortamdayız. Zaman zaman kantarın topuzu kaçsa da böyle bir devrimin içinde bulunmaktan memnuniyet duyuyorum.

Peki… Karıştırmaktan, kurcalamaktan en çok zevk aldığın konular neler?

Psikolojik deneyleri incelemek çok hoşuma gidiyor. Mesela Stanford hapishane deneyi ya da Milgram deneyi çok ilginçtir. Çıkan sonuçları edebi metinlerle, mesela Dostoyevski’nin yazdıklarıyla kıyaslayınca bu tür yazarların neden tarihe geçtiğini daha iyi anlıyorum. Sanki tüm bu deneyler onların yüzyıl önce söylediklerini teyit etmek için yapılmış gibi. Bir de resim okumalarını çok seviyorum çünkü neredeyse hiç anlamadığım bir alan.

Son olarak… Onca tanınmışlığın ve yaptığın programları düşününce aklında yer eden, seni şaşırtan birkaç anından bahseder misin?

O zaman ilk aklıma gelen… İzmir’e gittiğim bir otobüste önümde oturan bir gencin kulaklığında kendi sesimi duydum. Baktım telefondan benim programı izliyor… Sonra birkaç bölüm daha izledi, bazı yerleri geri alıp notlar aldı, bazen güldü. Bütün bu tepkileri görmek çok güzel bir deneyimdi. Mola verdiğimizde tanıştık, tost ve ayran ısmarladım ona. Hala takipleşip yazışıyoruz arada.

Bir de geçen hafta absürt bir şey oldu, bir taksiye bindim ve adam “Oo abi hoş geldin, Babala’daki bütün bölümlerini izliyorum” dedi, diyemedim “6 ay oldu ben başka kanala geçeli…”

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

DİJİTAL ÇAĞLA DÖNÜŞEN KİTAPLAR VE YAYINCILIK SEKTÖRÜ: BİLGİNİN SÜREKLİLİĞİ…

Kitaplar, yazarlar, kitapçılar… Nasıl içselleştiriyoruz değil mi? Haşır haşır sayfalarını karıştırmak, kitap kokusunu içimize çekmek, kalem kağıtla not almak, upuzun raflar, bir de sahaflar… Ve, her şey çok hızlı değişiyor. Kim bilir belki yakın bir zamanda bilginin yazıya ve baskıya dökülmüş hali de değişir. Olabilir, çünkü kalıcı olan “bilginin sürekliliğidir.” Değişen şey, bilgiyi bize ulaştıran aracılar… Yazarlar bilginin kendisi; kitap ve kitapçılar ise aracısıdır.

Kitap satış yerleri de değişiyor mesela. Biliyorsunuz karantina dönemlerinde yepyeni hobi arayışlarına giriyoruz ve ihtiyaçlarımız için dijital alışverişe yöneliyoruz. Bunun bir olumlu sonucuysa bizi daha çok okuyan ve araştıran bir ülke olmaya doğru evirmesi… Ülkemizde internet üzerinden ve e-ticaret sitelerinden yapılan alışverişlerde kitap satışındaki artışlar dikkat çekici oldu. Öyle ki ülkemizin okuma oranında en gözle görülebilir artışı Covid_19 döneminde gerçekleşiyor.

 

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin verilerine göre kitap satışlarının karantina döneminin ilk haftasında yüzde 32 arttığı görülüyor. 2020 yılının son 6 ayının üretim rakamlarına baktığımızda bir önceki yıla göre yüzde 21'lik bir büyüme var. Baskılı kitapların yanında sesli kitap okuma oranı da yüzde 14 artmış durumda.

 

Bu hafta, 1927’de kuruluşundan bu yana 100 yıldır bilgiyi aktaran gerçek bir hafıza olmuş, geçtiği tüm çağlarda sürekliliği ve devinimi başarmış İnkılap Yayınevi’ni, Genel Müdürü Aren Şenorkyan’dan dinleyeceğiz. İçten, dinamik ve profesyonel bir vizyona sahip Aren Bey’e gelecek sizin gözünüzden nedir diye sorunca muazzam bir cevap verdi: “

Aren Şenorkyan’ı sizden tanıyalım…

İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun olsam da aslında hayalim fotoğrafçı olup, bir yandan da yaptığım model gemileri satıp hayatımı kazanmaktı.

Ne güzel hayaller… Ya ne oldu sonra?

Haliyle olaylar böyle gelişmedi... Üniversite dönemine kadar olan çalışma hayatımda pek çalışkan bir öğrenci olduğum söylenemezdi. Derken sınava tam bir yıl kala, yaz tatiline yeni girdiğimiz sırada Kınalıada’da arkadaşlarımla oturup vakit geçiriyordum. Bir anda telefonum çaldı… Arayan babamdı… Bana pek de yumuşak olmayan bir tonda: “Yarından itibaren okul açılana kadar işe geleceksin!” dedi ve telefonu kapattı… Tabii beni bir korku kapladı… Bir yandan da yaz tatilimi heba etmek istemiyorum. Bunun da kattığı sinirle eve gidip anneme babamı şikayet etmeye başladım.

Anneler… Yardımcı meleklerimiz… İşe yaradı mı?

Maalesef nafileydi, karar verilmişti… Ertesi gün en erken vapurla bizim ilk kurulan, hala da Cağaloğlu’nda olan, geleneksel mağazamıza gittim. 50 yıla yakın hayatını yayıncılığa adamış rahmetli babam Onnik Şenorkyan (namı değer Orhan Bey) bıyık altından gülümseyerek: “Gel evlat tedrisata başlayalım bakalım…” dedi. O anda anlamamıştım, ancak babam sert mizaçlı biri olduğundan da biraz endişelenmiştim… Beni o yaz boyunca, dükkânın içinde ve dışında el arabasıyla kilometrelerce mal taşıtarak çalıştırdı…

Ahh o yöntemler… Peki böyle mi başladı yayıncılığa girişiniz?

Hayır… Yaz sonunda 12 kg kadar daha hafif ve yayıncılıktan nefret eden, ancak bu işi yapmamak için de üniversiteye girmek ve derece yapmak zorunda olan bir Aren ortaya çıktı.

Gülümsüyorsunuz şimdi. Bir değişim oldu demek ki…

Kesinlikle. O yıl girdiğim üniversite sınavında matematik sorularını hatasız cevapladım ve Türkiye 1000.si olunca babam bana dönüp: “Aferin evlat, ilk tedrisattan geçtin!” dedi. Geç de olsa mevzuyu anlamıştım.

Işıklar içinde uyusun babanız. Başaracağınıza hep inanıyormuş aslında. Üniversite bitince peki?

Bir gün kuzenim ve şimdiki İnkılap Kitabevi Yönetim Kurulu Başkanı Arman Fikri beni arayıp Genel Müdür Yardımcılığı pozisyonu için bir teklifte bulundu. 2002 yılında GMY olarak yayıncılığa adım attım.  Aslında mürekkebin kokusunu, kağıdın tozunu yutunca, lise çağlarında yaşadığım travma bir tutkuya dönüştü bende. Ve bu yayıncılık serüvenine 2008 yılında İnkılap Kitabevi’nin Genel Müdürü, 2016 yılında da hem İnkılap hem de kardeş kuruluşumuz olan İnkaş İngilizce Neşriyat firmalarının C.E.O su olarak devam ediyorum.

Yüz yıla yakın süredir kitaplar ve yazarlarıyla sadece edebiyatı değil, geçmiş ve geleceği sahiplenen bir aile, kurumsunuz… 1920’den bu yana İnkılap hikayesini sizden alabilir miyim?

Elbette. İnkılap Kitaphanesi kurucusu Garbis Fikri önce dayısına ait olan Gayret Kitabevinde çırak olarak mesleğe atıldı. 1927 yılında bir arkadaşı ile Cumhuriyet Kitabevini kurdular. Kısa süren bir ortaklıktan sonra Garbis Fikri ortağından ayrıldı ve İnkılap Kitaphanesinin temelini atmış oldu. 1962’ye kadar tek başına yönettiği kitabevine birlikte çalıştığı Aka Bey’i de şirkete ortak ederek ismi İnkılap ve Aka Kitabevleri olarak değiştirdi. 1971 yılında vefat eden Garbis Fikri’nin yerini oğlu Nazar Fikri aldı. O da babasının izinde giderek kitabevini başarıyla yönetti. 1984 yılında emekli olan Aka Bey’in ayrılmasıyla firmaya yeniden İnkılap Kitabevi ismini verdi. Nazar Fikri’nin 2008’de vefatıyla birlikte oğulları Erol ve Arman Fikri yayınevini daha kurumsal bir yapıya büründürerek kuzenleri Aren Şenorkyan’ın Genel Müdürlüğünde yönetmeye devam ediyorlar. Bu süreçte yayınevine ek olarak, matbaa, perakende mağaza zinciri ve yabancı dil eğitim kitapları ithalatı yapan kardeş kuruluş İnkaş bölümleri de eklenmiş oldu.

Köklü bir yapılanma, gurur duyulası bir devinim ve gelişme. Bir gurur duyma sebebi de yazarlarınız. Kimler, kimler var İnkılap’ta?

Çok... Yayıncılık hayatı boyunca R.N. Güntekin, R. H. Karay, Kerime Nadir, M.T. Berkand, F.F. Tülbentçi gibi çok önemli Türk yazarlarının ilk yayıncılarından olmanın ve bunca zamandır da bu yazarları hala yayınlamaya devam etmenin haklı gururunu taşıyor. Günümüzde ise yine Türk yazın hayatının önemli ismi Zülfü Livaneli’yi yazar ailesine katmanın da ayrı bir sevincini yaşamaktadır. Ayrıca zamanında ders kitabı yayıncılığında da çok önemli bir yere sahip olan İnkılap Kitabevi, 41 yıl gibi uzun bir süre boyunca, onaylı ders kitabı olarak okutulan Ö. Sarıca - M. Ünlü - Ö. Özcan’ın lise edebiyat kitaplarının da yayıncılığını yaparak bu konuda bir rekor kırmış olabilir.

Ne güzel hikayeler vardır İnkılap’ın 100 yıllık hafızasında… Paylaşır mısınız bizimle?

O zaman Nazar Fikri’den duyduğumuz çok ilginç bir hikâye vereyim size.

Nazım Hikmet’in, o dönemde yasaklı bir yazar oluşu ve arananlar listesinde olmasından, hızlıca ve gizlice ülkeden ayrılması gerekir. Bu ayrılıktan hemen önce Garbis Fikri’nin dükkanına gider. “Garbis, benim acil gitmem lazım. Bu dosya karşılığında bana para lazım.” der ve ona pelür kâğıda daktilo ile yazdığı “Kuvayı Milliye Destanı” dosyasını, kendi el yazısı tashihleriyle birlikte teslim eder. Garbis Fikri’nin de ona ihtiyacı olan parayı vermesiyle, Nazım Hikmet ülkeden ayrılır.

İnanılmaz etkileyici… İnsan doyamıyor dinlemeye. Başka var mı?

İkinci bir hikâye de Arman Fikri’nin çocukluk yaşlarında Aka Bey ile olan bir anısıdır. Arman, küçük yaşlardan itibaren kitabevine yardıma giderdi. Kimi zaman perakende tezgâhta, kimi zaman toptan satışta paket yapar, bazen de ofiste daktilo ile fatura yazardı. Bir gün yazıhanede Aka Bey ile yaptığı bir konuşmayı şöyle aktarıyor: “Aka Bey o gün bana nasihatler veriyordu, daha 12-13 yaşında olmalıyım… Eğer hayatta başarılı olmak istiyorsan, öncelikle kafayı çalıştırmayı ve onu iyi kullanmayı bilmen lazım. İkinci olarak çalışkan olman, tembel olmaman gerekir. Son olarak da şanslı olman lazım demişti… Bugün bakıyorum da elimden geleni yapmamın yanı sıra, kontrolümde olmayan şans da yüzüme güldü ve yavaş yavaş kitabevini 4. nesle devretmeye başladık. Umarım onlar da akıllı, çalışkan ve bol şanslı olurlar.”

Hepsi çok değerli. Umarım daha nice nesillere aktarmaya devam edeceksiniz. Anılar demişken arşivinizin büyüklüğünü, geçmişten geleceğe isimli bir sergi ve belki bir yayıncılık-kitap-yazar müzesi kurulabilir diye düşündünüz mü?

Pek tabii olarak 100. yılına girmeye hazırlanan İnkılap Yayınevinin bugüne kadar 25.000’e yakın kitap bastığını düşünecek olursak arşivimiz de o denli geniş, haklısınız. Elbette gönlümüzden geçen, Türkiye’nin en eski yayınevi olarak, yazarların ve eserlerinin bir müzede sergilenmesi. Burada da pek çok kültürel meseleyi tartışmak gerekir. Zaman ve koşullar uygun olduğunda neden olmasın.

Bir sergi, bir müze ile kalıcılık… Vizyonersiniz gerçekten. Liderlik demişken size, uzun zamandır Genel Müdürlük görevini yürütüyorsunuz. “Kitaplar ve yazarlar” dersem?

Abartmadan söylüyorum; yazarlar ailemin bir parçası haline geldiler… Bu noktadan hareketle yazarlığı tanımlamam gerekirse, hep düşündüm. Aynı zamanda yazarlarınızı içselleştirdiğinizde, onlara uygun olabilecek projeleri de kendilerine önerebilir hale geliyorsunuz… Tabii beraberce hayalini kurduğunuz, tartıştığınız, geliştirdiğiniz kitap hayalleri ete kemiğe bürünüp, matbaadan kitap olarak çıktığında da yaşadığınız heyecan ve işe karşı hissedilen tutku ciddi ölçüde artıyor.

Yazdığı kitabıyla sizlere başvuran kişi sayısı ne kadar oluyor?

Yıl içerisinde yaklaşık olarak 2000’e yakın dosya başvurusu olmasıyla birlikte, bizim de kendi seçtiğimiz yaklaşık 250 tane yazar olabiliyor.

Gerçekten yoğun bir talep var yayınevinize… Yüzyıla yakın yayıncılık dönemi… İlk baskı-matbaa çalışmaları… Derken sanayi devrimiyle seri baskı ve… Dijital çağ dersek?

Bundan 13 yıl önce Amazon’un ilk okuma cihazı kindle çıktığında bu soruyu bana sormuş olsanız, o zamanki Aren size daha geleneksel bir cevap verebilirdi. Ancak şu andaki Aren dijitalleşmenin bir seçenek değil, zorunluluk olduğunu düşünüyor. Biz fiziki kitaplar okuyup, büyüdük ve bu bizim neslimizin alışkanlığıydı. Oysa şimdi baktığınızda anaokulundan itibaren yeni neslimiz tabletler ve platformlarla uyumlu bir şekilde yetişiyor. Dolayısıyla onlar da bizim yaşımıza geldiklerinde alışkanlıkları artık dijitalden yana olacaktır.

Haklısınız. O zaman baskı kitaplara yakında veda mı ediyoruz?

Şahsi kanaatim müzik ve film alanlarında yaşanan sert dijitalleşmelerin kitap alanında kısa vadede olmayacağı yönünde. İlerleyen yıllarda fiziki kitap satışları her yıl azalacak bile olsa mutlaka devam edecektir. Uzun vadede ise dijitalleşmenin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum. Bunlara ek olarak İnkılap olarak hazırlığını yaptığımız ve 2021’de devreye sokacağımız dev bir projemiz olacak… Bu da kitap okurlarına bir sürpriz olsun.

Ah ne güzel! Projeler var diyorsunuz. Üretkenlikle zamana ve gelişmelere hemen ayak uyduruyorsunuz. Girişiminde bulunduğunuz alanlardan da söz edelim. Hedefleriniz neler?

Tabii… İnkılap ilk olarak yayıncılığa girmiş olsa da yaklaşık 40 yıl evvel kendi matbaasını kurdu. 20 yıl evvel ise kendi mağazalarını açmaya başladı. Malum hammaddemiz kâğıt ve kağıdın bedeli döviz ile ödenmekte… Okurlarımıza daha makul fiyatlara kitapları ulaştırmak adına artık kendi kağıdımızı da kendimiz ithal etmeye başladık. Aynı zamanda 2020 yılında kurduğumuz yurtdışı telif hakları departmanı ile de yayınladığımız Türkçe kitapların yurtdışında başka dillere çevrilmesine olanak tanımaya başladık… 2021 yılı içerisinde de çok uzun bir süredir üzerinde çalıştığımız dijital projemizi halkın beğenisine sunacağız…Pek tabi en büyük hedefimiz İnkılap Yayınevi adını taşıyan bir yayıncılık okulu açmak.

 

Bunların hepsi çok değerli adımlar! Dijital projeleriniz ve yayıncılık okulu açma hedefiniz demişken… Pandemi sebebiyle dijital çalışmalarda artış %200 oranında. Karantina ve okulların kapatılmasıyla eğitim içerikleri de dijitalleşiyor değil mi?

Evet. Hesapta olmayan ve maalesef içinden geçtiğimiz pandemi süreci dijitalleşmeye geçiş konusundaki sürece adeta bir katalizör etkisi yarattı. Dijitalleşme, diğer pek çok alanda olduğu gibi, eğitim içeriklerinde de belirgin bir talep yarattı. Bu talebi karşılamak için de köklü yayınevleri ciddi hazırlıklar yapıyor. Biz de bu talebe kayıtsız kalmadık tabi ki.

Peki sizin de bu dijital alana olan yatırım ve atılımlarınızdan da bahseder misiniz?

Elbette… Yabancı dilde eğitim kaynakları alanında faaliyet gösteren grubumuz şirketlerinden İNKAŞ Yayınevi bu konuda ciddi atılım yaptı ve birkaç sene içerisinde pek çok dijital platformu okullarımızın hizmetine sundu. Okul/ev bağlantısını güçlendiren, eğlenerek öğrenmeyi hızlandıran, özellikle Z Kuşağının isteklerine cevap veren, okullar tarafından kontrollü bir şekilde içeriklerin aktarılabildiği ve tüm bu özellikleriyle gerek eğitimcilerin gerekse velilerin gönül rahatlığıyla kullanabildikleri bu tarz eğitim platformlarına yatırımlarımızı artırmayı planlamaktayız.

Bir yayıncı ve girişimci gözünden gelecek nedir?

Her ne kadar geçmişi ve tarihi sevsem de aynı şekilde geleceği ve gelecek ile alakalı içerikleri öngörüleri takip etmek hoşuma gidiyor. Aslına bakacak olursanız geçmiş bize gelecekte ne olabileceği hakkında bazı ipuçları verir… Düşünecek olursanız belki de o zaman insanlar bunların olmayacak hayaller olduğunu düşünüyorlardı… Hatta 1970’lerde insanlara cep telefonu diye bir şey olacak, kablosuz haberleşeceksiniz hatta o cihazdan internet diye bir platforma girip evinizin ihtiyaçlarını sipariş vereceksiniz ve verdiğiniz siparişler dronelarla evinizin kapısına kadar gelecek deseler kuvvetle muhtemel psikolojik sorunlarınız olduğunu düşünürlerdi… Tabii yayıncılığın geleceğine bakacak olursak aslında dijital devrimin başladığını çok yakından gözlemleyebiliriz. Zira gelişen sosyal medya platformları bloglar vb. alanlar sayesinde aslında herkes bir nevi yayıncılık yapıyor. Dolayısıyla bu çıkarıma dayanarak bir sonraki aşamada yayıncılığın tüm evrelerinin dijital cihazlardan yapılacağını ve fiziki kitapların ise şimdi sahaf dediğimiz meslek erbaplarından satın alınacağını öngörüyorum.


Dijital ekran okumalı veya ünlülerden seslendirmeli kitaplık uygulamaları hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Açık konuşmak gerekirse Türkiye halen kitap okuma alışkanlığı konusunda diğer ülkelere göre geri kaldığından şu anda dijital platformlardan ziyade fiziki kitap alışkanlığını edinme aşamasında olan bir ülke. O yüzden dijital platformların fiziki kitap pazarını olumlu etkilediğini söyleyemem. Her şeyden önce ülke ihtiyaç sıralamasında tornavidadan sonra 235. olan kitap istatistiklerine bakacak olursak: “ Bu konuda maalesef dünya sıralamasında 86.yız… Benim görüşüm ve işin sevindirici tarafı halen fiziki kitabın doymuşluk baz noktasına ulaşana kadar baskılı satışının artacağı yönünde. Daha sonra dijital ortamlar bu pazardan pay alacaktır. Gelecekte dijital platformlar hakkındaki düşüncem daha evvel de söylediğim gibi okurlar için bir opsiyon değil zorunluluk olacağı şeklinde çünkü. Kendime gelirsem, uygulamaları her ne kadar incelesem de ben halen fiziki kitaptan veya çıktılardan okuma yapmayı seviyorum.  

Bilginin doğruluğu veya verdiği içeriğin kontrolü söz konusu olduğunda yayınevlerinde bir denetim mekanizması var mı? Özellikle çocuk kitapları konusunda ebeveynlerin paylaşımlarıyla zararlı içerikler sosyal medyaya yansıyor.

Evet. Kontrol mekanizmasının çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Ancak günümüzde 5000’e yakın yayıncı varken ve günde 200’e yakın kitap çıktığı bir ortamda bilirkişiler aracılığı ile çıkan kitapları denetlemenin çok da mümkün olmadığını düşünüyorum.

Buna bir çözüm sunulması istense?

Şöyle… Bu olayın merkezinde yayıncı olduğu için yayıncı kontrol edilebilir ve ehliyet sahibi yapılabilir. Dolayısıyla resmi olarak kurulacak bir yayıncılık okulundan mezun olmayanların bu mesleği yapmaması bahsettiğiniz nitelikli yayıncılığın önünü açacaktır.

Çok haklısınız. Peki son olarak çalışırken sizi şaşırtan nice deneyimlerinizden biri dersem…

Eskiden okurlardan elektronik posta yerine telefonlar gelirdi. Bazıları kitaplardaki tashihlerden dolayı düzeltme taleplerinde bulunurlardı, bazıları çıkarttığımız yayınlar için teşekkür ederlerdi. Yine bir gün bunlardan bir tanesi aradığında her zamanki gibi teşekkür telefonu olduğunu düşünmüştüm ancak mevzu başkaydı. Öncelikle arayan kişi Karamazov Kardeşler kitabını okuyup, yazarı Dostoyevski’nin kalemini çok akıcı bulduğunu söyledi. Her şey buraya kadar normaldi. Akabinde de şöyle dedi: “Mümkünse Dostoyevski’nin adres ve telefonunu paylaşabilir misiniz?” Bu noktadan sonra bendeki şaşkınlıkla elimden ahizeyi düşürmem bir oldu…

 

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

ANI YAKALAYIP GELECEĞE TAŞIYAN DİJİTAL FOTOĞRAF SANATÇILARIMIZ

Geleneksel sanatta anı yakalama, hayali, canlı veya nesneleri resimlemenin geçmişi çok eskilere, mağara sanatına kadar gidiyor. Derken kameranın 1800’lerde icadıyla yeni bir alan çıkıyor: Fotoğrafçılık… Resim ve heykel gibi geleneksel sanatlara nazaran, daha fazla bilgi ve ayrıntı yakalamasıyla fotoğraflar insanlık sanat tarihinde yerini çok hızlı alıyor.

Şu anda 1980’den günümüze kadar uzanan çağdaş fotoğrafçılık dönemindeyiz. Tam anlamıyla geleneksel teknikler yerine teknoloji kullanılarak üretilen fotoğraflara bu tanım veriliyor. Sayısal fotoğrafçılık veya bildiğimiz adıyla dijital fotoğrafçılık, sosyal medya platformlarının da katılımıyla tüm dünyada öylesine yayıldı ki saatlerimiz görsel medya üzerinde geçiyor. Bu sonuca gelmesi çok normal çünkü dijital fotoğrafçılıkta her şey çok seri, geleneksel yöntemlerde baskı için ihtiyaç duyulan kimyasallar yok mesela. Dijitalle birlikte fotoğraflar anlık görüntülenebilir, işlenip basılabilir, taşınıp arşivlenebilir ve de en güzeli büyük sayılarda sergilenebilir oldular.

Herkes fotoğraf çekme ve paylaşma isteği içerisinde olunca, cep telefonu firmaları da sürekli kamerası daha iyi olan, daha pahalı ürünleri satmak fikriyle buradan besleniyorlar… Yeri gelmişken canım Ara Güler’in bir sözünü de eklemeden edemeyeceğim… “En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi, en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı…”

Fotoğrafçılık bir gönül işi, çünkü bu bir sanat. O anı çeken göz kadar gören de ruh lazım fotoğrafta… Daha net anlamak istediğim için dijital fotoğrafçılık ve sergi platformu alanında ülkemizde isim yapmış, dünyanın çeşitli ülkelerinde de fotoğrafları sergilenen Anadolugram markasının kurucusu Musa Solmuş’a sordum merak ettiklerimi. Türkiye’nin yarısından fazlasını eşiyle gezen ve fotoğraflayıp ülkemizi hem bize tanıtan hem de dünyaya açan iki öğretmen ve fotoğrafçı onlar.

Anadolugram’ın kurucusu Musa Solmuş’u senden dinleyelim…

Mardin'in tarihi güzellikleriyle meşhur olan köyü Dara Köyü'nde doğdum. Sene 1986 idi. Yaşım 5'i gösterdiğinde babamı terör olaylarına kurban verdik ve oradan Şanlıurfa'ya göç ettik. Orada 10 yaşındayken birinci sınıfa başladım. Nisan ayının başlarında köye bir öğretmen gelmişti, ben de nisandan hazirana kadar birinci sınıfı bitirip okuma yazmayı sökmüştüm. İkinci sınıfın yarısında da İzmir'e taşınma durumumuz oldu, burada da bir yıl ara vermek zorunda kaldım. İzmir'de aslında okula gitmeyecektim ama değerli bir büyüğümün kızması ve okula gitmem gerektiğini söylemesi sonucu okula başladım. Birinci sınıfa nisandan hazirana kadar, ikinci sınıfı da yarı yıl tatiline kadar okudum, daha sonra da İzmir'de üçüncü sınıftan başladım. Yaşımın büyük olması sebebiyle de öğretmenim bana bir sınav yapıp dördüncü sınıfa geçirdi.

Çok özet geçtiğini biliyorum aslında yaşadığınız acı olayları… Ne mutlu sana ki güçlü bir annen vardı yanınızda. Nasıl devam etti sonra okul hayatın?

Evet, çok hem de. Ondan sonra da okulumu birincilikle bitirdim. İzmir'de yine evimiz okula yaklaşık bir buçuk kilometre uzaktaydı ama yağmur çamur dinlemeden çok severek gittim okuluma. Liseyi de burada bitirdim aynı şartlarda. Küçüklüğümden beri hayalim öğretmen olmaktı ve bunu da başardım.

Peki, Musa çocukluk hayalini gerçekleştirdi diyebilir miyiz?

Çocukluk hayalim büyük oranda gerçekleşti diyebilirim. Dediğim gibi okula başlamadan yani yaşım 7, 8 civarındayken bile fotoğrafa ilgim vardı. Birilerinin elinde fotoğraf makinesi görünce mutlaka bakmak isterdim. O zamanlar da analog makineler olduğu için poz sayısı 35 civarındaydı ve çekmeye kıyamazdım. Hep hayal ederdim keşke sınırsız fotoğraf çeken bir fotoğraf makinem olsaydı diye. Ve şu an dijital fotoğraf makineleri sayesinde bu hayalim gerçek oldu. Tabi dijital makineler aynı tadı veriyor mu orası tartışılır.

İnsanın kendisini sürekli geliştirmesine en güzel örneklerdensin. Gurur duydum!

Teşekkür ederim. Öğrenmeye her zaman yatkın olan bir insanım. Türkiye'nin de herkesin de öğrenmeye ve ileri gitmeye ihtiyacı olduğunu her zaman düşünüyorum. İlk zamanlar çektiğim fotoğraflara baktığımda da bunun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlıyorum. Öğrenmenin ve daha iyi olmanın sınırlarının olmadığını düşünenlerdenim.

Bizlere Türkçe öğretmeni olma fikrinin nasıl oluştuğunun hikayesini anlatır mısın?

Daha İlkokuldayken özellikle altıncı sınıftayken Türkçe öğretmenim Mehmet Kişi sayesinde Türkçe öğretmeni olmaya karar verdim. Çünkü kendisi gerçekten çok iyi bir öğretmendi ve bize de çok iyi model olan bir öğretmendi.

Musa peki başka neler var gerçekleştirmek istediğin?

İki kitap üzerinde çalışıyorum. Birinde fotoğrafçılık alanında Türkiye’nin gizli kalmış gezilmesi gereken yerleri anlatacağım, daha çok insan odaklı bir kitap düşünüyorum. Diğeri ise Türkçe öğretmeni olarak yazmayı planladığım küçük bir kitapçık var. O da insanlarımızın en çok yaptığı dil yanlışları. En çok yanlış yazılan kelimeler gibi. Tabi bunu daha geniş olarak düşünebiliriz.

Gelelim Multidisiplinerlik ve bunun yaratıcılığa etkisi... Sen hem bir öğretmen hem de bir fotoğraf sanatçısısın. Nasıl gelişti bu beceri sende?

Evet. Çok uzun zamandır fotoğraf çekiyorum ama kendimi fotoğraf sanatçısı olarak göremiyorum henüz. Beceri konusuna gelince küçükken Mardin’de yaşıyorduk ve her tarafımız tarihi eserlerle doluydu. O zamanlar taş parçaları alıp küçük küçük heykeller yaptığımı hatırlıyorum. Sanırım o güzel tarihi eserlerin etkisinde kalmışım. Kimi zaman bir cami, kimi zaman bir kale, kimi zamansa bir taş saat yaptığımı hatırlıyorum. Hatta ortaokula giderken öğretmenim El İşi dersinde sürekli bana taş oymacılığı yaptırırdı.

Bir albümün, fotoğraf platformun var. Anadolugram ismi, markasının hikayesi nedir?

Şöyle… Ben her zaman Anadolu’ya hayrandım, her zaman çok severdim ve sevmeye devam ediyorum. Anadolu insanını, hayvanını, toprağını, türkülerini, ezgileri hatta toprak rengini bile. Logonun rengi bile Anadolu’nun toprak rengidir. İsim olarak düşündüğümüzde ise Anadolu ve İnstagram kelimelerini harmanladık. Anadolu ve İnstagram’ın gram kısmı ile Anadolugram ortaya çıktı. İnsanlar da çok sevdi bu kelimeyi. Bu sayfada benden çok eşim Damla’nın katkısı var. Yenilikçi fikirler, projeler, seyahat planları, fotoğraf çekimleri, seçimleri. Anadolugram denince akla Damla ve Musa gelir. Tabi bir de 2 aylık bebeğimiz İbrahim Talha var artık.

Evet hoş geldi aramıza İbrahim Talha bebek. Ne mutlu size! Ya sergi düşünüyor musunuz?

Sergi konusunda da tabi ki isterim ama en büyük sergimiz Anadolugram sayfasıdır an itibariyle. Bilirsiniz herhangi bir sergi açmak zahmetli olabilir ama sosyal medya hesabı açıp orada fotoğrafları sergilemek çok basit hale geldi günümüzde. Artık birçok fotoğrafçı bu yolu tercih ediyor.

Türkiye fotoğrafçılığı hakkında görüşlerini merak ediyorum.

Türkiye’de fotoğrafçılık çok güzel noktalara gelmeye başladı özellikle İnstagram’la. İnstagram’ın ilk yıllarına baktığımız zaman insanların fotoğrafçılığı çok da önemsediği söylenemez ama son yıllarda özellikle kalitenin arttığı gözle görülür şekilde belli oluyor. Artık insanlar çektikleri gibi paylaşmıyor fotoğraflarını. Mutlaka photoshop ile elden geçirildikten sonra paylaşıyorlar.

Pandemi sürecinden de konuşalım. Bu dönemde neler yapıyorsunuz?

Evet. Pandemi sürecinde fotoğrafçılar genellikle arşivlerinden paylaşım yaptılar. Biz temmuz ayında Rize, Artvin, Giresun, Trabzon, Kars, Ardahan, Sivas, Gümüşhane, Nevşehir, Bayburt gibi yerlere gittik ama şehir merkezlerine değil tabi doğaya gittik biz. Pandemi süreci her sektörü etkilediği gibi fotoğraf dünyasını da etkiledi. İnşallah en kısa zamanda bu günleri de geride bırakacağız.

Türkiye’de hangi fotoğraf türü en çok tercih ediliyor sence?

Kendi kitlemizi göz önünde bulundurularak cevap vermek istiyorum bu soruya. Bizim kitlemiz daha çok doğal fotoğrafları sever. Zaten bizi de onun için takip ediyor. Biz de Anadolu’muzun her tarafından fotoğraflar paylaşıp onları o konuda doyurmuş oluyoruz. Özellikle çok editli olan fotoğraflar, çok oynanmış fotoğraflar beğenilmiyor ve tepki de alabiliyor.

Gerçek bir Türkiye tanıtımı yapıyorsun. Gönüllü ve hobi olarak çıktığın bu yol bir meslek haline de geldi senin için.

Fotoğraf çok değerlidir. Her zaman insanın aklının bir köşesinde yer edinir. Biz de Anadolu’muzun her köşesinin insanların aklında yer edinmesini istiyoruz. Amacımız Anadolu’nun güzelliklerini tanıtmak. Sayfayı açma fikri de şuradan geldi. Üniversitede arkadaşlarıma çektiğim fotoğrafları gösterirken arkadaşlarımızın “sayfa aç, fotoğrafları herkes görsün” önerisi ile açtık ve kısa zamanda çok sevilip büyüdü. Ben de eşim de fotoğrafı çok seven, fotoğrafa gönül veren insanlarız. Eşim ile geziyoruz genelde ve tabi birlikte gezdiğimiz küçük bir arkadaş grubumuz var.

Muazzam, ne kadar çok yer görme imkanınız olmuştur. Arşivinde toplam kaç fotoğraf var?

Türkiye’nin yarısından fazlasını gezdik ama net sayı hatırlamıyorum. Arşivimde yaklaşık 110 bin fotoğraf mevcut.

Bunca seyahat ve tanıtım… Finansal destek bulabiliyor musunuz ve destekler neler olmalı?

Büyük oranda hayır diyebilirim. En büyük desteği fotoğraflarımızı çok seven takipçilerimizden geliyor moral olarak. Sadece kendimiz noktasında demiyorum. Fotoğrafçıların ekipman konusunda desteklenmesi taraftarıyım, o zaman çok daha güzel işler çıkabilir ortaya.

Bu ekipman ve maliyet konusunu biraz daha açar mısın?

Elbette… Fotoğraf makineleri, lensler, tripotlar, filtreler, hard diskler, hafıza kartları hepsi çok pahalı. Konaklama, seyahat etme. Bu konuda devletin de destek vermesi bizim için çok önemli. Örneğin ekipmanlardan daha düşük vergi alınabilir veya ekipman desteği sağlanabilir. Üstüne üstlük drone izinleri de zor alınıyor. Bu konularda da kolaylık sağlanabilir diye düşünüyorum. Bu konuda Kültür ve Turizm Bakanlığına yazdık ama bir sonuç alamadık maalesef. Başta da söylediğim gibi fotoğraf gerçekten çok değerli bir sanat. İnstagram’da yapılan bir paylaşım ile dünyanın her tarafından insanlar bir anda görebiliyor memleketimizin güzelliklerini ve buraya gelmek isteyebiliyorlar. Bunu siz gidip o ülkenin televizyon kanalında reklam vermek isterseniz bu size milyon dolarlara mal olabilir bu.

Reklam ve sponsorlu çalışmalar da yapıyorsunuz…

Elbette büyük bir kitlemiz olduğu için reklam ve tanıtım çalışmaları da yapıyoruz doğal olarak. Samsung, Monster Notebook gibi markalarla da çalışıyoruz. Şehirlerimizin tanıtımları için birçok çalışma yaptık. Örneğin en son Tunceli’ye gidip 3 günlük bir tanıtım çalışması yaptık.

Türkiye’nin tanıtılmasında atılması gereken adımlar nelerdir siz fotoğrafçılar gözünden?

Türkiye fotoğraf açısından çok zengin bir memleket. Nereye gitseniz eliniz dolu dönüyorsunuz. İnsanımız çok güzel, coğrafyamız çok güzel. Türkiye gerçekten çok fotojenik bir yer. Ayrıca çok da kaliteli fotoğrafçılarımız var. İnstagram’dan da takip ediyoruz onları. Türkiye’nin tanıtımına da büyük katkıları oluyor, birçoğunu da tanıyoruz. Yüz binlerce takipçisi olan bu fotoğrafçılar bir fotoğraf paylaştığında dünyanın her tarafından takipçileri bu fotoğrafları görüyor. Türkiye’nin tanıtımı için çok değerli bir şey bu.

Medeniyetlerin, insanların ve şehirlerin güzel yanlarını ele alıyorsun. Aslında bir birleştiricilik ve bütünleştiricilik sergiliyorsun. Fotoğrafı çekmedeki ruh hali dersem…

Fotoğrafçının ruh hali bir başkadır. Gittiğimiz her yerde farklı güzellikler görüyoruz. Bunları tabi hemen fotoğraflamak istiyoruz. Fotoğraf çekmek için bir birikim olmalı insanda ve fotoğrafı sevmek lazım tabi. Nerede, ne zaman ne çıkacağı belli olmuyor. Birçok gezide arabadayken heyecanla arabayı durdurup makineleri çıkarıp fotoğraf çektiğimiz oluyor. Yol kenarında gördüğümüz bir güzellik bizi orada bazen saatlerce oyalayabiliyor. Tabi çok tatlı bir oyalama bu.

Fotoğrafçılık vs Gelecek… Bir fotoğraf sanatçısı gözünden gelecek nedir?

Gelecek deyince insan bir yandan korkuyor çünkü neredeyse hepimiz geçmişe özlem duyuyoruz. Biz de fotoğraflarla, videolarla geçmişi kayıt altına alıyoruz aslında. Böyle geleceğe de daha güzel adımlarla gidebiliriz diye düşünüyorum.

Bu bakış açını çok beğendim. Geleceğe geçmişten güzel eser bırakmak… Ya teknoloji?

Gelecekte teknolojide neler olur, fotoğrafçılık nereye gider bunu tahmin etmek güç. Özellikle cep telefonları hayatımızın her alanında önemli bir yere sahip oldular artık. Bundan 20 yıl önce bunu tahmin etmek zordu. Fotoğraf makineleri ve telefon kameralarının çok daha iyi yerlere geleceğini hepimiz tahmin edebiliyoruz ama benim en çok merak ettiğim soru acaba telefon kameraları profesyonel fotoğraf makinelerini tamamıyla ne zaman alt edecek?

Fotoğraf çekimi de kurgudan oluşuyor. Peki… Bilim kurgu dersem…

Bilim kurgu filmlerine çok fazla ilgi duymasam da uzay teknolojisine merakım var. Sonuçta gezegen sadece dünyadan ibaret değil. Ayda, Mars'ta çekim yapmayı çok isterim. Aydan dünyanın fotoğrafını çekmek çok eğlenceli olurdu.

Fotoğraf sanatçılığı nedir?

Fotoğrafın bir sanat dalı olduğunu düşünüyorum. Günümüzde belki bu fikir değişmeye başladı akıllı telefonlar yüzünden çünkü her fotoğraf çeken fotoğraf sanatçısı değildir tabi ki. Fotoğraf çekmek sanıldığı kadar basit bir iş değil gerçekten. Fotoğraf birçok etkeni bir arada bulunduran bir iştir. Yani her fotoğraf makinesi alan kişi iyi fotoğraf çekemiyor.

Hedeflerin arasında küresel bir markada yer almak, hatta yayında kapak olmak gibi bir hedefiniz var mı?

Her fotoğrafçının hayal ettiği şeyler bunlar. Daha önce birçok yerde fotoğraflarımız paylaşıldı, yayımlandı. En son Samsung Amerika bizden bir fotoğraf istedi, New York’un ünlü bir caddesinde sergilendi o fotoğraf. Bizi de çok mutlu etti bu. Takip ettiğim, ilham kaynağı olan birçok fotoğrafçı da var. Hepsine saygılarımı sunuyorum.

Fotoğraf çekimlerin esnasında seni çok şaşırtan bir anını merak ediyorum.

Fotoğraf gerçekten çok güzel bir hobi. Nereye gitsek güzel olaylar geliyor başımıza. Çok anımız var aslında ama Artvin Yusufeli'nde gece vakti köylülerle büyük bir kayalığa çıkıp ayı fotoğrafı çekmeye gittik. Ayıyı gördük ama fotoğrafını çekemedik. Sabah olunca da 50 kilometrelik bir yola çıktık ve bu yol altı saat sürdü. Yol o kadar kötüydü ki yolun sonu Arhavi’de hastanede bitmişti. Buradan da bizi Artvin’in her yerine götüren Can Atan arkadaşıma teşekkür ederim.

Ahhh güldüm… Macera bu hobinin getirisi. Bir fenomen olarak dijital çağ iletişimi hakkında düşüncelerin neler?

Sosyal medyayı mümkün olduğunca etkin kullanmaya çalışıyoruz. Post paylaşımı, hikaye, reels video, İgtv... Son birkaç aydır da hikayede testler yapıyoruz “burası neresi “şeklinde. Çünkü insanlar zamanlarının önemli bir kısmını sosyal medyada geçiriyor. Günümüzde artık televizyonlar eskisi kadar etkili değil. Birçok insan, gündemi artık televizyondan değil sosyal medyadan takip ediyor. Tabi biz fotoğraflarla bir yerlere geldik, belli bir takipçi kitlesine ulaştık.

Hayalindeki gelecek güzellemesi nedir?

Dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olmak çok güzel olurdu. National Geographic dergisinde Türkiye tanıtım elçisi olduğumu görmek beni çok mutlu ederdi. Ayrıca en büyük hayalim eşimle birlikte dünya turu yapmak.

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.