Teknoloji ve Sanatın Mikrofonda Yolculuğu: Seslendirme ve Dublaj

28 Aralık 2020

Sanayi devrimiyle 100 sene önce gerçekleşenlerin güncellenmiş versiyonunu yaşıyor gibiyiz… O zamandan bu yana ses ve görüntünün taşınması süreci sürekli eviriliyor. Ve günümüzde, dijital sunucu çeşitlerinin artmasıyla, içeriklerin çeşitli dillere çevrilmesi ve seslendirilmesi ihtiyacı bir o kadar artıyor; filmlerden, sesli kitaplara…

Seslendirme… Scott Reyns’e göre ilk 1860’larda Parisli kütüphaneci E.S. Martinville’in “Au Clair de la Lune” isimli şarkıyı söyleyen bir kadını fonotografa kaydetmesiyle başlar. Birçok kayda göreyse tarihte ilk seslendirme örneği, 1906 yılında Kanadalı bir mucit ve matematikçi olan Reginald Fessenden’in hava durumunu kaydederek sunduğu ilk transatlantik “kablosuz” radyo yayını olur. Ardından 1928 yılında Walt Disney’in yıldızı Mickey Mouse seslendirilerek bu yepyeni sektör hayata geçer.

Ülkemizde seslendirme 1931 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncularının katılımıyla Yeşilçam filmlerinde hayat bulur. 1968’de kurulan TRT Seslendirme Stüdyolarıyla da o muazzam Türkçe dil bilgisine hakim insanlarımız yetişir.

“Dublaj ve Seslendirme” denince ilk akla diksiyon, hitabet, dil bilgisi ve artikülasyon gelir. Oysa bence bu alana verilen “Mikrofon Oyunculuğu” tanımı daha güzel, çünkü seslendirme sanatında sesin kulağa hoş gelmesi kadar; aktarılmak istenenin seslendirilen sanatçıyla bütünleşip hayat verdiği karakterle özdeşleşmesi gereklidir.

Sesin akılda kalıcılığı, karizması ve sürükleyiciliğine en güzel örneklerden biri olan Kaan Kıran bu hafta konuğum. 1988 doğumlu genç bir seslendirme sanatçısı… Kendisini telefonda ilk duyduğumda verdiğim tepki: “Bu nasıl bir ses!” Tamamen Allah vergisi denilen bir şey. Geri kalanı dili mükemmele yakın kullanmak için aldığı eğitimler, yıllardır alanında kazandığı deneyim ve oyunculuk becerisi…

 

Kaan Kıran, seni senden tanıyalım…

Yazının devamı...

İÇERİK ÜRETİCİLERİNİN KAYDA DEĞER YÜKSELİŞİ: DİJİTAL PLATFORMLAR

21 Aralık 2020

Televizyon, kısaca TV… 1925’den bu yana bu 4 köşeli kutuyu izlemek için karasal kablolara bağlanmamız yeterliydi. Ardından uydu teknolojisinin hayatlarımıza girmesiyle dünyadaki birçok içeriğe erişimimiz sağlandı. Derken, o 4 köşeli kutuya artık bağlı kalmayacağımız Netflix, Exxen, Blu Tv, Puhu Tv, Gain gibi dijital yayın platformlarının hayatımıza girmesineyse bir devrim gözüyle bakıyoruz.

Aslında hepsinin ortak bir amacı var: “İçerik sunuculuğu…” Oysa değerli olan içerikler ve o içeriği üretenler... İçerik üretmenin maliyeti kadar ürettikten sonra yayınlanacak sunucunun bulunması, hele o bilinen kanallardaysa, çok zordur. YouTube’da işte tam burada devreye girdi. İçeriğinizi girmek ücretsiz, izleyicilerin de size erişimi ücretsiz. Alan memnun, satan memnun.

Tanınırlığa gelince… Milyonlarca içerik arasında YouTube sunucusunu TV kanalı gibi kurgulayan yapımcılar da böylelikle çıkmış oldu bu zamanda. Evet içerik değerli ama farklı kişi ve konu içeriklerinden oluşmuş kocaman bir havuza sahip olmak daha değerli… Ve o havuzdan bir marka değeri yaratmak yeni nesil bir işleyiş oldu: Babala Tv, Flu Tv, Evrim Ağacı…

Bu hafta YouTube’da milyonlarca izlenmeye ulaşan yeni nesil içerik üreticimiz Aytuğ Akdoğan ile birlikteyiz. Programının edebiyat, kültür ve eleştiri üzerine olması başlı başına yarattığı en büyük değer. Aytuğ’un başarısı, kanalında bir eşyayı süsleyip püsleyip satmasından değil, bir bilgiyi sorgulatmayı ve onun herkesin anlayacağı dille irdelenmesini sağlamasından…

Aytuğ Akdoğan’ı tanımaya başlayalım.

Kim olduğunu sürekli arayan ve bu yanıtı bulamadan ölmekten endişe duyan bir insanım. Hayatımın çoğu İstanbul’da geçti; liseyi beş yılda zar zor bitirebildim. Sanırım matematik derslerinde gizlice şiir kitapları karıştırdığım için... Ama üniversite fena değildi, Bilgi Üniversitesi’nde sinema ve televizyon okudum.

Matematik dersinde şiirler derken kitaplarını yazmaya başladın sanırım.

Evet. Yayınlanmış biri deneme, biri derleme ve 4’ü roman olmak üzere altı kitabım var. Bundan sonraki arzum ise artık oturup bir dizi ya da film senaryosu yazmak.

Yazının devamı...

DİJİTAL ÇAĞLA DÖNÜŞEN KİTAPLAR VE YAYINCILIK SEKTÖRÜ: BİLGİNİN SÜREKLİLİĞİ…

14 Aralık 2020

Kitaplar, yazarlar, kitapçılar… Nasıl içselleştiriyoruz değil mi? Haşır haşır sayfalarını karıştırmak, kitap kokusunu içimize çekmek, kalem kağıtla not almak, upuzun raflar, bir de sahaflar… Ve, her şey çok hızlı değişiyor. Kim bilir belki yakın bir zamanda bilginin yazıya ve baskıya dökülmüş hali de değişir. Olabilir, çünkü kalıcı olan “bilginin sürekliliğidir.” Değişen şey, bilgiyi bize ulaştıran aracılar… Yazarlar bilginin kendisi; kitap ve kitapçılar ise aracısıdır.

Kitap satış yerleri de değişiyor mesela. Biliyorsunuz karantina dönemlerinde yepyeni hobi arayışlarına giriyoruz ve ihtiyaçlarımız için dijital alışverişe yöneliyoruz. Bunun bir olumlu sonucuysa bizi daha çok okuyan ve araştıran bir ülke olmaya doğru evirmesi… Ülkemizde internet üzerinden ve e-ticaret sitelerinden yapılan alışverişlerde kitap satışındaki artışlar dikkat çekici oldu. Öyle ki ülkemizin okuma oranında en gözle görülebilir artışı Covid_19 döneminde gerçekleşiyor.

 

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin verilerine göre kitap satışlarının karantina döneminin ilk haftasında yüzde 32 arttığı görülüyor. 2020 yılının son 6 ayının üretim rakamlarına baktığımızda bir önceki yıla göre yüzde 21'lik bir büyüme var. Baskılı kitapların yanında sesli kitap okuma oranı da yüzde 14 artmış durumda.

 

Bu hafta, 1927’de kuruluşundan bu yana 100 yıldır bilgiyi aktaran gerçek bir hafıza olmuş, geçtiği tüm çağlarda sürekliliği ve devinimi başarmış İnkılap Yayınevi’ni, Genel Müdürü Aren Şenorkyan’dan dinleyeceğiz. İçten, dinamik ve profesyonel bir vizyona sahip Aren Bey’e gelecek sizin gözünüzden nedir diye sorunca muazzam bir cevap verdi: “Gelecek hem geçmişin güncellenmiş hali hem de kurulan hayallerin sonucudur…”

Aren Şenorkyan’ı sizden tanıyalım…

İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun olsam da aslında hayalim fotoğrafçı olup, bir yandan da yaptığım model gemileri satıp hayatımı kazanmaktı.

Yazının devamı...

ANI YAKALAYIP GELECEĞE TAŞIYAN DİJİTAL FOTOĞRAF SANATÇILARIMIZ

30 Kasım 2020

Geleneksel sanatta anı yakalama, hayali, canlı veya nesneleri resimlemenin geçmişi çok eskilere, mağara sanatına kadar gidiyor. Derken kameranın 1800’lerde icadıyla yeni bir alan çıkıyor: Fotoğrafçılık… Resim ve heykel gibi geleneksel sanatlara nazaran, daha fazla bilgi ve ayrıntı yakalamasıyla fotoğraflar insanlık sanat tarihinde yerini çok hızlı alıyor.

Şu anda 1980’den günümüze kadar uzanan çağdaş fotoğrafçılık dönemindeyiz. Tam anlamıyla geleneksel teknikler yerine teknoloji kullanılarak üretilen fotoğraflara bu tanım veriliyor. Sayısal fotoğrafçılık veya bildiğimiz adıyla dijital fotoğrafçılık, sosyal medya platformlarının da katılımıyla tüm dünyada öylesine yayıldı ki saatlerimiz görsel medya üzerinde geçiyor. Bu sonuca gelmesi çok normal çünkü dijital fotoğrafçılıkta her şey çok seri, geleneksel yöntemlerde baskı için ihtiyaç duyulan kimyasallar yok mesela. Dijitalle birlikte fotoğraflar anlık görüntülenebilir, işlenip basılabilir, taşınıp arşivlenebilir ve de en güzeli büyük sayılarda sergilenebilir oldular.

Herkes fotoğraf çekme ve paylaşma isteği içerisinde olunca, cep telefonu firmaları da sürekli kamerası daha iyi olan, daha pahalı ürünleri satmak fikriyle buradan besleniyorlar… Yeri gelmişken canım Ara Güler’in bir sözünü de eklemeden edemeyeceğim… “En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi, en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı…”

Fotoğrafçılık bir gönül işi, çünkü bu bir sanat. O anı çeken göz kadar gören de ruh lazım fotoğrafta… Daha net anlamak istediğim için dijital fotoğrafçılık ve sergi platformu alanında ülkemizde isim yapmış, dünyanın çeşitli ülkelerinde de fotoğrafları sergilenen Anadolugram markasının kurucusu Musa Solmuş’a sordum merak ettiklerimi. Türkiye’nin yarısından fazlasını eşiyle gezen ve fotoğraflayıp ülkemizi hem bize tanıtan hem de dünyaya açan iki öğretmen ve fotoğrafçı onlar.

Anadolugram’ın kurucusu Musa Solmuş’u senden dinleyelim…

Mardin'in tarihi güzellikleriyle meşhur olan köyü Dara Köyü'nde doğdum. Sene 1986 idi. Yaşım 5'i gösterdiğinde babamı terör olaylarına kurban verdik ve oradan Şanlıurfa'ya göç ettik. Orada 10 yaşındayken birinci sınıfa başladım. Nisan ayının başlarında köye bir öğretmen gelmişti, ben de nisandan hazirana kadar birinci sınıfı bitirip okuma yazmayı sökmüştüm. İkinci sınıfın yarısında da İzmir'e taşınma durumumuz oldu, burada da bir yıl ara vermek zorunda kaldım. İzmir'de aslında okula gitmeyecektim ama değerli bir büyüğümün kızması ve okula gitmem gerektiğini söylemesi sonucu okula başladım. Birinci sınıfa nisandan hazirana kadar, ikinci sınıfı da yarı yıl tatiline kadar okudum, daha sonra da İzmir'de üçüncü sınıftan başladım. Yaşımın büyük olması sebebiyle de öğretmenim bana bir sınav yapıp dördüncü sınıfa geçirdi.

Çok özet geçtiğini biliyorum aslında yaşadığınız acı olayları… Ne mutlu sana ki güçlü bir annen vardı yanınızda. Nasıl devam etti sonra okul hayatın?

Yazının devamı...

Kuzey Kıbrıs'ın genç dijital sanatçıları dünyaya açılıyor

23 Kasım 2020

Sanatın dijitali mi olurmuş sözü de tarihe karışıyor. Çok yeni bir tür gibi görsek de bu alan hayatımıza gireli yaklaşık bir yüz yıldan fazla oluyor. Nasıl mı? Hareketli fotoğraflarla, hem de Zoopraxiscope ile 1879’dan bu yana hayatımızda. Derken televizyon ve video teknolojisinin gelişmesi bu alanı tüm dünyaya yaydı.

Dijital sanat çok yönlü, bir sınırı hatta tanımı yok gibi. Sürekli bir devinim halinde, gelişme nereyeyse, nesiller oraya ve sanatta oraya evriliyor dijitalde. Ve klasik sanata nazaran, bir cep telefonu uygulaması veya bilgisayar programı uzağımızda olduğu için, daha erişilebilir. Ayrıca daha interaktif çünkü izleyicisini de eserle etkileşime sokabiliyor.

Bu arada bu yeni akıma sayısal sanat veya yeni medya sanatı diyenler de var. Bilgisayarlar bu sanat alanında yardımcı bir donanım olmaktan çıkıp, ortak yaratıcının kendisi halindeler. Eserlerin üretiminde kağıt, tahta, boya vb elle tutulur fiziksel bir materyal yok.

Estetik mi tartışılır evet, göreceli sonuçta estetik algısı fakat çok eğlenceli olduğu yadsınamaz. Bana kalırsa diğer sanat dallarının yanında daha özgür ve yaratıcı eserler burada ve bu sanatı icra eden yeni nesil sanatçılarımızda.

Tüm dünyada herkesi akıl tutulmasına iten bu covid_19 döneminde sizleri biraz güldürmeyi ve dijital sanatın mizahıyla buluşturmayı istiyorum. Eserleriyle birçok farklı ülkede bayrağımızı dalgalandıran ve izleyicilerinin yüzlerinde güzel bir gülümseme bırakan Kuzey Kıbrıs’ımızdan genç bir dijital sanatçı bu hafta konuğum: Hayati Evren. Tam “Zihni Sinir” diye tabir edilenlerden. Akıllı, pratik, üretken, meraklı ve dolu dolu mizahi biri. Kıbrıs Türkçesi ile konuştuğundan dinlemeye de doyamıyorsunuz. 

Hayati Evren, hadi seni tanıyalım…

1991 Mart Kıbrıs’ta doğmuş büyümüş bir insan evladıdır Hayati Evren. Ortaokul bitene kadar “95 alsa ağlayacak öğrenci” kıvamındaydım, lise ve sonrasında “45 alsam yeter” kıvamına evrildim. Üniversitede Görsel İletişim Tasarımı okuyana dek peşinden koşacak kadar büyük hayallerim olmadı.

Yazının devamı...

Dijital çağda gerçeklik hayal gücü ve meraktır... Sanatta da...

16 Kasım 2020

Geçen senelerdi… Avrupa çıkışlı ama New York merkezli küresel bir yapay zeka firmasıyla bir iş geliştirmiştim. Ekiplere ben sunumlar yapıyorum, onlar bana…vs. Yemek arasında aralarındaki bir yazılım mühendisine “Ben mühendis değilim…” diye söyleme ihtiyacı duydum neden bilmiyorum. Türkiye’den alışkanlık işte, hani ne işin var burada gibi kafamda sorular. Hepsi bana döndü… Başladılar ben psikoloji, ben sosyoloji, aaa ben ekonomi mezunuyum, şunlar mühendis vs… Hemen devamında o mühendis bana öyle güzel bir cevap verdi ki… “Teknolojik her ürün insan için yapılıyor. Bizler mutfaktayız. Dışarıdaki dünyada, sosyal hayatta ihtiyacın, pazarın ne olduğunu bize sizler söylersiniz ve biz de buna göre ürünleştirmeyi yine sizlerle yapar ve geliştiririz. Birlikte bir bütünüz.”

Kalkıp buna alkış tutmayı istedim… Disiplinler arası çalışmak ve yaratıcılığı kazanmak, ürünleştirmek bu dedim. Bir odaya doldurulmuş aynı dili konuşanlar değil, farklı alanlardan uzmanları yaratıcı fikirleriyle bir arada toplamışlardı. Hayalini kurduğum gibiydi…

Dijital çağın anahtarı bu işte. Bu anahtar hayal gücü ve merak güdüsüyle çalışıyor. Bilgiye erişimin bu denli kolay olduğu zamansa bize en güzel ipucunu veriyor: “Elinizdekiyle yetinmeyin, olamadıklarınız için şikayet etmeyin. Bu sınırsız enformasyon deryasında merak duyduğunuz yeni alanlara açın kendinizi.” Her şey sayısal başlayıp sayısal devam etmek zorunda değil. Farklı bir şekilde de sanatla başlayıp diğer sanat dallarıyla da devam edebilir.

İşte bu konuyu Tuğrul Tülek ile konuştuk. İlk İngilizce öğretmenliği okuyor ardından hayalinin peşinden gidip Konservatuvar bitiriyor. Her parmağında bir marifet dediğimiz kişilerden birisi Tuğrul. Tiyatro sanatçısı, müzisyen, eğitimci. İngilizcesi gayet iyi olduğu için dizi ve sinema filmlerinde ve hatta Netflix filmlerinde (Rise of Empires: Ottoman) yabancı karakterlerde izliyoruz onu. Hayalimdeki sanatçılar onun gibi… Yerli ve küresel, disiplinler arası ve yaratıcı, üretken…

Tuğrul Tülek’i tanıyalım…

Bursa doğumluyum ben. Doğduğumdan beri de hep mahalle kültürünün içindeyim yani bakkalı çakkalı tanıdığın, anahtarını komşuya emanet ettiğin, evde yemek yoksa komşunun kapısını çaldığın bir ortamda büyüdüm ve belki de o yüzden hala mahallede yaşamayı çok seviyorum.

Çok tatlı anlattın! Ahh o güzel eski mahalle kültürümüz dedim… Nasıl bir çocuktun?

Yazının devamı...

Dijital çağın değil, tüm çağların belleği: Tarih bilimi

9 Kasım 2020

İzmir depremi de tarihe karıştı. Enkazlar kaldırıldı, gündem değişti. Depremi konuşanlar, yazanlar bir hayli azaldı. Son popüler akım anı yakalamak diyoruz ya aslında bu toprakların insanları genelde hep bugün için yaşarlar. Çok şükür bugün de doyduk! Geçmiş geçmişte kaldı, yarına Allah kerim…

Buna unutkanlık diyemiyorum. Bu tarih biliminin öneminin bilinmemesi ve anlatılamamasından… Özellikle “Tarih Bilimi” diyorum çünkü “tarih işte” denilip geçildi yıllarca. Oysa tarih bilimi, yaşadığımız topraklar için tarımdan ekonomiye, sağlıktan teknolojiye binlerce yıllık hafızaya sahip olmamız demek. Bu bellek sayesinde 2. Abdülhamid’in dediği gibi tarihin tekrarını değil, ders almadığımız hataların tekrar ettiğini görürüz.

Geleceğimizi geçmişimizin üstüne inşa ederiz. Başarılar elde eder ve “Tarih Yazarız.” Genelde de tarihi kazananlar yazıyor… Böyleyken kazanılmışı bilmemek, arşivlememek, hatta üstüne var olan eserlerimizin de göz göre göre yitip gitmesine göz yumunca hafıza kaybına uğruyoruz. Sıfırdan başlamak gibi. Yazdığımızı düşündüğümüz tarihin kanıtlarını bir bir siliyor ve başkalarını dinler, inanır oluyoruz. Tam da Atatürk’ün “Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkumdur!” sözündeki gibi.

İşte bu hafta tarih araştırmacılığına hayatını adamış Mehmet Dilbaz ile tarihten geleceğe birçok konuya değindik. Kendisinin rehberliğinde gerçekleştirdiğimiz tarihi yarımada gezimiz için ise anlatılmaz yaşanır ve öğrenilir diyorum. Yazdığı “Kaybolan Tarihin Peşinde” isimli kitabında İstanbul’a ait onlarca eserin hayata kazandırılışını okuyacaksınız. Ve muazzam bir fotoğraf arşivcisi kendisi… Osmanlı döneminden günümüze İstanbul’a ait yaklaşık 90.000 adet fotoğraf koleksiyonu var…

Mehmet Dilbaz’ı tanıyalım…

Tarih araştırmacısı ve yazarım. Ocak 1974’te İstanbul’da doğdum. Kabataş Erkek Lisesi’nden sonra Trakya Üniversitesi Turizm Bölümü’nde öğrenim gördüm. Henüz çocuk yaşlarda başlayan tarih merakımı sosyal, görsel ve yazılı medya aracılığı ile oluşturduğum “Kaybolan Tarihin Peşinde” hareketi ile devam ettiriyorum. Bu hareket ile Bizans’tan ve Osmanlı’dan günümüze ulaşan tarihî eserlerin korunması ve yaşatılması konusunda farkındalık oluşturmak tek hedefim. Bunların yanında Yunanistan ve Balkanlar’daki Osmanlı eserleri konusunda hâlen çalışmalar yürütüyorum. Ulusal medyada da tarih içerikli televizyon programlarım devam ediyor. Nurbanu ve Orhan’ın babasıyım.

Kitap gibi konuşuyorsunuz. Hatta tam bir İstanbul Beyefendisi gibi Türkçeniz var. Bir İstanbul hayalinden yola çıktınız ve kendi hikayenizi yazıyorsunuz…

Yazının devamı...

Annem kendi için hayal ettiği geleceğini doğurmuştu o gece: “Beni…”

26 Ekim 2020

Gelecek öncesi çağları konuşuyoruz aylardır burada. Oysa insanlar, ülkeler ve hatta kurumlar geleceklerini hep geçmişlerinin üzerine kurarlar. Geçmişten iyi veya kötü kendimize kattıklarımızla ilerleriz geleceğe; kimimiz heyecanla, kimimiz kayıtsız ve kimimiz ürkek. Merak ettiğimse geçmişin biriktirdikleri, geleceğin belirsizliği derken şimdiyi, içinde olduğumuz anı ne kadar yaşıyoruz…

Bir yandan da dijital çağ ve pandemiyle yalnızlaşıyoruz diye dertlenir olduk. Aslında yalnızlaşmaktan ziyade yalnız kalmayı da öğretiyor bize diyebiliriz. Yalnız kalmak değerlidir çünkü. Ayakları üzerinde durabilmek, kendini sorgulayabilmek, kendinle barışık olmak ve kendin olmayı sevebilmek… Hepsi duygusal dayanıklılığımızı belirler.

Anı yaşamak ve kendimizin farkında olmak… Geleceğimizin şifreleri bunlar.

Daha geçen hafta tam da bu konularda yazdığı “En Uzun Yollar Tek Adımla Başlar” adlı kitabı çıkan ve içinde uygulamalı terapi örnekleri de bulunan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uzmanı Prof. Dr. Bilge Uzun ile konuştuk. Tanımaktan büyük şans duyduğum kadınlardan o.  Capcanlı, samimi, rengarenk… Röportajımız sonrasıysa yepyeni bir Bilge daha tanıdım. Adı gibi bilge olmasının altında yatanları öğrenmek ve sizlerle paylaşabilmek ne mutlu…

En uzun yollar tek adımla başlar diyen Bilge Uzun’u tanıyalım…

Bilge Uzun 3 çocuklu memur bir ailenin ortanca çocuğu olarak Tarsus’ta dünyaya geldi. Tüm yaşama sevincini, enerjisini ve tabii okuma aşkını babasından aldı. Babası tam bir kitap kurduydu. “Yazıya dökülmüş ne varsa okunmalıdır okutulmalıdır…” mantığıyla günü aydınlatırken de geceye yolcu ederken de okurdu. Kendisi okumakla yetinmeyip okuturdu da. Mutfakta yemek pişirirken yakaladığı annemi “şunu bir dinle” demeye bile ihtiyaç duymadan okumalara boğardı. Yani bizim evde kelimelerin vurgusu ve sesinin tonlamalarıyla şiirler okuyan bir Sheakespeare vardı hep. O adam babasıydı. Okuma yazmayı henüz bilmiyorken tüm hikayeleri hatta şiirleri bile biliyordu Bilge.

Bilge çocukluk hayalini gerçekleştirdi mi?

Yazının devamı...