Dijital çağın hızı: Sosyal medya pazarı en yeni sahiplerini arıyor…

19 Ekim 2020

Yaklaşık son 5 yıldır YouTube, Twitter ve İnstagram gibi sosyal medyada takipçileri çok olan “fenomen”ler bu tanınırlıklarını reklam karşılığında gelire çevirdiler. Ciddi gelirlerdi, derken… Pandemiyle birlikte dijital medyayı sanat, bilim, kültür, spor vb. alanlarda isim yapmış diğer ünlüler de kullanmaya başladı. Fenomenlerin gelir pastası da hooop birden bölündü…

Üstüne Türkiye’deki kurumsal firmalar da pandemiyle birlikte dijital pazarlama dönüşümüne girmek zorunda kaldılar. Artık markalar reklamları için ücret karşılığı fenomenlerle çalışmak yerine onlar da kendi sosyal medya departmanlarını kurdular. Mesela, Linkedin’de iş ilanlarına bakıyorum. 10/7’si sosyal medya uzmanı, dijital içerik üreticisi ve dijital pazarlama yöneticisi arıyor. İşsizlik zamanında yeni bir alan ve iyi bir fırsat…

Birkaç sene önce markalar fenomenlerin peşindeydi… Şimdiyse markalar kendi başlarına dijital medyada güçlendi ve fenomenler markaların peşine düştü. İşte, öyle hızlı ki içinde bulunduğumuz bu değişim süreci, kazançlı denilen alanlar da o denli hızlı eskiyor, başkaları tarafından yine hızlıca öğrenilip kalabalıklaşıyor ve yeni arayışlara girilmesi kaçınılmaz oluyor.

Bugün Twitter’da 1 milyona yakın  takipçisiyle fenomen Enez Özen ile konuştuk. Sosyal Medya Danışmanlığını uzun zamandır yapıyor. Enez’in paylaşımlarının aylık görüntülenmesi yaklaşık 100 – 200 milyon arasında… Akıllı bir girişimci de kendisi. Aslında Enez markalara influence dediğimiz reklam etkileşimini yapmakla kalmıyor… Bu dijital networkünü kendi kurduğu yeni dijital markalarının tanınmasında da kullanıyor.

Enez Özen seni çok merak ediyoruz…

Tüm Milliyet ve Filiz Dağ okuyucularına selamlar! 15 Aralık 1981 İstanbul’da doğdum. İlk ve orta okulda çok başarılı bir öğrenciydim. Lisede ise bu durum biraz tersine döndü.

Desene ergenlik başa bela… Hayallerin neydi?

Yazının devamı...

Dijital Çağın Y Kuşağı Edebiyat Yazarları

12 Ekim 2020

Dijital çağın en küresel kullanım alanı sosyal medya platformları ve bloglar oldu. Buralarda hepimiz birer izleyici olduğumuz kadar; yazar, çizer, okur, tartışır ve fotoğrafçı da olduk. Milatlar öncesinden günümüze birçok yazar ve bilim insanlarının bilgileri ve sözlerinden güncel haberlere kadar hepsi mükemmel bir hızla yayılıyor.

Her türlü bilgiye erişim derken… Eğer hayattalarsa paylaşımlarını alıntıladıklarımızın sahiplerine de artık ulaşmak, bir iki çift lafın belini kırmak da hayal değil.

Böyle bir sosyal medya platformunda yaklaşık dört yıl öncesinde tanıdım Kaan Murat Yanık’ı. Birçok kişi onun kitabından paylaşımlar yapıyordu. Bir bakayım dedim… Derken yazarın kendisi, Kaan’ın da okurlarıyla etkileşim içinde olduğunu görünce daha bir sevindim. Yazarlara erişim ne muazzam… Genç yazarlar bu anlamda daha etkin. Evet… X ve Babyboomers kuşağı pandemi döneminde sosyal medyayı daha çok keşfetmek zorunda kaldılarsa da kitlesel bir giriş yaptılar onlar da.

Bilimde olduğu gibi edebiyatta da ufkumuzu açan yazarlara ihtiyacımız çok. Bu hafta konuğum oldu Kaan. Genel kültürü ve bilgi birikimi çok derin, samimi ve de çok genç bir yazar. Genç derken… 24 yaşındayken ilk kitabını yazıyor… Hem de bir şiir kitabı: “Kalküta”. Tam bir yetenek. Aklımdan geçense… Nobel Edebiyat Ödülüne aday isimlerle ilgili son zamanlarda yaptığı paylaşımlarda bir gün gelip o ve onun gibi nicelerinin adını da görebilmek…

Kaan Murat Yanık… Hadi seni tanımakla başlayalım.

1988 yılında Azerbaycan Türkü bir ailenin büyük çocuğu olarak Iğdır’da dünyaya geldim. Gündüzleri babaannemlerin büyük bahçeli Rus mimarların elinden çıkma taş evinde, akşamları ise o zamanlarda yeni yeni yaygınlaşan çok katlı apartman dairesinde büyüdüm.

İki farklı ama bir yandan kardeş kültür… Seni bir yazar yapan değerlerden diyebilir miyiz?

Yazının devamı...

Dijital çağ ile yeni bir başlangıç: Pandemi dönemi

5 Ekim 2020

Sanayi Çağı… Yaşamımızı kolaylaştıran çok önemli gelişmeler sundu, evet… Öte yandan çevre, hava, su kirliliği, ormanların azalması, artan nüfus, doğal kaynakların tükenmesi gibi sonuçları hayatta kalışımızı zorlaştırmaya devam ediyor. Mesela, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkileriyle yeni pandemilere hazır olun diyor uzmanlar…

Yayılan virüs mü; yoksa insanlar mı dünyaya?

Dijital Çağ… Ve yeni bir evre daha. Henüz bunun neler getireceğini öngöremiyoruz. Bildiğimiz tek şey bir önceki endüstriyel devrimin pandemik sonuçlarının dijitalleşmeye geçişimizi hızlandırdığı, hatta zorunlu kıldığı… Temassız, sosyalleşmesiz, uzaktan erişimli ve bol korunmalı yeni bir çağ.

Şimdi her zamankinden daha fazla Sağlık Bilimi Araştırmaları, Sağlık Teknolojileri, Hekimler ve Sağlık Çalışanlarına ihtiyaç duyduğumuz bir çağın başlangıcındayız. Gözümüz, kulağımız, kalbimiz doktorlarımızda, bilim insanlarımızda.

COVID-19 pandemisi başladığından beri 650’yi geçkin hastayı iyileştiren, “İnsanlara nefes aldırmak tek hayalim…” diyen beyaz önlüklü kahramanlarımızdan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Şevket Özkaya ile pandemi sürecimizi ve yeni çağımızı konuştuk.

Şevket Özkaya’yı tanıyalım istiyorum…

Samsun’da doğup, üniversite ve uzmanlık eğitimim dahil tüm eğitimimi Samsun’da yapmış, Samsun aşığı biriyim.

Yazının devamı...

“Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

22 Haziran 2020

Sadece bir kez “senaryo” yazın ve ekonomiden siyasete haber başlıklarına bir göz atın. “Covid19 sonrası 3 senaryo… Hep aynı senaryo… Aklımızda birkaç senaryo var… İstanbul depremi için korkunç senaryo… Bir iyi, bir de kötü senaryomuz var… Devlerin krizi yönetme senaryoları…” diye devam ediyor. Peki, gerçekte bu işin uzmanlığının ne gerektirdiği hakkında bilgimiz ne kadar?

Yerli ve milli senaristlerimizin kimler olduğu, ekonomik katkıları, toplumdaki sosyolojik belirleyicilikleri hakkında daha çok konuşmalıyız. Hatta farkındayız veya tam değiliz; fakat yaşamımız senaristlerin kaleme aldığı dizi ve filmlerle de evriliyor.

Evet, senaryo çok önemli… Çünkü bir çeşit mühendislik ile izleyicileri kavrıyor ve onların düşünüş ve görüşlerini de şekillendiriyor. Bu arada ek bir bilgi vereyim. Bu alanda 5 milyon dolarla en pahalı senaryolardan biri Dejavu filminin oldu. Filmin bütçesi 75 milyon dolar ve kazancı da 180 milyon doları yakaladı. Senaristlikten en çok kazananlardaysa George Lucas (Star Wars) 3.3 milyar dolar ile başı çekiyor. Özetle yaratıcı, özgün bir senaryo sadece ödül getirmekle kalmıyor, toplumu yönlendirip yazarına olduğu kadar ülke ekonomisine de katkı sağlıyor.

Yiğit Güralp… Ayla, Uzun Hikaye, Sınav…ve daha bir çoğunun senaristi, yaratıcı yapımcısı. Gururla yerli ve milli senaristimiz…

Bu arada genç girişimci yönünü de atlamayalım istiyorum. 2019 yılında “GGF Pictures” (Gayet Güzel Filmler) şirketini kurdu. Burada Sinema ve Dijital TV endüstrisine “İçerik Yaratım ve Film Yapım Stüdyosu” olarak yeni baş yapıtlar hazırlamaya devam ediyor.

Yiğit Güralp’i senden dinlemek istersek…

Sevgili Filiz, kendimi tanıtmayı doğru bulmuyorum. Bunun nedenini açıklamak okuyucularımız için benim kim olduğumdan daha değerlidir diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

“Her sanatta ve zanaatta tek yetenek pek bir şey ifade etmez, ama deneyim, alçakgönüllükle, çalışkanlıkla birleşmiş deneyim her şeydir...”

15 Haziran 2020

Bizler, varoluşumuzdan beri hayatta kalmak için ihtiyaçlarımıza çözümler yaratıyoruz. Her ne kadar günümüzde her şeyin hazır ulaşılabildiği şartlara alışmış olsak da bu Covid19 salgını bizlere ev yapımı ya da el yapımı gibi birçok şeyin önemini öğretti. Sporu, sanatı, hatta işimizi dahi yapmanın, üretmenin yeni yollarını keşfetmemizi sağladı.

Bu dönemin enlerinde ilk sıralarda ekmek yapımı ile örme vardı. Kime baksam ya yoğuruyor ya da örüyor. Rahatlatıyor, stres atıyorum diyeninden, zihnimi boşaltıyor, bulmaca gibi diyenine kadar. Herkes ekmeği konuştu, ben de örmeyi konuşmak istedim.

Bu örme zanaatının tarihi gerçekten uzun; avcı-toplayıcılardan atlı göçebelere ve oradan günümüze uzanıyor. Biliyorum, örme denince aklımıza hep kadınlar gelir… Oysa tarihte bu tam böyle değil. Bir erkek mesleği olarak karşımıza çıkıyor. Mesela, İngiltere ve İrlanda’da örgü erkek işi olarak kabul edilirdi... Hatta, kadınların örgüyle ilgilenmeleri bile yakışıksız bulunurdu. Özetle kadın yün eğirir, ancak bu yünü örme ayrıcalığı erkeğe aitti.

Günümüzde bu örme eyleminin ilk başlangıç örneği olan ağ ve fileleri özellikle spor alanının vazgeçilmezi kalelerde bol bol görürüz… Ekonomik anlamda da önemli bir pazara sahip. Caner Celasun bu hafta konuğum… Bu alanda teknolojik yapılanmaya sahip olmaları yanında halen el örmesi file zanaatını sürdürenlerden. Ülkemizde olduğu kadar uluslararası pazarda da bizi temsil eden başarılı, sporu ve en önemlisi sanatı seven bir iş insanı...

Caner Celasun’u senden dinlemeye başlayalım…

1988 yılında İstanbul Fatih’te doğdum. Fatih, Beyoğlu ve Cihangir çevresinde yetiştim. Liseyi Şehremini Lisesi’nde tamamladıktan sonra lisansımı Kadir Has Üniversitesi İktisat Fakültesi, yüksek lisanslarımı İstanbul Üniversitesi Ekonomi ve Yönetim Bölümü ve İstanbul Aydın Üniversitesi İnsan Kaynakları Yönetimi Bölümünde tamamladım.

İyi bir eğitim almışsın, genç yaşındaki başarın buna bağlı diyebilir miyim?

Yazının devamı...

“Uzayın son değil ama bir sonraki sınır olduğunu ve fethedilecek bir şey olarak değil, keşfedilecek bir yer olarak görüyorum…”

8 Haziran 2020

Uzayın ve evrenin büyüklüğü kadar boşluğu da her zaman dile getirilir. Burada “uzay yalnızlığı” da konuşulmalı diye düşünüyorum. Uzay ile ilgili çalışmalar milattan öncesinden günümüzde değin süregelse de aslında gerçek anlamda uzaya çıkarak yapılan çalışmalar son 60 yılda olan gelişmeler.

Şöyle düşünelim uzay yalnızlığını… Covid19 süresinde, yaklaşık 3 ay boyunca belirli dönemlerde, karantina süreçleri yaşadık. Bu zamanda en çok konuştuğumuz konu insanoğlunun sosyalleşemediğinde ne kadar çok yalnızlaştığı oldu. Peki, uzaya çıkan insan sayısının şimdiye değin milyarlarca yıldır toplamda 600 civarı olduğunu sizlere söylesem? Hele ki uzaya çıkan astronotların yüzlerce gün bir kapsülün içinde karantina gibi tüm dünyadan izole olduklarını düşünürsek… Yalnızlaşmak bu koskoca evrende bu meslek için kaçınılmaz bir gerçek… Ve bu bakir alanda özel sektörün iştahını açacak uzay taşımacılığından, uzay tatilleri ve hatta uzay madenciliğine kadar pek çok henüz hiç dokunulmamış alanlar var.

Bu hafta konuğum bu sonsuz evrenin ve uzayın araştırmalarıyla ülkemizde de faaliyet gösteren bir bilim insanı: Astrofizikçi Dr. Selçuk Topal...

Hayat hikayesini duyunca yaptığı işe bir kez daha büyük saygı duydum. İmkansız kelimesi onun sözlüğünde yer almıyor.

Uzayın önemini anlatabilmek için popüler bilim yazıları kaleme alıyor, seminerler veriyor, TEDx konuşmaları yapıyor. Gelecek Uzayda programında hazırladığı eğlenceli astronomi videolarıyla YouTube ve diğer sosyal medya mecralarından paylaşımlar yapıyor. Ay’a inişin 50. Yılı uluslararası etkinlikleri kapsamında, MEB iş birliğiyle yürüttüğü Türkiye’deki online seminerleri 60 ülkeden 800’ü aşkın etkinlik içerisinde kendi kategorisinde Uluslararası Astronomi Birliği tarafından birincilik ödülü aldı.

İki de güzel evlat babası… Oğlu Uzay ve kızı Venüs.

Selçuk Topal bize kendisini anlatsın şimdi…

Yazının devamı...

“Dünya bir kitaptır; Seyahat etmeyenler, onun sadece bir sayfasını okurlar...”

1 Haziran 2020

İnsanlık tarihi binlerce yıldır kimi zaman insanın yaratılışındaki merakından kimi zaman da daha iyi şartlar veya zenginlik bulmak ümidi içinde gezmek ve keşfetmek hikayeleriyle dolu.

Günümüz çağının şartlarıysa gezmek eylemini tatilcilik tanımı ile birleştirdi. Çalışma şartları malum. İzin günlerine sıkışan, yorgunluk atılan o meşhur tatil günlerimiz… Oysa, gezmek bir kültürdür… Gezmek, bilişsel ve fiziksel bir aktivitedir. Bu aktivite yıldızlı otellerde yapılan saatlerce uyumak, yemek içmek ve hatta güneşlenmekten çok fazlasıdır.

Eski çağlardan Orta Çağ’ın Rönesans’ına, devrimleri ve geleceği yaratanlar mucitler ile kaşiflerdi. İbn-i Battuta, Evliya Çelebi, Marco Polo, Piri Reis, Kristof Kolomb… Şimdiyse dijital Rönesans’ı yaşadığımız dönemdeyiz. İster o zamanların ister bugünün şartları olsun bilinmeze doğru merakla, cesurca atılan gezgin kaşifler tek kelimeyle kültür aşılaması yapıyorlar. Bugün onlardan biri konuğum.

Fatih Koparan… Dünyayı dolaşıyor. 100’e yakın ülke, 400’e yakın şehir gezmiş bir gezgin. Eskiden 80 günde devr-i alem vardı; bunu da çağımıza uyarladı ve en son Ferrari’yle İstanbul’dan İspanya- Barselona’ya 4 günde 4000 km yaparak ulaştı. Genel kültürü ve dünya görüşü bambaşka… Yerinde duramıyor. Çok samimi canlı bir ansiklopedi.

Peki başka yapacakların neler diye sorduğumda: “Dünyada o kadar çok izlenecek film, okunacak kitap, gezilecek yer var ki… insan, hayatı boyunca birçoğunu yapamayacağı için üzülüyor…” dedi. Ahhh be dedim, çok haklı! Özellikle Korona salgınından sonra…

Yazının devamı...

“Görmeyi öğrenin… Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz…”

25 Mayıs 2020

Canlılık ve birlikteliğin uyumu gökkuşağı… Birbirinden farklı 7 renk, bir arada öyle güzeldir ki, “İşte! Doğanın sanatı!” dedirtir. Her yağan yağmur sonrası, gökyüzünde gözler onu ararken… Gün gelir, prizmayı keşfeder insanoğlu. Bir bütünün parçaları olduğunu gösterir 7 renk birden.

Yıllarca sanatın da renklerine tek tek: “Resim ve Heykel, Müzik, Tiyatro, Dans, Edebiyat, Mimari” denirken… Gün gelir, kamerayı keşfeder insanoğlu. Ve 7. Sanat, Sinema doğar ve hepsinden bir bütün oluşturur.

Sanat derken nereden başlayacağıma şaşırıyorum… Sinema, belgesel, animasyon, dizi, reklam, yapımcı ve yönetmenler, oyuncular, müzik, stüdyolar, yayın kanalları… Dünyada yıllık 200 milyar dolarlık büyüklükte olan dev bir sektör bu aslında: “Film Endüstrisi”. Ülkelerin tanınırlığına etkisi kadar ekonomik anlamda da ciddi bir güç ve katma değer…

Ve dijital çağ, bu sektör için çok ayrı bir değere sahip. Örneğin, Korona salgını sürecinde, Mart ayına kadar 15 milyon 800 bin yeni üye kazanarak dünya geneli abone sayısı 183 milyona ulaşan Netflix’in hisseleri de aynı dönemde yüzde 11 artış gösteriyor.

Küresel pazarda bunlar yaşanırken, ne mutlu ki ülkemiz de bu endüstride dizileriyle birçok ülkeye damgasını vuruyor ve dizilerimizin ihraç ürünü olarak 300 milyon dolar gibi rakamlarda olduğu söyleniyor. Peki, kimler bu işin mutfağında olanlar?

Şebnem Kitiş... Kıpır kıpır, çok zeki, sohbetine doyum olmayan, gencecik yaşında anneliğini yaşarken, cesurca atıldığı yapım şirketiyle girişimci bir kadın. Onlarca uzun ve kısa metraj filmin yapımcısı, yüzlerce reklam filmi… Belgeseller, içerikler.

Şebnem, 7 renkli gökkuşağını gösteren prizmayı ve 7. sanatı doğuran kamerayı, birçok rengi ve değeri, tarihten geleceğe süzgecinden geçirip, yeniden bir bütün oluşturmak için, yıllardır hakkını vererek kullananlardan... Ve Leonardo Da Vinci’den örnek veriyor bana:

Yazının devamı...