SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Kuzey Kıbrıs'ın genç dijital sanatçıları dünyaya açılıyor

Sanatın dijitali mi olurmuş sözü de tarihe karışıyor. Çok yeni bir tür gibi görsek de bu alan hayatımıza gireli yaklaşık bir yüz yıldan fazla oluyor. Nasıl mı? Hareketli fotoğraflarla, hem de Zoopraxiscope ile 1879’dan bu yana hayatımızda. Derken televizyon ve video teknolojisinin gelişmesi bu alanı tüm dünyaya yaydı.

Dijital sanat çok yönlü, bir sınırı hatta tanımı yok gibi. Sürekli bir devinim halinde, gelişme nereyeyse, nesiller oraya ve sanatta oraya evriliyor dijitalde. Ve klasik sanata nazaran, bir cep telefonu uygulaması veya bilgisayar programı uzağımızda olduğu için, daha erişilebilir. Ayrıca daha interaktif çünkü izleyicisini de eserle etkileşime sokabiliyor.

Bu arada bu yeni akıma sayısal sanat veya yeni medya sanatı diyenler de var. Bilgisayarlar bu sanat alanında yardımcı bir donanım olmaktan çıkıp, ortak yaratıcının kendisi halindeler. Eserlerin üretiminde kağıt, tahta, boya vb elle tutulur fiziksel bir materyal yok.

Estetik mi tartışılır evet, göreceli sonuçta estetik algısı fakat çok eğlenceli olduğu yadsınamaz. Bana kalırsa diğer sanat dallarının yanında daha özgür ve yaratıcı eserler burada ve bu sanatı icra eden yeni nesil sanatçılarımızda.

Tüm dünyada herkesi akıl tutulmasına iten bu covid_19 döneminde sizleri biraz güldürmeyi ve dijital sanatın mizahıyla buluşturmayı istiyorum. Eserleriyle birçok farklı ülkede bayrağımızı dalgalandıran ve izleyicilerinin yüzlerinde güzel bir gülümseme bırakan Kuzey Kıbrıs’ımızdan genç bir dijital sanatçı bu hafta konuğum: Hayati Evren. Tam “Zihni Sinir” diye tabir edilenlerden. Akıllı, pratik, üretken, meraklı ve dolu dolu mizahi biri. Kıbrıs Türkçesi ile konuştuğundan dinlemeye de doyamıyorsunuz. 

Hayati Evren, hadi seni tanıyalım…

1991 Mart Kıbrıs’ta doğmuş büyümüş bir insan evladıdır Hayati Evren. Ortaokul bitene kadar “95 alsa ağlayacak öğrenci” kıvamındaydım, lise ve sonrasında “45 alsam yeter” kıvamına evrildim. Üniversitede Görsel İletişim Tasarımı okuyana dek peşinden koşacak kadar büyük hayallerim olmadı.

Peki ya ailen seni bu şekilde bir alanda ilerlemen konusunda nasıl destekledi?

Ailem beni destekledi ama çok tereddütleri vardı, çünkü çevremizde emsali olmayan bir işe kalkışmıştım. Hatta bir gün rahmetli neneme: “Nene ben ilerde sanatçı olacağım!” dediğimde gözleri kocaman açılmıştı, içindeki korkuyu görmüştüm. Hatta beni memur olmaya ikna etmeye çalışmıştı.

Ahh çok iyi anlıyorum. Sizin bu meslek alanını tam isimlendirdiğimizde ne demeliyiz?

Bize “Dijital Sanatçı” diyorlar. İlk okunuşta havalı gibi görünse de biraz tepeden bakıldığımız zamanlar da oluyor. Bu algıyı kırmak istiyorum. Diğer sanatçılar gibi sergilerimiz olsun, müzelerde yer alalım istiyorum. Özellikle artık Türkiye’de de.

Sanatına hep mizahı katıyorsun. Bu da en tatlı kısmı aslında.

Evet. Çocukken büyüyünce ne olacaksın dediklerinde “Ya polis ya da astronot olmak istiyorum.” diyordum. Polis olamadım ama kendi evrenimde astronot oldum. Mizaha gelince… Türkiye’nin şu anki mizah rezervi bizi bir 100 yıl daha idare eder. Sadece daha fazla keskin mizah anlayışı olan topluma ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Ne güzel tanımladın. Kendi evreninin astronotu olmak. Hayatinin Evreni. Aslında markanın adı da kendi adın.

Evet. Sürekli bir lakap, isim bulup, o isimlerle görseller üretip, onları markalaştırmaya çalıştım. O dönem kimi çalışmalarım dergi ve gazetelerde yayınlanmıştı. Yaklaşık 7 yıl boyunca böyle paylaşımlar yaptım internette.  Gizliden temel atıyormuşum meğerse şu anki halime. Acaba şu an hangi halime temel atıyorum? Derken… Çalıştığım reklam ajansından istifa edince, yine bir isim arayışına girip kendime meşgale yaratmaya çalışırken, arkadaşımın bu ismi önermesiyle “işte bu” dedim. İlk defa bir şeyi bu kadar benimsemiştim. İşte bir günde “evren sahibi” böyle oldum.

Kıbrıslısın ve dünyaca isim yapan genç bir sanatçısın. Bu arada Kıbrıs’ı çok da severim. Küresel hedeflerin neler ve elbette Kıbrıs özelinde de?

Evet. Kıbrıs çok güzeldir. Bu arada Kıbrıslı olmama rağmen İspanya’da ya da Tayvan’da beni ve sanatımı bilen, tanıyan daha çok insan var. Kıbrıs’ta Hayati Evren diye biri olduğunu, yurtdışında vatanımızı, onları temsil ettiğimi bilmelerini isterdim. Ayrıca, dünya maalesef Kuzey Kıbrıs’ı siyasal olarak tanımıyor. Bu yüzden katıldığım etkinliklerde, verdiğim röportajlarda ülkemden bahsetmeden edemiyorum, anlatıyorum ben de. Umarım dünyanın bizi tanıdığı günleri görebiliriz.

Umarım hep birlikte Kuzey Kıbrıs’ımız için o günleri göreceğiz. Hayati sen de çok alanlısın. Resim ve dijitali birleştirdin. Biliyorsun benim ilgi alanım multidisiplinerlik ve bunun yaratıcılığa etkisi... Sen de bu beceri nasıl gelişti?

Şöyle… Babalar evlatlarının bir altın bileziği olsun diye yazın sanayiye yollar. Benimki o kadar çok iş ile beni haşır neşir etti ki kollarım kuyumcu dükkanına döndü.

Ya güldürdün beni yine! Ve bu muazzam!

Kesinlikle öyle. İnşaattan arkeolojik kazılara, demir doğramadan marangozluğa, oto tamirinden elektrikçiye, saymakla bitmeyen iş içinde bulundum. Her çalıştığım işte bir öncekinde öğrendiğim teknikleri / fikirleri uyguluyordum. O dönemde pek sevmesem de bu durumu, şu an binlerce kez teşekkür ediyorum. Geniş yelpazeden, farklı açılardan bakmamı sağladı.

Anahtar kelime işte bu! Farklı açılarla büyük resmi görebilme becerisi… Nasıldı?

Mesela… Genel olarak çalıştığım işlerde müşteriler bir sorun ile gelirdi. İşleyiş şu şekilde sorunu bul, sonucu gör ve tamir et. Profesyonelleştikten sonra bu durum öyle sıradanlaşıyor ki işi keyiflendirmek için yaratıcılık devreye giriyor sanırım. İlk kez bisiklet süren çocuk gibi, birkaç kez düşer kalkar, 6 ay sonra bisikletin önünü dikerek geçer önünden.

Öyle sade ve samimi anlattın ki tam istediğim bu yaratıcı becerinin anlatılması için!

Evet. Yaratıcı beceri bence bende sürekli farklı ortamlarda sirküle olmamla ve her defasında daha iyi şeyler öğrenebileceğim insanlar ile karşılaşmamla gelişti. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve diziler, müzikler derken, sanırım bir harman makinesine dönüştüm. Bir yanda da hobi olarak dijital ortamda müzik yapıyorum ve stencil sanatını da icra ediyorum. İyice piştiğimde parçalarımı müzik platformlarında dinleyiciye sunmak isterim.

Hımm müzik de geliyor. Peki, seninle aynı alanda dijital sanat yapan bir grup arkadaşsınız. Hayaliniz ne?

Arkadaşlarımla büyük bir sergi açabilsek süper olur. Gelen ziyaretçilerin gülmekten ağlayarak çıktığı efsane bir sergi olurdu. Ama maalesef covid_19 illeti bir şeylere zaman verme olanağını elimizden aldı. Nitekim geçtiğimiz aylarda kişisel sergimi ucu açık bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. Kısmet, bekliyoruz.

Fark yaratmak ve risk almak senin yaptığın. Sıradışılık ortaya koyuyorsun.

Cımbızla kaş alıp, şekil vermek bir yaratıcılıktır, ama bunu ilk uygulayan olduğunuzda etkiniz büyük olur. Zamanla rutinleşir, klasikleşir ya da klişeleşir. Benim için yaratıcılığın keyifli yanı hayal ettiğim her görseli tasarlayabiliyor olmak. Fark yaratmakta da herkesin yaptığını yapmamak, yapıyorsam da en iyisini yapmaya çalışmak. Risk almaksa sus pus ortamda çok konuşmak. Dikkatlerini çekecek şeyler söylersen sevilirsin yoksa sevilmezsin. Ortamı iyi analiz edip lafa öyle başlamak gerekli bence.

Türkiye bu yarattığınız alanda dünyada nerede?

Diğer ülkelerde “Artist” denilirken Türkiye’de “Bu yaptığınız sanat değil!” veya “Milyon dolarlık tabloya öyle bir şey yaptı ki!” diyorlar. Bu beni üzüyor. O arkadaşları bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.

Çok sevimli anlattın. Kendi tarzını ifade edersen…

Çalışmalarımda doğu ve batı sentezi yapmayı çok seviyorum. Her toplum kendi kültürü dışından olan yeni bir şey görmüş oluyor. Üzerine de mizah ekleyince izleyiciye keyif katıyor. Eskiden yaptığım çalışmaları etrafımdakilere gösterip geri dönüt almayı seviyordum, şimdi de öyle. Tüm dünyaya gösterebilene kadar durmayacağım.

Gelir elde etme konusunda bu dijital sanat dalı fark yaratır mı? Yoksa sadece bir hobi olarak mı kalmalı?

Genelde insanlar hobilerinde küçük başarılar elde etmeye başlayınca o sevmediği işinden istifa eder ve hobisini mesleği haline getirir. Ben de o tayfadan sayılırım.

Finansal destek bulma imkanınız var mı?

Maalesef yeterince destek görmüyoruz. Türkiye’de dijital sanatla uğraşan birçok insan var sadece küçük bir kısım hedeflerine ilerleyebiliyor. Genelde ya motivasyonlarını kaybediyorlar ya da istedikleri kadar kazanmadıkları için para kazanabilecek bir işe yöneliyorlar. Ne yeteneği ne de yaratıcılığı olan insanların bir günde şöhret olup bizden daha fazla değer görmesi, bizlerin motivasyonunu kırıyor. Ama ne yazık ki görsel sanatla uğraşanların sonu bu, öldükten sonra anlaşılmak...

Dijital çağ, dijital sanat ve klasik sanat dersem…

Şöyle… Küresel olayların ardından sanatçılara yeni konular açılıyor, ilham geliyor, bu da binlerce sanatçının kendi tarzında çalışma çıkarmasına vesile oluyor. İlerde bir fotoğraf albümüne bakar gibi bakıp eskiyi yad edeceğiz. Dijital sanat daha da fazla popülerleşir ama klasik sanat kadar köklü ve çekici olmasına daha çok fazla yıl olduğunu düşünüyorum. Tavsiyem şu şekilde; . En dibi gördüğümüz an, o yokluğu o hiçliği yaşadığımız an, sanırım başarıya en çok yaklaştığımız andır.

Bu sanat dalını yaratırken seni çok şaşırtan bir anın var mı?

Elbette! Acaba bu sanatı klasik teknik ile yapan birileri var olmuş mudur diye araştırırken, Ali Demir tarafından esprili bir ifade ile resmedilen tablosu benim çok hoşuma gitmişti.

Aaaa çok tatlı. Hem de 1987’de… Pekala o zaman. Bir postmodern sanatçı gözünden gelecek dersem…

Şu sıralar kendi kendime bir teori yarattım. Bilgisayar oyunlarının inanılmaz derecede revaçta olduğu dönemdeyiz. Alttan alttan “Video oyunları sanat mıdır? Değil midir?” tartışmaları başladı.  Bence sanattır. Teorim şöyle; düşünüyorum ki oyun esnasında oluşan bir patlama, manzaralı bir bölgede yürüyen karakterin fotoğrafı gibi şeyler “Oyun Fotoğrafçılığı” diye yeni bir kulvar oluşturabilir. Şu an buna sanat demek tuhaf gelse de zamanında fotoğraflar da sanat sayılmıyordu...

Dijital medya platformlarının yapımlarında görselleştirme yaptığın oldu mu?

Şöyle. Dizi ve film platformları benim için besleyici kaynak. Hatta etkilendiğim dizi veya filmin hemen çalışmasını yaparım. Daha önce birkaç kısa film çekmişliğim de var. Film için kolektif birliktelik sürdürebilecek çevrem olmadığından benim için geri planda kaldı. Şu zamana kadar henüz teklif almadım ama elbette bu uçuk kafa mimarimi bir filmde kullanmak isterim.

Yeri gelmişken oluşturduğun sanat da bir kurgudan oluşuyor… Ya bilim kurgu?

Evet, bilimkurgu çocukluktan beri en sevdiğim dal. Bunun üzerine polisiye romanlarını da çok severim. Bilimkurgu ve polisiyenin baş unsur olduğu sonu insanın beynini yakacak türden bir senaryo yazmak ve çekmek isterim.

Sosyal medyayı etkin kullananlardansın. Dijital çağ iletişimi hakkında düşüncelerini anlatsana çünkü sen de sanatınla yüz bin küsur takipçili bir fenomensin.

Eskiden çizdiğim resmi elimde gezdirir tek tek insanlara gösterir, tepkilerini ölçerdim. Dijital çağ ile bunu tek hamlede sınırsız sayıda insana yayabiliyorum. Bir de fenomenler ile bizim aramızdaki fark:

Hayati Evren’in zihninden bir gelecek kurgusu istiyorum.

İnternette aradığım görseli bulmak bazen çok uzun saatlerimi alıyor, bazen bulamıyorum bile. Kafama kablolar takarak beynimden aldığı sinyaller doğrultusunda hayal ettiğim bir nesnenin ekranımda belirmesini isterdim. Gördüğünüz gibi gelecekte bile sanat içinde olmak istiyorum. 

 

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

 

Yazının devamı...

Dijital çağda gerçeklik hayal gücü ve meraktır... Sanatta da...

Geçen senelerdi… Avrupa çıkışlı ama New York merkezli küresel bir yapay zeka firmasıyla bir iş geliştirmiştim. Ekiplere ben sunumlar yapıyorum, onlar bana…vs. Yemek arasında aralarındaki bir yazılım mühendisine “Ben mühendis değilim…” diye söyleme ihtiyacı duydum neden bilmiyorum. Türkiye’den alışkanlık işte, hani ne işin var burada gibi kafamda sorular. Hepsi bana döndü… Başladılar ben psikoloji, ben sosyoloji, aaa ben ekonomi mezunuyum, şunlar mühendis vs… Hemen devamında o mühendis bana öyle güzel bir cevap verdi ki…

Kalkıp buna alkış tutmayı istedim… Disiplinler arası çalışmak ve yaratıcılığı kazanmak, ürünleştirmek bu dedim. Bir odaya doldurulmuş aynı dili konuşanlar değil, farklı alanlardan uzmanları yaratıcı fikirleriyle bir arada toplamışlardı. Hayalini kurduğum gibiydi…

Dijital çağın anahtarı bu işte. Bu anahtar hayal gücü ve merak güdüsüyle çalışıyor. Bilgiye erişimin bu denli kolay olduğu zamansa bize en güzel ipucunu veriyor: “Elinizdekiyle yetinmeyin, olamadıklarınız için şikayet etmeyin. Bu sınırsız enformasyon deryasında merak duyduğunuz yeni alanlara açın kendinizi.” Her şey sayısal başlayıp sayısal devam etmek zorunda değil. Farklı bir şekilde de sanatla başlayıp diğer sanat dallarıyla da devam edebilir.

İşte bu konuyu Tuğrul Tülek ile konuştuk. İlk İngilizce öğretmenliği okuyor ardından hayalinin peşinden gidip Konservatuvar bitiriyor. Her parmağında bir marifet dediğimiz kişilerden birisi Tuğrul. Tiyatro sanatçısı, müzisyen, eğitimci. İngilizcesi gayet iyi olduğu için dizi ve sinema filmlerinde ve hatta Netflix filmlerinde (Rise of Empires: Ottoman) yabancı karakterlerde izliyoruz onu. Hayalimdeki sanatçılar onun gibi… Yerli ve küresel, disiplinler arası ve yaratıcı, üretken…

Tuğrul Tülek’i tanıyalım…

Bursa doğumluyum ben. Doğduğumdan beri de hep mahalle kültürünün içindeyim yani bakkalı çakkalı tanıdığın, anahtarını komşuya emanet ettiğin, evde yemek yoksa komşunun kapısını çaldığın bir ortamda büyüdüm ve belki de o yüzden hala mahallede yaşamayı çok seviyorum.

Çok tatlı anlattın! Ahh o güzel eski mahalle kültürümüz dedim… Nasıl bir çocuktun?

Çocukken de hep bir şeyler sergilemek, arkadaşlarla bir şeyler üretmek merakım vardı benim. Hatta harekete geçiren hep ben olurdum. Bir şeyler yazıp herkese rolünü dağıtıp ezberletip sonra bizim evin salonunda seyirci sandalyeleri hazırlayıp, kapıda bilet kesip birkaç temsil verdiğimiz olmuştur. Düşünüyorum da ne kadar sabırlıymış bizimkiler. O berbat oyunlara katlanıp bir de üstüne para verirlerdi.

Ruhunda tiyatro senin… Tiyatroya başlangıcın nasıl oldu?

Varlıklı bir aile değildik biz, hala da değiliz aslında. O yüzden zamanında hep daha garantici tercihler yapmamızı istedi ailemiz bizden. Devlet memuru olalım, sigortamız olsun vs. Dolayısıyla benim tiyatrocu olma isteğim de çok büyük bir sevinçle karşılanmadı başlangıçta. Zaten önce İngilizce Bölümü’nde okumamın sebebi de bu.

Hımmm… İki üniversite bitirdin o zaman?

Evet. Ben inat ettim ve konservatuvar hayalimi gerçekleştirmek için tekrar harekete geçtim. İlk başta rahmetli annemin çok hoşuna gitmedi bu, sınavı kazanıp Eskişehir’e gittikten sonra üç ay telefonlarıma çıkmadı, konuşmadı benimle ama sonra tabi ki yumuşadı ve beni hep en çok alkışlayan, gurur duyan, beni sahnede görmekten en çok mutlu olan kişi oldu.

Ne mutlu anneciğine… Seni izliyordur her zaman… Ve Tuğrul çocukluk hayalini gerçekleştirdi…

İster hayal diyelim ister hedef, o gerçekleştirme hali bende bir türlü bitmiyor açıkçası. Bir hedefe ulaşınca başka bir kapı açılıyor, bu kez onun peşinden gidiyorum, onunla zaman geçiriyorum… Ben ancak deneyimleyerek huzuru bulanlardanım. Yapmak istediğim bir şey için ne kadar zaman ve enerji harcamam gerekirse harcarım sonuca ulaşınca da çok mutlu olurum ve inan o mutluluğun yerini çok az şey doldurabiliyor hayatta.  Milyonlarca kişiye ulaşmaktan bahsetmiyorum… Sadece “yapmak”tan bahsediyorum, hareket halinde olmaktan. Çocukken kendime örnek aldığım kimi isimler vardı. Ne şanslıyım ki bir kısmıyla tanışma şansına da ulaştım bu hayatta. Rahmetli Gülriz Sururi gibi, Engin Cezzar gibi. Hem yırtıcı hem zarif hem sınırsız hem de kendi kültüründen beslenen, sahip çıkan, yenilikçi rol modellerim gibi olmak isterdim küçükken. Umarım beceririm.

Şimdi seninle böyle ciddi ciddi konuşuyoruz… Gerçekte alabildiğine esprilisin ve bayılıyorum bu mizah yanına. Biraz açar mısın?

Mizah benim hayatta kalabilme formülüm. Çok sert bir gerçeklik olgusu içinde yaşıyoruz ve mizah bununla baş edebilmemi kolaylaştırıyor. Ülkece ya da dünyaca bir kriz yaşadığımızda da özellikle twitter’da akıl dolu yorumları okuyup o durumun içinde bile gülebilmek bana güç veriyor. Öte yandan eleştirilmekten, irdelenmekten, soru sorulmasından çok hoşlanan bir toplum değiliz maalesef dolayısıyla mizah anlayışı karnemizin çok da parlak olduğunu düşünmüyorum.

Çok haklısın… İzahı olmayan şeylerin mizahı olur dendiği gibi…

Kesinlikle! Mizah dünyayı güzelleştiren, insan aklının ürettiği en faydalı şeylerden biri. Alınganlıklarla, genellemelerle ya da lanetlemelerle tepki görmesi son derece üzücü. Bence en büyük sıkıntımız meslekleri, kurumları, düşünceleri, görüşleri, kadınları, erkekleri, geçmişi, geleceği her şeyi kutsallaştırıp üzerinde konuşulamaz hale getirmemiz. Bazı şeylerin sadece şaka olduğunu anlayabilmek ve birlikte hafifleyebilmek ne güzeldir oysa. Kendimizle dalga geçmeyi öğrenebilirsek daha mutlu bir “ortak bilinç” e ulaşabiliriz belki bir gün.

Sen hem bir oyuncu hem de bir müzisyensin. Beste ve güfte de yapıyorsun. Bu çok disiplinliliği nasıl kazandın?

İnanır mısın geçen bir arkadaş sohbetinde bu mevzudan konuştuk. Ben çok ortalama bir aile de büyüdüm. Yani gündemimiz hep idi. “Şurada bir sergi var, şu konsere ya da oyuna gidelim” gibi bir ortamda büyümedim ama evde hep üreten bir kadın vardı. Annem... Becerikliydi, dikiş dikerdi, beyaz iş yapardı ve yaptığı işe hep yaratıcılığını katardı, kendini hep geliştirirdi. O yeteneğini sanırım bizi büyütüp okutmak için bu şekilde kullandı. Biz de herhalde ondan bize geçen yetenek ve merakla sanatla uğraşır olduk. Biz diyorum çünkü benim ablam ebru sanatçısı, yeğenim müzisyen ve hepimiz annemin elinde büyüdük. Demek ki kendisi bile fark etmeden bize o bilinci aşılamış.

Ne güzel, annen size kendisindeki yaratıcılığı işlemiş diyebiliriz sanırım…

Yaratıcılık dediğimiz şey kafanızın çalışma biçimiyle, bakma/görme/algılama biçimiyle çok ilgili elbette, yani doğuştan sizde olan bir durum olabilir bu ama aynı zamanda geliştirilebilen/öğrenilebilen de bir şey. Sanatta disiplinler arası bir etkileşimin olmaması kaçınılmaz. Bir oyun sahneye koyarken mimariden, modadan, müzikten, sinemadan, şiirden, danstan, tasarımdan, plastik sanatlardan, dövüş sporlarından referans almadığım tek bir süreç hatırlamıyorum. Merak ettikçe yeni cevaplar bulmak, yeni sanatçılar keşfetmek beni çok heyecanlandırıyor. Bir üretim biçiminin diğerinden daha üstün olduğuna dair bir fanatizmim hiç yok.

Bir müzik grubun var: “YaDa”… Albüm de geliyor diyelim mi?

Evet. YaDa’yı 2017’de kurduk ve o zamandan beri fırsat buldukça yazmaya, kaydetmeye, yayınlamaya devam ediyoruz.  2021 gibi bir albüm çıkaracağız herhalde. Aslında bu sene bol konser hedefimiz vardı, ben canlı halimizi seviyorum ve şimdiye dek verdiğimiz konserlerde de hep çok güzel coştuk seyircimizle, ancak malum Covid sebebiyle o planlar başka bahara kaldı. Biz de yeni şarkılar yazmaya yoğunlaştık bu ara. Özge Fışkın ve Ozbi’yle ortak çalışmalarımız olacak ve çok heyecanlıyım o şarkılar için.

Çok heyecanlı… Peki dizi, sinema veya tiyatro oyunlarının müzikleri de yapıyor musun?

Daha önce sahneye koyduğum bir çocuk oyunun müziklerini yapmıştım, yavaş yavaş o tarafa da bulaşırım kesin. En azından kendi yaptığım oyunların müziklerine mutlaka el atıyorum.

Ya müzikaller… Benim vazgeçilmezimler onlar. Hayat verin ülkemin müzikallerine!

Kesinlikle katılıyorum. Ben müzikalde oynamayı çok seviyorum. Düşünsene şarkı söylüyorsun ve dans ediyorsun, oyun bittiğinde endorfinden ölüyorsun. Yine çok isterim bir müzikalde yer almak elbette. Mesela… Daha önce “İki Kişilik Yaz” da oynamıştım. Hatta bu şarkı söyleme macerasını başlatan oyun diyebilirim onun için. Üç sene boyunca gitar çalıp şarkı söylemiştim sahnede. Sonra alışkanlık yaptı YaDa’yı kurduk işte. Geçen sene de DasDas’ta “Ben Varım “müzikaline başladık ama 8 kez oynayabildik pandemi sebebiyle, bu sene ne yaparız meçhul çünkü müzikaller genelde “pahalı” ve “kalabalık” prodüksiyonlar dolayısıyla bu pandemi dönemi için henüz doğru bir zaman değil.

Anlıyorum. Güfteler yazıyorsun, peki bir kitap veya senaryo yazmayı düşündün mü?

Şöyle… Yıllar içinde yazdığım şeyler birikti bir kenarda onları temizlemeye uğraşıyorum bir taraftan. Bir-iki oyun, birkaç kısa-uzun metraj senaryo, bir iki roman girişimi hep var üstünde uğraştığım ama yazmak benim için biraz fazla durağan bir eylem. Çok konsantre olamıyorum, ilgim dağılıyor. Daha hızlı ilerleyebileceğim alanlara kayıyorum hemen o yüzden bu kadar yazıp yazıp biriktirmişim sanırım. Bir de bu soru bana çok gelmeye başladı son zamanlarda. O da ilginç geliyor bana. Sanki herkes yazmaya doğru bir teşvik içinde beni. Bir daha bir düşüneceğim ben bu durumu.

Senaryolarımız hakkında yorumlarını alayım…

İyi / ilginç senaryoların işleri nasıl izlenilebilir kıldığını görüyoruz son zamanlarda. Özellikle dijital platformların çoğalmasıyla çok deşilmemiş hikayeler, anlatılmamış konular dile getirilir oldu, heyecan verici denemeler görüyoruz… Ben izleyicinin de benzer hikayelerden, klişelerden sıkıldığını gözlemliyorum son dönemde. Sağlam bir senaryo bence en önem verilmesi gereken şey bir işin merak uyandırması için. Seyirci bunu istiyor anlayışı kolaycı ve tembel bir düşünce. Seyirci ilginç olan, heyecan verici olan, seyir zevki olan ve onu sürükleyen hikayelere sahip çıkmıştır hep. Daha cesur denemeler, daha gerçek dünyalar, daha akıllı senaryolar hatırımızda kalır her zaman. Böyle bir özgürlük alanı verildiğinde ne kadar iyi senaryolar yazıldığını da hep birlikte görüyoruz zaten.

Türkiye tiyatrosu hakkında görüşlerini merak ediyorum. Özellikle pandemi sonrası tiyatro ne durumda?

Pandemi öncesinde tiyatronun nihayet büyük bir ekonomi olduğu gerçeği fark edilmiş ve bununla ilgili girişimlere şahit olmaya başlamıştık. Büyük prodüksiyonlar, star isimler birbiri ardına sahnede yerini almaya başlamıştı. Şartlar böyle olmasaydı bu sene daha da hareketli olacaktı diye düşünüyorum bu durum.

Pandemiden sonra şu sıralar sahne ve gösteri sanatlarıyla uğraşan, eğlence sektöründe çalışan pek çok emekçi zor durumda. Çalışma alanları kısıtlandı ya da kapandı. Pek çok özel tiyatro maalesef daha fazla devam edemeyecek duruma geldi. Bu çok büyük bir kültürel kayıptır. Münferit kimi yardım çağrıları, denemeleri oldu elbette ama asıl olması gereken destek planları ve paketleri, iyileştirme çalışmaları çok yavaş ilerliyor ve hala net bir açıklama yok bununla ilgili. Bu işin devamı için bu işle geçinen insan kaynağının güvence altına alınması, şartların iyileştirilmesi şart.

Umarım bir an önce bu konuda destekler yapılandırılır. Peki ya dijital platformlar?

Mart ayından beri dijital platformlardan pek çok oyun / konser izledim. Özellikle merak ettiğim ama gidip izleyemediğim kimi oyunlarına ulaşabilmek hoşuma gitti elbette ancak bu deneyimin bir salonda tiyatro oyunu izlemekle uzaktan yakından ilgisi yok tabi ki. Hatta İngiltere’de “canlı” ama “seyircisiz” oynanacak bir oyunu yine bir aplikasyon üzerinden izlemek için bir bilet aldım, bir arkadaşım da oyuncu ekibindendi, onlar boş salona oynadılar ben de evimin salonundan eş zamanlı onları izledim. Üstelik sanki gerçekten tiyatrodaymışım gibi hissedeyim diye evde giyindim kuşandım, bir fuaye müziği açtım, bir kadeh şarap içtim falan -kendi kendimi böyle böyle oyalıyorum işte ne yapayım?- sonra oyunu izledim ama benim için çok “yarım” bir deneyimdi. Etrafımda başka seyirciler yok, onların enerjisi yok, kimsenin tepkisini duyamıyorum...

Güldürdün beni… Sonuçtan da memnun kalmadın.

Çok mutlu olmadım yani. Sonra o arkadaşımla üstüne konuştuk biraz, o da aynı şeyi söyledi diye. Tiyatro gücünü seyirci-oyun ilişkisinden alan bir sanat. Hep birlikte kolektif bir duygu ve enerji yaratıyorsunuz salonda. O yüzden oynayan için de izleyen için de pek keyifli değil böylesi.

Bir sanatçı gözünden tüm dünyada içinde bulunduğumuz değişim, dönüşüm nasıl dersem.

Açıkçası bizim neslin başına gelmedik kalmadı derim... Analoğa da dijitale de aynı ölçüde hâkim bir neslin üyesiyim ben ama son 15 yılda özellikle çok hızlı, çok keskin bir değişim oldu teknolojinin hayatımızdaki yerinde. Bir yandan kolaylaştırdı hayatımızı bir yandan da daha bireysel vakit geçirmemize sebep olup, yalnızlaştırdı. Google’dan edinilen bilgiler neredeyse üniversite diplomasından daha çok ciddiye alınır oldu. Bir sürü aplikasyon sayesinde film çekenler, müzik yapanlar, görsel tasarımcılar, fotoğrafçılar, yazarlar, çizerler arttı ve fakat . Öte yandan teknoloji sayesinde yeni anlatım biçimleri keşfettik, üretirken hayal etme özgürlüğümüz arttı, yapabileceklerimizin sınırı genişledi.

Çok nokta atışı söylediklerin… Peki sen kendini nasıl buluyorsun?

Kendimi olabildiğince yeniye adapte etmeye çalışan biriyimdir, “sonraki”ni merak eden ve yenilikten korkmayan bir insanım ama hayatımda ilk kez bünyemin adapte olmakta zorlandığını da hissediyorum bu kadar hızla değişmesine bütün yaşam biçimimizin. Bu da beni biraz yabancılaştırdı açıkçası yaşadığımız her şeye. Ben hala duygunun varlığına inanıyorum ve teknoloji/duygu kardeşliğini yakaladığımızda daha huzura ereceğimize inanıyorum.

Video platformları hakkında ne düşünüyorsun?

Bu tür platformlar aslında bir nevi kendi kişisel TV kanalını kurmana sebep oluyor. Neye ihtiyacın varsa onu seçiyorsun ve kendi program akışını yaratıyorsun işin bu tarafı bence şahane. Misal benim evde TV hiç açılmazdı ama Netflix sonrası yeniden işlev kazandı. Şimdi iş iyice yayıldı tabii neredeyse her gün yeni bir platform haberi okuyoruz. Bu tür platformlar hali hazırda zaten üreten zihinlerin yanında yeni fikirlere ve isimlere de şans tanımalı diye düşünüyorum. Madem yeni nesil bir izleme alışkanlığı yaratılıyor üretim sürecine de bunun daha çok yansıması ne güzel olur. Ancak Türkiye’de sıkça kullanılan bir sözcük var; “sansür”.  Orada biraz kafam yanıyor açıkçası yani insanların kendi özgür iradeleriyle, üstüne para vererek abone oldukları, neyi izleyeceklerini kendilerinin seçtiği, hiçbir şeyin dayatılmadığı bu tür platformlarda, neden içerikle ilgili bir sansürlemeye girişilir bilemiyorum. Rahatsız olacağım bir içerik varsa izlememeyi tercih ederim olur biter.

Sen de bir Netflix yapımı oyuncususun. İmparatorlukların Yükselişi: Osmanlı… Nasıldı?

Evet. “Rise of Empires: Ottoman”’ın çekimleri esnasında Türkiye’de de bu işin uluslararası standartlarda yapılacağını gördüm ve bir hafifledim diyeyim. Ciddi bir çoğunluğu Türklerden oluşan bir ekiptik ama yapımından, kamera arkasına, oyunculardan kostüm, sanat vs. tüm departmanlarda İngilizce konuşup ilerleyebildik. Kalifiye bir ekip ve sadece “yerel” düşünmeyen bir anlayışla ortaya çıkan işin de karşılığını aldığını görmek müthiş bir şey.

Uluslararası sinemalarda oyuncularımız sayıca ne zaman artar Tuğrul?

Şöyle… Birkaç sene önce Avrupalı bazı casting direktörleriyle bir atölye çalışmasına katılmıştım. Orada biz de aynı soruyu sorduk : “Neden filmlerde Türk rollerini çoğu zaman Türk olmayan oyuncular canlandırıyor?” diye. Burada bir pasaport sorunu olduğunu anladık cevaplardan. Yani vizenizin sürekli yenilenmesi gerekiyor, her daim seyahate hazır halde olmanız gerekiyor, ertesi gün çekim varsa vize problemi yaşamadan orada olmanız gerekiyor, çalışma serbestliğinizin olması gerekiyor… Gerekiyor da gerekiyor yani… Bunları duymak her ne kadar çok sevimli olmasa da bilmek iyi oldu en azından.  Ancak tabi bunları bahane edip enseyi karartmak yok. Bizlerin her an uluslararası bir projede yer alabilirmişiz gibi kendimizi hazır ve sıcak tutmamız gerekiyor kanımca.

Setler esnasında seni en çok şaşırtan bir anını bizimle paylaşır mısın?

Elbette! “Behzat Ç: Ankara Yanıyor” filminde Serdar Akar’la çalışacaktım ilk defa. Hep ne kadar hızlı bir yönetmen olduğunu duymuştum ama insan deneyimleyince daha iyi anlıyor tabi. Bir baskın sahnesi çekeceğiz, gece çekilecek bir sahne, ben sabahlarız diye düşünüyorum çünkü çok kalabalık ve çekilecek çok şey var. Sokakta gösteri yapanlar, onları engellemeye çalışan emniyet görevlileri, arbede, kavga gürültü vs. Hava kararınca çekime başladık 19.00 gibi, 21.30 da set bitmiş akşam yemeğimizi yiyorduk. Ne ara çektik ne oldu hiç anlamadım. Sahneyi izledikten sonra da gerçekten çok şaşırdım ve bir kez daha saygı duydum Serdar Hoca’ya.

Aaa çok iyiymiş! Hayalindeki gelecek güzellemeni alayım son olarak…

Paranın ve yönetimlerin ortadan kalktığı, sınırların yok olduğu, dünyayı kocaman ve tek bir ülke olarak gördüğümüz bir gelecekte yaşamayı çok isterdim.

Ya sen Tuğrul Tülek?

Ben de insanların ana rahmine düştükleri anda ne tür hastalıklara sahip olacağını araştırıp daha doğmadan tedavi eden bir doktor olurdum.

 

 

Twitter: @FlzDag

Instagram: Benfilizdag

Yazının devamı...

Dijital çağın değil, tüm çağların belleği: Tarih bilimi

İzmir depremi de tarihe karıştı. Enkazlar kaldırıldı, gündem değişti. Depremi konuşanlar, yazanlar bir hayli azaldı. Son popüler akım anı yakalamak diyoruz ya aslında bu toprakların insanları genelde hep bugün için yaşarlar. Çok şükür bugün de doyduk! Geçmiş geçmişte kaldı, yarına Allah kerim…

Buna unutkanlık diyemiyorum. Bu tarih biliminin öneminin bilinmemesi ve anlatılamamasından… Özellikle “Tarih Bilimi” diyorum çünkü “tarih işte” denilip geçildi yıllarca. Oysa tarih bilimi, yaşadığımız topraklar için tarımdan ekonomiye, sağlıktan teknolojiye binlerce yıllık hafızaya sahip olmamız demek. Bu bellek sayesinde 2. Abdülhamid’in dediği gibi tarihin tekrarını değil, ders almadığımız hataların tekrar ettiğini görürüz.

Geleceğimizi geçmişimizin üstüne inşa ederiz. Başarılar elde eder ve “Tarih Yazarız.” Genelde de tarihi kazananlar yazıyor… Böyleyken kazanılmışı bilmemek, arşivlememek, hatta üstüne var olan eserlerimizin de göz göre göre yitip gitmesine göz yumunca hafıza kaybına uğruyoruz. Sıfırdan başlamak gibi. Yazdığımızı düşündüğümüz tarihin kanıtlarını bir bir siliyor ve başkalarını dinler, inanır oluyoruz. Tam da Atatürk’ün “Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkumdur!” sözündeki gibi.

İşte bu hafta tarih araştırmacılığına hayatını adamış Mehmet Dilbaz ile tarihten geleceğe birçok konuya değindik. Kendisinin rehberliğinde gerçekleştirdiğimiz tarihi yarımada gezimiz için ise anlatılmaz yaşanır ve öğrenilir diyorum. Yazdığı “Kaybolan Tarihin Peşinde” isimli kitabında İstanbul’a ait onlarca eserin hayata kazandırılışını okuyacaksınız. Ve muazzam bir fotoğraf arşivcisi kendisi… Osmanlı döneminden günümüze İstanbul’a ait yaklaşık 90.000 adet fotoğraf koleksiyonu var…

Mehmet Dilbaz’ı tanıyalım…

Tarih araştırmacısı ve yazarım. Ocak 1974’te İstanbul’da doğdum. Kabataş Erkek Lisesi’nden sonra Trakya Üniversitesi Turizm Bölümü’nde öğrenim gördüm. Henüz çocuk yaşlarda başlayan tarih merakımı sosyal, görsel ve yazılı medya aracılığı ile oluşturduğum “Kaybolan Tarihin Peşinde” hareketi ile devam ettiriyorum. Bu hareket ile Bizans’tan ve Osmanlı’dan günümüze ulaşan tarihî eserlerin korunması ve yaşatılması konusunda farkındalık oluşturmak tek hedefim. Bunların yanında Yunanistan ve Balkanlar’daki Osmanlı eserleri konusunda hâlen çalışmalar yürütüyorum. Ulusal medyada da tarih içerikli televizyon programlarım devam ediyor. Nurbanu ve Orhan’ın babasıyım.

Kitap gibi konuşuyorsunuz. Hatta tam bir İstanbul Beyefendisi gibi Türkçeniz var. Bir İstanbul hayalinden yola çıktınız ve kendi hikayenizi yazıyorsunuz…

İstanbul gibi bir şehirde yaşayıp da bunların hayalini kurmamak mümkün değil ki! Eski bir sokakta gördüğünüz şirin bir çeşme, ahşap bir konağın kalıntısı ya da zamana meydan okumuş asırlık bir çınar ağacı insana hayal kurulmayan bir an bırakmıyor.

Haklısınız. Yeni hedefleriniz neler olacak?

İlerleyen dönemlerde birinci yerel hedefim, ulusal kültür envanterini tam hakkıyla oluşturmak ve kültürel mirasımıza tam anlamıyla sahip çıkılmasını sağlayacak düzenlemeler yaptırmak. Küresel bazda ise dünya kültürel mirasının önemli bir kısmında katkısı olan dünya İslam kültürel mirasının korunması için gerekli çalışmalar yapmak.

Muazzam… Umarım hepsi başarıya ulaşır. Peki, Mehmet çocukluk hayalini gerçekleştirdi diyebilir miyiz?

Ben şu an tam olarak çocukluk hayallerimin içinde yaşıyorum aslında. Çünkü altı yaşından itibaren kadim kentin tarihi eserlerini gezmeye başladığımda bende oluşmaya başlayan kültürel hafıza ilerleyen yıllarda bunların nasıl hızla yok olduğunu da görmemi sağladı ve bu sayede, bu kayboluşa dur deme adına neler yapmam gerektiği konusunda beni tetikledi.

Anlıyorum. Bir şehrin hele ki İstanbul’un kaybolan tarihi üzerine çalışmak... Sizden öğrenmek isteyenlere açıklar mısınız?

Yaklaşık yedi yıldır profesyonel bir şekilde İstanbul’un kültürel mirasının korunmasına hizmet ediyorum. Çok disiplinli yaklaşım, tarih gibi içinde çok fazla yan dal barındıran bir alanda çalışmanın olmazsa olmazı, çünkü özellikle kent tarihçiliğiyle uğraşıyorsanız, kentin sadece tarihi eserlerinin yapım ve bozulma sürecini değil, aynı eserin yapıldığı dönemden itibaren kimler tarafından kullanıldığını, o kişilerin hayatını, yemek zevklerini, müzik zevklerini ve mahalle kültürlerini de bilmeniz gerekiyor. Tarihi eserleri oluşturan estetik birikimin, kültürel inşa süreçlerinin aşamalarını oluşturan edebi, musiki havzayı, o dönemin toplum yapısını ve bireyin perspektifini ele almamak mümkün değil. Dolayısıyla iyi bir tarihçi olmanın temel şartı multidisipliner bir bakış açısına sahip olmak diye düşünüyorum.

“Tarihi Değerler ve Kültür Mirası” kavramları tam olarak nedir?

Tarihi değerler, bir toplumu inşa eden, bireyin hafızasını kurgulayan, insan yaşamının dönem dönem nasıl yönlendiğini bize gösteren önemli bir bütündür. Bu sebeple söz konusu tarihi değerler, kültür mirası olduğunda, sadece geçmiş zamanın kronolojik bir sıralamasını değil; katmanlı bir yapıyla tarihteki paralel yaşantıları, estetik anlayışları, yaşam dinamiklerinin kavrayışı vb. meseleleri ele almış oluyoruz.

Peki sahip çıkmazsak değerlerimize…?

Evet… Bizi biz yapan kültürel mirasımıza sahip çıkmazsak, hep şikayet ettiğimiz yabancı kültürler bizim kültürümüzü işgal eder. Klasik bir laftır fakat “Tabiat boşluk kaldırmaz!”. Sen kendi kültürel mirasına sahip çıkmayıp alanı boşaltırsan, senin boşalttığın o alanı, yabancı bir kültür gelir doldurur. Bir milletin omurgasını, iskeletini yani yaşam içerisinde var olma dayanağını oluşturduğu için kültürel miras ihmale gelmez. Bu değerler bütünün farkındalığını kazanmış olan bir millet kültürel geleceğini kurtarmak adına kendini ihya etmiştir.

Kültürel ve tarihi turlar da düzenliyorsunuz… Özellikle Yunanistan ve civarı değil mi?

Evet. Yunanistan, balkanlar özelinde kaybolan tarihin peşinde hareketini düzenlemenin benim için önemli tarafı, kendimin de Selanik göçmeni olmamdan kaynaklı. Osmanlı imparatorluğu oradan çekildikten sonra o topraklarda kalan eserler, yapılar, çeşmeler, camiler, hamamlar, mescitler vb. önemli miraslar orada kaldı.

Sizinle ilk tanıştığımızda Bizans için 17.yy’da ilk defa bu isimle anılmaya başlandı demiştiniz. Aslında çok yeni… Biraz açar mısınız?

Tabii…Tarihte Bizans imparatorluğu diye bir adlandırma yok. Roma 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye ayrılıyor. Barbar akınlarından dolayı elli yıl içinde Batı Roma İmparatorluğu yıkılıyor. Konstantinopolis başkentli Doğu Roma İmparatorluğu ise tek Roma imparatorluğu olarak kalıyor ve hiçbir zaman kendilerini Doğu Roma ya da Bizans olarak tanımlamıyorlar. Dolayısıyla biz Bizans İmparatorluğunu değil, Roma İmparatorluğunun son kalan parçasını fethettik. Bizans İmparatorluğu adı on yedinci yüzyılda Alman bir tarihçinin verdiği bir ad.

Tarihi insanlar yazıyor işte bunun bir kanıtını da siz sundunuz… Çok merak ettiğim bir konu: Kayıp Kıta Mu ve Göbeklitepe arasında benzerlikler var mı?

Göbeklitepe’nin bulunması bundan önceki çağlarda dünyada gelişmiş bir uygarlığın var olmuş olabileceğine dönük görüşleri destekliyor, çünkü bu uygarlık kalıntısı bilinen bütün tarih algısını değiştirdi. Dolayısıyla kayıp Kıta Mu hikayesini bir “Urban Legend” olarak görenler bile acaba mı şeklinde görüş değiştiriyorlar. Tarih ilminin şu güzelliğini çok seviyorum, hiçbir zaman kati bir tarih algısı olamıyor, her yapılan yeni keşif bir önceki yapılanları geçersiz kılıyor.

Dijital çağın pandemik hastalıklar çağı olacağı yönünde bazı tezler var. Tarihimizde bu ve benzeri felaket ve hastalıklarla nasıl mücadele verdik?

Evet… Tarihe baktığımız zaman dünyanın başını veba, kolera, çiçek ve grip salgınları gibi salgınlar oldukça meşgul etmiştir. Bu salgınlar öyle bir hale gelmiştir ki insanların bütün gündelik rutinleri, yaşantılarının tamamı bundan geri döndürülemeyecek bir zararla etkilenmiştir. Özellikle büyük veba salgını sonrası Avrupa'da ciddi nüfus kayıpları meydana gelmiş, bu kayıplar sonucu geniş araziler sahipsiz kalmış, üretilen tarım ürünleri azalan nüfusa fazla gelince yeni ticari imkânlar doğmuştur.

Peki Osmanlı dönemini ele alırsak?

Osmanlı coğrafyası ise vebayla oldukça eskiye dayanan bir tanışıklığa sahip. Beyliğin temellerini atan ve imparatorluğa giden büyük medeniyetin oluşmasında büyük katkıları olan Orhan Gazi, veba yüzünden vefat ediyor.

Aaa bunu bilmiyordum mesela…

Tabii… Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşanan veba salgını, Sultanın şehri terk ederek Rumeli topraklarına geçmesine neden olmuştur söz gelimi. 18.yy'ın başlarından itibaren veba Avrupa için bir sorun olmaktan çıkmaya başladıysa da Osmanlı coğrafyasında 2. Mahmud dönemine kadar yaşanan süreçte varlığını sürdürmekteydi. 1830'ların başında bir de Osmanlı'yı kolera salgını etkilemiş, bu yüzden “Meclis-i Tahaffuz” isimli bir karantina meclisi kurulmuş ve gerekli tedbirler bu meclise isnat edilerek alınmaya başlanmıştı.

Karantina meclisi Meclis-i Tahaffuz… Günümüzün Covid-19 Bilim Kurulu gibi demek ki… Başka neler yapılmıştı?

Şöyle… Salgın hastalık için eski zamanlardan beri tecrit amacıyla kullanılan Kız Kulesi yetersiz kalınca Kuleli Kışlası ilk Tahaffuzhane, yani karantina tesisi olarak kullanılmaya başlanmıştı. Bu süreçte Çanakkale'de bir karantina istasyonu kurulmuş, Akdeniz'den gelen gemiler burada durdurularak denetlenmişti. İlerleyen yıllarda bu istasyonlara Karadeniz'den gelen gemilerin denetlendiği Kavaklar İstasyonu eklenmiş, İmparatorlukta Sinop, Trablusgarp, Beyrut ve Basra gibi önemli liman kentlerinde Tahaffuzhaneler açılmıştı.

O dönemlerde ne gibi önlemler alınıyordu ve ne çeşit tedaviler uygulanıyordu peki?

Temel düstur; öncelikle hastalık yaşanan beldeye gitmemekti, o beldede iseniz orayı terk etmemekti. Osmanlı hekimleri hastanın temiz ortamda bulunmasını sağlıyordu. Bol ve temiz hava alması sağlanan hastanın aynı zamanda iyi beslenmesi için gerekli tedbirler alınıyor, Tıyn-i Mahtum adı verilen beyaz killi toprak tablet haline getirilerek hastalara yediriliyordu. Bu toprak ise Limni Adası’ndan çıkartılıyordu. Başta veba olmak üzere çeşitli zehirlenme vakalarına iyi geldiği biliniyordu. Bu killi toprağın faydalarını bilen Fatih Sultan Mehmet, Limni Adası’nı bu değerli maddeyi elde edebilmek için fethettirmişti. Bunun dışında, içme sularının kaynatılması adeti vardı. Orta Asya geleneğinden gelen tütsü kullanımı, salgın zamanlarında şehirlerin genelinde yaygınlaşıyordu. Evlerde, tekkelerde, camilerde, umumun kullandığı hemen her alanda tütsü olarak kullanmak için evvela üzerlik ve ardıç dalları olmak üzere çeşitli reçineler, sandal ağacı ve kekik gibi hoş kokulu bitkiler yakılırdı. Sokaklar, özel görevliler vasıtasıyla sirkeli sularla yıkanırdı. 

Ne mutlu ki tarihçiliğe yaşadığımız dönemde ilginin arttığını görüyorum.

Kesinlikle son dönemde kültür tarihine ilgi oldukça arttı. Bunun en büyük sebebi sosyal medyanın ve dijital mecraların kullanımının yaygınlaşması. Eskiden insanlar, tarihi bir sokaktan geçerken gördükleri bir çeşme ya da bir mescide bakıp yürümeye devam ederken, artık google’a girerek o yapının aslında ne olduğunu ve içinde ne gibi hikayeler barındırdığını araştırıyor. Benim bu alanı seçmemdeki sebep ise, kendi çocukluğumun, anılarımın şehrine duyduğum yakınlıktı. Kendi doğup büyüdüğüm şehre karşı duyduğum merak beni başka şehirlere, başka anılara, başka hafıza mekanlarını araştırmaya yöneltti.

Haklısınız. Dijital çağın faydaları…

Evet. Türkiye’nin tarih ve kültür farkındalığında dijitalleşmenin etkisiyle az da olsa bir ilerleme olduğunu düşünüyorum fakat olması gereken merhalede bir ilerleme değil. Çok daha fazla yol alıp, ilerleyip, kendi kültürel kimliğimizi yeniden tanımaya, köklerimizi yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var. Son dönemde özellikle sosyal medyanın sık kullanılmasıyla, dijitalleşmenin artmasıyla destek bulduk. Kaybolan tarihin peşinde hareketiyle yüz/yüz elli bin kadar gönüllüye ulaştık.

İletişimin yeni yüzü oldu…

Kesinlikle. Dijital çağ iletişimi, insanların diyaloglarını sıklaştıran, haberlerin daha çok ve kolayca yayılmasını sağlayan ve tabii ki en önemlisi de tarihe, kültür tarihine, şehir tarihçiliğine, hafıza mekanlarına ilgi duyan insanların bir araya gelmesine vesile oluyor. Sosyal medyada yaptığım bir paylaşımla, dijital platformlar olmasa haberi olmayacak insanlar, bu dijital imkanlar sayesinde sayfaları takip ediyorlar. Konferanslarda, seminerlerde, konuşmalarda, tarihi mekan gezilerinde bir araya gelme imkanımız oluşuyor.

Tarih vs Gelecek… Köşemin adı Gelecek Öncesi Çağlar… Ve dijital çağa şahit oluyoruz. Bir tarihçi gözünden gelecek nedir?

Zaman birdir, gelecek de tarihe dahildir ve tarih bugünden yazılır. O yüzden tarihle geleceği ayrı iki kulvar olarak ele almaktan ziyade birbirinin içerisine geçmiş, sarmal şeklinde zaman zincirleri olarak düşünüyorum ben. Bir tarihçi olarak geleceğe zamandan, şimdiden kopuk bir parça olarak değil de geleceği de tarihin içine yerleştirerek düşünüyorum.

Çok güzel… Peki teknolojik gelişmeler açısından?

Tarihçi için teknoloji ve teknik imkanlar, dijital düzlem, tarihin, geçmişin yeniden kurgulanması bakımından önem taşıyor. Dijitalleşerek ve teknolojik imkanları kullanarak kültür tarihine yeni ve orijinal bir bakışla bakabiliyoruz. Bu sebeple teknoloji, tarihi anlatıların, metinlerin, yapıların, kurguların zihinlerde yeniden yaratılması için oldukça önemli. Bilim kurguyu da bu açıdan oldukça faydalı görüyorum. Tarihin kendisi bir olgu olarak taksonomisi yapıldığında, zaten paralel ve zamanlar arası geçişlerin kapısını açan bir fikir ağı olarak çıkıyor karşımıza. Bilim kurguyu oldukça severim ve tarihi anlatılar için de çok uygun bir ifade tekniği olarak görüyorum.

Araştırmalarınız esnasında sizi çok şaşırtan olaylar da olmuştur.

Evet… Ben Yunanistan’da Arta şehrine gittim. Orada keşif sırasında Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Faik Paşa tarafından yaptırılan külliye ve imareti görmüştüm. Önünde bir Yunan bayrağı asılıydı. Ve caminin duvarına ..uck islam yazmışlardı. Camiyi araştırdığımda caminin 1976 yılına kadar genelev olarak kullanıldığını öğrendim beni en çok şaşırtan ve üzen hadise, bu olmuştur.

Tarihi mekanlarımızın yaşadığı tehlikeleri düşününce önceliği nerede görüyorsunuz?

Tarihi mekanların yaşadığı tehditlerin başında gelen en büyük tehdit ve tehlike, kültüründen koparılmış, kültürel birikimiyle ilgili şuurunu kaybetmiş bir jenerasyondur. Şimdi değilse bile gelecekte, tarihi mekanlar, mekanların hafızası ve şehrin belleği önemini, şuursuz bir yaklaşıma sahip olan bir topluluk söz konusu olduğunda önünde sonunda kaybedilecektir. Bunun için alınabilecek acele elden . İnsanlar doğup büyüdüğü, yetiştiği ya da sonradan geldiği mahalleleri, semtleri, şehirleri tanımalıdır, bunlarla bağ kurmalıdır ki tarihi mekanlarla alakalı şuur oluşabilsin.

Yeni nesil Y ve Z’nin kültür ve tarihe bakışını nasıl buluyorsunuz?

İlgili olduklarını reddetmemekle beraber, ilgilerinin özellikle son dönem yaşanan kültürel yozlaşmadan nasibini aldığını düşünüyorum. Özellikle son dönemde gençlerin kültürel faaliyetlere, eserlere ilgileri olduğu göz ardı edilemez ama ilgi olduğu kadar her geçen gün tarihi değerlerin korunması, nesilden nesle aktarılması konusunda da sıkıntılar var. Bir eserin korunabilmesi, gelecek nesillere aktarılabilmesi için, ilgi duymakla beraber şuur sahibi de olmaları gerekiyor. İlgi, şuurla buluştuğu zaman tarih ve kültür taşıyıcılığı anlam buluyor.  Yeni nesillere bu kültürü aktarabilmekse onların dilinden konuşabilmekle doğru orantılı. Yeni neslin meraklarını, ilgi alanlarını ne kadar tanıyabilirsek, onlarla diyalog kurmamız o kadar kolaylaşıyor. Bu da yaşadığımız çağın imkanları, bir platform olarak çağın gereklerini ve ihtiyaçlarını tanımakla olur. Zamanın ruhunu ne kadar doğru okursak, gelecek nesillere kültürümüzü aktarmak konusunda o kadar başarılı oluruz.

Bir tarihçinin hayalindeki en uç gelecek güzellemesini merak ediyorum…

Hayalimdeki en uç gelecek güzellemesi tarihi bir yapının yapıldığı dönemdeki strüktürünü, rengini, dokusunu, matematiksel kodlarını, bugünümüzde birebir görebileceğimiz bir teknoloji. Sadece yapım değil, yıkım da tarihin içine dahildir ve yıkım yapım kadar o dönemin sosyal yaşantısıyla ilgili bilgi verir bize. Deforme olan mekanların ne sebeple deforme olduğu, ya da önemli bir eserin yapıldığı ilk zamanlardaki dokusunun, görünüşünün nasıl bir biçime sahip olduğu benim için merak konusu.

Çok güzel… Örnek verebilir misiniz?

Elbette… Örneğin 1200lü yıllarda yapılan bir eseri o gün olduğu gibi bugünün dijital platformlarında görmek ve insanlara göstermek isterdim açıkçası. Geçmişi şimdide izleyebilme imkanı. Tabii şimdi bu yapay zeka vs ile mümkündür. Ama daha detaylı ve ince çalışma gerektiren bir hayal benimkisi. Ütopik bilim kurgu filmi sinopsisi tarzında metinler çok fazlaca mevcut kafamda. Kim bilir nasip olur beyaz perdede izleriz. Belli olmaz.

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Annem kendi için hayal ettiği geleceğini doğurmuştu o gece: “Beni…”

Gelecek öncesi çağları konuşuyoruz aylardır burada. Oysa insanlar, ülkeler ve hatta kurumlar geleceklerini hep geçmişlerinin üzerine kurarlar. Geçmişten iyi veya kötü kendimize kattıklarımızla ilerleriz geleceğe; kimimiz heyecanla, kimimiz kayıtsız ve kimimiz ürkek. Merak ettiğimse geçmişin biriktirdikleri, geleceğin belirsizliği derken şimdiyi, içinde olduğumuz anı ne kadar yaşıyoruz…

Bir yandan da dijital çağ ve pandemiyle yalnızlaşıyoruz diye dertlenir olduk. Aslında yalnızlaşmaktan ziyade yalnız kalmayı da öğretiyor bize diyebiliriz. Yalnız kalmak değerlidir çünkü. Ayakları üzerinde durabilmek, kendini sorgulayabilmek, kendinle barışık olmak ve kendin olmayı sevebilmek… Hepsi duygusal dayanıklılığımızı belirler.

Anı yaşamak ve kendimizin farkında olmak… Geleceğimizin şifreleri bunlar.

Daha geçen hafta tam da bu konularda yazdığı “En Uzun Yollar Tek Adımla Başlar” adlı kitabı çıkan ve içinde uygulamalı terapi örnekleri de bulunan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uzmanı Prof. Dr. Bilge Uzun ile konuştuk. Tanımaktan büyük şans duyduğum kadınlardan o.  Capcanlı, samimi, rengarenk… Röportajımız sonrasıysa yepyeni bir Bilge daha tanıdım. Adı gibi bilge olmasının altında yatanları öğrenmek ve sizlerle paylaşabilmek ne mutlu…

En uzun yollar tek adımla başlar diyen Bilge Uzun’u tanıyalım…

Bilge Uzun 3 çocuklu memur bir ailenin ortanca çocuğu olarak Tarsus’ta dünyaya geldi. Tüm yaşama sevincini, enerjisini ve tabii okuma aşkını babasından aldı. Babası tam bir kitap kurduydu. “Yazıya dökülmüş ne varsa okunmalıdır okutulmalıdır…” mantığıyla günü aydınlatırken de geceye yolcu ederken de okurdu. Kendisi okumakla yetinmeyip okuturdu da. Mutfakta yemek pişirirken yakaladığı annemi “şunu bir dinle” demeye bile ihtiyaç duymadan okumalara boğardı. Yani bizim evde vardı hep. O adam babasıydı. Okuma yazmayı henüz bilmiyorken tüm hikayeleri hatta şiirleri bile biliyordu Bilge.

Bilge çocukluk hayalini gerçekleştirdi mi?

Aslında Bilge, annesinin çocukluk hayalini benimseyerek yetişti. Evet bir hayal gerçekleştirdi, bu annesinden kendine taşınan çocukluk hayaliydi. Şimdi düşününce, aynı anda hem annemin hem de kendimin hayaline karşılık verdiğim için çok şanslı hissediyorum kendimi.

Merak ettim… Neydi annenin hayali?

Aslında annemin çocukluk hikayesi çok hazin gelir bana… Tam da bunun için annemi ve annem gibi diğer kadınları temsilen dimdik dururum hayata karşı.

Annem 6 kardeşin en büyüğüymüş. Son çocuk doğduğunda, dedemi kaybeden anneannem, duygularını da eşiyle beraber toprağa gömmüş. Onca çocuğa kim bakacak? Annem tabii, en büyük kız çocuk olarak. Hemen o hafta ilk okuldan alınmış, bir daha da okula gönderilmemiş annem. Evin küçük annesi olarak kardeşlerini büyütmüş tek tek… Onları sabah uyandırıp okula gönderen de okuldan karşılayan ve yemeklerini yediren de annem olmuş.

Hal böyle olunca annemin kardeşleri yani dayı ve teyzelerim, herkes “bişey”dir bizde. Profesörümüz de var avukatımız da. Annem ise aslında en kıymetlisi, okumayı bile bilmeyen “abla”…

İlk okulu babamla evlendikten sonra tamamlamış annem. Babam ona da okumayı öğretmiş ve geç de olsa okulu tamamlatmış. Tek hayali öğretmen olabilmekmiş annemin. O bunu yapamayınca kendini doğurmuş bende.

Bir annenin çocuğunda kendisini doğurması… Çok etkileyici!

Evet… Doğduğum an hıçkıra hıçkıra ağladığını anlatır annem. Yıllarca anlamamıştım nedenini. İnsan çok istediği kız bebeği olduğu için ağlar mıydı? Ağlarmış. Çünkü annem kendi hayal ettiği geleceği doğurmuş o gece, beni... Ben de bunu misyon edinmişim sevgiyle. İyi ki hem de. Sadece annem değil tüm kadınların temsili hissediyorum kendimi.

Ne güzel. Böyle detaylı seni tanıdığımıza çok sevindim. Peki, terapi alanında uzman olman senin kendi hayatının mükemmel olduğu anlamına gelir mi?

Ah hayır tabii ki! Bu alanda uzman olmam hayatıma asla mükemmellik katmıyor. Ben de insanım. Gayet benim de kendime söz geçiremez hallerim, kaprislerim ve anlayışsız durumlarım var. Terzi kendi söküğünü çoğu zaman dikemiyor. Bu kadar gülümsemenin daimi olduğunu düşünmeyin, salya sümük kaldığım zamanlar çoktur örneğin. Benim de düzenli görüştüğüm bir terapistim var. Bazen lay lay lom, zihnimde “ne güzel bir gün, bu gün terapistimle çiçek böcek, güzel hayat konuşuruz…” diyerek gidiyorum. Öyle bir an geliyor ki “şöyle bir dur, arkana yaslan, kapa gözlerini, neler saklıyor içindeki küçük çocuk…” dediği anda seansın sonu gözyaşlarıyla sonlanıyor. Her şey insana dair. Buradan da Sezen Aksu’yla seslenmek istiyorum: “Acı da tatlı da hazinemdir, acıdan geçmeyen hayat biraz eksiktir…”

Multidisiplinerlik ve bunun yaratıcılığa etkisini konuşalım... Bir iddiam var biliyorsun.

Multidisiplinerlik yaratıcılığın ta kendisi bence de. Tek bir alana değil de bir çok alanın birleşmesine bağlı sanki. Olmayacak işler müessesesi gibi. Olmayacak işleri oldurma becerisi de diyebiliriz. Hayal ile mühendislik gibi mesela. Oysa ne de güzel hayal mühendisliği, bu yeni ilgi alanlarımdan biri.

Hayal mühendisliği… Harika!

Evet… Kulağa ne güzel geliyor değil mi? Olan aslında şu, hayal kurmadan onun gerçeğine ulaşamazsınız. Önce bir dilek dileyin, hayalini kurun, hayatın sizinle bu hayalin gerçekleşmesi için işbirliği yapacağını göreceksiniz. İlk adım onu istemek, belirlemek ya da adım atmak. Ne diyor Tich Nat Han, “En uzun yollar tek bir adımla başlar!”

Multidisiplinerlik yaşamı güzelleştiren gelişimi destekleyen bir beceri. Sağ ve sol beynin aynı anda çalışmasını sağlayarak beyne katkıları bile konuşuluyor son zamanlarda.

Gelelim uzmanlığın olan “Mindfulness”a. Nedir?

Klasik tanım vereyim… Mindfulness, dikkati bilinçli ve yargısız bir biçimde “içinde bulunan an’a davet etmek” demektir.

Yani mi?

Bu aslında bir ay’ma hali. Zihnimizin daldığı zamanlar var ya, hani o yaşanmış bitmiş ama etkisinden kurtulamadığın geçmiş anlar, ya da henüz gerçekleşmemiş yakın da olsa gelecek zamanlar… Zihin bunların arasında dolanmayı pek sever. Bedeninle beraber bulunmaz, kaçar gider çoğu zaman. Bir uyaran onu bedeninin bulunduğu yere çeker. Dış bir uyaran düşünün mesela bir toplantıdasınız ve zihniniz çocuğunuzda: “Biraz burnu da akıyordu ama, iyi mi ki şimdi?” sabahın etkisinde kalan zihin bilinçsizce şimdiye ama kendi bedeninizin değil çocuğunuzun bulunduğu yere doğru çekilmiştir, devam eder, “Hmm dur şu toplantı bitsin de öğretmenini arayıp sorayım…”. Ardından zihin bulunduğu yerden geleceğe doğru bile akıyordur. “Akşam bir tavuk çornası yapayım, iyi gelir toparlar biraz, erken yatırayım biraz da! Ah yaa anneanne yanımızda olsaydı” gibi. Gördüğünüz gibi zihin kendince geziniyor ve bir anda dış bir uyaran onu toplantıya çekiyor.

Nasıl mı? Bir ses “Öyle değil mi Filiz Hanım!”. Eyvaah düşün şimdi Filiz Hanım’ın o halini. Filiz Hanım’ın zihni bu sefer en yakın geçmişte. “Toplantıda ne konuşuluyordu ki?”

İşte bu bir ayma hali, toplantıyı yöneten kişi Filiz Hanım’ın zihnini an’a çekti. Ama Filiz’in zihni dış bir uyaranın etkisiyle yani bilinçsizce an’a geri geldi.

Mükemmel net bir açıklama!

İşte mindfulness bunun maksatlı olarak yapılması anlamına geliyor. Mesela zihinden geçen düşüncelerin farkına varılmasıyla, belki de olarak tanımlanıyor. Bunu yaparken yargısızlık devreye giriyor. Yani kaçan zihni “Kahretmesin, bak gene daldım bir yerlere, yok yok, benden bi’şey olmaz!” gibi değil. Gülümseyerek, sevimli küçük bir köpeği nazikçe kaçtığı yerden geri getirir gibi zihnimizi bulunduğumuz an’a davet etmektir mindful olmak.

Peki tam bir Türkçe karşılığı var mı Mindfulness’ın?

Şöyle… Ben buna diyorum aslında. TDK’ya rapor bile hazırlıyorum bu yeni Türkçe kelime için. Buna göre farkındalık ‘şimdiki deneyimin bilincinde olma’ olarak tanımlanırken farkandalık ‘şimdiki an’ın bilincinde olma’ olarak tanımlanabilir bana göre. 

Rehberlik veya psikolojik destek almaya ne kadar açığız?

Her bireyin psikolojik danışma almaya ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. Hem yüreğinden geçenleri hem de zihninde dolananları bir uzmana güvenle bırakabilmenin huzurunu hiçbir şeye değişmem. Sizin dert ortağınız, bir arkadaşınız, anneniz ya da ablanız olabilir, onlar bir tarafa… Onlar çoğu zaman tavsiye verendir. Onlarla yaptığınız şey ‘dertleşme’ yani karşılıklı konuşmadır. Bununla birlikte, ortada ciddi bir sorun olmasa dahi, bir karara varma ya da hayatın tadını çıkarma amaçlı profesyonel destek alınması gerektiğini düşünüyorum.

Korkuyor muyuz kendimizi açmaktan? Aman zayıf, deli derler, hasta derler vb.

Evet, maalesef toplumda destek alındığında “sorunlu kişi” yaftası durumundan çekinildiği doğru. Şimdilerde durum pek böyle değil ama. İnsanlar daha rahat bakıyorlar duruma. Geçmişte yaşadıklarımızın etkilememesi mümkün mü? Düşünün ki bir sorun yaşadınız ve üzerini kapadınız. O sorun kapatıldığı yerde küçücük bir kaçak bulduğunda, size olması gerekenden daha fazla etkileyerek ortaya çıkar.

Bizi nasıl etkiler örnek verir misin?

Gazı sıkışmış bir tüp düşünün mesela. Bastırılmış duygu ve düşüncelerin bulduğu ilk boşluğu genişleterek büyük bir gürültü ve hasarla patlaması gibi. Tıpkı bedenimizdeki hasarlar gibi. Bedenimizde, her duygunun yerleştiği bir bölge vardır. Bazı duygular midemize yerleşir, bazıları göğsümüze, boğazımıza ya da başımıza. Duyguların güvenle çıkışına izin vermeyip onları bastırmaya çalıştığımızda yerleştiği o bölgeden patlayarak çıkması ve bu bölgeye hasarlar bırakması işten bile değil. Boşuna mı ağrır midemiz, omuzlarımız? Ya da sırt ağrılarımıza ne demeli? Her biri bedenin mesajıdır.

Yalnızlaşmak ve yalnız kalmak… Bu ikisi arasındaki farkı ve önemi anlayamıyoruz.

Ne güzel söylediniz. Yalnız kalmak ve yalnızlaşmak… Bu iki kavram Türkçe kelime olarak birbirine benzese de birbirinden farklı. İlkinde kişinin kendi isteği ile yalnız kalmayı tercih etme durumu vardır. Bu durum, arkadaş bulabilecekken, ya da çoklu ortamlarda olabilecekken bireyin kendisiyle kalmayı tercih etmesidir. Yalnızlaşmada ise, kişinin duygu ve davranışları sonucu toplumdan izole olması yani topluma uyum sağlayamaması durumu söz konusudur.

Yalnız kalmaktan korkmamız ailelerin yetiştirme biçiminden mi kaynaklanıyor? Her şeyi yapan ebeveynler.

Evet… Kültürel olarak bağımlı olduğumuz söylenebilir. Öğretilerimizde var bu. Hesap vermemiz istenerek büyütülürüz çoğu zaman. “Dur şimdi sen tek kalma, yalnız başına yapamazsın!” denir hep. Özellikle kadınsanız “eksik etek” modunda “erkeksiz olunmaz…” denir geleneklerde. Böylece hep çoklu olmaya hep “çift” olmaya teşvik ediliriz. Hele ki kadınsanız...

Mesela, tek başına seyahatten bile çekiniyoruz…

Evet… Dünya haritasında, Yunanistan’ı sınır alın, yukarısı yani Avrupa ve Amerika’da bireyselci kültür kabul edilirken; aşağı kısmı yani ülkemizi de içine alan geniş kesimi oluşturan Asya’yı toplumsalcı kültür olarak tarifler literatür. Doğuya gidildikçe bizden daha da bağımlı olanları görürüz. En ileride Çin, Japonya var mesela. Araştırmalar, Japonya’da boşanan erkeklerin bile ailelerinin yanına döndüklerini gösterir örneğin.

Malum COVID_19… yetişkinleri ve çocukları farklı şekillerde etkiliyor psikolojik anlamda. Tavsiyelerin nedir?

Değiştiremeyeceğimiz durumları kabul etmekten ve ona en iyi şekilde uyumlanmaktan başka seçeneğimiz var mı dersiniz? . Biz kendimizi paralasak, stresten yüreğimizi kabartsak da değişen bir şey olur mu mesela? Oysa tam tersine, kontrolümüz dışında gelişen bu duruma kendimizi bıraktığımızda, durumun iyi taraflarını görme şansı buluruz diye düşünüyorum. 

Peki ya çocuklar için?

Evet… Neyse ki çocukların uyumlanma becerisi bizden daha hızlı ve daha kolaydır. Mesela salgın nedeniyle çocuklar evlerde kapandı, uzak durması için çabalanan teknoloji aletlerinin göbeğine oturdu ama öte yandan çocuklar ebeveynlerine (özellikle çalışan ebeveynlere) bir süre için bile olsa doydular. Hayat koşturmacasında belki de kucağına oturamadığı ebeveynleriyle daha fazla vakit geçirme fırsatı buldular.

Eğitimde uzaktan edinimin sağlanabilmesi için ebeveynlere tavsiyelerin neler olur?

İçinde bulunduğumuz duruma uyumlanmamız gerekiyor. Bireysel farklılıkları gözeterek kendimizce öğrenme stratejileri oluşturmalıyız. Mesela evde okul modelini düşünebiliriz. O kadar yaygındı ki bu Amerika’da ya da Avrupa’nın bazı bölgelerinde. Aileler çocuklarının daha iyi eğitim alacaklarını düşündükleri için çocuklarna evden eğitim sağlıyorlar(dı). Yani çocuklar okullara gönderilmeyip, okul ortamı evde sağlanıyor(du). Zaman zaman online, zaman zaman yüzyüze. Düşündüğümüzde ‘olmaz’ değil ancak sosyalleşme elbette her insan yavrusunun ihtiyacı. Bu doğrultuda Milli Eğitim Bakanlığımızın yerinde kararlar verdiği inancındayım. Çocuklarımız hem fiziksel mesafenin korunduğu yüz yüze eğitime hem de bunu destekleyen çevirim içi eğitimlere tabiiler şimdilerde. Akışına direnmezsek su akıp yolunu bulacak elbet. Çocukların evde olduğu zamanlarda evde bir okul ortamı oluşturulabilir örneğin. Çocuğumuz okula gideceği saatte uyanıp okula gidecekmiş gibi hazırlanarak derslerini takip edebilir.

Şiddet gören ve istismara maruz kalan çocuklar için çalışmaların var diye biliyorum.

Evet… Uzun yıllardır çocuk ihmal ve istismarına ilişkin farkındalık kazandırma çabalarım devam ediyor. Benim üzerinde hassasiyetle durduğum konu öncelikle farkındalık oluşturmak. Duruma ilişkin farkındalık oluşturmadan sorunu çözmenin mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Bu doğrultuda çocuk ihmal ve istismarına yönelik öncelikle yetişkin farkındalığı oluşturmak için kamu spotu çalışmalarımız mevcut. Diğer taraftan “Kimlerin? Neleri? Ne kadar?” bildiğini anlamaya yönelik geliştirdiğimiz bir anketimiz de var.

Bir kitabın çıktı. Biraz kitabından bahseder misin?

“En Uzun Yollar Tek Adımla Başlar” isimli kitabım henüz yayımlandı, evet. Bu bir farkındalık kitabı. Uçuşan zihnimizi nazikçe şimdiki an’a davet etmeyi temel alan “mindfulness” yaklaşımının kültürümüze uyarlanmış formunu içeriyor. Kitapta, okuyucunun kendine yolculuğunu tasarlamaya gayret ettim. Bu yolculuk, hiç bir seyahat şirketinin sunamayacağı tinsel bir ‘kendilik’ yolculuğu. Niyetle başlayan ve yaşamın anlamını değerlendirebilmek amacıyla atılacak ilk adıma teşvik eden bir kişisel gelişim kitabı. Kitapta, gerçek üzerine kurgulanmış hikayeler ve fark’andalık uygulama yönergeleri var. Tabii her bir temanın, güncel dile aktarılmış bilimsel alt yapısı da sunulmakta. Okuyucu geri bildirimleri gelmeye başladı bile. En çok hikayeler ilgi çekiyor ve kitabın devamı talep ediliyor.       

Kalemine sağlık! Son olarak çok fazla kişisel gelişim uzmanı var…

Haklısın… Psikoloji yüzyıllardır ilgi çeken bir alan. Üstelik sadece bu alan kişisel yatırım yapanların değil, yapmayanların da ilgisini fazlaca çekiyor ve herkes bir yerde “Kişisel Gelişim Uzmanı” ya da “Yaşam Koçu” olmaya soyunuyor. 

Gerekli donanım ve eğitim sahibi olmayan yaşam koçları tehlike oluşturur mu?

Kesinlikle… Alt yapısı olmadan benimsenen bu işler öyle sakıncalı ki. Size danışan kişinin geçmiş yaşantısını, olası psikolojik ya da patalojik sorununu bilmeden bir konuya değindiğinizde bir anda karşınıza üstesinden gelinemeyen durumlar çıkabilir. Bu durum ise önce danışanı sonra danışmanı tehlikeye sokar.

Örnek verebilir misin?

Elbette! Şöyle örnekleyeyim: alevler içinde bir oda düşünün. Kapısı ve penceresi kapalı, içerisi duman altında ve bu odanın köşesinde bayılmak üzere olan bir yetişkin duruyor. Bu senaryoya göre siz, odanın kapalı kapısı ardında yardımcı olmayı bekleyen kişisiniz. İtfaiyeci olmadığınıza göre üzerinizde ne sizi koruyacak kıyafetleriniz var ne de sizden yardım bekleyen bu kişiyi kurtarmaya ilişkin bilgi ve becerileriniz. Bu odanın kapısını acemi bir şekilde, bir anda açarsanız, eyvah eyvah! Oksijen ve karbondioksitin bir anda karşılaşması nedeniyle büyük bir patlama yaşanacak ve yardım bekleyen kişi de siz de zarar göreceksinizdir. Oysa itfaiyeci kıyafetleriniz üzerinizde ve konuya ilişkin yeteri kadar bilgi, beceri ve deneyiminiz varsa kapıyı bir anda açmaz önce aralıklarla dumanın çıkmasını sağlayabilirsiniz.

Çok iyi anladım… Peki uzman denilenlerin ne derece uzman olduğunu nasıl anlayacağız?

Avrupa’da bazı ülkeler ve Amerika’dan farklı olarak Türkiye’de ruh sağlığı alan ve uzmanlarını akredite eden ve denetleyen bir kurum maalesef yok. Bu durumda düzenleme çok mümkün görünmüyor. Burada iş, yardım talep eden bireylere kalıyor. Danışmak istedikleri uzmanların kim olduğunu öğrenmekle başlayabilirler işe. Ruh sağlığı alanından lisans mezuniyetini (en az) tamamlamamış bireylerden ruh sağlığı hizmeti almak oldukça sakıncalı. Lisans diyorum çünkü, yine ülkemizde diğer ülkelerdeki bazı uygulamaların aksine temel eğitim lisans düzeyinde veriliyor. Mühendislik mezunu birini elbette taktir ederim ancak yüksek lisansını bir vesileyle ruh sağlığı alanında almışsa bu kişinin danışan görmesinin kesinlikle sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Tabii bu kişisel gelişim ile çok bağlantılı. Kişinin ne kadar süreyle kendini bu alana adadığı da çok önemli.

Instagram: Benfilizdag

Twitter: @FlzDag

 

Yazının devamı...

Dijital çağın hızı: Sosyal medya pazarı en yeni sahiplerini arıyor…

Yaklaşık son 5 yıldır YouTube, Twitter ve İnstagram gibi sosyal medyada takipçileri çok olan “fenomen”ler bu tanınırlıklarını reklam karşılığında gelire çevirdiler. Ciddi gelirlerdi, derken… Pandemiyle birlikte dijital medyayı sanat, bilim, kültür, spor vb. alanlarda isim yapmış diğer ünlüler de kullanmaya başladı. Fenomenlerin gelir pastası da hooop birden bölündü…

Üstüne Türkiye’deki kurumsal firmalar da pandemiyle birlikte dijital pazarlama dönüşümüne girmek zorunda kaldılar. Artık markalar reklamları için ücret karşılığı fenomenlerle çalışmak yerine onlar da kendi sosyal medya departmanlarını kurdular. Mesela, Linkedin’de iş ilanlarına bakıyorum. 10/7’si sosyal medya uzmanı, dijital içerik üreticisi ve dijital pazarlama yöneticisi arıyor. İşsizlik zamanında yeni bir alan ve iyi bir fırsat…

Birkaç sene önce markalar fenomenlerin peşindeydi… Şimdiyse markalar kendi başlarına dijital medyada güçlendi ve fenomenler markaların peşine düştü. İşte, öyle hızlı ki içinde bulunduğumuz bu değişim süreci, kazançlı denilen alanlar da o denli hızlı eskiyor, başkaları tarafından yine hızlıca öğrenilip kalabalıklaşıyor ve yeni arayışlara girilmesi kaçınılmaz oluyor.

Bugün Twitter’da 1 milyona yakın  takipçisiyle fenomen Enez Özen ile konuştuk. Sosyal Medya Danışmanlığını uzun zamandır yapıyor. Enez’in paylaşımlarının aylık görüntülenmesi yaklaşık 100 – 200 milyon arasında… Akıllı bir girişimci de kendisi. Aslında Enez markalara influence dediğimiz reklam etkileşimini yapmakla kalmıyor… Bu dijital networkünü kendi kurduğu yeni dijital markalarının tanınmasında da kullanıyor.

Enez Özen seni çok merak ediyoruz…

Tüm Milliyet ve Filiz Dağ okuyucularına selamlar! 15 Aralık 1981 İstanbul’da doğdum. İlk ve orta okulda çok başarılı bir öğrenciydim. Lisede ise bu durum biraz tersine döndü.

Desene ergenlik başa bela… Hayallerin neydi?

Sorma… İlk mesleki hayalim NASA'da astronot olmaktı. İkinci hayalim ise Milan’ın forveti olmaktı. Ailem de her normal aile gibi beni her alanda ellerinden geldiğince desteklemeye çalıştılar.  2000’li yılların başında da moda ve editoryal fotoğrafçılık yaptım.

Çok ilginç… Nasıl peki dijital alana yöneldin?

Aslında bilime, bilişime, yazılıma ve teknolojiye hep merakım vardı. Kariyerime bu yönde devam etmeyi seçtim. Java, Python, HTML, JavaScript, PHP dillerine ve Adobe Photoshop programlarına orta derecede hakimim. Kurucusu olduğum Sosyal Medya Ajansı ve misafir yazar olarak da İndigo Dergisi’nde Teknoloji alanında yazıyorum… Öğretmeyi ve öğrenmeyi seviyorum, sanırım bu sonsuza kadar devam edecek.  

Derken dijital çağın mesleği sosyal medya fenomenliği… Hayal eder miydin bunu?

Ben kendimi Enez Özen olarak bir sosyal medya fenomeni olarak görmüyorum. Sıkı bir Twitter kullanıcısı demek sanırım daha doğru olur. Fenomenlik başka bir şey… Mesela çocukluk hayallerim Görevimiz Tehlike filmi tadındaydı. Benim çocukluğumun fenomenleri Susam Sokağı Minik Kuş, Michael Knight, Mac Gyver gibi efsanelerdi.

Sosyal medya ile girişimciliğe adım attın ama...

Evet… Girişimcilik sürecim sosyal medyadan sonra oldu. Twitter bu bağlamda bana çok şeyler kattı. Özellikle alanında uzman çok kaliteli insanlarla tanıştım. Sosyal medyada aslında 15 senedir vardım ancak düzenli olarak kullanmıyordum. Facebook iyice saçmalamaya başlamıştı. İnstagram da pek benlik değildi. Sonra Twitter ile tanıştım ve bana göre olduğunu anladım. Elbette şimdilerde eskisi gibi değil ama yine de bu alemin kralı Twitter’dır. Bir 10 sene de öyle kalacağa benziyor.

Sence sosyal medyayı yeterince yaratıcı kullanıyor mu insanlar?

Şöyle anlatayım… Hangi alanda olursa olsun, Aristo’ya saygı duyduğum kadar yaratıcı özgün insanlara da saygı duyarım. Kafayı yormadan yaratıcılıktan bahsedemeyiz. Yaratıcılığa sosyal medya penceresinden bakacak olursak maalesef özgün paylaşım yapanların sayısı on parmağı geçmeyecek kadar az. Bir de kopyala yapıştır ya da değiştirciler var. Onlardan haz etmiyorum. Yaratıcılığımızı geliştirmek merak ve araştırma sayesinde olur. Bu sosyal medyada da böyle. Farklı olmak…

Sıkı bir kullanıcı olarak sence Twitter ve Instagram arasındaki fark nedir?

Tek cümle ile ve insana benzeterek özetleyeyim: Instagram’a Paris Hilton ve Twitter’a ise Elon Musk derim. 

Twitter daha çok mikro blog gibidir. Bir fikri ya da eleştirisi meraklı ve araştırmacı ruha sahip olan insanların uğrak yeridir. Elbette “trol” dediğimiz gündemi yanıltıcı saptırıcı manipüle edici unsurlarda bulunmaktadır. Başlıca kullanım amaçları arasında siyaset, spor, dünya ve yurt içi gündemleri takip etme diyebiliriz. Bunun yanı sıra mizah, edebiyat ve bilgi sayfaları da en çok takip edilen sayfalar arasındadır.

Instagram ise daha çok göze hitap eden bir platformdur. Twitter'ın aksine daha çok kadın kullanıcısı var. Daha çok magazin, moda, gezi ve ünlülerin fanları tarafından rağbet gösterilen bir platform. Instagram’da da trol yerine maalesef gözlerimizi kanatan escort, sahte nü profiller gibi kötü sayfalar mevcut.

Haklısın… Bu iki platform çok gelişti ve büyüdüler de…

Evet… Twitter 21 Mart 2006 tarihinde Jack Dorsey, Evan Williams, Noah Glass ve Biz Stone tarafından kuruldu. Instagram ise Mart 2010'da Kevin Systrom ve Mike Krieger tarafından kuruldu. Mart 2011'de ise 5 Milyon kullanıcı aştı. Nisan 2012'de 30 Milyon kullanıcıya ulaşan Instagram sonrasında Facebook tarafından 1 milyar dolara satın alındı. Instagram ve Facebook’un mevcut piyasa değeri 550 Milyar Dolar. Twitter’in piyasa değeri ise son zamanlardaki hacklenme olayları sonrası borsalarda %20 değer kaybına rağmen 30 Milyar dolar civarında.

Muazzam… Dijital dünyanın en etkili kısmı bu sosyal medya platformları oldu.

Evet… Senin de dediğin gibi Twitter, Instagram, YouTube ve Tik Tok kendi alanlarında birer dev oldular. Geleneksel medya yerini yavaş yavaş sosyal medyaya bırakıyor.

Dijitale ve teknolojiye yatırım hakkında da görüşlerini almak istiyorum…

Hızla gelişen bilgi ve teknoloji çağına bireysel ve toplumsal olarak ayak uydurmak zorundayız. Teknolojiyi yakalamayan ülkeler maalesef kaybetmeye mahkum. Gerek devlet gerekse özel sektör olarak son zamanlarda bir atak var, ama bu yeterli değil. OECD raporlarını incelediğimizde bunu görebiliriz. Gelecek, Bilişimle Gelecek! Dijital dönüşüm, yeni koşullara ve beklentilere uyum sağlamayı ve hızlı olmayı gerektirdiğinden, en başarılı organizasyonlar dahi dönüşümünü tam olarak tamamlamakta zorluk çekiyor. Dijital dönüşüm süreci sabır gerektiren bir süreçtir.

Dijital medyaya, sence, gösterdiğimiz ilgi kadar yatırım yapıyor muyuz?

Türkiye maalesef henüz dijital medyaya gereken yatırımı yapmıyor. Özel şirketlerin denemeleri oluyor ancak yeterli seviyede değiller. Ayrılan bütçelerle de rekabet zaten imkansız! Ara sıra Twitter’da yaptığım bir geyik vardır: ''Zeki bir üniversite öğrencisinin ev kirasını öde sana roket yazılımı yapsın…'' Ülkemizde beyin veya bilgi konusunda pek sorun yok. Hatta orta ve genç kuşakta zehir gibi zekalar var ancak bizde paketlemede ve ödüllendirmede sorunlar var. İnşallah canım Türkiye’mde bunları aşar global sahada dijitalde ve bilişimde hak ettiği yere gelir. Bu arada bizim de yazılım alanında mobil dönüşümle ilgili devam eden Ar-Ge çalışmalarımız var.

Sence dünyayı değiştirecek teknolojiler neler olacak?  

Benim en fazla Neuro Hacking teknolojisi ilgimi çekiyor. Bildiğiniz gibi bilimi kötüye kullanan bilim adamlarının sayısı yadsınamayacak kadar çok. İnsan beynine müdahale edebilecek özel nano çipler vb. yöntemlerle hafızamızdan belirli detaylar çıkarılabilecek veya eklenebilecek. Bu kulağa harika geliyor. İngilizceyi ya da İtalyancayı sadece bir saniyede öğrendiğinizi hayal edin. Veya psikolojisi bozulmuş bir insanın hafızasından kötü anılarının çıkartılıp ona moral verecek güzel anılar yüklendiğini hayal edin. Bu teknolojinin bir diğer getirisi ise, düşünsel veri transferi. Yani dünyanın herhangi bir kıtasından başka bir kıtadaki insanlarla sadece düşünerek iletişim kurabilmek. Kulağa çok hoş geliyor! Diğer taraftan kötü amaçla kullanım da mutlaka olacak. Bu teknolojinin kullanımı için iyi niyetli ve objektif bir komisyon şart.

Türkiye’de bilişim sektörünün geleceği hakkında öngörülerin neler? 

Bugün kullandığımız cep telefonundan fotoğraf makinesine birçok teknolojik ürünü satın almak için milyonlarca doları yurt dışına ödüyoruz. Bu işin son kullanıcıya bakan tarafı… Bilişim sektörüne baktığımızda işlemciden ekran kartına, ağ ürünlerinden işletim sistemi yazılımlarına kadar birçok ürünü yurt dışından alıyoruz ve servet ödüyoruz. Buna karşılık yurt dışına sattıklarımız ise tarım ürünleri ve tekstil ürünleri gibi katma değeri diğerlerine nazaran daha az olan ürünler. Intel, Cisco veya Microsoft gibi şirketlerin bugün ülkemizde kurulmasının kolay olacağını düşünmüyorum. Ama Facebook, Twitter gibi şirketler kolaylıkla hayata geçirilebilir. Bunun tek yolu ise kodlama eğitimine önem vermektir 

Son zamanlarda fenomenlik algısında da büyük bir düşüş oldu. Fenomenlerin de kazançları eskiye göre çok azaldı. Pandemiden kaynaklanıyor diyebilir miyiz?

Evet, son birkaç senedir içerik üreticileri ya da fenomen denilen insanlar eski aldıkları etkileşimleri alamıyorlar ve bu da bazıları için takipçi ya da para kayıplarına neden oluyor. Elbette bu düşüşün sebebi sadece pandemi değil. Sosyal medya devleri işi sıkı tutuyor. Yüzbinlerce hesap kapanıyor ve bu hesapları örümcek yazılımlarla kapatıyorlar. Çoğu hesapsa haksız yere kapatılıyor bu da sektörden para kazanları etkiliyor. Buna bıkkınlık ve tükenmişlik sendromlarını da ekleyebiliriz. Son yıllarda herkes mutsuzken sosyal medya mutluyum taklidi yapan milyonlarla da dolu! O yüzden artık o fenomen ne yapmış, bu kişi nereyi gezmiş kimsenin pek umurunda değil.

Eskiden “Ya popçu ya da topçu ol olacağım…” denirdi; şimdiyse “fenomen olacağım…” deniyor… Meslek haline geldi mi?

Sosyal medya fenomenliğini meslek olarak görmektense ek iş alanı olarak görmek daha mantıklı. Düşünün bir mecrada fenomen ya da tanınan bir hesap olmuşsunuz sabah uyanıyorsunuz hesabınız saçma sapan bir nedenden ötürü kapatılmış. 3-4 belki de 5 sene emek verip bir yerlere getirdiğiniz hesabınız gitmiş... Bu acı bir durum olur… Bunu yaşayan arkadaşlar beni daha iyi anlayacaktır.

Peki yine de fenomen olmak isteyenler için ne tavsiye edersin?

Benim meraklılarına tavsiyem asla bir hesabı taklit etmeyin. Takipçi ya da beğeni satın almayın... En uzman olduğunuz alanda bir hesap açın özgün ve kısa bir şekilde paylaşımlarınızı oluşturun. Arada da sponsorlu paylaşım çıkın veya o mecranın az tanınmış fenomenlerine reklam verin. Devamında 1 sene içinde emeklerinizin karşılığını alacaksınız.

Twitter fenomenleri kendi aralarında ve instagram fenomenleri de kendi aralarında birbirlerini tanırlar ve desteklerler. Arada hepinizin bir araya gelip gündemi belirlediği oluyor mu?

Evet, Twitter’da çok samimi olduğum fenomen arkadaşlarım var ve herkes birbirini tanır zaten. Zaman zaman birbirimize destek verdiğimiz oluyor. Gündem değiştirme gücümüz var elbette ama genelde gündemle pek işimiz yok. İnstagram’daysa nezih kendi halinde bir profilim var. Twitter’daki gibi paylaşım yapmıyorum ve sıklıkla da kullanmıyorum. O alemin fenomenlerini de açıkçası pek takip etmiyorum.

Sosyal sorumluluk alanlarında da seni görüyoruz.

Kesinlikle… Hayvan sevgimi sıkı takipçilerim bilir o konuda duyarlı olmaya çalışıyorum... Ve devletimizin geliştirdiği projelere de elimden geldiğince etkinlik katılımı ve sanal destek olarak katkı sunmaya çalışıyorum. İleriye dönük dernek bazlı 2 farklı alanda sosyal sorumluluk projem olacak. Bittiğinde seninle paylaşacağım.

Merakla bekliyorum. Peki, yeni girişimlerinin de yolda olduğunu biliyorum.

Evet… 2018'de yazılımına başladığımız bir mobil uygulama projemiz var ve halen de devam ediyor. Yeni yılın başlarında beta sürümü olarak piyasaya gireceğiz. Onun heyecanı var üstümde. Projemiz global olacak. Geçen sene şirketini kurduk ve 3 ortağız şu an için. Hedefimiz 1 sene içinde 1 milyon mobil indirme yakalamak. Ürünümüz web olaraktan da hizmet sunacak. Hem IOS hem de Android olarak piyasaya sürülecek. 

Heyecan doruktayken… Hayalindeki ütopik dünyada ne yapıyorsun?

Hayal gücüne sahip biri, asla yalnız kalmaz demiş Jackson Brown. Bizim de var hayallerimiz sevgili Filiz, ama kişisel hayallerimden daha çok devlet ve millet için hayallerimiz var. Bu konuda da çeşitli çalışmalarım var. Ne Mutlu Türk'üm diyerek Ay Yıldız için düşünmeye devam.

Hımmm… Ütopik bilim kurgu hayalim ise Marsta halı saha maçı yapıp, gol atmak…

Güldürdün beni. Marsta futbola bağladın… Peki bunca zaman fenomenlikte seni en çok ne mutlu etti?

3-4 senedir aktif olarak Twitter’dayım en çok mutlu eden şey bugüne kadar binlerce yorum aldım. “Tebessüm ettik… Çok güldüm, Allah’da seni güldürsün… Yatmadan bir doz alıyorum senden...” vb. yorumlar elbette beni mutlu etti. Bir de yayınladığım bir video Dünyanın Güzelleştiği Anlardan biri başlığı altında 24 saatte 5 milyon ve de bu izlenme ay sonunda 30 milyonu geçmişti. Sanırım beni en çok şaşkınlıkla mutlu eden olaylardan biriydi. 

 Twitter: @FlzDag

 Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Dijital Çağın Y Kuşağı Edebiyat Yazarları

Dijital çağın en küresel kullanım alanı sosyal medya platformları ve bloglar oldu. Buralarda hepimiz birer izleyici olduğumuz kadar; yazar, çizer, okur, tartışır ve fotoğrafçı da olduk. Milatlar öncesinden günümüze birçok yazar ve bilim insanlarının bilgileri ve sözlerinden güncel haberlere kadar hepsi mükemmel bir hızla yayılıyor.

Her türlü bilgiye erişim derken… Eğer hayattalarsa paylaşımlarını alıntıladıklarımızın sahiplerine de artık ulaşmak, bir iki çift lafın belini kırmak da hayal değil.

Böyle bir sosyal medya platformunda yaklaşık dört yıl öncesinde tanıdım Kaan Murat Yanık’ı. Birçok kişi onun kitabından paylaşımlar yapıyordu. Bir bakayım dedim… Derken yazarın kendisi, Kaan’ın da okurlarıyla etkileşim içinde olduğunu görünce daha bir sevindim. Yazarlara erişim ne muazzam… Genç yazarlar bu anlamda daha etkin. Evet… X ve Babyboomers kuşağı pandemi döneminde sosyal medyayı daha çok keşfetmek zorunda kaldılarsa da kitlesel bir giriş yaptılar onlar da.

Bilimde olduğu gibi edebiyatta da ufkumuzu açan yazarlara ihtiyacımız çok. Bu hafta konuğum oldu Kaan. Genel kültürü ve bilgi birikimi çok derin, samimi ve de çok genç bir yazar. Genç derken… 24 yaşındayken ilk kitabını yazıyor… Hem de bir şiir kitabı: “Kalküta”. Tam bir yetenek. Aklımdan geçense… Nobel Edebiyat Ödülüne aday isimlerle ilgili son zamanlarda yaptığı paylaşımlarda bir gün gelip o ve onun gibi nicelerinin adını da görebilmek…

Kaan Murat Yanık… Hadi seni tanımakla başlayalım.

1988 yılında Azerbaycan Türkü bir ailenin büyük çocuğu olarak Iğdır’da dünyaya geldim. Gündüzleri babaannemlerin büyük bahçeli Rus mimarların elinden çıkma taş evinde, akşamları ise o zamanlarda yeni yeni yaygınlaşan çok katlı apartman dairesinde büyüdüm.

İki farklı ama bir yandan kardeş kültür… Seni bir yazar yapan değerlerden diyebilir miyiz?

Kesinlikle… Anneannemin kayısı bahçesinin ortasında anlattığı geleneksel Azeri masalları ve amcamların okudukları klasik ve çizgi romanlar, hayal gücümün belki de gereğinden fazla geniş olmasına neden oldu. Hem masallar hem de o klasik romanları birilerine okutmak suretiyle can kulağıyla dinlemeyi, kulağıma dolanları zihnimde ete kemiğe büründürmeyi çok severdim.

Çocukluğunda hikaye ve masallar kadar hep kitaplar da vardı demek ki…

Evet. Annem de babam da bana erken yaşlardan itibaren kitap okuma hususunda çok yardımcı oldular. Çocukken ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye sorulduğunda içinde bulunduğum hayalin tesiriyle çeşitli cevaplar verirdim. Astronot, avukat, spiker, ressam, aktör, yazar, deniz korsanı hatta kral…. Zamanla en çok yazar olmak istiyorum cevabını vermeye başladım.

O zaman Kaan çocukluk hayalini gerçekleştirdi diyebiliriz.

Öyle oldu. Dünyada bana biçilen rolün ne olduğunu erken yaşlarda idrak etmiştim. Okumayı ve resim çizmeyi seviyordum. Büyük, servi ağaçlarıyla kaplı uçsuz bucaksız yemyeşil bahçenin sonunda kuyunun yanında oturur bu role yeni neler ekleyeceğimi düşünürdüm.

Çok güzel. Örnek verebilir misin bu hayallerine?

Mesela gün batarken Ağrı Dağı manzarasını izleyip, bu dağın arkasında hangi şehirler olduğunu tahayyül etmeye çalışırdım. Sonra babamın bana rastgele seçip aldığı güzel resimleri olan bir kitap vardı hiç unutmam; İki Kurbağa isminde. Kyoto ve Osakalı iki kurbağanın macerasını konu alıyordu kitap. Resimlerine bakıp hikayenin içinde iyice eridikten sonra Japonya denen ülkeye nasıl gideceğimi düşünürdüm. Aslında kurgu yapardım.

Nasıl bir kurgudan bahsediyorsun?

Mesela evdeki vantilatörlerin pervanelerini söküp onlardan ufak çapta bir uçak ya da helikopter yapamaz mıydım? Bunu denemiştim.

Yaratıcılık tam da bu… Bir yazarın mühendislik kurgusu, çözüm sunuş yöntemi… Multidisiplinerliğe geldi konu…

Evet… Multidisiplinerlik diğer ismiyle allamelik bizim yani doğu insanlarının çok da yabancı oldukları bir mefhum değil. Yani Şair Fuzûlî’den tutun İbn-i Sina’ya, Farabi’den Hayyam’a kadar birçok doğulu isim birkaç alanda bilgi sahibilerdi. Söz gelimi Ömer Hayyam; matematikçi, şair, dil bilimci ve gök bilimciydi. Ayrıca batıl ilimlerden, geleneksel tıptan da anlardı. Birkaç dil bilirdi.

Başımıza icatlar çıkarmak… Kişi kendisini geliştirebilir mi diyorsun o zaman?

Bunun kişinin kendisini geliştirmesiyle ilgisi yok bence. Yani kişisel gelişim kitaplarının güdümünde ‘kendine değer kat’ gibi saçmalıkların çok ötesinde bir olgu. İnsan birçok şeyi evvela merak ettiği için öğrenmek ister bu kadar. Bu zorla yapılacak bir şey değil. Tutku meselesi. Benim tüm dünya ülkelerine merakım var. Her gün bir ülkeyi araştırırım. O ülkenin edebiyatını, tarihini, kültürünü, ekonomisini, sosyolojisi kısacası her şeyini. Fırsat bulduğum ilk anda da gidip sokak sokak ev ev gezerim. Notlar alırım. O ülkenin en gelişmiş ve en geri kalmış şehirlerini mukayese edip insanlarıyla elimden geldiğince röportaj yaparım. Tüm bunları herhangi bir işe yarasın diye değil sırf tutkumdan yaparım.

Tutku ve merak çok değerliler… Peki, yazarlık ve kitaplara önceki dönemlere kıyasla yaşadığımız dönemde ilgi ve önem arttı mı?

Pandemi döneminde kitap okuma oranlarında ciddi bir artış olduğunu pekala söyleyebiliriz. Fakat yerli kitaplardan ziyade klasik yabancı romanlar daha çok okundu. Nasıl ki kriz anlarında yatırımcılar güvenli liman olarak gördükleri para birimlerine meylederlerse okurlar da riske girmeyip yeni isimlere şans vermek yerine daha önceden en az bir iki eserini okuyup tatmin oldukları yazarlara yöneldiler.

Ya pandemi üzerine konularda?

Elbette… Salgınlarla alakalı kitaplar çok okundu. Bildiğim kadarıyla birçok yazar dostum salgın hakkında romanlar, denemeler yazıyorlar. Ben bu konuyu yazmak istemedim. Çünkü her ne kadar virüsle yatıp virüsle kalksak da ileride insanların bu konuyu hatırlamak istemeyeceklerini düşünüyorum. Yani virüs geçip gittikten sonra yazılan virüs romanları çok soğuk gelecek insanlara.

Yeni nesil Y ve Z’nin kitap okumaya bakışını nasıl buluyorsun?

Y ve Z neslinin iyi derecede kitap okuduğunu söylemek yanlış olmaz. Birkaç üniversitenin yaptığı ölçümler de bunu doğruluyor. Özellikle dijital dizi ve film platformlarının tesiriyle hikayeye olan ilginin arttığını düşünüyorum. Başkalarının hayatlarını merak ediyoruz ve bu açlığı gidermek için kitaplara ihtiyaç duyuyoruz. Kitap okuma oranlarının arttırılması için yazar ve yayınevleri ile akademinin daha fazla işbirliği yapması ve bunun akabinde kültür ve sanat politikalarının ıslahına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de okurlar genelde hangi türü tercih ediyor?

Daha çok psikogerilim ve romantik novellalar ilgi görüyor diye biliyorum. Aşağı yukarı dünyayla aynı yönde…

Roman vs Gelecek… Çağlar açılıp kapanıyor. Bir roman yazarı gözünden gelecek nedir?

Ben zamanı daha önceden yapılmış bir mefhum olarak görüyorum. Zamanı bir somun ekmeğine benzetelim. Biz bu ekmeğin bir ucundan girip diğer ucundan çıkıyoruz. Yani her şey olmuş ve bitmiş. Yanılsamaların içinde çırpınıyoruz sanki.

Ve dijital çağa da şahit oluyoruz…

Evet… Teknoloji açıkçası beni korkutuyor. Şöyle düşünelim elli yıl evvel, insanların ellerinde teneke kutularla dünyanın bir ucundan diğer ucuna görüntülü konuşmaları ancak bilimkurgu romanlarında görülebilecek ve asla gerçekleşmeyecek bir şey olarak görülürdü. Bugün hepimiz her an, birileriyle görüntülü konuşuyoruz. Bu sebeple teknoloji bizim dönemimizde nereye kadar ilerler kestirmek güç.

Bu gelişmelerin edebiyata etkisini nasıl görüyorsun?

Dijitalleşmenin edebiyata etkisi daha ziyade e- dergi, e- kitap, e- söyleşi, e- atölye şablonları üzerinden ilerliyor şu anda. Fakat kütüphanelerin dijitalleşmesi, sözgelimi Columbia Üniversitesi’nin kütüphane arşivine oturduğum yerden ulaşmak, oranın kitap rafları arasında sanal da olsa gezinti yapabilmek paha biçilmez.

Dijital platformlarda da birkaç yıldır kitaplar bulunuyor. Baskı kitapların yerini tamamen alacağını düşünüyor musun?

Böyle bir şey olacağına çok ihtimal vermiyorum. Özellikle roman özelinde konuşursam kitabın okur ile eşya- insan- aura üçgeninde güçlü bir bağı var. Yani kolay vazgeçilecek bir şey değil.

Columbia Üniversitesi’nde sanal gezinti demişken… Romanlarını yazarken gerçek anlamda bolca geziyorsun hem Türkiye’de hem de yurt dışında. Yine merak mı?

Aslında hem ilham hem de araştırma için. Özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine daha fazla gidiyorum. Butimar ve Uzakların Şarkısı romanlarımın birkaç dile çevrilme meselesi gündemdeydi. Hatta Mart 2020 gibi bu konuyla alakalı görüşmeler yapmak için Brüksel’e gidecektim ve fakat malum; Coronavirus tüm planları alt üst etti.

Küresel yazarlarımıza senin de katılacağını duymak çok mutlu etti beni. Kitap yazım aşamasının araştırmaları esnasında seni şaşırtan olaylar oluyordur…

O kadar çok ki… Ama en şaşırtanı sanırım 2017 yılında romanımın son halini editörüme yolladıktan sonra Budva’da Adriyatik Denizi’ne dalıp iki yıldır uğraştığım kitabımın nihayete ermesini kutlarken deniz altında gördüğüm kırmızı renk bir balıktı. İhtişamlı bir balıktı uzansam avuçlayacağım kadar yakındı da. Sahile çıktığım zaman bu balığın türünü araştırmaya başladım. Fakat epey uğraşsam da herhangi bir malumat edinemedim. Sonra kitabımın kapağının rengini o balıkla aynı renkten seçtim.

Her ülkenin efsaneleri vardır. Seni en çok etkileyen efsaneler hangi ülkenin?

Özellikle Japon, Hint ve Pers mitosları beni çok etkiler. Türkiye de efsaneler yönünden çok zengin bir coğrafya. Bunlar üzerinde hayatımın bir döneminde çalışmak isterim.

Yeni kitap hazırlıklarının yanında yayınlanan romanlarının bir filmde hayat bulmasını ister misin?

Üç romanımın da filmleştirilmesini elbette isterim. Butimar ile alakalı geçmiş yıllarda teklif de aldım. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse yapım şirketinin hikayeyi ele alış şeklinden ötürü sıcak bakmadım. Yetkinliğinden şüphe duymayacağım mahir bir yönetmen ve dahi iyi bir cast kadrosu olursa seve seve böyle bir güzelliğin içinde olmak isterim.

Sosyal medyada paylaşılanları okumak kitap okumanın yerini alabilir mi? Birçok kişi kitap yayınlamak yerine kısa bilgileri veya hikayelerini bu platformlardan yayınlamaya başladılar. Sosyal medya yazarı gibi…

Çok açık söyleyeyim yerini alamaz, alabilemez. Bahsettiğiniz şey ve bunu yapan kişiler edebiyat dairesinin dışındadır. Yani popüler kültürün her gün değişen yeni bir boyutu… Kalıcı şeyler olacaklarını düşünmüyorum.

Hayalindeki gelecek güzellemesi fikrini alalım senden…

Zaman makinesi ile dünyanın dilediğim yerine ve zamanına seyahat etmek. Bunun hayalini çok kurdum. Yani bu filmlerde, çizgi romanlarda gördüğümüz türden kanlı canlı bir makine, kapsül veya benzeri bir şey olmayabilir. Belki de tamamen zihin kontrolü sayesinde zamanda yolculuk yapmak. Gözlerinizi açıyorsunuz evinindesiniz fakat eşyalar aynı değil. Pencereler farklı... Perdeler ha keza öyle. Tereddüt ederek dışarı bakıyorsunuz etrafınızdaki her yer yemyeşil. Uzaktan Galata Kulesi seçiliyor. Ayasofya ve Süleymaniye... Fakat modern zamanlara ait hiçbir şeyden iz yok. Arabalar yok, asfalt yok, gürültü yok, gökdelenler yok. Toprak yolda birkaç at var tok sesler çıkararak yürüyorlar. Atlardan birinin üstünde yeniçeri kıyafetleri olan bir adam var. Bu bir şaka mı? Nasıl yani? Hangi yıldayım...

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

Dijital çağ ile yeni bir başlangıç: Pandemi dönemi

Sanayi Çağı… Yaşamımızı kolaylaştıran çok önemli gelişmeler sundu, evet… Öte yandan çevre, hava, su kirliliği, ormanların azalması, artan nüfus, doğal kaynakların tükenmesi gibi sonuçları hayatta kalışımızı zorlaştırmaya devam ediyor. Mesela, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkileriyle yeni pandemilere hazır olun diyor uzmanlar…

Yayılan virüs mü; yoksa insanlar mı dünyaya?

Dijital Çağ… Ve yeni bir evre daha. Henüz bunun neler getireceğini öngöremiyoruz. Bildiğimiz tek şey bir önceki endüstriyel devrimin pandemik sonuçlarının dijitalleşmeye geçişimizi hızlandırdığı, hatta zorunlu kıldığı… Temassız, sosyalleşmesiz, uzaktan erişimli ve bol korunmalı yeni bir çağ.

Şimdi her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir çağın başlangıcındayız. Gözümüz, kulağımız, kalbimiz doktorlarımızda, bilim insanlarımızda.

COVID-19 pandemisi başladığından beri 650’yi geçkin hastayı iyileştiren, diyen beyaz önlüklü kahramanlarımızdan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Şevket Özkaya ile pandemi sürecimizi ve yeni çağımızı konuştuk.

Şevket Özkaya’yı tanıyalım istiyorum…

Samsun’da doğup, üniversite ve uzmanlık eğitimim dahil tüm eğitimimi Samsun’da yapmış, Samsun aşığı biriyim.

Doktor olmak her çocuğun hayalidir; sende de öyle miydi?

Kesinlikle… Çocukken nefes alamayanlara yardım etmek isterdim. Özellikle doktor olup, en başta anneme nefes aldırmak tek hayalimdi…

Nefes alamayanlar… Ne kadar hayati bir tanım oldu özellikle covid-19 döneminde.

Çok… Annem hep nefes darlığı çeken bir astım hastasıydı. Hayatının neredeyse tamamı hastanede geçti ve ben hemen hemen her fırsatta okul çıkışları, bayramlarda onu hastanede görmeye giderdim. Ve Göğüs hastalıkları uzmanı oldum. Uzmanlıkta 1. tercihimdi ve şimdi insanlara nefes aldırmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Uzmanlık alanın Göğüs Hastalıklarına yaşadığımız Covid19 döneminde ilgi çok arttı…

Evet… Tıp Fakültesinde öğrencilerime Göğüs Hastalıkları Uzmanlığının gelecekteki en önemli branş olacağını hep söylerim. Akciğerler hayati organlardan dış çevreye, yani yaşadığımız, nefes aldığımız atmosfere açık olan ve ondan direk etkilenecek tek hayati organ.

Örnek verir misin buna?

Tabii… her bir seferde akciğerlere aldığımız hava miktarı yarım litredir yani 500 ml’dir. Yetişkin bir insan 24 saatte yaklaşık 20.000 kez nefes alır ve bu yaklaşık günde 10.000 litre havayı akciğerlerimize almak demektir. Düşünsenize, günde 10.000 litre etrafınızdaki havayı tozu, mikrobu ve kiriyle birlikte akciğerlerinize alıyorsunuz ve bunu filtre ederek dışarı tekrar veriyorsunuz. Bu muhteşem bir mekanizma ve insan nüfusu arttıkça ve nefes aldığımız atmosfer kirlendikçe solunum yoluyla bulaşan hastalıklar hızla artacak ve akciğerler en hayati organlarımız olacaktır.

Haklısın… Türk hekimlerimiz bu süreçte dünyaya örnek bir fedakarlıkta bulunuyorlar. Çok da başarılılar…

Evet… Bizler, dünya standartları üstünde hekimlik yapıyoruz. Eğitimimiz ve akademik yayınlarımız dünya standartlarından geri gibi olsa da hasta pratiğimiz onlara göre çok iyi. Şöyle örnek vereyim, bir Türk Göğüs Hekimi günde astım, zatürre vb. hastalıklardan 50-100 hasta görüyor. Oysa Avrupa ve Amerika için söylemek gerekirse bir uzman günde 5 hasta görüyor ve bu hasta sayısı pandemi döneminde artınca sağlık sistemi kilitleniyor. Biz bu hasta yoğunluğuna alışığız.

Bitemeyen Covid19… Bu virüsün kasıtlı bir proje olduğu iddiası hakkında ne düşüyorsun?

Aslında bir laboratuvar virüsü olduğunu biz de düşünüyoruz. Şöyle ki ülkeler ellerinde potansiyel nükleer silah, atom bombası vb. kitle imha silahları bulundurur ve bunları kullanırlar mı? Hayır, ama bu ellerinde bir güçtür. Haliyle biyolojik olarak da bazı laboratuvar çalışmaları var. Mesela kızamık virüsü ile başka bir virüsün genetiğini birleştirip-değiştirerek bir toplumdaki bireyleri etkileyecek biyolojik silah çalışmaları var. Bu virüs de bir tür laboratuvar virüsü ama bilerek yani isteyerek topluma bulaştırılmadı. Bunun laboratuvar dışına çıkması bir kazaydı ve Çin’de buna hazır değildi. Hazır olsaydı ve bilerek olsaydı önce aşıyı bulup yaparlardı. Size bununla ilgili fikir verecek iki film öneririm, biri 1976 yapımı “Cassandra Crossing” ve 2011 yapımı “Contagion”.

Peki net bir tedavi yöntemi var mı? Mesela, aşı konuşuluyor tüm dünya ülkelerinde aylardır …

Şu an virüse spesifik bir tedavi dünyada yok. COVID-19’a kısmen etkili olduğunu bildiğimiz Favipravir ile tedavi veriyoruz.  Aşı bulunacak ama bu virüs doğal bir virüs olmadığı için doğal bağışıklık yapmıyor ve aşı ile olacak yapay bağışıklıkta kişiden kişiye etkisi değişmekle birlikte sadece birkaç ay koruma sağlayacağını biliyoruz. Aşı virüse spesifik bir kalıcı bağışıklık yapmayacak gibi…

Peki, bu virüsün direnci mutasyona uğradığı yönündeki iddialardan mı kaynaklanıyor?

Hayır… Aslında virüs mutasyona uğramadı. Bu bir modifikasyon, yani mevsim, ısı ve toplum dinamiklerindeki değişime göre virüsün insan vücudundaki etkisi değişiyor. Mesela Mart, Nisan ve Mayıs aylarında görmediğimiz kadar COVID-19 zatürresi olan hastalar görmeye başladık.

Covid19’dan korunmaktan başka çaremiz yok… Bu zaman içinde çok COVID-19 hastan oldu biliyorum… Nasıl sonuçlandılar?

Evet… Pandemi süresince yaklaşık 650 COVID-19 hastam oldu ve genellikle 45 yaş üstü idi. Toplamda sadece 4 hastamı kaybettim. Yaşlı ve komorbidite dediğimiz ek hastalıkları olan kanser ve KOAH hastalardı. Onlarda maalesef COVID-19 olmasa bile basit bir grip ve zatürreden de kaybedilebilecek hastalardı.

Unutamadığın bir anın var mı COVID-19 ile ilgili?

Elbette… İlk COVID-19 hastamı unutamıyorum… Yeni doğum yapmış ve bebeği evde onu bekleyen bir hastamdı. 2 kez acile gelmiş ve Mart ayında ilk vakalar ortaya çıktığı hafta poliklinikte muayene edip filmine baktığımda çok heyecanlanmış ve korkmuştum. Oysa binlerce bu tip zatürre ve yüzlerce virüslere bağlı zatürre hastası takip ve tedavi etmiştim.  Ama bu hep televizyonda izlediğimiz ve bilimsel yayınlarda gördüğümüz hastaydı. Yatırdım ve hem o hem biz hem de ailesi korku içindeydik. Tedavisi yoktu çünkü, daha Çin’den gelen Favipravir dediğimiz ilaç da yoktu. Bilim Kurulu sıtma ilacı dediğimiz ilacı vermemizi rehberde söylüyordu. Başladık ama çok hızlı kötüleşti hastamız. O zaman bu sıtma ilacının etkili olmayacağını düşünmüştüm ve zaten şu an tüm dünyada tedaviden kalkmaya başladı. Hasta elimizde kötüleşiyor ve yapacak başka bir tedavi de yoktu. Hastamız bebeğini göremeden öleceğini bildiğini söyledi ve akciğerleri ve kliniği kötüleştikçe o da bizde ve ailesi de ümidimizi yitirmeye başladık. Çünkü şu an elimizde olan ilaçların hiçbiri yoktu. Bizde risk alıp bu hasta pandemi döneminde olmadan önce gelseydi ve COVID-19 değil de başka bir virüse bağlı zatürre olsaydı ne yapardık diye düşündük ve tedavisine kortizon dediğimiz steroid tedavisi ekleyerek yeniden düzenledik. Hızla hastamız klinik ve radyolojik olarak düzeldi ve birkaç gün sonra iyileşerek eve, bebeğine kavuşturduk. Mart ayının başında daha ilk hastamıza verdiğimiz bu kortizon tedavisi aylar sonra dünyada ve ülkemizde tedavi rehberlerine girdi ve bununla gurur duyduk.

Ne mutlu sizlere... Peki, Zatürre aşısı… Grip aşısı… Malum kışa girmek üzereyiz. Aşı yaptırılmalı mı?

En çok anlatmaya çabaladığım konu… Zatürre dediğimiz olay akciğerlerin virüs veya bakteri ile iltihaplanmasıdır. COVID-19 bir virüs, zatürre aşısı olarak kullandığımız pnömokok aşısı ise bir bakteri aşısıdır. Mevcut zatürre aşısı yani pnömokok aşısı COVID-19’dan korumaz. Zatürre aşısı 65 yaş üstü, kronik hastalığı olan ve yılda birkaç kez zatürre geçirip tedavi almak zorunda olan kişilere önerilmektedir. Herkese ve özellikle COVID-19’a karşı koruyucu olarak yapılmasını önermiyoruz. Grip aşısı ise influenza dediğimiz virüslere karşı koruyucu olarak yapılan aşıdır ve COVID-19’a karşı da kısmen koruyuculuğu olduğu bilimsel yayınlarda bildirilmiştir. Grip için risk taşıyanlar bunu yaptırabilirler.

Dijital çağın pandemik hastalıklar çağı olacağı yönünde bazı tezler var. Covid19 bitse bir diğerinin başlayacağı iddiasına ne diyorsun?

Evet, dünya nüfusu hızla artıyor ve dünyamız maalesef biyolojik, kimyasal ve fizyolojik olarak kirleniyor. Ayrıca artan bu nüfus ulaşım yani uçak vb. gibi imkanların, 50 yıl öncesine göre kıyaslarsak inanılmaz arttığını görüyoruz ve 24 saatte dünyanın her yerine ulaşabilecek bir dinamikle değişiyor. Bu kadar kalabalık ve hareketli bir dünyada ortaya çok çeşitli bulaşıcı hastalıklar çıkacak ve insanoğlunu maalesef etkileyecektir. Tüm insanların bundan sonra bu bilinçle yaşaması gerektiğini söylemek zorundayız. İnsanlar nasıl bu kadar dinamik bir toplumla yaşıyorsa, virüsler ve bakteriler de bu değişime ayak uyduruyor ve karşımıza değişik tiplerle (MERS, SARS vb) ortaya çıkıyorlar.

Jetgiller veya Wall-E filmi gibi bir dünyaya doğru yol mu alıyoruz?

Evet, cidden son 20 yılda inanılmaz bir teknolojik değişim ve ilerleme var. Çizgi filmlerde veya filmlerde gördüğümüz her şey yavaş yavaş gerçek oluyor. Bu hızlı değişim, artan nüfus ve dış ortam kirliliği dış ortamla direk temas halinde olan tek hayati organımız akciğerleri maalesef etkileyecek. Toplumlar gittikçe minimalist ortamlarda güvenle yaşamak zorunda kalabilirler.

Peki… Aşı bulunmasının yılı diğer hastalıklarda ne kadar sürdü? Çok zaman alır mı?

Hemen örnek vereyim: Kuduz aşısı 1881 yılında 4 yıl araştırılarak, Kızamıkçık aşısı 1962’de 7 yıl, Grip aşısı 1931 de 14 yıl, Tüberküloz aşısı 1900’lü yıllarda 63 yıl, Menenjit aşısı 1906’da 68 yıl araştırılarak bulundular.

Aşısı bulunamayanlar da var tabii. Onlar hangileri?

Tabii var. Şu an Ebola, AIDS, SARS, MERS ve COVID-19 aşıları halen bulunamadı.

Covid19 mücadelesinde ülkemizde sağlık çalışanlarımızın ne derece yorgun düştüğünü biliyoruz. Nedir son durumumuz?

Bu pandemide Türkiye’nin en büyük avantajı sağlık çalışanlarımız. Hepsi hastalarını yaşatabilmek için canla başla ve sorumlukla, hayatlarını tehlikeye atarak çalışıyor. Bugüne kadar 30.000’den fazla sağlık çalışanı COVID-19 ile enfekte oldu ve 100’ün üzerinde sağlık çalışanımızı kaybettik. Buna ek olarak, tedavi ve teknoloji yönünden dünyadan hiçbir eksiğimiz yok, hatta imkân olarak çok daha fazlasına sahibiz. Acil hasta ve yoğun bakım pratiğimiz diğer ülkelere göre çok üstün.

Ve bunca fedakarlığa karşı bir de hekimlere ve sağlıkçılarımıza yapılan şiddet var…

Maalesef bu biz sağlık çalışanları için hayal kırıklığı yaratan ve mücadele gücümüzü azaltan bir etken. Biz bir hastaya bakarken “ben bu hasta için ne yapabilirim, bu hastayı nasıl hayatta tutabilirim” diye düşünüp hastaya bakmak isterken, sağlıkta şiddet olduğu sürece “bu hastanın yakınları bana ne yapacak/acaba şiddet mi göreceğim” diye bakmak istemiyoruz. Bunun bir nebze çözümü, sağlıkta sağlıkçıya şiddet uygulayanın devlet sağlık sosyal güvencesinin kesilmesi olabilir. Hasta bir daha devletin sağlık hizmetinden faydalanamaz, özel sağlık sigortası yaptırıp, istediği yerden sağlık hizmetini istediği gibi alabilir.

Dijital çağdayız ve sen de sosyal medyayı etkin kullananlardansın. COVID-19 sürecinde uygun şekilde kullanıldı mı?

Evet… Sosyal Medya’nın önemini bir örnekle anlatayım. Dünyada yapılan akademik-bilimsel çalışmaları halka ve halkın anlayacağı dilde bir tür çeviri sözlüğü olarak görüyorum. Dünyada bilimsel araştırmalar ve buluşlar herhangi bir bilimsel dergide yayınlanması aylar sürebiliyor ve bilgi eskiyor, daha doğrusu o bilgi işe yaramaktan çıkabiliyor. Bunun halka en hızlı ve etkin ulaştırmanın yolu sosyal medya olduğunu düşünüyorum. Doğru kişilerden, kanıtlı bilgiyi aldıkları sürece sorun olmayacağını düşünüyorum. Prof.Dr. Ercüment Ovalı örneği vereyim. Aslında bu dornaz-alfa dediğimiz ilaç bizce de çok mantıklı ve etkili bir yöntem ve bunu hızla sosyal medyada duyurması bence doğruydu. Hem aşı hem de hastalığın patofizyoloji dediğimiz oluşum ve tedavi mekanizmalarını onun sayesinde daha iyi anlamış olduk. Aslında güzel olan neydi biliyor musunuz; “insanları korkudan eve kapatmak yerine”, “Türkiye’de Türk Bilim İnsanları laboratuvarda bu hastalık ve sizin için çalışıyor…” umudu vermekti ve bence çok başarılı oldular. İnsanlar korkmak yerine ülkemizde birilerinin bilimsel araştırmalar yaptığını duydular, bu insanlara umut ve mücadele gücü veren bir durum.  Sosyal medya böyle bir şey.

Şevket Doktorun ara ara dalıp gittiği bir hayali vardır; o nedir?

Hiçbir çocuğun hastalanmadığı ve hiçbir çocuğun imkanlarının birbirinden farklı olmadığı bir dünyada olmak istiyorum. Ben de bu dünyada her bir çocuğun sağlıklı, mutlu ve eşit şartlarda büyümelerini izlemekle meşgul olmalıyım. İlla bir şey yapmam gerekirse de kaçan balonlarını ya da toplarını seve seve yakalayıp geri getiririm.

 

Şevket Doktorumuza teşekkür ederken;

Tüm doktorlarımıza ve sağlık çalışanlarımıza buradan tekrar minnetlerimi sunuyorum.

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

 

Yazının devamı...

“Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

Sadece bir kez “senaryo” yazın ve ekonomiden siyasete haber başlıklarına bir göz atın. “Covid19 sonrası 3 senaryo… Hep aynı senaryo… Aklımızda birkaç senaryo var… İstanbul depremi için korkunç senaryo… Bir iyi, bir de kötü senaryomuz var… Devlerin krizi yönetme senaryoları…” diye devam ediyor. Peki, gerçekte bu işin uzmanlığının ne gerektirdiği hakkında bilgimiz ne kadar?

Yerli ve milli senaristlerimizin kimler olduğu, ekonomik katkıları, toplumdaki sosyolojik belirleyicilikleri hakkında daha çok konuşmalıyız. Hatta farkındayız veya tam değiliz; fakat yaşamımız senaristlerin kaleme aldığı dizi ve filmlerle de evriliyor.

Evet, senaryo çok önemli… Çünkü bir çeşit mühendislik ile izleyicileri kavrıyor ve onların düşünüş ve görüşlerini de şekillendiriyor. Bu arada ek bir bilgi vereyim. Bu alanda 5 milyon dolarla en pahalı senaryolardan biri Dejavu filminin oldu. Filmin bütçesi 75 milyon dolar ve kazancı da 180 milyon doları yakaladı. Senaristlikten en çok kazananlardaysa George Lucas (Star Wars) 3.3 milyar dolar ile başı çekiyor. Özetle yaratıcı, özgün bir senaryo sadece ödül getirmekle kalmıyor, toplumu yönlendirip yazarına olduğu kadar ülke ekonomisine de katkı sağlıyor.

Gururla yerli ve milli senaristimiz…

Bu arada genç girişimci yönünü de atlamayalım istiyorum. 2019 yılında “GGF Pictures” (Gayet Güzel Filmler) şirketini kurdu. Burada Sinema ve Dijital TV endüstrisine “İçerik Yaratım ve Film Yapım Stüdyosu” olarak yeni baş yapıtlar hazırlamaya devam ediyor.

Yiğit Güralp’i senden dinlemek istersek…

Sevgili Filiz, kendimi tanıtmayı doğru bulmuyorum. Bunun nedenini açıklamak okuyucularımız için benim kim olduğumdan daha değerlidir diye düşünüyorum.

Hızlı bir giriş oldu farklılığa ve farkındalığa Yiğit seninle… Neden kendini tanıtmayı doğru bulmuyorsun?

Çünkü, toplumlar ne söylendiğinden çok, kimin söylediği ile ilgilenmeye başladı. Buna bağlı olarak kendini tanıtma faslı da masum, medeni bir tanışmadan çok şekilciliğe hizmet etmeye başladı. Şekilcilik, hileli akıl yürütme tekniklerinden biri. Çünkü kimlikler / imajlar şişirilebiliyor. Şişirilmiş bir kimlik bomboş şeyler söyleyebiliyor. Olur da kim olduğuna kanarsanız, onun boş söylemini de otomatikman satın alıyorsunuz.

Anlıyorum. Çok haklısın. Bunu önlemek için önerin var mı?

Tabii… Ben şunu öneriyorum; kim olduğuma değil ne söylediğime bakılsın. Eğer söylemlerim akla yatıyorsa o zaman bir arama motoruna “kimmiş bu adam” diyerek ismimi yazmaları yeterli olur. Sonuçta kim olduğum bilgisi erişilmez, gizli bir bilgi de değil. Böylece şu an biz, geleceği konuştuğumuz bu güzel söyleşide geleceğin “merak eden, sorgulayan insanın” eseri olduğunu da vurgulamış olduk.

Evet, gelecek merak eden, sorgulayan insanların. Her alanda yaratıcılık diyerek yola çıktık. Yaratıcı zihinlere ihtiyacımız var değil mi?

Ne kadar güzel söyledin. Yaratıcılığın her alanda şart olduğunu daha çok dillendirmemiz lazım. Sadece sanatçılara özgü bir yetenekmiş gibi konuşuluyor ama böyle değil. Tabii bu yanlışta sanatçıların, yani benim meslektaşlarımın da bunu, özel insanlara bahşedilmiş, bir tür sihir, bir hokus pokus gibi satmalarının payı büyük.sena

Aklınla çok yaşa sen… Yaratıcılığın tanımına nasıl değinirsin o zaman?

Profesör Selçuk Erez ve kızı Yeşim Erez’in “Yaratıcılık” adlı kitabında çok net bir tanım var: Bugün istisnasız bütün insanların hayata tutunma, istihdam olma problemlerini yani kısaca yaşam problemlerini çözebilmesi için yaratıcı olmaya ihtiyacı var. Bir de yanlış bilinenlerden yaratıcılığın zannedilmesi var...

Katılıyorum. Bu “yoktan var etmek” yanılgısına karşılık yaratıcılığı güzelce açıklar mısın?

Evet… Hayalinizi sadece bilgi zemini üzerine kurabilirsiniz. Bilmediğiniz bir konuda fikir üretemezsiniz. Önce bir probleminiz, bir derdiniz olacak, sonra bunu çözmek için bilgi toplayacaksınız, o bilgiye hakim olacaksınız ve o bilgilerle de bir tasarım, bir çözüm, bir metot ortaya koyacaksınız. İşte yaratıcı süreç bu oluyor. Bu anlamda ilham diye bir şey de yok, çalışmak var. Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk ellerinde kahve fincanıyla tavana bakarak başarılı olmadılar. Hepsinin hayalleri ve tasarımları bir dert ve bunu çözmek üzere mühendislik bilgi, görgü üzerine inşa edildi. O yüzden biz “Çılgın Türkler” konusunu da çok yanlış anladık. Fatih, “du bakalım bi yola çıkalım da gerisi yolda hallolur…” diye yola çıkmadı.

 

Yaratıcılık ve ilham demişken senin uzmanlığın senaryo yazımına gelelim. Ülkemiz senaryo yazımında nerede?

Türkiye’de “senaryo yazmak” da çokça “bilgisi olmadığı konuda fikir üretme” sularında geziniyor. Sinema endüstrisini bütün elementleriyle bilmeyen insanlar senaryo yazmaya kalkıyor. Sinemanın sermayeye duyduğu ihtiyacı, hangi fikre ne kadar para gerektiğini ve bunu nasıl bulacağınızı, yetişmiş ehli ekip ve gerekli teknik yeterlilikleri, toplum sosyolojisini, psikolojisini bilmeden senaryo yazamazsınız. Zaten senaryo en son iş. Bizde en başta yapılıyor ki bu da ayrı bir yanlış.

O zaman nasıl ilerlenmeli?

Önce bir projeniz yani bir tasarım, bir önermeniz olmalı. Bu proje yani önermeniz yatırımcısını bulduktan sonra senaryo, üzerine milyon dolar yatırılan bir işin kağıt üzerindeki son halidir ve çoğunlukla profesyoneller tarafından yazılması tercih edilir. Bir mühendisliktir çünkü. Sizin bir projeniz varsa ve buna sermaye bulursanız, profesyonel bir yazar olmasanız da bunu kendinizin yazmasını teklif edebilir ya da şart koşabilirsiniz.

Anlıyorum. Sen hangi yolu daha çok seçiyorsun?

Ben de tüm filmlerimde projenin tasarımcısı olarak bahsettiğim yolu izledim. Zaten bu yüzden senarist olmaktan ziyade öncelikle Yaratıcı Yapımcısıyım filmlerimin. Hangi filmim hangi dertlerimden yola çıkıp, hangi bilgilerle yoğrulup tasarlandı bunları söyleşilerimde, konferanslarımda sürekli anlatıyorum.

Türkiye’de senaristler hak ettiği değeri buluyor mu sence? Mesela, yönetmen, oyuncu, yapımcıları biliriz fakat senaristleri tanımayız…

Bulmuyorlar ama bu konuda tutarlı bir mücadeleleri de yok. Bir defa Türkiye’de senaryo yazarlarının özellikle dizi işiyle meşgul ağırlıklı bölümü, kapı gibi “eser sahipliği” konumlarını, fason üretime katkı sunan “arzuhalcilik” ile devşirdiler. Bu yüzden de “senarist” yani “eser sahibi” kavramı, bir derdi, o dertten yola çıkarak tasarlanmış bir projesi olan kişilerle anılmıyor artık.

Peki genellersek günümüzün senaristleri kimlerle anılıyorlar?

Sermaye sahibinin falanca furya için yapmak istediği klişe fikirlere “gel yaz” diye davet edilip, bu teklifi kabul eden, tamamen etkisiz bir arzuhalci gibi gidip yazan kişilerle anılıyor. Tabii bu çok sevimsiz bir noktaya geldi. Artık bu yüzden de kendimi senaristlikten ayrı bir yerde konumluyorum.

Senaristlikten ayrı bir alan… Nedir bu peki?

Yaratıcı Yapımcı ya da Showrunner… Bu gibi kavramları ortaya çıkardığım iş için daha değerli buluyorum. Bir ülkede sürekli; yurt dışından öyküleri legal ya da illegal biçimde uyarlamak, bu ülkenin insanının hikayesi yok, derdi değersiz demektir. Ben Sınav ya da Ayla’da bu dertlerden, kendi öykülerimizden hareketle de yola çıktım, bir mücadele verdim. Sonuçları müthiş oldu. Ama siz bu mücadelelerin üzerine halen kendi fikirlerinizi değil, başkalarının hikayelerini anlatmaya evet diyorsanız o zaman zaten değer görmekten söz edemezsiniz. Sizi yok sayıyorlar ve bayrağı benim getirdiğim noktadan devralmak yerine siz de buna onay verip bu düzene hizmet ediyorsunuz.

Kitap uyarlaması filmler yurt dışında çoğu zaman işleniyor. Ülkemizde bu alanda çalışmaların güzel örneklerini senden izliyoruz. Zor mu?

Kısaca açıklayayım. Akademi “Özgün ve Uyarlama” olmak üzere iki dalda ödül verir. Keza uyarlama özgünden bile zor bir iş. Çünkü kitap okuyucusunun kafasında çektiği film de önünüzde bir engeldir. Mesela, benim senaryolaştırarak sinemaya uyarladığım “Uzun Hikaye” filmi yazar Mustafa Kutlu’nun kitabıydı.

“Uzun Hikaye” ile çok değerli bir film daha kazandırdın. Peki, yeni kitap uyarlaması film projelerin yolda mı?

Evet… 2018’de de halen hayatta olan bir İngiliz edebiyat efsanesinin sevilen bir kitabını uyarladım. Şu an açıklamayı erken buluyoruz. İlk duyuru muhtemelen uluslararası bir film fuarında yapılır. Çok uluslu ayrı ayrı birkaç yapımcılı bir proje çünkü. Geçtiğimiz kasım ayında eser sahibi senaryoyu nihayet okudu ve beğendiğini söyledi. Mali hakları zaten alınmıştı, böylece manen de onaylamış oldu. Büyük projelerin gerçekleşmesi 10-15 yıl bile sürebiliyor. Her filmim 5-6 yılımı alıyor. Bunu da dilerim izleyebilirsiniz.

 

Biyografik yapımlar son zamanlarda ülkemizde de ilgi görüyor. Bunda payın çok büyük… Özellikle “Ayla” filmin… Mesela, annem her izleyişinde ilkmiş gibi izliyor.

Evet… Biyografik filmlere sinemamızda yön veren kişi olmaktan mutluyum. “Ayla”dan önce de denemeler oldu ama “Ayla” ülkemizde bu trendin her anlamda belirleyicisi ve miladı oldu. Gerçek hikayeler dünyada çok da yeni sayılmaz, son 20 yıldır git gide yükselen bir trend. Seyirci sinemanın özünde bir illüzyon olduğunu unutup gerçekliğin peşine fazlaca düştü. Her tür kurgu hikayeye “bence çok saçma” diyerek saygılarını yitirmeye başlayınca, gerçek hikayeler buna bir çare olarak sunuldu. İzliyorlar ve “nesi saçma yaşanmış işte!” diyorlar. Böylece içerik bir saygı kazanıyor.

Çok güzel anlatıyorsun. Peki gerçekçi yapımlar çıkıyor diyebilir miyiz?

Şöyle ki burada da tüccarlar bu işin suyunu çıkardılar. Biz gerçek bir kişi ya da hikayeyi içine kurgu da katarak filmleştiriyoruz. Ama sermaye bunu yüzde yüz gerçek gibi satınca orada da yanılgı, tarihi çarpıtma ve ahlaki problemler doğuyor. Bu yüzden dünyada “Based On A True Story” değil de “Inspired On A True Story” gibi daha etik kavramlar oluşmaya başladı.

Yeni biyografik yapımlara imza atmaya devam ediyorsun. Peki, sırada ne var?

Elbette… Son olarak Beykoz’da kurtarılan Kuyu Köpek’in filmini yaptığımı duyurmuştum geçen yıl biliyorsun. İsmi , alt metni Her şeyi hazır, sinemanın içinde bulunduğu kaotik ortam biraz normalleşince sete çıkacağız. Bunun dışında hard discimde 50’nin üzerinde film projesi var. Bunların bir bölümü gerçek hikayeler ama hepsini yapmaya ömrümün yeteceğini sanmıyorum.

 

Yeni nesilden biri olarak, dijital dünya sinema, dizi vb sektörleri nasıl etkileyecek?

1970lerde ücretsiz televizyon sinemayı bitirecek demişlerdi. Bugün ücretsiz televizyonculuk bitme noktasına geldi, yerine ücretli dijital televizyonculuk geldi ama sinema bitmedi. Sinema küçülebilir ama asla bitmez. Dijital platformların da sinemayı bitireceğine inanmıyorum. Aksine sinema perdesine çıkmaması gereken çok sayıda televizyon ya da video filmi niteliğinde düşük standartta filmler var. Bunların hepsi dijital televizyonlara kayarsa sinemada vizyon takvimi ferahlar. Sinema sadece nitelikli, büyük prodüksiyonların izlendiği günlerine geri döner. Bu düşük profilli filmlerle birlikte özünde sinema kültürünü bilmeyen bir seyirci profili de salonlara taşındı. Bunlar salonda nasıl davranacağını bilmeyen fertler. Evlerinde gibi davranmak istiyorlar. İşletmeciler de bu insanlar salonlara gelsinler diye hayli hoşgörülü oldular ama sadık sinema seyircisi bu tür film izleyen seyirciden kaçmaya başladı. Dijital televizyonculuk pandemi süresinde de artarak bu kitleyi sinemadan git gide uzaklaştıracaktır. Bu iyi bir şey.

O zaman sinema salonlarının geleceğini nasıl görüyorsun?

Sinema butik bir film izleme alanı olacaktır. Elbette çoğu işletmeci batacaktır. Ama işlerini kötü yaptılar. Batış onlar için kaçınılmazdı. Kalanlar bilet fiyatlarını yükselterek hayatlarına devam edecektir. Keza bilet fiyatlarında da problem var. Seyirci de bu anlamda dürüst değil. Konserlere, gösterilere 100-200 lira verirken, sinemaya 15-20 lirayı fazla buluyorlar. Bugün Türkiye’de halen 14 liraya 16 liraya İstanbul Levent’te film izleyebildiğiniz salonlar var. Türkiye’de bir çay bahçesinde bile 15 liraya 3 saat oturamazsınız. Hele hiçbir çay bahçesi size 160 Milyon dolarlık gösteriyi 2 dolara izletmez. Özetle seyirci daha çok yan yana film izlediği insandan, reklamlardan, niteliksiz filmlerden şikayetçi. İşte o kötü işletmeciler gidecek, niteliksiz filmler seyircileriyle birlikte dijitale kayacak, sinemada büyük filmler iyi salonlarda gösterilecek. Dijitalin bizim anladığımız anlamda sinema kültürüne özünde zararı değil yararı var kısaca.

Son teknolojik gelişmelerle sinema sektörü nereye gidiyor?

Sinemanın kendi teknolojik bir devrim olarak hayatımıza girmişti zaten. Sonrasında da 125 yıldır daima teknoloji ile iç içe bir endüstri oldu. Bu noktada benim altını çizeceğim gelişme şu olabilir. Animasyon alanında ilerleyen teknoloji, insanı birebir modellemede önemli bir yol kat etti. Bu da gelecekte bize bugün hayatta olmayan oyuncuların yeni hikayelerde rol alabildiği filmler görmemize imkan sağlayacak. Hatta stüdyolar kendi dijital starlarını bile yaratacaklar. Bu hiç yaşlanmayan ya da dilediğiniz gibi yaşlandırıp gençleştirebileceğiniz, her şeyi yaptırabileceğiniz starlarınız olması anlamına geliyor. Geriye sadece nitelikli bir dublaj kalıyor ki ses teknolojisi de bu yönde akla sığmaz biçimde ilerliyor.  

Bu bahsettiklerin muazzam… Bir de hologramlar var.

Evet… Seyirci buna sıcak bakar mı dersen, hologram örneğini verdin. Bugün dünyada dijital pop yıldızları yaratıldı ve konserleri büyük ilgi görüyor biliyorsun. Seveni de sevmeyeni de olacak, karşı gelenler çok olacak ama bunlar olacak. Teknoloji her zaman beraberinde böyle tartışmaları getirir zaten.

 

Covid19 sinema ve dizi sektörünü nasıl etkileyecek setlerin durması yanında?

Sinemanın 125 yıllık tarihinde, 4 yıl süren Birinci Dünya Savaşı, 6 yıl süren İkinci Dünya Savaşı gibi büyük dramatik dönemler var. Bu dönemlerde sinema zarar göreceğine, bir propoganda yöntemi olarak en şaşalı dönemlerini yaşamış. Pandemi dönemi ise sinemaya tarih boyunca aldığı en büyük yarayı açmış durumda. Görkemli gişe hasılatları için 2021 Kasım’dan önce Türkiye’de, 2021 4 Temmuz’dan önce de Birleşik Devletlerde her şeyin tümüyle eskisi gibi olacağını sanmıyorum.

Bu günlerin de filmi çıkar mı?

Kesinlikle… Şu an sinemanın eser sahiplerinden çok beyaz yakalılarının pandemi sürecini anlatan proje arayışı içinde olduğuna eminim. Furyacılık tam avam tüccar meşgalesidir. Hayatını orijinal içerik tasarlamaya adamış hiçbir aklı başında sanatçı herkesin aynı anda meşgul olduğu konularla uğraşmaz. Üzerinden zaman geçmesini bekler. Daha doğru bir zamanda olan biteni daha geniş bir bakış açısıyla eserlerinde yorumlar. Dolayısıyla benim bir covid-19 projem yok. Çünkü şu an herkesin böyle bir projesi var.

 

Türkiye’de düzenlenen film festivalleri için ne düşünüyorsun?

Festival bir beldenin endemik olan ürünü ve veya özelliğini öne çıkaran, yerli ya da turist herkes tarafından bunun konuşulmasını sağlayan organizasyonlardır. Kiraz festivalinde kiraz, yoğurt festivalinde yoğurt öne çıkar. Bir film festivali söz konusu ise o hafta o beldedeki istisnasız herkes sinema farkındalığı içinde olur. 16 Milyonluk bir şehir olan İstanbul’da bir avuç insanın kendi aralarında toplanıp film izlemesinin nesi festival bunu hiçbir zaman anlayamadım. Yeterli bir cevap olmuştur sanırım.

 

Anlatayım… Dünyada sinema filmleri güneş sistemini taklit eder. Güneş sisteminde her şey gün ışığı etrafında şekillenir. Stüdyoların kuruluş nedeni güneşi yani ışığı kontrol altına almak ve bundan 24 saat özgürce yararlanabilmektir. Bizde ise birkaç yetersiz plato dışında stüdyo olmadığı için reel mekan kullanıyoruz. Reel mekanda reji ekibi; programı gün ışığının saatlerine göre yapmalı, yani güneş sistemini kopyalaması gerek. Biz de ise rejinin programını belirleyen unsur güneş değil star sistemidir. Yani yıldız oyuncunun hangi dizide hangi gün seti var, hangi gün dublajı varsa program ona göre yapılır. Fotoğraflar da o yüzden bütünlüksüz ve zayıftır. Ülkemizde Kültür Bakanlığı yapmış kişilerin ve danışmanlarının bu saydığım bilgilerin onda birine bile hakim olmadığını gördük. Zaman zaman bazı girişimciler “bilmek” değil “zannetmek” üzerine kimi yatırımlar yapsa da sonuç alınamıyor. Yani yine döndük dolaştık, hayalin, tasarımın, yaratıcılığın her şeyin noktasına geldik. Geleceği bunun farkında olanlar inşaa edecek.

Dünyada gelir ve adalet eşitliğini çözemeyen hiçbir devrim ya da teknoloji beni heyecanlandırmıyor. Şu an böyle bir şey vaat eden ne bir devrim ne de teknoloji görüyorum. O yüzden mesela çok sık dile gelen “yeni meslekler doğacak” tatavası beni pek ilgilendirmiyor. Dünyayı kemiren şey sınıfçılıktır. Daima bir yukarıdakiler ve aşağıdakiler durumu var. Bunlar 70-80 yılda bir yer değiştiriyorlar. Alttakiler ezilirken aşağıya adapte oldukları bir süre var. O süre bitince isyana geçip yukarıdakini altına alıp eziyor. Yani o da eşitliği sağlamak yerine aynı zulmü altına aldığına yapıyor. Bu çözülmedikçe yeni meslekler çıksa ne olur çıkmasa ne olur. Üstte olan, refah içinde olan daima yer altındakinin “seni indireceğiz” fısıltısını duyacak ve bu korkuyla yaşayacak. Ben dünyanın ileri gittiğini filan düşünmüyorum. İnsanlık olduğu yerde sayıyor. Teknoloji ilerleyince siz de ilerlemiş olmuyorsunuz maalesef. Özetle elinde 10 bin liralık akıllı telefon olup da sıraya girmeyi bilmeyen, maske takmayan, sağa sola aksıran insanlarla, elinde eski model ucuz bir telefon olup da sıraya girmeyen, maske takmayan sağa sola aksıran insanlar arasında bir fark göremiyorum.

 

Filiz DAĞ

Instagram: benfilizdag                           twitter: @FlzDag

 

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.