10 bin yılın icadı ve dünyanın en iyi üniversiteleri?

"Gelmiş geçmiş en büyük icat?” nedir diye bir anket yapılacak olsa, bugünkü neslin, ilk üçünde yer alacak isimlerden birisi de kesinlikle telefon olacaktır.

Adeta vücudumuzun bir parçası haline geldi ve hayatımızı, giderek artan bir şekilde o yönetiyor.

Akıllı telefonların, zekâ gelişimi bizimkinden çok daha hızlı ve kapasitesi de çok daha yüksek.

Gelecek yıllarda, daha da onun esiri haline gelirsek hiç şaşırtıcı olmaz!..

Bu yönde hazırlanan son rapora göre, dünya nüfusunun yüzde 66’sı yani 5.22 milyarı cep telefonu kullanıyor ve kullanıcıların yüzde 75’inden fazlasının telefonu “akıllı”!..

Nereden nereye?

İskoç asıllı ABD’li mucit Alexander Graham Bell’in 1876’da icat ettiği telefonla ilk görüşme, Bell ile yardımcısı Thomas Watson arasında 10 Mart 1876’da Boston’da “Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum” şeklinde gerçekleşti.

Türkiye’de telefonun kullanılması ilk olarak 1908 yılında Osmanlı döneminde odu. AA’nın derlemesine göre, Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911’de hizmete alınırken, ilk otomatik telefon santrali, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün emriyle 1926’da Ankara’da kuruldu.

Telefondaki en önemli dönemeçlerden biri, uydu teknolojisinde yaşanan gelişmelerle kablosuz bir şekilde kullanılabilmesi oldu.

1973’te Motorola şirketinin yöneticisi, girişimci Martin Cooper, elde taşınabilen ilk cep telefonuyla görüşme gerçekleştirirken, yaklaşık 10 yıl sonra piyasaya sürülecek cep telefonlarının macerası da başladı.

Teknolojide yaşanan büyük gelişmeler, telefonun kullanım amacında da büyük değişimlere sebep oldu. 1999’da ilk kameralı cep telefonları, 2007’de de ilk dokunmatik ve akıllı telefonların piyasaya çıkması ve internet hızının katlanarak artması ile telefonlar, günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası haline geldi.

En iyi üniversiteler

Ülkemizdeki üniversitelerin performansı, büyük ölçüde giriş puanına göre şekilleniyor. Puanları ne kadar yüksekse, o kadar iyi gözüyle bakılıyor. Oysa dünya kriterleri çok farklı!

Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralaması yapılırken, giriş koşullarından öğretim üyelerinin bilimsel üretkenliklerine, mezunların kaç yılda iş bulduklarından aldıkları maaşa, kütüphane-lerindeki aktif yayın sayısından alınan Nobel ödüllerine kadar her şeyi dikkate alıyorlar.

Bazen “İlk 100’e gireceğiz” diyen üniversitelerimiz çıkıyor. Çok komik, çünkü bu bütçelerle çok zor! Öğrenci başına düşen harcamalar, Ar-Ge bütçeleri, öğretim üyesi maaşları ve en önemlisi de özgürlük ortamı olmazsa olmazların başında geliyor.

Bizim o noktaya gelmemiz ise “ha” deyince olmuyor.

Dünya genelinde, aynı kentteki üniversiteler birleştirilerek sıralamada ön sıralara çıkmaya çalışılırken, biz böle böle girme şansı olan üniversitelerimizi de daha alt sıralara çekiyoruz.

Örneğin iki mezunu Nobel ödülü alan İstanbul Üniversitesi, parçalanınca, kafalar karmakarışık oldu, birbirinin aynı gibi olan iki üniversite ismi sıralama kriterlerini allak bullak etti ve adeta yok sayıldılar!..

Bu konulara çok kafa yormak ve her kriterin altını doldurmak gerekir.

Örneğin bu yıl, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi açtı.

Daha oturmuş ve ilan edilmiş bir kadrosu bile yokken, puan sıralamasında kafadan birinci olursa hiç şaşırmamak gerekir. Çünkü bizde gözü kapalı tercih yapılıyor. Tercih sıralamaları da genelde üniversite yönünde oluyor!..

Dünya ölçeğinde çok iyi üniversitelerimiz yok mu? Fazlasıyla var ama sırtlarındaki öğrenci yükü nedeniyle, bilime, araştırmaya, dünyaya açılmaya çok zaman bulamıyorlar. Bir de politik tartışma ortamına çekilince, dikkatleri hepten dağılıyor.

Üniversiteler, ülkelerin ve toplumların lokomotifidir. Onlar ne kadar güçlüyse, ülkeler ve geleceğimiz de o kadar güçlüdür.

ABD’yi dünya lideri yapan parasının ya da ordusunun gücü değil, dünyanın en iyi üniversitelere sahip olmasıdır!..

Özetin özeti: Dünya hemen her alanda öylesine hızlı değişiyor ki tüketenler değil de, telefon gibi katma değeri yüksek ürünler üreten ülkeler liginde ilk 20’ye girersek, işte o zaman geleceğe çok daha umutla bakabiliriz.