Sınav kazanamamak hayatın sonu mu?..

Sınavlardan etkilenmeyen çok az kişi çıkar.

Hayatının bir bölümünde ya da uzunca bir süre, sınavla yatıp, sınavla kalkan çok olmuştur.

MEB ve ÖSYM’nin yaptığı 100’ü aşkın sınav var ve hemen hepsi de o dönemde hepimiz için “Hayat memat meselesi” oldu.

Kazanamadığımızda dünyanın sonunun geleceğine inandık. Düştükçe ayağa kalkıp, mücadeleye kaldığımız yerden devam ettik.

Kazanamayanlar gibi kazananların çoğu da mutsuz oldu. Çünkü hayalindeki okula, mesleğe ya da işe değil, bulabildiklerine razı oldular.

Verilen mücadeleye, dökülen alın terine, harcanan paraya, çekilen sıkıntılara bakıldığında, sınav kazananların, özellikle de sınav şampiyonlarının, hayatlarının sonraki aşamalarında başarılı, mutlu, varlıklı ve en önemlisi de huzurlu olmaları gerekir. Oysa, gelinen nokta bunun çok ötesinde. Mutsuzlar, çünkü emeklerinin ve yaptıkları fedakârlığın karşılığını aldıklarına inanmıyorlar.

Sınavlar önemsiz mi? Elbette çok önemli ama her şey değil. Eğer öyle olsaydı, hemen her alanda ülkeleri sınav şampiyonaları ya da sınavları kazananlar şekillendirirdi.

Çocuklarımızı öylesine yoruyor, öylesine dar kalıplar içerisine sokuyor ve öylesine şartlandırıyoruz ki pek çoğu hayatının sonraki aşamalarında derin hayal kırıklıkları yaşıyor.

Tıpkı sınavı kazanamayanlar gibi.

İşte bu yüzden, sınavları “Hayat memat meselesi” olmaktan artık çıkarmalıyız.

Neden mi?

- Çocuklarımızı mutsuz ediyor.

- Çocuklar çocukluğunu, gençler gençliğini yaşayamıyor.

- Zaten kıt olan kaynaklarımız heba ediliyor.

- Başarı değil de sıralama sınavı oldukları için en başarılılar bile istediği okula, işe giremiyor.

- En önemlisi de dershaneler dışında kazananı yok gibi!..

ÇARE NEDİR?

Sınavların umut tacirliğinin ötesine geçmediğini görme zamanı geldi de geçiyor.

Sınav hakkı tanımakla, sınav kazanmak çok farklı şeyler.

Her 100 öğrenciden 10-15’inin mutlu olduğu, geri kalanların ise enkaza döndüğü bir sistemin yanlışlığını artık kabul etmeliyiz.

Sınav odaklı değil de yetkinlik, istihdam, üretim ve mutluluk odaklı bir eğitime şimdi değil de ne zaman yöneleceğiz?

Öğrenci-lerden sadece bir bölümünün değil de hepsinin mutlu olacağı, ilgi, yetenek ve hedef eksenli bir eğitimi, dün nasıl başardıysak, bugün de başarabiliriz. Yeter ki buna karar verelim, öğrenci ve velileri doğru bilgilendirelim, günü kurtarmanın ötesine geçip, geleceği de düşünelim.

Yarış atı yetiştirmek, sınav kazanmak ve diploma peşinde koşmak için yitirilenleri, yeniden getirmek mümkün olmadığına göre, “Yanlışın neresinden dönersek kârdır” deyip, bundan sonrası için sınavları değil de aklı ve tecrübeyi referans almak, en doğru çözüm yolu olacaktır.

ÜNİVERSİTELER NE ZAMAN AÇILIR?

Üniversiteler, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere pek çok ülkede eylülde yüz yüze eğitime merhaba diyecek. Arada eğitim yapanlar olmadı mı? Elbette var ama söz konusu olan tam açılma! Peki ya bizde? Hedef eylül. Tabii aşılama tamamlanırsa...

Yerli aşıların eli kulağında olduğu için aşılama konusunda bir sıkıntı olmayacağı dile getiriliyor.

Yerli aşılar yaz sonunda üretime geçerse, bir anda, değil ülkemize, daha pek çok ülkeye yetecek kadar aşı stokumuz olabilir.

Bu da sadece eğitim kurumlarının değil, hayatın normale dönmesi anlamına gelebilir.

Peki, üniversitelerimiz, yurtlarımız, esnafımız ve en önemlisi de öğrencilerimiz yeni öğretim yılına hazır mı?

Çok sıkıntılı günler yaşandı. Uyum süreci kolay olmayacak.

Umarız herkes, gereken dersleri çıkartmış ve gerekli tedbirleri almıştır.

YÖK aşı konusunda Sağlık Bakanlığı’ndan bir kez daha ricacı oldu, üniversitelere de hazır olun talimatı verdi.

Dünü dünde bırakıp, bundan sonrası için ne kadar ciddiye alındığını önümüzdeki aylarda hep birlikte göreceğiz.

Bu noktada, pandemi sürecini hiç yaşamamış gibi yola devam etmemiz mümkün değil.

“Nerede kalmıştık?” yerine “Kayıpları nasıl telafi ederiz?” sorusuna cevap aranmalıdır.

Özetin özeti: Geçmişin verdiği dersleri ciddiye almadan, geleceği inşa edemeyiz. Bu noktada asla yapılmaması gereken şey, kendimizi kandırmaktır!..