Suyla gelen hamam kültürü

7 Mart 2021

“Su”dan sebeplerle inşa edilen mimari eserlerdendir hamamlar. Arapça hamem kökünden Türkçeye geçmiştir; ısınmak, sıcak tutmaktır anlamı; kökeni Asur’a, Roma’ya dayanır

“Su”dan sebeplerle gelişen mimari örneklerin ilk sıralarında su kemerleri, çeşmeler ve hamamlar gelir. Hamam mimarisi elbette yıkanma alışkanlığından, kültüründen doğar. Kayseri yakınlarındaki Asur yerleşkesi Kaniş’te ortaya çıkarılan küvetler, M.Ö. 2000 yılına dair su ve yıkanma kültürü için önemli bir belge niteliğinde kalıntılardır.

Ancak yıkanmaktan öte hamam yapısı Roma ile başlar. Hipocaust adı verilen ısıtma sistemini oluşturan Romalılar, ilk hamam yapılarını Pompei şehrinde inşa eder. Romalılar, hamam mimarisini, çevre ile pasif bireyler arasında aktif ilişkiler kurulması için geliştirir. Hamam mimarisi denilince akla ilk önce Roma İmparatorluğu gelse de “Roma hamamı” denildiğinde akla elbette bütün ihtişamıyla imparatorluk hamamları gelir. Öyle ki bir Roma imparatorluk hamamı on bir futbol sahası büyüklüğündedir. Ve bu dev kompleks, soğuk, ılık ve sıcak olmak üzere ana bölümlerden oluşur; ayrıca içinde kütüphane, spor alanları, yürüyüş mekânları gibi bir yapı bütünlüğü gösterir.

Roma’da herkes öğlene kadar çalışır öğleden sonra ise hamam ve meydanlarda yaşardı. Paganist Romalılar için tanrıların içeri alınmadığı tek yer hamamlardır denilebilir. Anadolu’da Milet, Perge ve Efes başta olmak üzere birçok antik kentte büyük ölçekli Roma hamamlarının yer aldığı görülür. Salus per aguas (SPA, suyla gelen sağlık) sözü, hem hamamlar hem de termal olarak nitelendirilen yapılar için kullanılır. Hamam kültürüne ilk darbeyi erken Hristiyanlar vurur. Hamamda yıkanmanın şeytan işi olduğunu öne sürerler. Böylece Roma, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra tiyatrolarla birlikte ilkin tahrip edilen yerlerin başında hamamlar gelir.

Yazının devamı...

Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanımak

28 Şubat 2021

Hacı Bektaş-ı Veli’nin tarihi misyonu; İslam’ı eski Türk inançlarının süzgecinden geçirerek Türk boylarının anlayabileceği ve hazmedebileceği
bir kolaylığa getirmesidir

Anadolu’nun dört velisinden biri sayılan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan bölgesinin Nişabur şehrinde 13’üncü yüzyılın ilk çeyreğinde dünyaya gelir. Çağdaşları Mevlânâ Celaleddini Rumî ve Şemsi Tebrîzî gibi Anadolu’ya doğru yol alan Hacı Bektaş-ı Veli, kendisini izleyenlerle beraber Anadolu’yu yurt beller. Hoca Ahmet Yesevi’nin misyonunu taşıdığı Anadolu’nun manevi mimarlarından biri olma durumuna yükselir. Onun tarihi misyonu; İslam’ı eski Türk inançlarının süzgecinden geçirerek göçebe ve yarı göçebe Türk boylarının anlayabileceği ve hazmedebileceği bir kolaylığa getirmesi olarak görülebilir.

Baba İlyas ve Baba İshak ayaklanmalarından sonra oluşan sükûnet ortamında Suluca Karahöyük (Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesi) adlı beldeye yerleşir. “Eline, beline, diline sahip ol”, onun en bilinen düsturudur. Öte yandan kadınları, meclis ve cemaatlerin önünde tutar. “Kadınları okutunuz” demekle bu duruma açıklık getirir ve bu öğüt değerindedir. İslam’ı Türk zümreleri içerisinde yayarken sadece taç takmak, hırka giymekle derviş olunamayacağını; eş deyişle şekil ve şemanın değil, asıl özün önemli olduğunu özenle gündemde tutar. Keza; “Dervişlik ne hırkadadır ne de taçtadır/Hareket de nardadır sacda değildir/Sen her ne arar isen kendinde ara/Kudüs’te hacda değildir.” deyişi onundur.

Dört kapı kırk makam

Kendisinin Hakk’a vuslatından sonra yerine geçen Balım Sultan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin düşünce dünyasını belirli bir disipline sokarak Bektaşilik adlı tarikatı kurar. Bektaşilik, Anadolu üzerinden Balkanlarda yayılma imkânı bulur. Birçok yerde Bektaşi dergâhları oluşturularak, Osmanlı’nın gittiği bölgelerde manevi fetihler gerçekleşir.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin dört kapı kırk makam üzerine söylediği sözlerin toplandığı eserin adı “Makalat”tır. Ve bu eser, özellikle marifet ve hakikat kapılarının erdemleriyle canlara can katar. Keza, “Marifet nefsi bilmektir” diyerek nefsin yok sayılmasının doğuracağı tehlikelere karşı uyarıda bulunur.

Bektaşiler ve yeniçeriler

Yazının devamı...

Isıt bizi cemre

21 Şubat 2021

Ateşin sıcaklığı düşer havaya, suya ve toprağa. Ateş varlığını havaya borçludur, su ateşe düşman gibi görünür, toprak ateşe yurt olurTabiatın takvimi her yıl kendisini tarihi takvimdeki olaylar gibi tekrar eder. “Cemre” uzun kış mevsiminden sonra insanların özlemle beklediği bahar mevsiminin ilk habercisidir. Üç zamanlıdır cemre. İlkin havaya, bir hafta sonra suya düşer. Suya düşmesini takip eden yedinci günde de toprağa düşerek ısıtmaya başlar her yanı.

Cemre; sıcaklık, ateş anlamına gelir. Önce havaya düşünce ısıtır havayı, kırılır zemheri soğuklarının şiddeti. Ateş üstünlük sağlar havaya bir anlamda. Havanın kış boyu soğukluğundan nasibini alan su da buz kesilmiştir çoğu yerde. İnsana ve tüm canlılara yakın olan su, bu haliyle uzak kalmıştır kendisine ihtiyaç duyanlara. Ateşin havaya galip gelmesinin ardından su kana kana bekler ateşin kendisine ulaşmasını. Nihayet havayı yendikten sonra ateş suya kavuşur, sarıp sarmalar; adeta gökten düşer suya ve kırar üzerindeki donları, buzları. Böylece söze, dile gelen su kavuşur susuzlarla. Su hayat bulur ateşle ve hayatın kaynağı olur herkese bir kez daha. Ateşin işi cemre adıyla bitmemiştir yeryüzünde henüz! Toprak da rengi soluk bir halde, sessiz sedasız bekler ateşi; çünkü toprak tevazu ehlidir, söyleyemez derdini, isteyemez kendisi için hiç kimseden bir şey! Ateş sudan ayrılıp toprağa doğru yola çıkar ve bu yolculuğunun kadim yedinci gününde toprağı tüm gücüyle sarıp sarmalar ve onun solgun yüzüne renk katar.

Cemreviyeler

Yirmi bir günlük bir zaman dilimi içerisinde ateş havaya, suya ve toprağa birer hafta aralıklarla ağırlıklarını yeniden hissettirir. Havanın suyun toprağın malum ağırlığı vardır; ancak ne özeldir ki ağırlığı olmayan ateş, hepsinin canlanmasını sağlamaktadır. Divan edebiyatımızda şairler cemrenin düştüğü dönemlerde kaside türünde ve “Cemreviye” denilen şiirler yazmışlardır. Bahara övgüyle başlayan “Bahariye” kasideleri gibi çok sık yazılmamışlardır ve birkaç örneği olduğu için, cemreviyeler edebiyat tarihimizde önem arz eder. Bosnalı Sait adlı şairin cemreviyesi bu türün belki de ilk ve son örneğidir. İki beyit örnek vermek gerekirse:

Yazının devamı...

Anadolu’dan aşk ile

14 Şubat 2021

Sevgili olan, sevgili kalabilmeyi başaran ve yolları ayrılsa bile birbirlerini sevgiyle hatırlayabilme erdeminde olanların Sevgililer Günü’nü Anadolu’dan bir aşk söylencesiyle kutlamak isterim.

Latin yazar Apuleius’un “Başkalaşımlar” adlı eserinde anlattığı “Eros’la Psykhe” masalının kahramanlarından “Ruh” anlamına gelen Psykhe güzeller güzeli bir kızdır. O denli güzeldir ki bülbüller onun güzelliğini dile dökmekte güçlük çeker, çiçekler Psykhe’den yayılan mis kokuları kıskanırlardı. Lakin hiçbir şey ve hiç kimse Afrodit kadar Psykhe’yi kıskanamazdı; çünkü aşk ve güzellik tanrıçası, en güzel olma vasfını hiç kimseyle paylaşmazdı. Üzerinde “En güzele” yazılı elmayı Paris’ten almasıyla güzelliği tescillenen Afrodit, Psykhe’den nefret ederdi!

Aşk tanrıçasının biricik oğlu Eros’un altın ve kurşun uçlu okları vardı. Eros, kimleri birbirlerine âşık etmek isterse altın uçlu oklarıyla onları gönüllerinden vururdu. Bu sevimli aşk tanrısı, özellikle sevgililer arasında zamanla başgösteren kavgadan acı çektiği için, sevgisiz kalanları kurşun uçlu oklarıyla vurarak ayrılmalarını sağlar ve sevgiyle dolu olan kendisi de huzur bulurdu.

Eros’un şaşkına döndüğü an!

Mitoloji bu ya; sözüm ona Afrodit, oğlu Eros’u huzuruna çağırarak der ki: “Psykhe’yi altın uçlu oklarınla vur, hem çirkin hem de yaşlı bir adama âşık olsun böylece Psykhe de ona baka baka çirkinleşsin!” Eros annesinin emrini yerine getirmek için, Psykhe’ye ok atmaya gittiğinde karşısında o denli güzel bir kız görür ki şaşkına döner ve altın uçlu oklarıyla kendisini vurunca kıza âşık olur. Eros, onu gördüğünde Psykhe tüm güzelliğiyle uykuya dalmıştır ve Eros, aşk okuyla kendisini vurduğunda o da uyuyakalır Psykhe’nin yanı başında huzurla. Eros, tanrısal bir bağlantıyla Psykhe’yi uyararak, asla ve asla kendi yüzünü görmemesi gerektiğini söyler: “Şayet bu huzurlu birlikteliğin devam etmesini istiyorsan asla yüzüme bakma” der Eros, Psykhe’ye! Psykhe de bu gizemli sevgilinin teninden, sözlerinden ve ruhunun verdiği huzurdan o denli mutludur ki, sevgilisinin dediğini aylarca yerine getirir ve onun yüzünü görmek arzusu içinde olmaz. Ancak Eros’un tüm ikazlarına rağmen Psykhe, bir gece gizemli aşkının yüzünü görmek için yağ kandilini yakar. Ve karşısında umduğundan daha da yakışıklı birini görünce heyecanlanır; kandilden yakıcı bir yağ damlası Eros’un bedenine düşer ve o acıyla uyanan Eros, hemen tanrısal bir hikmetle gözden kaybolur!

Aşka âşık olmak

Bu mitte, aşka âşık olan, arzusunun elinde ızdırap çeken, ama mayasında merak olduğu için irade gücü eksik kalan ve bu yüzden de ölümü tadan nefesi/nefsi tanıyoruz Psykhe adlı kişilikten.

Aşk tanrısı Eros ile Psykhe söylencesi, Antik Çağ’da en çok sevilen anlatılardandır. Keza birçok mezar stilleri üzerinde bu ikilinin kabartmalarının işlendiği görülür. Eros’un gözleri kör olarak betimlenir ki, “aşkın gözü kördür” deyişinin kökeni Eros ile ilişkilidir. Yine Antik Çağ lahitleri üzerine Eros, elinde bir meşale tutmuş halde betimlenir. Ölen insanın ruhuna ateşle yol göstermek anlama gelir!

Yazının devamı...

Bergama ve Zeus Sunağı’nın görkemi

7 Şubat 2021

Kuzey Ege’nin en görkemli şehri elbette Bergama’dır. 2 bin 300 yıl önceki dünyanın anıtsal şehridir BergamaAnadolu’nun her yerinde derinleşiriz. Anadolu’yu Anadolu’dan dinleriz ve nihayetinde her defasında olduğu gibi yöneldiğimiz Anadolu’nun Ege’sidir. Kuzey Ege’nin en görkemli şehri elbette Bergama’dır. 2 bin 300 yıl önceki dünyanın anıtsal şehridir Bergama. Helenistik Dönem kralı Lysimakhos, bütün servetini henüz bir şehir görünümünden uzak ve adı Pergamon olan Bergama’da muhafaza etmektedir. Kralın ani ölümünden sonra, hazinesini korumakla görevlendirdiği Philetairos’a yaklaşık 6 bin talent değerinde son derece önemli bir servet kalır. Ve gözlerden ırak bu yerleşke, neredeyse tüm hazinenin imar faaliyetlerine aktarılmasıyla tarih sahnesine çıkmaya başlar. Çocuğu olmayan Philetairos, kardeşinin aynı adlı oğlu I. Eumenes’i evlat edinir. Onun ölümünden sonra yerine geçen I. Eumenes, M.Ö. 261 yılında Sardes (Sart) yakınlarında Selevkos Krallığı ile yaptığı savaşı kazanarak tam bağımsızlığını ilan eder. Ardından bu şehir krallığının başına II. Eumenes geçer ve o dönem Anadolu’nun bir baş belası haline gelen Galatları yenerek Pergamon (Bergama) şehrinin yüzyıllar boyu sürecek kaderini belirler.

Gurbetteki Zeus Sunağı

İşte ünlü Zeus Sunağı da II. Eumenes’in Galatlara karşı elde ettiği zaferi onurlandırmak için şehirde tüm görkemiyle yükselir. Günümüzde Almanya’da, Berlin Müzesi’nde sergilenen bu olağanüstü anıtsal eser, Osmanlı’nın geç dönemlerindeki siyasal kaostan yararlanılarak yurt dışına götürülmüştür (kaçırılmıştır). Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bergama Belediyesi’nin ortak çalışması sonucu antik şehrin dijital haritasının çıkarılması da önemli bir çalışmadır. Böylece ziyaretçiler, dijital ortamda 2 bin 300 yıl öncesine götürülebilecektir. Umarım bu çalışma, diğer müze ve ören yerlerine de örnek teşkil eder.

Güneş ülkesi olacaktı

Tiyatro binası, kütüphanesi, agorası, akropolü ve birçok birimleriyle son derece görkemli ve planlı bir şekilde tasarlanan Pergamon, Antik Çağ şehir mimarisinin en gözde örneklerindendir. Helenistik Dönem sonrasında Anadolu’da ortaya çıkan pek çok krallıktan biri haline gelmesine karşın, M.Ö. 2’nci yüzyılın sonlarına doğru Romalıların Anadolu’yu işgal etme girişmeleriyle tarih sahnesinden silinmeye başlar. Emperyal Roma, Anadolu’da ilk olarak Pergamon Krallığı’nı ilhak eder. Hatta son Bergama Kralı Attalos, adeta krallığını Romalılara bağışlar. Buna mukabil II. Eumenes’in Efesli bir kadından olan oğlu Aristanikos, bu durumu asla kabullenmez ve Romalılara savaş ilan eder. Ülke halkının tam desteğini almasına rağmen, ülkeyi kurtarabilirse onlara modern anlamda demokrasi sözü de verir. Romalılar ülkelerinden atıldıktan sonra yeniden kuracağı bu sistemde, artık krallığının adının “Güneş’in ülkesi” olacağını tüm halka ilan eder. Ancak ve ne yazık ki yiğit Aristanikos, başarı elde edemez ve Romalılar hem Bergama Krallığı’nı, hem de kısa süre sonra Kommegene ve Pontus krallıklarını da ilhak ederek Anadolu’yu Roma’nın Küçük Asya eyaleti haline getirir.

Parşömene ilk kitap

Bergama, Antik Dönem’de ilk kitabın basıldığı yer olarak bilinir. İskenderiye Kütüphanesi ile Bergama Kütüphanesi arasındaki rekabet nedeniyle Mısır’dan papirüs tedarik edilmesi yasaklanınca, Bergama’da parşömen (ki adı Pergamon’dan gelir) kâğıdı icat edilir. Parşömenden dolayı ilk kitap Bergama’da basıldı diyebiliriz. İskenderiye ve Efes kütüphanelerinden sonra en kapsamlı kütüphane Bergama’dadır. Günümüzde kütüphane binasının duvarları kısmen ayakta kalmasına rağmen, parşömenlerin konduğu yuvalar ilgi çeker.

Öte yandan Asklepion sağlık merkezi de, 2 bin 300 yıl öncesi dünyasının en meşhur tıp merkezlerindendi. Uyku, müzik ve çeşitli telkinlerle hastaların tedavi edildiği bu sağlık merkezi günümüzde son derece iyi korunmuş bir durumdadır.

Yazının devamı...

Kelimelerin geçmişine yolculuk

31 Ocak 2021

Gündelik hayatımıza giren, sık veya ara sıra da kullansak her kelimenin bir kökeni bulunur ve onların ulaşılabilen öyküleri, bizleri gizemli bir yolculuğa çıkarır

Hayatımızın içerisinde yer alan pek çok eşyanın ve birtakım kelimelerin etimolojisi (köken bilimi) üzerine bir yazıyla yeniden iyi pazarlar diliyorum sizlere.

Daktilo ile başlayalım. Tanrıça Reha, doğurduğu bütün bebeklerini bir çırpıda yutan kocası Kronos’tan yeni doğuracağı bebeğini kurtarmak için Girit Adası’na kaçar ve burada Dikte Mağarası’na sığınır. Doğum anında bebeğin ağlamasını duyar korkusu ve endişesini yaşayan Reha, doğum sancılarıyla acılar içinde elleriyle toprağı tırmaladığı sırada, parmaklarından “daktil” adı verilen küçük yaratıklar (parmak adamlar) peydah olur. Ve daktillerin anında kopardıkları gürültü sayesinde Reha’nın doğum sancıları Kronos tarafından duyulmaz ve tanrıça bebeğini doğurur. Bebeğe Zeus adı verilir ve daktillerin sayesinde bu genç tanrı, babası Kronos tarafından yutulmaktan kurtulur. Bu mitsel anlatıda tanrıçanın parmaklarından çoğalan daktiller, bin yıllar sonra İtalya’da icat edilecek yazı makinesine isim olarak verilecektir.

Daktilo kelimesinin etimolojik kökeni, ikinci kuşak Yunan tanrıçasının parmaklarından gelmektedir.

Zir zop hayta

Zir zop; Geç Osmanlı döneminde bir tür fesin adıydı. Sultan İkinci Mahmut’a kadar başa sarık takılırken, bu yenilikçi padişahla fes hayatın içine girer. Hatta fesle ilgili bir bakanlık dahi kurulur. Taşrada halk sarık takarken, şehirde fes rağbet görmeye başlar. Zuhal, sıfır, (kalıbına göre) azizeye, mecidiye ve hamidiye olmak üzere pek çok fes çeşidi bulunurdu. Halk arasında ise zir zop adı verilen fes, ilginç bir isimlendirmeydi. Tıpkı işi gücü olmayanların başlarına taktığı ince kavuğa “dal kavuk” denilmesi gibi!

Gedik kelimesinin anlamı için, din ayrımı gözetmeden kurulan ve niteliğinden fazla bir şey kaybetmeyen tekel denilebilir. Bu bir imtiyazdı ve bunu almayanlar ticaret yapamazlardı. Islahat Fermanı (1856) ile gedik beratlarına son verildi. Artık isteyen herkes ticaret yapabilme özgürlüğüne kavuştu. “Bu işin gediklisi” ifadesi, belli bir imtiyaza işaret ederdi.

Hayta kelimesinin kökeni ise; süvari (atlı) askerlerden oluşan sınır birliklerine verilen ada dayanır. Zira kelimesiyle “insan vücudunun dirsekten el orta parmağın ucuna kadar olan mesafe ölçüsü” anlaşılırdı.

Yazının devamı...

Kadınları baş tacı edelim

24 Ocak 2021

Şayet günümüzde sonu ölümle biten kadına şiddet vakaları varsa bu sorunun temel kaynağı, insanlığın tarihi ve inançların Yaradan’dan ne kadar uzak olduklarıyla ilintilidir

İnsanlığın uygarlaşma serüveni (tarihi) boyunca kadınlar, önce doğurganlığı akabinde besleyici rolleriyle kutsal bir konumdayken, çağdaş denilen şimdiki zamanda, toplum hayatının dışına dinsel gerekçelerle itilmişlerdir. Kadına şiddet, sadece fiziki anlamda düşünülmemelidir; sosyal hayatın her alanında kadınların özgürlüklerini ne gerekçeyle olursa olsun dar sınırlarla belirleyen tüm düşünce ve uygulamalar, ilkel düşünce yapısının en    temel göstergesidir.

İnsanlığın yaratıcısı olan yüce Yaradan nezdinde kadın erkek diye bir kategorize yokken, nasıl oluyor da kadından hiçbir farkı olmayan ne fazla ne de eksik tarafı bulunan erkekler, kadınlara yüz yıllardan beri bu zulmü ediyor? Bunun tek bir cevabı vardır: Kutsal kitabı okuyup ama anlayamayan cehalet.

İlk Çağ’dan günümüze kadar hemen hemen bütün kültür ve inançlarda kadınlar, ne yazık ki her türlü kötülüğün kaynağı olarak erkeğin söylemlerinde konu edilmişlerdir. Havva ve Pandora, akla gelen ilk örneklerdir. Bir anlamda insanlık tarihine doğurganlığı, besleyiciliği, şefkat ve merhametiyle yön veren kadın, kültürel hayata geçilince erkeğin dilinde mitolojik olmaktan kurtulamayacaktır.

Bu sürecin başlangıcında, kadının erkeğin kaburgasından yaratılması ifadesi vardır. Bu ifade Yaradan’a ait değildir elbette; din adına kendisini iktidar zanneden, ama özünde kompleksli bir erkek söyleminden ibarettir. Ve bu erkek egemen toplum, dizginleri ele geçirince, kadını akıldan yoksun, kirli ve her türlü beladan sorumlu tuttu ve hiç korkmadan yüce Yaradan’ı da kaynak göstererek binbir günaha girdi. Şaşırtıcı olansa kadınlar semavi dinlerde de kalıplara sokulacak ve asla erkekler tarafından belirlenen sınırlarından çıkmalarına müsaade edilmeyecektir.

Birbirine eş kıldı

Şayet günümüzde sonu ölümle biten kadına şiddet vakaları varsa bu sorunun temel kaynağı, insanlığın tarihi ve inançların Yaradan’dan ne kadar uzak olduklarıyla ilintilidir. Yaradan, şefkat ve merhametiyle kendi kendisine “kün” ol dedi ve bütün âlemleri yarattı. Mükemmel olan Yaradan, mükemmelliği gereği yarattığı her şeyi birbirine eş kıldı. Ve onların her birini yaratıcılık vasıflarıyla donattı. Birini diğerine üstün kılmadı; birbirlerini tamamlasınlar ve nimetlerinden faydalanarak hem mutlu yaşasınlar hem de kendisine şükretsinler diye kadını erkeğe, erkeği kadına eş olarak yarattı. Allah birdir; birlikte olmamızı ister. Kadın erkek diye her kim bir ayrıştırma içindeyse o kişi varlıktan habersizdir ve tek varlık olan Yaradan’dan habersiz olanlar da “yok olsun”. Bu yok olsun bir beddua değildir, aksine duaların en güzellerindendir bu tür insanlar için. Yok oluşundan kastımız; benliklerinden, kibirlerinden, nefislerinden yok olsunlar da yüce varlığın şefkati, merhameti, tevazusuyla tanışarak bir başka türde var olsunlar.

Dişil enerji

Yazının devamı...

93 Harbi’nden Darülaceze’ye

17 Ocak 2021

Yurdumuzun her yerinde yaşlı, bakıma muhtaç her kim varsa; onların en yakınında bulunanlar, birer Darülaceze gibi onlara destek olmalıdırlar

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda, yaklaşık 600 yıl dünya siyasi, ekonomi ve askerî tarihine yön veren Osmanlı İmparatorluğu en ağır yenilgilerinden birini alır. Bu savaş “93 Harbi” diye bilinir ve yaygınlıkla aynı isimle anılır. Bu savaştan kısa süre sonra da asıl büyük yıkım olan Birinci Balkan Savaşı’nda, Edirne dahi Osmanlı topraklarından çıkar. Küçük Balkan devletleri, Osmanlı’dan kopardıkları yerleri aralarında paylaşırken çıkan sorundan iyi yararlanan Enver Paşa, manevi başkentimiz Edirne’yi yeniden Osmanlı topraklarına katar.

93 Harbi sırasında alınan ağır yenilgiden sonra başta Bosna olmak üzere birçok Balkan şehir ve kasabalarından ana kara olan Anadolu’ya yaklaşık 400 bin göçmen gelir. Büyük bir sefalet içinde ve psikolojik yıkım altında anayurda gelen bu insanlar arasında yaşlı, bakıma muhtaç çok sayıda insan için devrin padişahı II. Abdülhamid Han elbette kayıtsız kalmaz ve bu insanlar için barınacakları, bakımlarının sağlanabileceği bir tesis için gerekli buyruğu verir. Hatta kendi değerli eşyasından bir bölümünü satışa çıkararak 7 bin altın değerinde elde edilen meblağı bağışlayarak yardım kampanyası başlatır. Malum olduğu gibi birinci sınıf bir marangoz ustası olan II. Abdülhamid, kendi yaptığı eserleri satarak kişisel masraflarını devletin hazinesine dokunmadan sağlamaya özen gösterirdi.

Bakıma muhtaç, düşkünlerin evi anlamına gelen Darülaceze’ye kabul edilenler arasında ırk, dil, din ve sınıf farkı asla gözetilmez

Darülaceze kuruluyor

Yardım kampanyasından sağlanan 40 bin altın tutarındaki destekle Darülaceze adlı onur kaynağımız olan müessesenin inşaatı başlatılır ve 31 Ocak 1896 tarihinde resmen açılır. Çok daha önce hizmete girmesine rağmen, resmî açılışı yukarıda verdiğim tarihte yapılır. 200 yataklı bir yatakhane kapasitesine sahip Darülaceze’de kadınlar için iki, erkekler için iki olmak üzere dört bina inşa edilir. Bunların yanına bir hastane, bir hamam, bir çamaşırhane ve fırın ilave edilir. Bakıma muhtaç, düşkün, acizlerin evi anlamına gelen Darülaceze’ye kabul edilenler arasında ırk, dil, din ve sınıf farkı asla gözetilmez; kurum, halen bu disiplin ve yüksek ahlakla hizmetine devam etmektedir. Öte yandan Darülaceze yapı topluluğunun içinde cami, kilise ve havra mevcut olup; Osmanlı’nın inançlara gösterdiği üstün saygısının en iyi örneği olarak karşımızda durur.

İronik bir durum

Yazının devamı...