Orman perileri fısıldıyor

8 Ağustos 2021

Klasik Çağ’da her ağacın bir perisi vardı, onlara “Dryad” denilirdi. Rüzgâr estikçe periler birbirlerine fısıldar; her türden ağaç, kendi dilinden hikâyeler anlatır bir diğerine

Koca yurt Anadolu’nun Ege ve Akdeniz dağları, ovaları yanıyor; ormanlarımızda yaşayan can dostlarımız hayvanlarımız yanıyor; hepimizin yüreği kan ağlıyor. Antik Pamfilya bölgesi “Antalya” ile “Karya”, “Muğla” o denli bir ateş topu içinde kaldı ki, onlarca yıl sonra ancak birkaç gün önceki görünümüne, cennet bahçesi haline gelebilecek! Bodrum Güvercinlik bölgesinden başlayan Mazı ile Çökertme arasındaki geniş dağlık alanı küle çeviren yangın, Ören ve Akyaka’ya doğru ilerlerken, umarım sizler bu yazıyı okuduğunuzda ateş felaketi kontrol altına alınmış ve Gökova Körfezi’nin suları gibi dağları da serinlemeye başlamış duruma getirilmiş olur.

Nebatat; “bitkiler” tıpkı insan ve hayvanlar gibi canlıdır ve insanın ilgisi, sevgisine muhtaçtır. İnsan ne denli ilgi ve sevgi gösterirse nebatatın tüm türleri de doğadaki herkese o denli bereket, şifa ve görsel zenginlik sunar. İnsanoğlu doğaya benzemeye çalıştığı sürece hem doğal olur hem de doğayı korur. Doğayı türlü cehalet veya rant odaklı arzularla yok edenler, aslında kendi yaşam alanlarını yok etmekte, nefes borularını kesmektedirler. Doğa sel, yangın, fırtına gibi argümanlarıyla insanların yaptığı tahribata karşılık veriyor aslında. Her yıl artarak devam eden küresel ısınma ve buna bağlı olarak görülen doğal felaketlerin sebebi doğa değil; doğayı hunharca katleden doğanın canını acıtan insanoğludur!

Doğayı rahat bırakın

İnsanoğlu artık dersini alsın ve doğayı rahat bıraksın; içinde yaşayan doğaya asla zarar vermeyen hayvanlara saygı duysun ve doğayı süsleyen ağaçlara sevgi beslesin. Doğa kendisini yeniler elbette, ama insanoğlu kendisini yenileyemeyecek ve birbirlerinin doğal zenginliklerine göz koyarak birbirlerini yok etmeye çok daha şiddetli devam edecek. Doğayı bilenler doğanın içerisinde bir yaşam kurarlarken, doğayı bilmeyenler kendileriyle birlikte doğayı yok ediyor.

Klasik Çağ’da ormanların, ağaçların ve bitkilerin perilerine/ruhlarına “Dryad” denilirdi. Yani her ağacın bir perisi vardı. Rüzgâr estikçe periler birbirlerine fısıldar; her türden ağaç, kendi dilinden hikâyeler anlatırmış bir diğerine. İnsanlar canlarını sıktığı zaman ise derin bir “Ah!” çekerlermiş; bugünlerde cayır cayır yanan ağaçlarımızın çektiği “Ah!” gibi. Buna sebep olanlar, ormanların her bir ağacın ahıyla Yaradan’a hesap vereceklerdir elbette.

Yüzü yaşama  dönük Anadolu

Yazının devamı...

Hiera’nın gizemli şehri

1 Ağustos 2021

Cehennem Kapısı’nın esrarının aydınlatıldığı Pamukkale’deki Hierapolis antik şehrinde gün batımını travertenlerin yanı başından izleyin veya Apollon’u uğurlayın ertesi güne kadar

Anadolu’nun “telli duvaklı gelini” Pamukkale (Hierapolis), son yapılan kazılarda, yer altı tanrısı Hades’e giden kapının ortaya çıkarılmasıyla gündemimizde. Bergama Kralı II. Eumenes tarafından karısı Hiera adına inşa edilen antik şehir kralın sevgili eşinin adıyla bilinir. Eş deyişle “Hiera’nın şehri” anlamına gelir şehrin adı. Konumuz herhangi bir antikite dönemi yerleşkesi üzerineyse her zaman ısrarla belirtmek isterim ki, Antik Çağ’da kent yoktur, “polis” adı verilen yatay yerleşkeler vardır ve bunların tam olarak karşılığı şehirdir. Yazılı ve görsel basın, dahası konuyla alakalı alakasız artık herkes, antik kent ifadesini kullanmasın; antik şehir en doğru çeviri ve tanımlamadır. II. Eumenes, Bergama Krallığı’nın en başarılı krallarından olmanın yanı sıra Helenistik kültürün önemli bir âdetini de karısı adına bir şehir kurarak sürdürmüştür. Tıpkı Selevkos Euphrates gibi.

En önemli kehanet merkezlerinden

Günümüzde antik şehrin kalıntılarından daha çok, travertenleriyle yerli ve yabancı ziyaretçilerin ilgisini çeken şehir, yaklaşık iki bin yıl önce Anadolu’nun ve dolayısıyla dünyanın en önemli kehanet merkezlerinden biriydi. Bilici ve özbeöz bir Anadolu tanrısı olan Apollon’a adanan şehir, gerek Helenistik gerekse de Roma döneminden kalma çok önemli kalıntılarla önemli bir ziyaret yeridir ve olmalıdır. Başta Roma İmparatoru Septimius Severus’un mali desteğiyle sahnesi yenilenen tiyatrosu olmak üzere hamamları, anıtsal şehir giriş takları (kapıları), tapınakları, nekropol olarak adlandırılan mezarlığı ve Hristiyanlık döneminde, burada öldürülerek şehit edilen Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Philippus Martyrionu’nun defnedildiği alan olmak üzere son derece görkemli ve önemli alanları bu şehirde görmek mümkündür.

Apollon Tapınağı’nın hemen yakınında bulunan ve bir dönem “cin deliği” olarak adlandırılan alan, kazı ekibi tarafından kısmen açıldı. “Cehennem Kapısı” olarak adlandırılan bu yer altı odasında bulunan zehirli bir gazdan dolayı Antik Çağ inanç dünyası içerisinde bulunan insanlar için ölüler ülkesinin tanrısı Hades’e giden yol, bu kapının ardında sayılıyordu.

Şifalı sulardan hastalıklara çare

Hierapolis antik şehri, bir kehanet merkezi olmanın yanında termal sularıyla önemli bir sağlık merkeziydi. Şehri ziyaret edenlerin iki temel nedeni vardı. Birincisi gelecekten haber ulaştıran Apollon rahiplerine danışmak, diğeri ise Apollon’un oğlu sağlık tanrısı adına hizmet veren şifalı sulardan hastalıklarına çare bulmak. Bu anlamda şehir bir ticaret ve liman şehri değil, kutsallığıyla ön plandaydı. Tıpkı Bergama’daki sağlık evine gidip orada şifa bulmak isteyen hastalar gibi, pek çok hasta tedavi olmak için yılın her mevsimi Hierapolis’e gelirdi. Elbette ölümcül hastalıklarına tedavi imkânı bulamayıp bu şehirde hayatını kaybedenler vasiyetleri gereği bu kutsal şehirde defnedilmek isterlerdi. Böylece mezarlık alanı, şehrin doğal nüfusuyla bir paralellik göstermez. Anadolu’daki antik şehirler arasında, mezarlık alanı en büyük ve mezar tipleri açısından da en fazla mezarın bulunduğu şehir Hierapolis’tir. Ev tipi, tümülüs tipi, fallus tipi, lahit tipi gibi yüzlerce mezara sahip şehrin nekropolü ölüler ülkesine açılan kapının hemen yanı başındaydı.

Yazının devamı...

Anadolu’da yol verin kendinize

25 Temmuz 2021

Erdemli dağlar, bilge denizler, derin vadiler; yakınlarında mutlaka bir ova size genişlik duygusu verir Anadolu’da! Ve seyahat, varılacak noktanın kendisidir

Dağlar erdem kokar, denizler akla aşinadır, vadiler dar ve ara ara genişleyen kıvrımlarıyla hayatın iniş çıkışlarını andırır, ovalar ise özgürlüktür, berekettir.

Semavi dinler için dağların en kutsalı Ağrı, 5167 metre yüksekliğiyle tüm erdemli dağlar arasında özel bir konumdadır. Büyük Ağrı dinsel pek çok anlam yüklüdür ve hemen yanı başındaki Küçük Ağrı ise anlamlı olana en yakın olandır. Ağrı Dağı’na benzemeye çalışan, ancak volkanik patlamaların pek müsaade etmediği Tendürek Dağı ise yataydır, zirvesi yoktur ama toprak anayı lavlarıyla sarıp sarmalamıştır. Doğu Anadolu’nun denizi olan Van Gölü’nü Süphan ve Argos dağlarıyla seyreylemek, erdem denilen duyguyu iyiden iyiye hissettiğimiz yerlerin ilk sırasında gelir.

Denizler akla yakın ve aşina olmasaydı şayet bilim, sanat, felsefe su kokmazdı! Suyun kendine özel bir ak, pak kokusu vardır ve güzel sanatları besler. İnsanın susuzluğunu giderir, sanat ve felsefeye ilham kaynağıdır. Su kirli kokmaz, sudan habersizler suyu kirletir. Tıpkı insanoğlu gibi. Her insan ak pak yaratılmıştır, tertemizdir; onu kirletenler ondan ayrı kalanlardır. Marmara, Ege, Karadeniz, Akdeniz, Anadolu karasının yanı başında ve içindedirler. Hey koca yurt Anadolu! Denizlerle çevrili, iç içe tüm bilimsel değerleriyle... Yeryüzündeki birçok yer denize ya yakın ya da uzaktadır. Sadece Anadolu iç içedir; hem de denizlerin deniz gibi olduğu denizleriyle.

İz bırakan vadiler

Vadiler kıvrım kıvrım süzülür, iz bırakır derin çizgileriyle bu koca yurt üzerinde. Keloğlan Vadisi Kars’ın Arpaçay’ından uzanır sere serpe Gümrü’ye. Ihlara Vadisi, kilise ve şapelleriyle dua saçar bin yıllardan beri içerisinde kıvrıla kıvrıla yol alan herkese. Frig Vadi’miz Marsiyas ile Apollon’un müzik enstrüman müsabakalarına halen sahnedir; elbette duyabilenlere. Flüt ile lir arasında yapılan bu müzik yarışmasının ezgilerini sırasıyla duyabilmek için tanrı ve tanrıçalara hayal dünyamızda yakın olmak gerek. Dinleyebilmek için dinlenmiş olmak gerek.

Erdemli dağlar, bilge denizler, derin vadiler yakınlarında mutlaka bir ova size genişlik duygusu verir Anadolu’da. Harran Ovası, Göbeklitepe’nin mesire yeridir. Iğdır Ovası besler güneşin doğduğu yerdeki herkesi. Amik Ovası ev sahibidir göçmen kuşlara. Çukurova, beyaz altın pamuğuyla dillere destandır; “Ağrı Dağı Destanı”nı kaleme alan Yaşar Kemal’in destansı düşünce dünyası Çukurova’dan beslenmişe benzemektedir.

Yazının devamı...

Kırkpınar denilince…

18 Temmuz 2021

Sporcuların güç ve dayanıklılıklarının sergi alanı Kırkpınar, aynı zamanda güreşçilerin, rakiplerine saygı, tevazu gösterdikleri, kibrin uğramadığı bir meydandır

İlkin Gılgamış ile Enkidu arasında yaşanan güreş mücadelesi çıkar karşımıza; akabinde Hz. Yakup ile yüzü peçeyle örtülü insan kılığındaki bir melek tutuşur güreşe. Gılgamış Destanı’nda ve Tevrat’ta anlatılan her iki güreş mücadelesi, içlerinde birçok anlam ve mesaj barındırmaları açısından önem arz eder. Helenistik kültürün Gimnasyum adı verilen spor alanlarında da delikanlıların iyi bir savaşçı ve dayanıklı vücuda sahip olmaları için yağlı güreş ettikleri bilinmektedir. Çıplak olarak idman yapan bu sporcuları izleyen heykeltıraşlar böylece ideal insan vücudunu güreşçileri izleyerek kavrıyor ve eserlerine yansıtıyorlardı.

27 yıl aralıksız başpehlivan

Güreş Türkler için ata sporu olarak tüm spor dalları arasında en ön sıradadır. Ancak Türklerin bu sporu ve kurallarını icat ettiği anlamına gelmemelidir. Bozkırlarda savaşçı bir millet olan Türklerde güreş sevilmiş ve gerek toylarda gerekse de askerî idmanlarda her zaman ön planda tutulmuştur.

Kırkpınar yağlı güreşleri, Osmanlı’nın yurt edinmeye başladığı Balkanlar bölgesinde 14’üncü yüzyılda başlatılır. Yaklaşık 660 yıldan günümüze kadar savaş yılları haricinde düzenlenmeye devam etmektedir. Kırkpınar adlı bölgenin Osmanlı’nın elinden çıkması ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarına dahil edilememesi sonucu Kırkpınar adı altında, Edirne’de yağlı güreş geleneği devam ettirilmektedir.

Kel Aliço, Adalı Halil, Koca Yusuf, Kırkpınar er meydanının en bilinen başpehlivanlarıdır. Özellikle Kel Aliço, 27 yıl aralıksız başpehlivanlığı kazanmış, kırılması neredeyse imkansız bir rekora sahiptir.

Yağlı güreş gelenekleri

Yazının devamı...

Karadeniz’in yüzük taşı

11 Temmuz 2021

Sümela’ya gitmeye karar veren, manastırın görkemiyle sarmaş dolaş olmalı. İçinde ise onu onun dilinden dinleyerek dinlenin

Antik Çağ öncesi Aksinos (misafir sevmeyen deniz) denilirdi, akabinde Öksinos (misafir seven deniz) adıyla da anıldı; günümüzde Karadeniz olarak bilinir. Anadolu’nun dinî mimari eserleri arasında, gerek konumu gerekse üstlendiği dinî misyonuyla en çarpıcı, önemli yapılardan biri Karadeniz Bölgesi’nin yüzük taşı olan Sümela Manastırı’dır. Son dört yıl boyunca yapılan onarım, koruma çalışmaları sonucunda ziyarete açıldı. Yöre halkının Karadağ adını verdiği dağda bulunan bir doğal mağaraya milattan sonra 4’üncü yüzyılda inşa edilen manastır, zamanla Hristiyanlığa inananlar için mistik bir kimliğe büründü. Sümela, “üç ruh” anlamını taşımakla birlikte daha çok “Karadağ’ın Meryem’i” olarak bilinir. Ortodoks Doğu Hristiyan inananları için olduğu kadar, diğer inanç dairesinde olanlar tarafından da önemli bir ziyaret yeridir. Özellikle Yavuz Sultan Selim’in, Trabzon’da şehzadeliği döneminde manastıra tanıdığı imtiyazlar dikkate değer.

Sümela Manastırı, Maçka ilçesine bağlı Altındere Millî Parkı içindedir ve geçmişe nazaran çok daha kolay bir yürüyüşle çıkılabilen konuma getirilmiştir. Karadeniz Bölgesi’nde sık sık görülen sisler arasındaki görünümü ne kadar mistikse güneşli bir gündeki görünümü de çok etkileyici bir görkeme sahiptir. İnanç ve can korkusu, bu manastırın inşasındaki iki temel faktördür. M.S. 4’üncü yüzyıl ile M.S. 12’nci yüzyıl aralığında yaklaşık olarak günümüzdeki görünümüne ulaşan manastır, birçok ibadet yeri, yaşam alanı, kütüphane, ayazma ve depolardan oluşan bir komplekstir. Her yıl ağustos ayının 15’inci günü (Meryem’in vuslat günü olduğu için) Meryem Ana, ayinlerle anılır.

Kralların taç giyme yeri

Son dört yıl öncesindeki ziyaretlerimizde papaz odaları, kütüphane, ayazma ve ana kiliseyi gezerek ve görerek tanıyorduk. Ancak şimdi uzun süren koruma ve restorasyon çalışmaları sonrasında, pek çok şapel, dua hücresi, yaşam alanları da ziyarete açıldı. Böylece manastırın vadiden etkileyici görünümünün yarattığı hayranlık, açılan bu yeni yerlerle içeriye de taşınmış oldu.

Yüzyıllar boyunca keşiş ve papazların münzevi yaşam yeri olan manastır, aynı zamanda teolojik eserlerin yazılmasıyla Ortodoks dünyasının dinî yönetiminde söz sahibi olma konumuna yükselmiştir. Özellikle Komnenos Krallığı döneminde kralların taç giyme yeri olan manastır, 18’inci yüzyıldan itibaren ise Osmanlı karşısında güçlenen Çarlık Rusya’sının korumasıyla daha güçlü bir konuma gelmiştir.

Tabiat kendi sesindeyken

Hemen hemen tüm birimleri yeniden ziyarete açılan Sümela Manastırı’nı dışarıdan görmek, içeriden ise tanımak için önerim mayıs veya ekim aylarında Trabzon’a bir seyahat planlayın. Yağmur riski düşüktür, nem az olur ve tabiat kendi sesindedir. Manastıra yürürken Altındere size gümüş rengi ve sesiyle eşlik eder. 1250 metre rakımda bulunan Sümela’ya yürürken şikâyet etmeyin; daha ne kadar kaldı, diye sorup birbirinizi yormayın. Unutmayınız ki bir seyahate çıkan insan için varılacak nokta zaten seyahatin kendisidir. Sümela’ya gitmeye karar veren, manastırın görkemiyle sarmaş dolaş olmalı. İçinde ise onu onun dilinden dinleyerek dinlenin. Manastırın vadiye bakan pencerelerinden görülen karşı dağların tepelerine vardıklarında, “Talasso, talasso” (deniz) diye sevinçle bağıran on binlerin askerlerini hissederek seyredin; Helen tarihçi Ksenofon’un “Anabasis” (On binlerin Dönüşü) eserinden dinleyin bu uzun yolculuğu.

Yazının devamı...

İştar’ın seçimi

4 Temmuz 2021

Binlerce yıldan çok yakın tarihe kadar yerleşikler ile göçerler arasındaki mücadeleler pek çok örnekle sabittir. Tammuz ile İştar’ın miti de bu mücadeleye işaret eder

Mitler yaratılışla ilişkilidir; herhangi bir şeyin nasıl varlık bulduğunu anlatır. Miti anlamakla şeylerin kökeni tanınır. Mitlerin temel düşünce yapılarından biri “doğrulanmışı olasıdan, olasıyı olabilirden, olabiliri de hayal ürününden ayırt etmenin zor olmasıdır”. Sözlü kültürün on binlerce yıllık anlatılarının yazılı kültürle kayda alınmasının ilk örneklerini Sümerler (Kiengiler) verir. Elbette yazıyı ilk kullanan toplum olduklarından Gılgamış ve Tammuz-İştar mitleri, sözlü gelenekten yazıya aktarılan ilk mitler olmakla birlikte hem ne anlattıkları hem de ne anlatmak istedikleri açısından önem arz eder.

Sümer tanrısı Tammuz (temmuz ayının ismi bu tanrıdan gelir) ilkbaharla özdeşleştirilir. Bu tanrının kültü Anadolu’ya geldiğinde Adonis ismini alır. Tammuz ile karısı İştar’ın miti ilgi çekicidir ve çözümleme gerektirecek kadar anlam yüklüdür. Ne anlattığını dinlemekten öte ne anlatmak istediğini anlamamız gerekir. Keza anlamlı olanın anlamını onu yaratan koşullar içinde aramak mitsel çözümleme disiplininin gereğidir. Bu bağlamda sözüm ona mitolojinin mitosuna göre İştar (İnanna) bir eş seçmelidir. Adaylar çoban tanrı Tammuz ile çiftçi tanrı Enkimdu’dur. İştar kararsızken kardeşi güneş tanrısı Utu, Tammuz’dan yana olduğunu söyler. (Normalde güneşin bitkilere yakın gösterilmesi gerekir. Güneş tanrının çiftçi yerine çoban tanrıyı seçmesi, o döneme dair bir kıtlığın işareti olabilir.) Ancak sonunda İştar, Enkimdu’yu seçer kendisine eş olarak. İştar’ın bu seçimini çözümlemek gerekir: Tammuz avcı-toplayıcı dönemi, Enkimdu ise yerleşik düzeni temsil eder. Göklerin kraliçesi, seçimini uygar dönemden yana kullanır. İştar kocasını seçer, ancak avcı-toplayıcılık düzenin tanrısı Tammuz (dumuzi) uygar, yerleşik düzeni temsil eden Enkimdu’yu kıskanarak onu öldürür ve İştar-İnanna’ya Tammuz eş olur.

Üstünlük işareti

Çoban tanrı ile çiftçi tanrı arasındaki bu mücadele ve nihayetinde eş seçilememenin verdiği kıskançlıktan dolayı gerçekleşen cinayet, bize Âdem ile Havva’nın çocukları Habil ile Kabil’in İklimiya ile evlenmek için verdikleri mücadele ve nihayetinde Kabil’in Habil’i öldürmesini hatırlatır. Habil çeyiz olarak koç, Kabil ise buğday getirir İklimiya’ya. Uygun çeyiz hediyesi olarak koç tercih edilip koca olarak Habil seçilince, çiftçi Kabil kardeşini öldürür. İştar’ın seçimi ile İklimiya’ya seçilen koca adayları arasında tam tersi bir durum görülür. Bu durum için söylenmesi gereken şudur ki: Mitosun oluştuğu zamandaki göçebe, yarı göçebe ve yerleşik insanların ne tarafa yönelik üstünlük gösterdiğinin işareti hakkında önemli bir bilgi vermesidir.

Öte yandan avcı toplum kırsal kesimi, çiftçiler ise yerleşik toplumu işaret eder. Binlerce yıldan çok yakın tarihe kadar yerleşikler ile göçerler arasındaki mücadeleler pek çok örnekle sabittir. Günümüzde dahi belirli koşullar gereği kırsalda yaşayanlar ile yerleşikler arasında mesafe bulunur. Kırsalda töre, adet, gelenek hüküm verirken; yerleşiklerde kültür ve medeniyetin getirdikleri belirleyicidir.

Yazının devamı...

Kendisi küçük hikayesi büyük

27 Haziran 2021

Kuzey Ege’nin ova köyü Küçükköy son on yılda sanat ve kültür insanlarının yerleşim yeri haline geldi. Turizm değil, elbette kültür bu köyü ele alıp dantel gibi işleyebilir

Merhaba Kuzey Ege’nin ova köyü Küçükköy’den. Sarımsaklı sahiline beş dakika, Ayvalık’a on dakika uzaklıkta; gün batımının en özel noktalarından Şeytan Sofrası’na ise Sarımsaklı’dan da Ayvalık’tan da daha yakın.

Fatih Sultan Mehmet’in 1462’de Midilli Adası’nı Cenevizlilerden alması 28 gün sürer ve bu sırada Osmanlı ordusunun askerî gücü yeniçerilerin bir ortası (bölüğü), Midilli’nin karşısındaki şimdiki adıyla Küçükköy’de otağ kurar. Rumlar, daha sonraları buraya, “yeniçeri evi/yeri” anlamına gelen “Yeniçarohori” derler. “93 Harbi” diye bilinen 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nda, Balkanlar’da kaybedilen topraklardan sonra göç eden Müslüman Boşnak nüfusun bir bölümü Ayvalık ve civarına yerleşir. Böylece Rum ile Boşnak kültürü zamanla iç içe girmeye başlar. 1912-13 Balkan Savaşı’nda alınan ağır yenilgiden sonra ise daha kalabalık bir Boşnak göçmen topluluğu köye ve Sarımsaklı kıyı boyuna yerleşir. Mübadelede köyden ayrılan Rumlardan sonra nüfusunun tamamı Boşnaklardan oluşan bir köy olarak günümüze kadar gelir.

Çift başlı kartal

Kıyı, dağ ve ova köyleri arasında köy gibi kalabilen çok az köy var Anadolu’da. Yeri geldiğinde her zaman ifade ettiğim gibi günümüzde ne şehirler şehir ne kasabalar kasaba ne de köyler köy gibi… Beton yığınlarıyla doldurulmanın yanı sıra tarım, hayvancılık ve bahçecilik ağırlıklı ekonomisinden uzaklaşan köyler, kimliklerini de kaybetmiş durumda. Ancak Küçükköy bir istisna...

Şayet sabahın erken saatlerinden itibaren kuş sesleri, horoz ötüşü, kuzu ve keçi melemesiyle uyanmak isterseniz bu köye gelin ve birbirinden güzel, temiz otel ve konaklarda konaklayın. Köyün evlerinin kapı tokmaklarına dikkat edin temiz ve bakımlı sokaklarında yürürken. Çift başlı kartal motifi size yarısı kırmızı yarısı mavi merhaba diyecektir. Evet, köyümüzün bir simgesi var: Çift başlı kartal. Muhtemelen burada otağ kurmuş yeniçeri ortasının arması veya Hititlilerden Romalılara onlardan da Selçuklulara geçmiş-benimsenmiş kadim Anadolu sembolünün köye kadar indirgenmiş bir tezahürü…

Dantel gibi

Yazının devamı...

Sanatın ilham perileri

20 Haziran 2021

Zeus’un 9 kızı olmuştu; “moúsalar” -müzler- derlerdi bu sanat perilerine... Her biri isteyenin ruhuna ilham üflemeyi iş edinmişti kendine

Yaz mevsimi neşesi içindeyken hâlihazırda sohbet konusu yine mitoloji. Müze kelimesinin kökeni sanat perileri moúsalardan (müzler) gelir “Zeus’un kızları” olarak bilinen 9 kız kardeşin adları; hepsinin başı sayılan Kalliope (şiir), Klio (tarih), Thalia (komedi), Melpomene (trajedi), Urania (gökbilim), Erato (aşk), Terpsikhore (dans), Polhymnia (pantomim) ve Euterpe’dir (flüt). Bu, sanatın koruyucusu 9 perinin tamamına “Müzler” denilir.

İlham perisi dediğimiz yaratıcılık halinin birbirinden değerli halleridir her biri. İnsanlık tarihi boyunca yedi düvelin uygarlaşmasına analık eden Anadolu coğrafyasında bu sanat kızları o denli kişiye ilham verir ki saymakla bitiremeyiz.

Her ilhamın bir perisi

Tarih perisi Klio, ilhamıyla Herodot’un “Tarihin babası” diye anılmasını sağlar. Ya şiirin su perisi Kalliope? Kimi zaman Midillili Sofa’ya bade sunar; kimi zaman Yunus Emre’ye, Mehmet Akif’e, Nazım Hikmet ve yüzlerce şair baba ve anaya yudum yudum esin içirir.

Komedi müzü Thalia’nın ismi yüzümüze gülümseme bırakır, aklımıza Antik Çağ’ın Teoslularını getirir; onları Nasrettin Hocalar, İncili Çavuşlar izler. Melpomene ilham perimiz Latmos Körfezi’nde keçi ayaklı Anadolu tanrısı Pan ile sarmaş dolaştır. Öyle ya trajedi, “keçi türküsü” anlamını taşır. Urania ağır başlıdır ve gök kubbeden, gök kubbeye ilgi duyanların yanı başına iner bir çırpıda.

Tales, Anaksimenes, Harranlı Sâbiîler, Takiyuddin Efendi ve daha nicelerinin bakışları hep gökyüzündeydi; onlar, doğaya doğru soruyu sorarak doğru cevaplar alabildi ve Anadolu’nun bilimsel serüvenine ivme kazandırdı.

Yazının devamı...