Ramazan ve düşündürdükleri

25 Nisan 2021

İbadetlerin en güzel hali gizli tutulunca açığa çıkar. İnsanlardan gizlediğin oranda Yaradan’ın nezdinde aşikâr olur

İslam dininin en lezzetli ibadeti günün beş vakti kılınan namazdır. Keza namaz yüce Yaradan’ın kullarıyla konuşması, buluşmasıdır. Yaradan’ın kullarına farz kıldığı ibadetlerden bir diğeri ise oruçtur. Her yıl bir ay yerine getirilmesi farz olunan oruçla kullar, Yaradan’a diğer zamanlardan daha çok yaklaşma fırsatı bulur. Oruç, sahurdan iftara kadar aç kalmak değildir; bedensel değil ruhsal bir olgunlaşmayı sağlar. Oruç sayesinde beden dinlendirilir, ruh yükseltilir. Keza bedene bağlı olanlar ve ruhtan haberdar olamayanlar, ramazan ayı boyunca sadece aç kalırlar; iftar gelince de nefisleri onlara her türlü yiyeceğin yanı sıra ağır yükler getirir.

Yaradan’ın özgür kıldığı kulları, değil ramazan boyunca, her gün perhiz disiplininde yaşamalıdır. Bu dünyada açlık çekenlerin olduğunu bilirken, nasıl her öğün tıka basa yiyebilirsin? Keza bedenin istekleri seni sana bağlar; namaz, oruç ve zekât ise seni başkalarına bağlar. Varlık içinde yokluğu yaşayarak öğrenirsek varlıkta da yoklukta da teslim olmaya ulaşırız. Teslimiyetin mükâfatını Yaradan teselli olarak kullarına bağışlar.

İbadetle övünülür mü?

İbadetlerin en güzel hali gizli tutulunca açığa çıkar. İnsanlardan gizlediğin oranda Yaradan’ın nezdinde aşikâr olur. Bilen bilir cancağızım; hiç ibadetle övünülür mü? Övün sessizce kendi gönlünün derinliğine göre sadece... Hele hele ibadetlerini yapmayanı/yapamayanları kınama! Her kim, bir başkasını kınarsa Yaradan tarafından belli ki kınanmış demektir. Keza kulla Yaradan arasına hiç kimse giremez. Oruç tutarak noksan sıfatlarımızı olgunlaştıralım, nefsimizi iyiden iyiye terbiye edelim, kendimizde beğenmediğimiz huylarımızdan kurtulalım. Namaz ve oruç, insanları insanı kâmil yoluna götüren en değerli iki yoldur. İbadetlerimizin Yaradan tarafından övülmesi için, ibadetlerimizi bir başkasına övmemeliyiz.

Zamanının eseri olmak

Ramazan ayıyla her insan bir kez daha mucizeler gerçekleştirme imkânı elde eder. Nedir mucize? Her kim kendisinde beğenmediği bir huyunu, davranışını düzeltirse bundan daha büyük bir mucize olamaz. Hem de bu mucizeyi Yaradan’a göstermiş olursun. Çünkü Yaradan, kullarını saf ve tertemiz gönderdi bu fani dünyaya. Kirlenen, kusurlarla dolan kullarına acır Yaradan. Bu durumda Yaradan, nefsinin istekleriyle kendisini kirleten kullarının Yaradan’ın değerlerine, ahlakına sarılarak yeniden saflaşmasından memnun olur. Kendisinden uzaklaşmış kulu yeniden kendisine yaklaşmıştır. İşte buna sufiler “mucize” derler. Bu ramazan herkes kendisinde bulduğu, gördüğü kusurları temizlesin ve Yaradan’a mucizelerle yaklaşsın. Yaradan’a yaklaşan kişi özgürleşir, ben demekten vazgeçer biz demeyi öğrenir. Oruç böyle bir anlamda mucize vasıtasıdır, aç kalmak değil! Birileri muhtaçken diğerlerinin sefahat içinde olmaması gerektiğini öğrenmektir. Hakk tarafından halka seslenen bir dindir İslam. Lakin halka yabancı bir dille anlatılmamalıdır vesselam.

Yaradan’ı anlayabilmek, görebilmek için Yaradan, her şeyi cömertçe en basite indirgemiştir. İslam’ı halka anlatanların da Yaradan’a uyması gerekir ve halka her şey en anlaşılır şekilde aktarılmalıdır.

Yazının devamı...

Yüz yaşında bir çınardı

18 Nisan 2021

Büyük insanlar eserleriyle dal budak salarken, bir servi gibi sessizliklerini korur, çınarın serinliğini verirler

Halk bilimi araştırma ve incelemelerinin büyük çınarı Prof. Dr. İlhan Başgöz, beş gün önce, 13 Nisan 2021’de 100 yaşında aramızdan ayrılırken arkasında önemli eserler ve saygın bir isim bıraktı. Bir Türkolog olarak İlhan Başgöz için bu yazıyı ele almak son derece onur verici olmanın yanı sıra duyguyla yüklü. Mimar Sinan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde eğitim alırken, hocalarım Orhan Şaik Gökyay ve Aydın Oy beyefendilerden adını duyduğumuz, ancak ders alma imkânı bulamadığımız İlhan hocaya geride bıraktığı eserlerinden dolayı şükranlarımızı sunarız, kendisine Yaradan’dan rahmet dileriz.

Türkoloji dünyası için önemli bir isim olan İlhan Başgöz, “Doğu Anadolu’da Folklor Derlemeleri”, “İzahlı Türk Halk Edebiyatı Antolojisi”, “Karac’oğlan”, “Yunus Emre”, “Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk” gibi önemli eserlere imza attı. İlhan hocanın bu başlıca eserlerinin yanı sıra halk ozanlarına dair çalışmaları ve sözlü edebiyat derlemeleri, Türkoloji öğrencileri ve araştırmacıları için önem taşır.

Kars, Erzurum, Sivas ve Konya’da halk ozanları üzerine araştırmalar yaparken, dikkatleri ve bakışları Dede Korkut’a yönlendirmiştir. Bir Dede Korkut araştırmacısı olan hocam Orhan Şaik Gökyay ile halk edebiyatının sözlü geleneği ve tüm ürünlerini kayıt altına almak için gösterdikleri çabada başarılı olmuşlardır.

Servi sessiz çınar serindir

Fuat Köprülü hocamızla başlayan Türkoloji kürsüsünün dev çınarlarının ilki Pertev Naili Boratav’dı. Pertev hocanın ruhu şad oldu; çünkü asistanı İlhan hoca, Türkoloji bilim dalının halk bilimi araştırmalarının bir başka çınarı olarak kök saldı. Servi sessiz, çınar serindir. Büyük insanlar eserleriyle dal budak salarken; bir servi gibi sessizliklerini korur, çınarın serinliğini verirler. İlhan hoca başta biz Türkologlara, akabinde tüm halk bilimine ilgi duyanlara servidir, çınardır.

Halk bilimine adanan yaşam

Bu büyük çınar, 1921 yılında Sivas’ta dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1945 yılında mezun oldu. Aynı üniversitede doktorasını yaparken, Türkoloji dünyasının büyük üstadı Pertev Naili Boratav’a asistan olma şansını elde etti. Amerika’da, Kaliforniya ile Indiana üniversitelerinde çalıştı. 1998 yılında Türkiye’ye dönerek Bilkent, ODTÜ ve Van Yüzüncü Yıl üniversitelerinde derslerine devam etti. İlhan hoca için en değerli ödül, hocası Pertev Naili Boratav ile birlikte 1996 yılında aldığı Nasrettin Hoca Onur Ödülü’dür. Milliyet Sanat dergisi ile Milliyet Gazetesi’nde de yazılar yazdı.

Yazının devamı...

Kültür hafızası

11 Nisan 2021

Mısır veya hiçbir ülkenin medeniyet katmanı, Anadolu medeniyetleri kadar ne derin ne de yüksektir. Lakin biz bir türlü on bin yıllık bu muazzam kültürümüzle bağ kuramadık

Mısır’da geçtiğimiz günlerde Eski Eserler Müzesi’ndeki firavun mumyaları, başkent Kahire’nin caddelerinden kortejle Ulusal Mısır Medeniyetleri Müzesi’ne nakledildi. Tüm dünyanın hayran kaldığı bu programı, karmaşık duygularla izledim. Takdir etmenin yanı sıra kıskandım, keşke dediklerime bir yenisinin katılmasından üzüntü duydum. Biz Anadolulular neden onlarca kültür katmanından oluşan kadim geçmişimizin biriyle bile bu denli bağ kuramadık? Nihayetinde Mısır denilince akla sadece piramitler gelir; Anadolu gibi ne çeşitlilik ne zenginlik ne de tarihsel takvim bakımından öncelere gidebilir. Göbeklitepe’den başlayan Anadolu’nun ve dünyanın inanç, kültür ve tapınak tarihi, günümüze kadar birçok medeniyet katmanları oluşturur. Luvi, Hatti, Hurri, Hitit, Urartu, Frig, İonya, Likya, Karya, Helenistik Dönem, Roma, Selçuklu ve Beylikler dönemleri, Osmanlı, sadece başlık olarak alabildiğim medeniyetlerin isimleridir.

Anadolu’nun yüksek medeniyeti

Mısır veya hiçbir ülkenin medeniyet katmanı, Anadolu medeniyetleri kadar ne derin ne de yüksektir. Lakin biz bir türlü on bin yıllık bu muazzam kültürümüzle bağ kuramadık! Mısırlıları kıskanmamın temel sebebi bir şeyin nasıl yapılacağını bilmemize rağmen, bunu yapamamanın verdiği üzüntü kaynaklıdır. Mısır muhteşem bir şekilde tüm dünyanın bakışlarını ülkelerine çevirdi. Bugün dünyada pek çok ülke, savaş, ekonomik kriz veya binbir türlü olayla haber konusu olurken, Mısır yeni açtığı müzesiyle gündeme geldi. Bu, sadece yeni bir müze açılışının görkemli gösterisi değildir; aynı zamanda neyin ne olduğunu bilen kültürlü bir anlayışın zaferi, erdemi ve sunumudur.

Ruhları onurlandıran tören

18 kral ve 4 kraliçeye ait 22 firavunun mumyaları, yeni müzeye devlet töreniyle nakledildi. Firavunların bir dönem Mısır’da hüküm sürmeleri, onların devlet töreniyle nakledilmelerini gerekli kılar düşüncesine gıptayla saygı duyuyorum. Âlicenap bir tutum ve davranış. Ruhlar ölümsüzdür değerli dostlar. Bu firavun ve eşleri, fani bedenleri için düzenlenen töreni seyretti ve binlerce yıl yönettikleri ülkelerinin yeni sakinlerini teşekkürlerle selamladı. Firavunlar dönemini yansıtan kıyafetler, dönemin atlı iki tekerlekli arabalarıyla âdeta zamanla birlikte bizleri de gençleştirdi. Binlerce defa teşekkür ederim Mısırlı yetkililere, bu zarif vefaya.

Homeros’a doğum günü partisi

Yazının devamı...

Cumhuriyet köyleri aydınlatır

4 Nisan 2021

Atatürk, Cumhuriyet Köyü Projesi’ni, feodal yapıyı çökertmek; milletin efendisi köylüyü kalkındırmak, özgürleştirmek için tasarlamıştı

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hem bilgi hem de sezgi gücünü askerî başarılarından gururla biliyoruz. Siyasi manevralarla kurduğu genç Cumhuriyet’e nefes aldırdığını biliyoruz. Birçok savaştan sonra ülkenin ekonomik koşullarının yetersizliğini gözlemleyerek iktisat kongreleriyle çözüm aradığını ve bulduğunu da biliyoruz. Kültür, sanat alanlarında birçok bilimsel kurum-kuruluş açtığını biliyoruz. Peki, mavi gözlü dev adam Atatürk’ün bir yerleşim planlamacısı olduğunu biliyor muydunuz? Cumhuriyet Köyü Projesi’ni 1937 yılında tasarlar ve Prof. Afet İnan başta olmak üzere birçok kişiyle bu proje üzerinde çalışır. Anadolu’nun yüzde 80’i o yıllarda köylerde yaşamaktadır. Tarım ve hayvancılık ekonominin iki ana kaynağıdır. Ancak feodal yapı nedeniyle alın terinin karşılığını alamayan emekçilerin gerçek katkısı da ekonomiye yansımamaktadır. Atatürk, Cumhuriyet Köyü Projesi’ni, feodal yapıyı çökertmek; milletin efendisi köylüyü kalkındırmak, özgürleştirmek için tasarlamıştır.

Danimarka uyguladı

Cumhuriyet köylerinde okul, spor alanları, hayvancılık, fabrika, sağlık tesisleri olacaktı. Dairesel planlanan altı parselli köylerin orta yeri sosyal alan olarak düşünülmüştü. Köylü ürettiğini fabrikalarında işleyecek ve kendi ekonomisini oluşturacaktı. Atatürk’ün bu projesiyle ileride olası göçlerin önü alınmış olacaktı. Köy köy, kasaba kasaba, şehirler de şehir gibi olmalıydı. Atatürk bunu öngörmüş ve önlemleri almaya çalışmıştı. Ancak aramızdan ayrılmasından sonra Afet İnan’ın tüm çabalarına rağmen proje uygulanamadı. Atatürk’ün bu planı ise Danimarka tarafından benimsendi ve Brondby’de uygulandı.

Büyük şehirlere 1970’lerde başlayan göç yüzünden, tarım ve hayvancılıkta üretim düşmeye başladı. Sonunda; kendi kendine yeten birkaç ülkeden biriyken, gıdada dışarıya bağımlı hale geldik. Bu sorunun sorumluluğu, son altmış yılda yapılan hatalarda aranmalıdır. Ancak hiçbir şey için geç değildir. Artık hızlanan küresel kıtlığa karşı şikâyet etmek yerine çareler düşünmeliyiz. Anadolu’da her yörenin kendi dinamikleri vardır. Yerel tarım ve hayvancılık ürünleri belirlenmeli, tüm yerel üretim o bölgede değerlendirilmeli ve akabinde yurt geneline pazar edilmeli. Dünyanın neresinde, “Buranın nesi meşhur” ifadesi Anadolu’da olduğu kadar zenginliğe işaret edebilir?

Kültür hafızası

İşte bu yüzden “Anadolu Kültür Akademisi” adı altında bir kuruma ihtiyacımız var. Bu kurumlarda müfredat hem bölgesel hem de ülkesel planlanırsa öğrenci hem bölgesine özgü bilgiyi öğrenir hem de diğer bölgedeki arkadaşlarıyla paralel eğitim alır. Ne yazık ki yaşadığı şehri bilmeyenler var! Şehrini tanıyamayan ülkesini de tanıyamaz. Vatanı herkes sever, lakin vatanını tanıyanlar her türlü fedakârlıkta bulunur. Yurt dışına gitmeyi planlayanlar sebep ne olursa olsun vatanıyla tanışamayanlardır. Anadolu Kültür Akademileri ile kültür hafızalarını geliştiren öğrenciler, Anadolu’yu, geçmişte olduğu gibi dünyayı aydınlatan aydınlanma feneri yapabilir. Hem Osmanlıca bilen, Farsça İngilizce konuşabilen; özetle Doğu ve Batı kültürünü tanıyan, ancak Anadolu medeniyetleriyle haşır neşir olabilen insanlar yetiştirerek Cumhuriyet köylerini inşa edebiliriz. Ülke çapında Anadolu Kültür Akademileri kuralım, yerelde ise Cumhuriyet köylerini inşa edelim. Böylece aydınlatalım tüm dünyayı.

Yazının devamı...

Kız Kulesi söylenceleri

28 Mart 2021

Toprak ana “Anadolu” kaidesi üstündeki anıtlardan biri de Kız Kulesi’dir. Bizans kaynaklarında adı Damalis Kulesi olarak geçer

Kadim Anadolu coğrafyasındaki, dinî, sivil, askeri ve ticari birçok anıtsal kuleden her birinin anlamı ve güzelliklerinin yanı sıra tüm bu kültürel mirasımızı asıl değerli kılan Anadolu topraklarında yükselmiş olmalarıdır. Eş deyişle Anadolu, üzerindeki anıtsal yapıların kaidesidir. Anıt ne kadar özel olursa olsun, onu taşıyan, sergileyen kaidedir.

Toprak ana “Anadolu” kaidesi üstündeki anıtlardan biri de Kız Kulesi’dir. Bizans kaynaklarında adı Damalis Kulesi olarak geçer. Atinalı Komutan Kharis’in karısı Damalis’in mezarının Salacak’ta bulunmasından dolayı bu bölgeye Damalis, I. Manuel Commenus tarafından 12. yüzyılda yaptırılan kuleye de Damalis Kulesi denilmiştir. İstanbul Boğazı’nı kontrol altına almak amacıyla yapılan kule, gerek Bizans gerekse Osmanlı dönemlerinde sayısız söylencelere konu olmuştur.

Atın terkisinde  kuledeki kız vardı

Kulenin isminin Kız Kulesi olarak anılmasına dair en güzel söylencelerden biri 8. yüzyıla aittir. Buna göre, İstanbul Araplar tarafından kuşatıldığında Seyyid Battal Gazi olarak bilinen Emevi komutan Abdullah, o zamanki adıyla Skuteri olan Üsküdar Tekfuru’nun sarayını basarak yağmalar. Bizans Tekfuru ise sarayı yağmalanmadan önce biricik kızını Damalis Kulesi’nde saklayarak Battal Gazi’nin eline geçmesini önlemek ister. Ancak Tekfur’un askerleriyle çarpışırken Damalis Kulesi’ne giden Battal Gazi, Tekfur’un kızını buradan alarak atının terkisine atar ve Üsküdar’dan (Skuteri) hızla uzaklaşır. Neticede Bizans Tekfuru Battal Gazi’nin askerleriyle savaşa dursun; kızı alan Battal Gazi, atıyla Üsküdar’ı çoktan geçmiştir.

Karantina merkezi de oldu

Arapların İstanbul’u kuşatma yılları olan 8. yüzyıla ait bu söylenceden yüzyıllar sonra, İstanbul Fatih tarafından fethedilince ahşap olan Kız Kulesi yıktırılarak yerine taştan yeni bir kule yaptırılır. Bu kuleye top ve asker yerleştiren Fatih, bu yolla İstanbul Boğazı’nı kontrol altına almayı hedefler.

Yazının devamı...

Hemşehrimiz Apollon

21 Mart 2021

Doğu ile Batı’nın ilk savaşının yaşandığı Anadolu’da Apollon, doğal olarak doğduğu topraklarda savaşanların yanında yer alırÜnlü Anadolulu coğrafyacı Strabon’un çizdiği sınırlarda Likya, günümüzde Fethiye ve civarıdır. Likyalı denilince akla önce gurur, bağımsızlık ve kahramanlık gelir. Anadolu’nun bu gururlu halkı, komşu Pamfilya (Antalya bölgesi), Pisidya (Göller Bölgesi), Karya (Muğla) şehir ve bölge devletlerinden farklı bir dil konuşurdu. Batı Anadolu ve Akdeniz’in en Anadolulu halkı Likyalılardı. Halkının karakteri ve lisanının farklılığı, bir anlamda inançlarını da çeşitli ve zengin kılıyordu.

Likya, “Ana tanrıça” geleneğini koruyan bir bütünlük arz ederdi. Ana tanrıçanın adı, Likya bölgesinde “Leto” olarak bilinir. Civar bölgelerde olduğu gibi (Lidya, Karya, Pisidya, Galatya) Likya’da da Yunan dini inanışı etkisini gösterir. Tüm bu bölgelerin mitolojilerine bakıldığında, mitolojiyi oluşturan kahramanların tamamının Yunan kökenli olduğu görülür.

Doğu-Batı mücadelesi

Likya Ana tanrıçası Leto, Olympos tanrısı Zeus ile tanışıncaya kadar Anadolulu bir kimlikle tanınır. Zeus ile olan beraberliğinden doğan ikizleri Apollon ve Artemis’ten sonra, Likya dini inanışı Yunanlaşmaya başlar. Apollon ve Artemis, Tanrıça Leto tarafından Anadolu kıyılarında dünyaya getirilir; iki genç tanrı ve tanrıça da Anadoluludur. Tanrıça Leto’nun en önemli tapınağı büyük bir Likya kenti olan Letoon’da bulunmaktadır.

Likya’nın bu büyük tanrı ailesinin fertleri, Yunan mitoloji ve dininde önemli bir yer tutar. Bu nedenle, ışık tanrısı Apollon’u yakından tanımalıyız. Güneş ve ışık tanrısı Apollon, Olympos tanrısı Zeus ile Tanrıça Leto’nun oğludur. Zeus’un müzmin eşi Hera, Leto’nun Zeus’tan hamile kaldığını anlayınca kıyametleri koparır. Leto, Zeus’un yardımıyla kızı Artemis’i Delos’ta, oğlu Apollon’u ise Patara’da dünyaya getirir. Her iki çocuk da Anadoluludur. Çok sonraları Apollon kültürü Yunanistan’da popüler olunca, Yunanlar bu Anadolu ışık tanrısını kendilerine mal etmeye çalışır. Hâlbuki Apollon, Yunanistan’a çok sonraları taşınır. Bunu kanıtlayan en iyi örnek Truva Savaşları’dır. Tarihin bu ilk ve en önemli savaşında tanrıları da görürüz. Bu savaş, gerçekte, Doğu ile Batı’nın ilk mücadelesidir. Savaş o denli uzun ve çetin geçer ki, dönemin insanı bu savaşa tanrı ve tanrıçaların da katılmasını uygun görür. Bu savaşta Apollon, Troyalıların tarafında yerini alır.

Apollon’un arkadaşları

Apollon, Anadolu’da başka hiçbir tanrıya nasip olmayan üne ve tapınaklara sahiptir. Müziğin ve güzel sanatların tanrısı Apollon, “lir” ustasıdır; bu yedi telli çalgıyı Apollon hiç elinden düşürmez. Apollon, dansın ve mistisizmin de tanrısıdır. Güneş tanrısı olduğundan, hiçbir şey ve hiç kimse onun gözünden kaçmaz. Apollon’un en iyi arkadaşları “Belleğin/Hatıranın (Mnemosyne’nin 9 kızı) kızları” olarak bilinen Musalardı (esin perileri). Apollon’un en önemli tapınakları, Yunanistan’daki Delphi ve Delos ile Anadolu’da bulunan Patara ve Didim’de onun adına inşa edilenlerdir. Apollon, başta defne, yunus, karga, şahin olmak üzere birçok bitki ve hayvanla birlikte anılır; heykellerinde daima genç ve sakalsız gösterilir; lir, ok ve yay ise hep onun yanında bulunur.

Yazının devamı...

Çanakkale’de parlayan ışık

14 Mart 2021

Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşları’nda kahramanlıklarıyla parlayan mavi ışığı, Anadolu’yu hem emperyalistlerin işgalinden kurtardı hem de karanlık günlerden aydınlığa taşıdı.Çanakkale Savaşları’ndaki başarı, “Cumhuriyetimizin ön sözü” olarak değerlendirilebilir. Onca yenilgiden sonra Çanakkale’de kazanılan zafer, millete hem moral hem de Dünya Savaşı sonrasında, Millî Mücadele için güçlü bir motivasyon kaynağıdır.

1. Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden birini Çanakkale’de açan İtilaf Devletleri, üç haftada İstanbul’a dayanacakları hayalini kurmaktadır. Osmanlı Devleti, İngiliz ve Fransızların yanında bu savaşa dâhil olamayınca, mecburen Almanların yanında savaşa katılır; aslında savaşa girmese dahi parçalanmaya maruz kalacağının farkındadır. İttihatçıların lideri Enver Paşa’nın fevri kararlarıyla savaşa giren Osmanlı, pek çok cephede savaşmak zorunda kalır. Savaşın uzamasına neden olacak cephe ise Çanakkale’dir. Dünya savaş tarihinin en kanlı, çetin ve duygusal hatıraları bol olan savaşların başında Çanakkale cephesinde yaşananlar gelir.

İtilaf Devletlerinin, yenilmez sanılan donanması, Çanakkale’de boy gösterir ve Boğaz giriş tahkimatının 3 Kasım 1914’de, 6 düşman zırhlısı tarafından bombardımana tutulmasıyla Çanakkale Deniz Savaşı başlar. Osmanlı toplarının menzili yetmediğinden, pek karşılık verilemez ve binlerce top ağır hasara yol açar. İngiliz ve Fransızlara göre, planın ilk aşaması tamamlanır ve sıra Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinden geçmeye gelir.

“Nusret”in mayınları

İtilaf Devletleri donanması (12’si İngiliz, 4’ü Fransız olmak üzere 16 muharebe gemisi, 6 muhrip, 14 mayın tarama ve 1 uçak gemisinden oluşuyordu), Çanakkale Boğazı giriş tabyalarına 19 Şubat 1915’teki taarruzuyla ikinci büyük saldırısını başlatır. Boğaz mayınlardan temizlenmiş, keşif uçakları da bunu teyit etmiştir. Ancak Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki “Nusret” mayın gemisinin Erenköy Koyu’na 17/18 Mart gecesi döşediği elindeki son 26 mayın, savaşın kaderini değiştirecektir. Saldırıda, Çanakkale Boğazı tahkimatı 7 saat ateş altında tutulsa da “Nusret”in döşediği mayınlar ve kıyı topçularının etkili ateşi altında, kuvvetinin üçte birini kaybederek geri çekilen donanmadaki altı büyük gemiden “Bouvet”, “Irresistible” ve ”Ocean” zırhlıları batırılır, üçü de kullanılmaz hale getirilir. 18 Mart Deniz Savaşı, Osmanlı için zafer, düşman için tam bir hayal kırıklığıdır.

Vefa borcumuz

Seyit Onbaşı da Çanakkale Savaşı kahramanlarındandır. Mecidiye tabyasına bomba isabet etmesi sonucu şehit düşen arkadaşlarının fani bedenleri arasından geçerek, Niğdeli Ali’nin yardımıyla 275 kiloluk mermiyi kaldırıp, topa süren ve dev düşman gemisini batıran Seyit Onbaşı nezdinde, o gün şehit düşen tüm Mehmetçiklerin ruhları şad olsun. Onlara şükran duygularımız daima canlı tutulmalıdır, tutmalıyız. Keza Cahit Sıtkı Tarancı, “Meçhul Asker” adlı şiirinde, Çanakkale şehitlerine vefa borcumuzu sürekli hafızalarda tutmamız gerektiğini dile getirir: “Hangi tarlayı sürmeye kalksam/Sabanıma takılan bu kemik/Bir pırıl pırıl ki güneşte/Alnımdan ak. (…) Bir yanda yaptıkların destanlar dolusu/Bir yanda sürüp gider nankörlüğümüz/Doğrusu yüzüm yok çiçek getirmeye/Dağ taş bellediğim mezarına.”

Yazının devamı...

Suyla gelen hamam kültürü

7 Mart 2021

“Su”dan sebeplerle inşa edilen mimari eserlerdendir hamamlar. Arapça hamem kökünden Türkçeye geçmiştir; ısınmak, sıcak tutmaktır anlamı; kökeni Asur’a, Roma’ya dayanır

“Su”dan sebeplerle gelişen mimari örneklerin ilk sıralarında su kemerleri, çeşmeler ve hamamlar gelir. Hamam mimarisi elbette yıkanma alışkanlığından, kültüründen doğar. Kayseri yakınlarındaki Asur yerleşkesi Kaniş’te ortaya çıkarılan küvetler, M.Ö. 2000 yılına dair su ve yıkanma kültürü için önemli bir belge niteliğinde kalıntılardır.

Ancak yıkanmaktan öte hamam yapısı Roma ile başlar. Hipocaust adı verilen ısıtma sistemini oluşturan Romalılar, ilk hamam yapılarını Pompei şehrinde inşa eder. Romalılar, hamam mimarisini, çevre ile pasif bireyler arasında aktif ilişkiler kurulması için geliştirir. Hamam mimarisi denilince akla ilk önce Roma İmparatorluğu gelse de “Roma hamamı” denildiğinde akla elbette bütün ihtişamıyla imparatorluk hamamları gelir. Öyle ki bir Roma imparatorluk hamamı on bir futbol sahası büyüklüğündedir. Ve bu dev kompleks, soğuk, ılık ve sıcak olmak üzere ana bölümlerden oluşur; ayrıca içinde kütüphane, spor alanları, yürüyüş mekânları gibi bir yapı bütünlüğü gösterir.

Roma’da herkes öğlene kadar çalışır öğleden sonra ise hamam ve meydanlarda yaşardı. Paganist Romalılar için tanrıların içeri alınmadığı tek yer hamamlardır denilebilir. Anadolu’da Milet, Perge ve Efes başta olmak üzere birçok antik kentte büyük ölçekli Roma hamamlarının yer aldığı görülür. Salus per aguas (SPA, suyla gelen sağlık) sözü, hem hamamlar hem de termal olarak nitelendirilen yapılar için kullanılır. Hamam kültürüne ilk darbeyi erken Hristiyanlar vurur. Hamamda yıkanmanın şeytan işi olduğunu öne sürerler. Böylece Roma, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra tiyatrolarla birlikte ilkin tahrip edilen yerlerin başında hamamlar gelir.

Yazının devamı...