Şehzade Mustafa olamaz mı?

1 Temmuz 2020

Bize ait tarihi ve sanatsal eserlerin bir şekilde dışarıya götürülüp dünyanın her köşesinde alınıp satıldığını ve sergilendiğini uzun yıllardan bu yana izler dururuz. Son yıllarda bir kısmının geri getirildiğini de gördük ama geri gelemeyecek olanlar büyük çoğunlukta. Konuşmaktan ve sinir olmaktan başka bir şey yapılamıyor ne yazık ki…
Geçtiğimiz günlerde 1480 yılında Gentile Bellini tarafından ya da onun atölyesinde yapıldığı düşünülen üç Fatih Sultan Mehmet tablosundan biri İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yaklaşık 770 bin sterline satın alınıp Türkiye’ye getirildi. Bu sefer de bir kısım aklı evvel, “O parayla neler neler yapılırdı” deyip polemik yaratmaya çalıştılar ama şükür ki tutmadı.
Aklın yolu bir…
Oldukça ilginç bir tablo… Bellini, Fatih Sultan Mehmet’le yüz yüze bakacak şekilde bir başka kişiyi daha resimlemiş tablosunda. Tablonun arkasında “İkinci Mehmed ve onun oğlunun Gentile Bellini tarafından resmi” şeklinde bir not var.
Tamam ama Gentile Bellini’nin İstanbul’da bulunduğu 1479 ve 1481 yılları arasında Fatih’in üç oğlundan biri olan Mustafa ölmüştü. Diğer oğlu Beyazıt Amasya’da küçük oğlu Cem de Konya’daydı. Yani Bellini’nin Fatih’in hiçbir oğlunu görerek resimleme şansı yoktu.
Buna rağmen nedense herkes Cem Sultan üzerinde yoğunlaştı.
Mesela 2018 yılında vefat eden Sanat Tarihi Profesörü Semavi Eyice Ocak 1973’te yazdığı ve Belleten Dergisi’nin 145.sayısında yayınlanan “Cem Sultan’ın portreleri” başlıklı makalesinde o yıllarda Basel’de bir koleksiyonda bulunan bu tablodaki genç figürün Cem Sultan olabileceğinden söz eder.

Yazının devamı...

Üzmeyin Büyük Çarşı’yı

17 Haziran 2020

Nerede Bornova tarihinden söz edilse Levantenler ve onların en büyük izleri olan köşkler sohbetin ana konusu olur. Bu doğaldır, hakikaten Bornova’nın son 300 yılında büyük izler bırakmışlardır, ama Bornova’nın tarihi sadece Levantenlerden ibaret değildir.
Mesela bir Büyük Cami’si vardır Bornova’nın. İzmir’de halen faal olan, en eski camidir. İnşa tarihine dair herhangi bir bilgi bulunmadığı için sanat tarihçilerinin tespitlerinden anlıyoruz ki, caminin mimari karakteri beylikler ve hatta belki de Selçuklular dönemine denk düşer.
Büyük Cami etrafında yüzlerce yıldan bu yana var olan bir de muhteşem Büyük Çarşı vardır. 1970’lerden itibaren nüfus artışıyla paralel olarak yeni alışveriş ve sosyal hayat odakları oluşsa da Büyük Çarşı günümüzde de hâlâ Bornova’nın kalbinin attığı yerdir.
Bornova Büyük Çarşı’ya dair ilk kayıtlara II. Bayezid ve I. Selim devri veziriazamlarından Hersekzâde Ahmed Paşa’nın 1511 tarihli vakfiyesinde rastlıyoruz. Bu tarihin daha eskilere de gitmesi kuvvetle muhtemel ama ilk resmi kayıt olan 1511’i baz alsak bile nereden baksak 500 yıldan fazla bir geçmişi var.
Büyük Çarşı, Avrupalı gezginlerin seyahatnamelerinde de bahsedilen bir yerdir.
Moritz Butch (1863 yılında Bornova’ya geldi): “Köyde (Bornova) oldukça ehemmiyetli bir çarşı ve oldukça büyük bir hamam vardır.”
Francis Herve (1837 yılında Bornova’ya geldi): “Sokaklarının üzeri asmalarla kaplı, altında yürürken üzüm salkımlarının sarktığı bir çarşısı da vardır.”

Yazının devamı...

65 yıllık koca çınar

27 Mayıs 2020

Bilirsiniz... Şehirler özellikleriyle anılır. Dadaşlar şehri Erzurum, Mevlana’nın şehri Konya, Güller şehri Isparta gibi... Bornova da 65 yıllık koca çınarı olan, Ege Üniversitesi sayesinde ‘Eğitim Şehri’ namıyla anılır. Sadece Bornova’nın değil, İzmir’in de gururu olan ve 20 Mayıs 1955 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla kurulan Ege Üniversitesi, bu yıl 65. yıldönümünü kutladı.
Sarf edilen emekleri düşünün o günlerde... Hele dönemin Milli Eğitim Bakanı Celal Yardımcı’nın ricasıyla elini taşın altına koyan ilk iki kişi olan, Ord. Prof. Dr. Muhittin Erel ve Prof. Dr. Vamık Tayşi’nin çabalarını asla unutmamak lazım. O günleri, üniversitenin 20 Mayıs 1973’teki kuruluş yıldönümünde kendi yaptıkları konuşmalardan aktaralım.

Ord. Prof. Muhittin Erel: Başta Milli Eğitim Bakanlığı ve bütün devlet müesseseleri sanki Ege Üniversitesi için seferber olmuşlardı. Davaya inanmış insanlar yalnız vazifeliler değildi. Genç çocuklarımız yazı işlerimize, temizlik işlerimize yardımcı oluyor, gelen malzemeyi omuzlarında üst katlara taşıyor, can ve gönülden yardımcı oluyorlardı. Gereken malzemeyi piyasadan çok indirimli fiyatlarla bulabiliyorduk. “Ege Üniversitesi için” sözü her kapıyı açıyordu. Bu bakımdan adsız yardımcıları şükranla anmak borcumuzdur. Diğer üniversitelerdeki öğretim üyelerinden kime ricada bulunsak geliyor ve başarılı bir şekilde derslerin verilmesi sağlanıyordu. Bu işler Tıp Fakültesi’nde olduğu gibi aynen Ziraat Fakültesi ve Türkiye’de ilk olarak kurulmuş olan Yüksek Hemşire Okulu için de devam ediyordu. ...Kuruluşun ilk çalışmalarında unutulmaz yardımlarını gördüğüm Prof. Dr. Kemal Rüştü Akgüder’i minnetle anmak isterim. “Bütün binaları yapılmadan, öğretim üyeleri tam olmadan, malzeme sağlanmadan üniversite açılmaz” diyen zihniyete en güzel cevabı Ege Üniversitesi kuruluşu vermiştir.

Prof. Dr. Vamık Tayşi: Ege Üniversitesi’nin kuruluşunda İzmir’de yakın yardımlarını gördüğümüz yöneticilerden Vali Kemal Hadımlı, Defterdar Kemalettin Erhan, Maarif Müdürü Adnan Tolon, Sağlık Müdürü Reşat Tanberk, Zirai Araştırma Enstitüsü Müdürü Mubin Onaran, Bornova Nahiye Müdürü Celal Ertürk, Belediye Başkanı Sebati Acun’un payları büyüktür. Başlangıcın sert tadını tadanlardan Prof. Dr. Yusuf Vardar, Prof. Dr. İsmail Ulutaş, Prof. Dr. Saim Falakalı, Prof. Dr. Kemal Astarcıoğlu, Prof. Dr. Hamit Özgönül, Prof. Dr. Ahmet Tutan, Prof. Dr. İbrahim Demir, Prof. Dr. Sadık Gençkan, Doç. Dr. Mehmet Tokgöz bulunmaktadır. (Kişilerin unvanları, bu konuşmanın yapıldığı tarihteki unvanlarıdır.) Hepsi üniversitemiz için büyük gayretler sarf ettiler. Tüm bu gönüllülerin yardımıyla fakültelerimizi askeri fabrikalardan temin edilen galvanizli ondüle saç barakalarda ve hızla yapılan ek binalarda çok kısa bir zamanda kurmak ve açmak mümkün oldu. İlk öğrencilerimizin yaptıkları fedakârlıkların anılarım arasında özel bir yeri vardır. Teker teker bizlerle beraber didindiler. Boş zamanlarında inşaatlarda bile çalıştılar.
Bu vatansever insanları ve verdikleri emekleri unutmamak lazım. Değil mi?
İzmir’in kurtuluşunun ilk günlerinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan İzmir Ziraat Numune Mektebi, Ege Üniversitesi’nin temel taşıdır. İzmir Ziraat Mektebi’nin ilk binası ve 1933 yılında hizmete açılan ikinci binası, halen Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi Dekanlığı ve Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Fakültesi binalarıdır.
Çok yaşa Ege Üniversitesi, sen Bornova’ya, Bornova sana çok yakışıyorsunuz...

Not: Bir önceki yazımızda, İzmir’in işgal ediliş tarihi 15 Mayıs 1919 yerine sehven 5 Mayıs 1919 olarak yazılmıştır. Düzeltir, özür dileriz.

Yazının devamı...

5 Mayıs 1919 günü Kordon

20 Mayıs 2020

5 Mayıs 1919’da başlayan ve 3 yıl, 3 ay, 3 hafta ve 3 gün süren, İzmir’in kâbus dolu günlerinin 101. yılındayız. Siz bu yazıyı okurken İzmir 101 yıl önce, 5 gündür Yunan esareti altındaydı.
İzmirli usta gazeteci Türkmen Parlak, bundan 38 yıl önce kaleme aldığı, iki ciltten oluşan ‘İşgalden Kurtuluşa’ adlı eserinin ‘Yunan Ege’ye Nasıl Geldi?’ adlı ilk cildinde o günü anbean anlatmış.
O gün yaşanan olayları eminim bu güne kadar pek çok yerden okumuş ya da dinlemişsinizdir. Bu nedenle biz bu yazıda biraz farklı açıdan bakarak, olayların merkezi durumundaki Kordon boyunun o günkü genel görünümünü Türkmen Parlak’ın kaleminden anlatalım...
“Kordon boyunu mahşeri bir kalabalık doldurmuştu. Adım atacak bir karış bile yer kalmamıştı. Kadınlar, çocuklar, gençler, ihtiyarlar fırtınaların coşturduğu denizler gibi köpürüp durmuşlardı. Sanki ‘aziz yortusunun’ getirdiği dinsel bir coşkunluğa kapılmışlardı. Ellerinde mavi-beyaz bayraklarla, çiçekler, dillerde ‘zito’ sesleri eksik olmamıştı. Yol boyunca sıralanan bütün binaların duvarları gelenlerin (İzmir’e müdahale eden ülkeler) bayraklarıyla adeta görülmez olmuştu. Pencereler, balkonlar hatta çatılar salkım saçaktı.
Bazı binaların duvarlarına, palmiye ağaçlarının gövdeleriyle kapı üstlerine, güneşliklere, tentelere İzmir’i Yunanlılara peşkeş çeken yabancı devlet adamlarının resimleri asılmıştı. Woodrow Wilson’un resmi palmiye ağaçlarının gövdesinde ve palmiye yapraklarıyla süslenmişti. Clemenceau’nun resmi ise Fransız bayrağının renkleriyle çerçevelenmişti. Elefterios Venizelos’un resmi de bütün bunlardan çok daha büyük yapılmıştı. On metre eninde bir branda üzerine yedi ressam tarafından çizilen resim binanın çatı saçaklarından ta yere kadar uzanmıştı. Altında ise ‘Bugün İzmir yarın İstanbul’ yazılmaktaydı.
Kramer Palas’ın önü, Kordon boyunun kalbi sayılmıştı. Bütün gözler bu noktaya toplanmıştı...
Nihayet beklenen an (işgalcilerin karaya inişi) gelmişti. İnsan başları üzerinde, bir anda mavi-beyaz renkli bir bayrak tarlası oluşmuş, ‘zito’ naraları ve çılgınca alkışlar arasında daha hızlı bir dalgalanma başlamıştı.

Yazının devamı...

Bornova’da lahit...

13 Mayıs 2020

İlk defa paranın kullanıldığı, tarihte ilk turizm hareketlerinin görüldüğü yerdir Lidya Medeniyeti. Hazineleriyle ünlü Kral Karun’un ülkesidir. Sardis de Onun baş şehridir.
Frigya Kralı Eşek Kulaklı Midas’ın lanetlenip dokunduğu her şeyi altına çevirme hikâyesini bilirsiniz. Midas’ın içinde yıkanıp lanetten kurtulduğu rivayet edilen Paktalos nehri de Sardis’in yanı başındadır.
Herodot boşuna “Altın Şehir” dememiş Sardis’e… Antik dönemin çok bilinen ve rağbet gören bir güzellik merkeziymiş Sardis. Yazar Melih Uslu trdergisi.com’daki makalesinde Sardis’i şu cümlelerle anlatmış: “Sardes’te farklı renklerde dokumalar, minik şişelere doldurulan çeşit çeşit parfümler ve şifalı merhemler yaygın olarak üretilip kullanılmış. Salihli ilçesindeki Sart kasabası yakınlarında bulunan Sardes Antik Kenti, geçmişte bir güzellik ve bakım şehri olduğu kadar eğlence merkezi olarak da tanınmış. Lidyalılar dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerini eğlendirmek için günümüzde bile kullanımı sürdürülen birçok zekâ oyununu keşfetmişler. Tavla başta olmak üzere birçok geleneksel oyunun olmazsa olmazı zar da ilk kez Sardes’te kullanılmaya başlanmış.
İhtişamlı Lidya Uygarlığı’nın Kralı Karun (Krezos) antik kaynaklarda dünyanın en zengin insanı diye tanımlanıyor. … ilk parayı onlar basmış, deniz yoluyla Sardes’e gelen ilk turistleri onlar ağırlamış. Sardes, ticaret amacıyla veya sırf meraktan dolayı şehre gelenlerle doluymuş.”
Her ne kadar bu parlak çağ MÖ 685-547 yılları arasını kapsasa da MÖ 1200-1300 yıllarında başlayan erken Lidya dönemini de dahil ettiğimizde yaklaşık 750 yıl süren bir medeniyetmiş bu Lidya Devleti.
1854 yılından bu yana yapılan arkeolojik kazılarla bu büyük medeniyetin izleri ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.
Bir önceki yazımda yakın zamanda erişime açılan Padişah Abdülhamit’in fotoğraf arşivlerinde bulduğum üç Bornova fotoğrafından bahsederek bir tanesini bu yazıma sakladığımı yazmıştım. İşte o fotoğraf Lidya Devleti’nin Başkenti Sardis’te bulunarak muhtemelen 19.yüzyıl sonlarında Bornova Tren İstasyonu’na getirilen muhteşem bir mermer lahde ait.

Yazının devamı...

Koronavirüs fırsatları

6 Mayıs 2020

15 Mart’tan bu yana evlerimizdeyiz...
Bundan iki ay önce “Neredeyse hiç çıkmamacasına 2-3 ay evlerinizde kalabilir misiniz?” diye sorsalardı, eminim pek çoğumuz “İmkânsız” derdik. Ama çaren yoksa olabiliyormuş. Gördük...
Yeni meşgaleler bulup zamanımızı geçirmeyi başarabiliyoruz. Kendimizi dinlemeyi öğrendik, yemek yapmayı öğrendik, yeniden okumayı öğrendik. Memleket bir sürü yeni tarih meraklısı kazandı.
İnternet üzerinden yepyeni imkânlar tanındı hepimize. İstanbul Üniversitesi geçen günlerde Padişah Abdülhamit’in 36.585 kare fotoğraftan oluşan arşivini kullanıma açtı. İnanılmaz bir arşiv... Günlerdir içinden çıkamıyorum. Bornova’yla ilgili yepyeni üç fotoğraf çıktı ortaya. İkisi, Çiçekli köyüyle ilgili. Birisi Hamidiye Camii’nin açılış törenine ait, diğeri de köyün panoramik fotoğrafı. Üçüncüsünü önümüzdeki yazıya saklıyorum.
Önceden de açık kaynak siteler vardı. Ama bu korona günlerinde bir sürü yeni site eklendi listeye.
Bazıları koronavirüs süreci için geçerli olsa da, bu siteler sayesinde binlerce yeni e-kitap ücretsiz olarak erişime açıldı; bir sürü sanatsal aktiviteyi ücretsiz izleme, çok sayıda müzeyi sanal yolla gezme ve binlerce arşive ulaşma fırsatımız oldu.
Mesela, siz de benim gibi tarihle ilgileniyorsanız, aşağıdaki siteleri mutlaka tavsiye ederim.

İstanbul Üniversitesi gazete arşivleri:

Yazının devamı...