Bergama’nın küpleri

20 Kasım 2019

Sultan I. Murat’ın (Hüdavendigâr) hüküm sürdüğü günlerdi. O günlerden bir gün Bergama’da yaşamakta olan Hatip Mahmut Ağa, hizmetkârıyla birlikte Haylazlar Tepesi’nde çift sürerken saban büyük bir taşa takıldı. Ama sabanın takıldığı şey taş değil, koskocaman üç mermer küptü. Küplerin kapaklarını açtıklarında gördüklerine inanamadılar. Küpler tamamen altınla doluydu.

Mahmut Ağa küplerden birinin içinden bir avuç altın aldı ve hizmetkârına dönerek “Ağzını sıkı tut. Kimseyle bu konuyu konuşma. Ben, sultana haber vermek için Bursa’ya gidiyorum” dedi (O yıllarda Osmanlı Devleti’nin başkenti Bursa’dır) ve yola çıktı.

Bursa’ya gelir gelmez sultanın huzuruna çağrıldı. Altınları gösterdi ve yaşadıklarını anlattı. Sultanın emriyle bir grup asker ve vezirle birlikte Bergama’ya geri döndüler. Vezir, sultanın ödül olarak bir küp altın vaat ettiğini söyledi ama Mahmut Ağa’nın altında gözü yoktu. Sadece boşaltılan üç küpten, üzeri desenli olanın ve birkaç tane altının hatıra olarak kendisinde kalmasını istedi. Hemen verdiler...

O küp hâlâ yerinde mi?

Ama, Sultan Murat Hüdavendigâr bu, sadakati mükâfatsız bırakır mı?

Bırakmamış elbette.

Hatip Mahmut Ağaya ‘paşa’ unvanı vermiş ve gözünün alabildiğince genişlikteki bir araziyi Hatip Mahmut Paşa’ya vererek onu tımar sahibi yapmış.

Bir masal gibi...

Yazının devamı...

Bir belgeselde ortaya çıkan hazine

2 Ekim 2019

Bir önceki yazımızın son cümlelerinden birinde “Keşfedilmeyi bekleyen pek çok ayrıntı var tarihin derinliklerinde” demiştik.
Bu yazımızda da göreceksiniz ki hakikaten öyle...
Geçen günlerde TRT 2’de yayımlanan ‘Tarihin Ruhu’ adlı dizi belgeselin 26. bölümünü izledim. Diziyle ilgili araştırmaları, tarihçi-yazar ve çevirmen Saadet Özen yapmış. Bornova’daki Steinbuchell Köşkü’nün restorasyonu esnasında tanıştığım, mimar arkadaşım Seda Özen Bilgili’nin ablası olduğu için telefonla da olsa tanışma fırsatım oldu kendisiyle.
Metinlerini de Saadet Özen’in yazdığı belgesel, İzmir’in kurtuluşu sürecinde ordu içindeki sinema biriminin çektiği düşünülen TRT arşivindeki görüntülerden hangisinin sonradan canlandırma, hangisinin aktüel görüntü olduğunun değerlendirildiği, çok güzel bir çalışma olmuş.
Milli bayramlarda ya da özel günlerde izlediğimiz, hepimizin bildiği o siyah beyaz Kurtuluş Savaşı görüntülerinin önemli bir bölümünün sonradan canlandırma olduğu tespitiyle yola çıkılan belgeselde, canlandırma olan görüntüler örneklerle anlatılıyor.

Bornova’daki ilk 9 Eylül görseli

Ancak, Kurtuluş Savaşı’nın son yılında Anadolu’da kameramanların da görev yaptığı belirtilen belgeselde, Kemal Film’le çalışan Fuat Uskınay’ın çekimler yaptığından ve ayrıca Ankara Ordusu’nun da bir kamerasının bulunduğundan bahsediliyor.

Yazının devamı...

Fuardaki Cam Adam

5 Eylül 2019

İzmir Enternasyonal Fuarı, yarın yeniden ziyaretçileriyle buluşacak. İlki, 1927 yılında, günümüzde Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesi olarak bildiğimiz İzmir Sanatlar Mektebi’nde düzenlenen 9 Eylül Sergisi’yle İzmir’e merhaba diyen Fuar, bu yıl kapılarını 88. kez ziyaretçilerine açacak.
Zaman içinde Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı haline gelen İzmir Enternasyonal Fuarı’nın temelini oluşturan bu ilk sergiyi bile 80 bin kişi ziyaret etmiş. Tabii ki internetin yayılmasından sonra her şey değişti. Ama internet öncesinde dünyanın Türkiye’yi, Türkiye’nin de dünyadaki son yenilikleri tanıdığı en önemli platform, İzmir Enternasyonal Fuarı’ydı.
Her yıl ülke pavyonlarında sergilenen son teknoloji sıra dışı ürünler, yüz binleri İzmir Fuarı’na çekiyordu. 1938 yılında düzenlenen İzmir Enternasyonal Fuarı’nda da tüm dünyada ‘Cam Adam’ olarak tanınan, sıra dışı, Alman teknolojisi bir ürün vardı... Sıra dışıydı ki, sadece Cam Adam’ın sergilenmesi için özel bir pavyon hazırlanmıştı.
Yüzyıl başından itibaren sağlık ve hijyen alanında toplum bilincinin artırılması amacıyla Batı dünyasında kitlesel eğitim çalışmaları yapılıyor, müzeler ve sergiler açılıyordu.
İşte, Cam Adam bu amaçla hazırlanmıştı. İskelet sistemi, organlar ve tüm damarların net olarak görülebildiği özel, şeffaf bir maddeden yapılan Cam Adam, büyük ilgi gördüğü Berlin, Dresden, Paris ile İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde sergilendikten sonra, 1938 Fuarı’nda sergilenmek üzere İzmir’e geldi.
Koleksiyoncu ve yazar Aybala Yentürk, Cam Adam hakkında detaylı bir çalışma yapmış ve hazırladığı makale haber ve bilgi sitesi kentyasam.com’da yayımlanmış. Yentürk’ün makalesinde Cam Adam’ın özel bir ışıklandırma sisteminin bulunduğundan ve her uzvun farklı renkteki bir ışıkla aydınlatılabildiğinden söz ediliyor.
Cam Adam, 1930’lu yılların dünyasında mucizevi bir eser gibi algılanmış olmalı ki, Cumhuriyet gazetesi 18 Nisan 1937 tarihli nüshasında o tarihlerde Paris’te sergilenecek olan Cam Adam’ı, “Dünyanın yedi harikasından biri sayılmaya layık ve yirminci asra şeref veren bir Alman eseridir. Bu eseri vücuda getiren meşhur Alman teknisyeni, ona bugünkü mükemmeliyetini verebilmek için tam altı sene fasılasız çalışmıştır.

Yazının devamı...

Camiye asılan Ömer Hayyam mısraları

4 Eylül 2019

Aşağıdaki hikâye İzmir Konak Salepçioğlu Camii yakınında 1928 yılında yaşanmış. Arşiv ustası değerli dostum Reha Korkut sayesinde ulaştığım 1970 yılında Dünya Gazetesi’nde yayınlanan bu hikâyeyi virgülüne dokunmadan aktarıyorum.

“İzmirliler kendisini gayet iyi tanırlar. Daima şen, şuh ve nüktedan olan Şükrü Şenozan'a bir gün Beyler sokağında, rastladım. (Yıl: 1928) Gülümser bir hali vardı. "Hayrola üstad" dedim. Anlattı: "Efendim, dedi. Salepçi Camiinin karşısında bir ayakkabı tamircisi vardır. Adı İsmail'dir. Cahil, fakat saf, temiz bir adamdır. Ben ayakkaplarımın tamirini ona yaptırırım. Geçen hafta oradan geçerken kulübesine uğradım. Ayakkaplarımın burnuna birer çivi vurdururken kulübesinin içinde asılı Arap harfleriyle yazılı bir levha gözüme ilişti. Baktım, Ömer Hayyam'ın rübâisinden iki mısraın gayet güzel bir tâlik yazı ile yazılmış olduğunu gördüm. Yazı şu idi:

“Mey hor, mehor endûh ki güftest Hâkim

Gamhâ-yı cehân çü zehru tiryâkeş Mey”,

Mânası: Şarap iç, gam yeme. Üstad filozof demiştir ki: Dünyanın kederleri zehire benzer, onun panzehiri de "yani ilacı da" şaraptır... levhadaki yazı şekli de pek hoşuma gitmişti. Bugün Tokadizade Şekip Beyi görünce bu güzel talik yazıdan bahsettim. Birlikte eskici İsmail'e gittik. Maksadımız, adama beş-on kuruş verip levhayı ondan almaktı. Ben kulübeden içeri başımı uzattım: “Selâmünaleyküm İsmail Efendi, dedim. Nasılsın, iyi misin? " O... Buyur Şükrü Bey, sağol " dedi. Bakındım, duvarda levhayı göremeyince: İsmail efendi, dedim. Senin burada asılı bir yazı vardı. Onu ne yaptın? “Ha... ,Hadis-i şerif mi?" dedi. Gülmemek için kendimi tuttum. ..- Evet, dedim. Hadis-i şerif. “Meyzin (Müezzin) onu çok beğendi. Aldı. Camiye astı”. Demez mi? İsmail'in de, müezzinin de cahilliklerine güler misin, ağlar mısın?  Şimdi Şekip Beyden ayrıldım, eve gidiyorum, dedi. Vedalaştık. Bu sefer de hayret etmek sırası bana gelmişti...”  (Bu hikâye Hilmi Yücebaş’ın  “Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi’nde de yayınlanmıştır)

Ne kadar çarpıcı değil mi?

Cehalet, Ömer Hayyam’ın şarap güzellemesini Camiye astırır.

Cehaletin payandasıyla dikilen binanın ömrü kısa olur.

Yazının devamı...