Tiffany’de kahvaltı ve bir İzmir hikâyesi (2)

15 Ocak 2020

Çerkez Ethem, Hollandalı Levanten Baron von Heemstra’nın çiftliğine göz koymuş, dönemin İzmir Valisi Rahmi Bey buna engel olunca Çerkez Ethem intikam kararı almıştı. 12 Şubat 1919’de, Vali Rahmi Bey’in oğlu 8 yaşındaki Alp’i Bornova’dan kaçırdı ve 53 bin reşat altını fidye istedi.

Rahmi Bey’in fidyeyi bulmaktan başka çaresi yoktu, ama Bekirağa zindanında tutuklu olması sebebiyle yapabileceği bir şey de yoktu... Çare olarak akrabaları ve arkadaşlarını İzmir’e gönderdi ve nesi var, nesi yoksa sattırdı...

Vali Bey, nesi var nesi yoksa sattırmıştı; ama toplanan para, 53 bin lira fidyenin yanında komik bir miktardı... Bunun üzerine, İzmir’de büyük bir kampanya başlatıldı... Hemen sokak başlarına yardım sandıkları kuruldu. İzmirliler, çok sevdikleri Vali Rahmi Bey’in oğlunu kurtarmak için tekvücut olmuşlardı, ama fidye miktarı öyle büyüktü ki, toplanan para istenen miktarın ancak üçte biri kadardı... Geri kalan meblağı ise Rahmi Bey’in Alanyalızade Mahmut ve Nazmi Topçuoğlu adlı iki arkadaşı ile Bornova’da yaşayan, yardımsever insan Henri Giraud karşıladı. Henri Giraud, 21 Ocak 2016’da vefat eden, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç’un eşi Caroline Giraud Koç’un büyük dedesidir.

Audrey Hepburn

Dönemin parasıyla çok büyük bir miktar olan 53 bin reşat altını, Çerkez Ethem’e ödendi ve Vali Rahmi Bey’in oğlu Alpaslan, 6 Mart Salı günü serbest bırakıldı ve bir refakatçi nezaretinde Salihli’deki bir çiftliğe bırakıldı. Alpaslan, Salihli’den Bornova’daki eve getirildiğinde, anne Nimet Hanım bir ütü tahtasının üzerinde uyuyordu. 8 yaşındaki küçük Alpaslan’ı kurtarmak amacıyla ne var ne yoksa satıldığı için sadece dört duvar kalan bu ev, Alpaslan Bornova’da okuduğu için ailenin bir dönem kaldığı, Bornova’ya geldiğinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de önünde fotoğraf çektirdiği, bugün Subay Orduevi olarak kullanılan Davy Köşkü’dür.

Çerkez Ethem’in haraç almak istediği çiftliğin Hollandalı sahibi Baron von Heemstra, I. Dünya Savaşı’nın ardından karısı, bir oğlu ve üç kızını da alarak Hollanda’ya geri döndü... Baronun ortanca kızı Ella, ilk evliliğinden sonra İngiliz bir bankerle evlendi. 1929’da bir kızları oldu... Kısaca ‘Edda’ diye çağırdıkları bu kızın tam adı Edda Kathleen van Heemstra Hepburn-Ruston’du. Ama biz onu ‘Tiffany’de Kahvaltı’, ‘My fair Lady’ ve ‘Roma Tatili’ filmlerindeki unutulmaz rolleriyle Audrey Hepburn olarak tanıdık...

Film senaryosu gibi, yaşanmış bir hikâye. Değil mi?

Yazının devamı...

Tiffany’de kahvaltı ve bir İzmir hikâyesi…

8 Ocak 2020

Bugün okuyucularıma yaklaşık yüz bir yıl önce İzmir’de yaşanmış çok ilginç bir olayı anlatmak istiyorum. Ancak biraz uzun olduğu için yazımızı iki parça halinde yayınlıyoruz.

Birinci Dünya savaşı yıllarıydı. Hollandalı Baron Von Heemstra Bugün Menderes adıyla bilinen Cumaovası’nda büyük ve zengin bir çiftlik sahibiydi. Şaşaalı ve ayrıcalıklı bir hayatı vardı. Çerkez Ethem ve adamları bu zengin adamın büyük çiftliğine göz koymuştu.

1913 ve 1918 yılları arasında İzmir Valiliği görevini yürüten Vali Rahmi Bey, Çerkez Ethem ve adamlarının Baron Von Heemstra’nın çiftliğini basarak haraç alacağı istihbaratını almış ve jandarmaları çiftliğe göndererek baskına engel olarak Çerkez Ethem’in adamlarına bir güzel dayak attırmıştı.

Rahmi Bey’in Valilik görevi 1918 yılına kadar sürdü. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden olan Rahmi Bey, 24 Ekim 1918 tarihinde görevden alındı ve partinin öteki önde gelenleriyle beraber tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne kapatıldı, İstanbul’un işgalinden sonra da İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü.

Çerkez Ethem Cumaovası’nda yaşadığı, onurunu çok zedeleyen olayı unutmamıştı. İstanbul’da tutuklu olan Rahmi Bey’den intikam almak zorundaydı ve intikamın yolunu hadiseden birkaç sene sonra buldu:

Valinin Bornova’daki İngiliz okuluna giden sekiz yaşındaki oğlu Alp’i kaçırmak.

Vali Rahmi Bey’in oğlu Alp Aslan olayın yaşandığı 12 Şubat 1919 gününü yıllar sonra Tempo Dergisi’ne verdiği röportajda şu cümlelerle anlatmıştı.

Yazının devamı...

Eğlenceli şehir

1 Ocak 2020

2020’nin ilk günündeyiz. Yeni umutlar yüklendik, tazelendik, eğlendik.

Bayram seyran, Hıdrellez, yılbaşı... Özel günler eğlenmenin vesilesidir İzmir için. İzmir; eğlenmeyi, sevinmeyi sever.  Levanten dünyanın merkez şehri olduğu dönemlerde İzmir eğlenceleri bir efsanedir. ‘Küçük Paris’ adıyla anılır...

Partilerin, kıyafet balolarının ve yıl boyunca konuşulan şaşaalı Noel eğlencelerinin, Avrupa’daki benzerlerinden aşağı kalır yanı yoktur o dönemlerde. Balo salonlarının pırıl pırıl süslenip Avrupa’dan müzik gruplarının getirildiğini, İzmir’le ilgili tarihsel kayıtlarda görebilirsiniz.

Sevgili dostum Bülent Şenocak, 19. yüzyılda İzmir’deki eğlence hayatını Levant’ın Yıldızı İzmir kitabında  “Balolara davetlere katılmak, tiyatro ve gösterileri izlemek, gazino, kafe, bar ve restoranlara gitmek, Marina’da ve batı tarzı alışveriş imkanı sunan Frenk Sokağı’nda gezmek  19. yüzyılın yaygın sosyal aktiviteleri arasında yer alıyordu” şeklinde  anlatır.

Kimler geldi, kimler geçti

Gezgin François Herve, 18. yüzyıl Bornova’sını “Öyle sanıyorum ki Bornova’da eğer bir hastalık nedeniyle yerinden kımıldayamaz durumda değilse, kimse, hiçbir aile geceleri yalnız kalmamaktadır. Ya misafirleri olur, evde parti verirler, ya da bir başkasına, komşularına giderler” sözleriyle tasvir eder.

Kurtuluş ve büyük yangının ardından gelen süreçte de her ne kadar bir miktar yapısal değişikliğe uğramış olsa bile İzmir hep eğlenmesini bilen bir şehir oldu. Barlar, kafe şantanlar, eğlenceli bahçeler, 1930’ların İzmir’inin unutulmazlarıdır. 1960’larda da çok sayıda yazlık ve kapalı sinema ve her akşam konserlerin verildiği çay bahçeleri, İzmirlilerin rağbet gösterdiği yerlerdi. Ve tabii ki 1990’lara kadar, özellikle fuar dönemlerinde her gün her gece dolup dolup boşalan gazinolar... Atalay Noyaner’in Akasyalar’ı, Ekici Över, Kavran’ların Göl Gazinosu, Fethi Işık’ın Kervansaray’ı, Çamlık Senar, Menekşe Çay Bahçesi, Mogambo, Kübana, Kordon’daki Palet Restaurant ve aklıma gelmeyen diğerleri...

Yazının devamı...

Kollarını açıp Atatürk’e koşan çocuk

27 Kasım 2019

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir’e her gelişi İzmirliler için adeta bir bayram günü gibi olmuştur. Atatürk’ün İzmir’de kaldığı en uzun süre 1924 yılı ocak ve şubat aylarını kapsayan yaklaşık 2 ay süren ziyaretidir. Gazi Paşa’nın İzmir’deki ikinci uzun süreli kalışı 1926 yılında 16 Haziran-9 Temmuz tarihleri arasındaki ziyaretidir. Bu ziyaret süreci içinde 30 Haziran günü yaşananlar Urla ve Urlalılar açısından en unutulmaz günlerden biri olarak tarihe geçti. O gün Gazi Paşa 8 günlük bir dinlenme için Çeşme’ye doğru hareket ediyordu. Yol üzerinde Urla’ya da uğranacağı haberi bir iki gün önceden Urla’ya ulaşmıştı.

Belediye Başkanı Atıf Bey’in önderliğinde tüm hazırlıklar yapılmış, Uşaklı Aşçı Recep Usta’nın ellerinden yemekler hazırlanmış ve bütün Urlalılar Atatürk’ün geleceği güzergâh olan Urla-İzmir yolunun Urla girişinde (Günümüzde Kemal Paşa Caddesi, eski Urlalıların Balalaki diye andıkları güzergâh) yolun sağ ve sol tarafına dizilerek Gazi Paşalarını beklemeye başlamışlardı.

Henüz 5 yaşında olan küçük bir çocuk da Gazi Paşayı bekleyen kalabalığın içinde büyüklerin bacaklarının arasından Atatürk’ü görebileceği doğru yeri bulmaya çalışıyordu. O 5 yaşındaki çocuk yıllar sonra hayatının o unutulmaz gününe dair anılarını şöyle anlattı:

“…Bir telaştır başladı evde sokakta. Mustafa Kemal Urla’ya gelecekti. Babamın eve giriş çıkışları sıklaşmış gibiydi o günlerde. Annem, halalarım daha hızlı adımlarla dolanıyorlar gibime geliyor evin içinde. Sanki her şey, sokaktaki her insan karşılama hazırlığına girişmişti Gazi’yi.

Yazının devamı...