Koronavirüs fırsatları

6 Mayıs 2020

15 Mart’tan bu yana evlerimizdeyiz...
Bundan iki ay önce “Neredeyse hiç çıkmamacasına 2-3 ay evlerinizde kalabilir misiniz?” diye sorsalardı, eminim pek çoğumuz “İmkânsız” derdik. Ama çaren yoksa olabiliyormuş. Gördük...
Yeni meşgaleler bulup zamanımızı geçirmeyi başarabiliyoruz. Kendimizi dinlemeyi öğrendik, yemek yapmayı öğrendik, yeniden okumayı öğrendik. Memleket bir sürü yeni tarih meraklısı kazandı.
İnternet üzerinden yepyeni imkânlar tanındı hepimize. İstanbul Üniversitesi geçen günlerde Padişah Abdülhamit’in 36.585 kare fotoğraftan oluşan arşivini kullanıma açtı. İnanılmaz bir arşiv... Günlerdir içinden çıkamıyorum. Bornova’yla ilgili yepyeni üç fotoğraf çıktı ortaya. İkisi, Çiçekli köyüyle ilgili. Birisi Hamidiye Camii’nin açılış törenine ait, diğeri de köyün panoramik fotoğrafı. Üçüncüsünü önümüzdeki yazıya saklıyorum.
Önceden de açık kaynak siteler vardı. Ama bu korona günlerinde bir sürü yeni site eklendi listeye.
Bazıları koronavirüs süreci için geçerli olsa da, bu siteler sayesinde binlerce yeni e-kitap ücretsiz olarak erişime açıldı; bir sürü sanatsal aktiviteyi ücretsiz izleme, çok sayıda müzeyi sanal yolla gezme ve binlerce arşive ulaşma fırsatımız oldu.
Mesela, siz de benim gibi tarihle ilgileniyorsanız, aşağıdaki siteleri mutlaka tavsiye ederim.

İstanbul Üniversitesi gazete arşivleri:

Yazının devamı...

Yalnız mezarın sırrı...

29 Nisan 2020

Bilirsiniz... 25 Nisan, ANZAC günü olarak anılır. Bu tarih, 1915’te ANZAC kuvvetlerinin Gelibolu’ya çıktığı gündür. Çanakkale savaşlarının son bulduğu, 9 Ocak 1916’ya kadar geçen süreçte yaşanan savaşın dehşetini hepimiz biliyoruz.
İşte o kanlı savaşın tam ortasında, 17 Kasım 1915’te, Ertuğrul Koyu’na yanaşan teknelerin birinden bir kadın indi. Savaş süreci boyunca oraya gelebilen tek kadındı. Kısa bir yürüyüşten sonra orada bulunan bir mezarın başına gitti, bir çelenk bıraktı ve ayrıldı. Ziyaret ettiği mezarda yatan kişi İngiliz Yarbay Charles Hotham Montagu Doughty-Wylie’dı.
Yazar Muzaffer Albayrak, ‘Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar’ başlıklı makalesinde Daughty- Wylie’ı şöyle anlatıyor: “Doughty-Wylie, Türkiye ile 1896’da askeri diplomat olarak gittiği Girit’te tanıştı. 1906 yılında İngiliz konsolos yardımcısı olarak Konya’da ve Mersin’de bulundu. 1909 yılında Mersin’de görevliyken patlak veren Ermeni olayları üzerine Adana’ya gitti ve burada elinden geldiğince tarafları sakinleştirmeye çalıştı. Silahların patladığı, evlerin yakıldığı bir ortamda sokağa çıkarak kendini olayların ortasına attı ve bu sırada yaralandı. 1912-13 Balkan Savaşları sırasında Türk ordusunda İngiliz Kızılhaç görevlisi olarak bulundu. Bu savaşta eşi Lilian da gönüllü hemşirelik yapmıştı.”
Dougty-Wylie evliydi ama mektuplar üzerinden de olsa (kimilerine göre bu ilişki daha ileri seviyedeydi) bir de sevgilisi vardı. Bazı söylencelere göre sevgilisiyle yaşadığı bir tartışma neticesinde 46 yaşında yarbay rütbesiyle orduya yazıldı. I. Dünya Savaşı başlamıştı ve o güne kadar konsolos yardımcısı olarak Osmanlı ile İngiltere arasında iyi ilişkiler kurmaya çalışan, hatta Osmanlı Devleti tarafından mecidiye nişanıyla ödüllendirilen Doughty-Wylie, artık Türklerle beraber değil, onlara karşı savaşacaktı. Gelibolu çıkarması öncesinde, Akdeniz Seferi Kuvvetleri Komutanı Hamilton tarafından çok iyi Türkçe bildiği için özel karargâh personeli olarak görevlendirildi. Karargâhta görevlendirildiği için nispeten rahattı, çünkü uzun zamandır birlikte yaşaması nedeniyle içinde bir sempati geliştirdiği Türklerle karşı karşıya gelmeyecekti. Ancak, bu rahatlığı uzun sürmedi. 25 Nisan günü Ertuğrul Koyu’na yapılan çıkarma başarılı olmayınca, 26 Nisan günü birliğin komutasına Yarbay Doghty-Wylie getirildi.
İzmirli Levanten dostum Andrew Simes’ın aile büyükleri, 1960’lara kadar Yarbay Doughty-Wylie’ın akrabalarıyla mektupla haberleşmişler. Hikâyenin kalan kısmını Andrew Simes’ın anlatımından aktarayım size:

Dokunaklı bir hikâye

“Yarbay Doughty-Wylie, askerlik mesleğinin onuru gereği verilen göreve hayır demedi. Hücum birliğine komuta ediyordu ama yıllardır birlikte yaşadığı Türklere olan sevgisi nedeniyle silah kuşanmamıştı. Elinde sadece bir bastonla doğrudan Türk siperleri üzerine silahsız bir şekilde ölümüne yürüdü ve bir keskin nişancı tarafından yüzünden vurularak anında öldü. Türklere ateş etmemesi ve öldükten sonra üzerinde bulunan Türkçe notlar, Türk askerleri arasında Doughty-Wylie’a karşı büyük bir sempati oluşturmuştu.

Yazının devamı...

İzmir’de 23 Nisan

22 Nisan 2020

Yarın, yeni Türkiye devletinin tüm dünyaya ilan edilişinin, yani egemenliğimizin en büyük göstergesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılışının 100. yılı... Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu büyük günü çocuklara hediye etmesi nedeniyle, çocuk bayramı olarak kutlanmaya başlanmasının da 91. yılındayız.
Memleketin her noktasında olduğu gibi, 91 yıl önce İzmir’de de yaşanan o büyük heyecanı, gelin o günlerde yayımlanan Anadolu, Ahenk ve Hizmet gazetelerindeki haberlerden okuyalım.
Anadolu gazetesi, 23 Nisan 1929 Salı günkü nüshasında, bu özel günü ‘Bugün Çocuklarımızın Bayramı’ manşetiyle haberleştirmiş ve “Muhteşem bir çocuk alayı resmigeçit yapacak” cümlesini de altbaşlık olarak kullanmış. Gazetenin baş sayfasında geniş yer bulan haberin detayındaki birkaç cümle ise, “Bugün çocukların bayramıdır. Yavrular gezecek, eğlenecek, her şeyden istifade edecektir. Sabahleyin şehrimizdeki bütün sinemalar parasızdır. Nakliye vesaiti çocukları parasız taşıyacaktır. Alaya iştirak edecek olan ilk mektep talebesi Namazgâh’ta Misak-ı Milli Mektebi’nde toplanacaktır” şeklinde.

‘Vatanın aziz yavruları!’

Akşamları yayımlanan Ahenk gazetesi de o gün ‘Vatanın aziz yavruları! ...Bugün sizindir. Koşunuz, gülünüz ve sevininiz. Biz de sizi samimiyetle tebrik ediyoruz’ başlığıyla İzmirlilerle buluşmuş. Coşku, “Çocuk Bayramı şehrimizde bugünün ulviyetiyle, bugünün manasıyla mütenasip (orantılı) bir şekilde tesit olunmuştur (kutlanmıştır). Sabahla beraber sokağa akan yavrular, mümkün olduğu kadar temiz ve en yeni elbiselerini giymişlerdi” cümleleriyle dile getirilmiş.
24 Nisan 1929 tarihli Hizmet gazetesi de bir gün önce yaşanan büyük heyecan ve sevinci, “Yarının sahipleri dün neşe ve sürur içinde bütün İzmir’i sarstılar” başlığıyla tasvir etmiş. İlk çocuk bayramındaki büyük coşku haberinin detayında da “Şehir dün baştan aşağı bayraklar, çiçekler ve defnelerle süslenmiştir. Sokaklar bir kızıl haleye bürünmüştür. Evlerin balkonlarından, pencerelerinden, vesaiti nakliyenin kısmı azamında bayraklar gözüküyordu. İzmir’in sabahı, bayram sevinciyle erkenden uyanmış yavruların şen sesleri ile başladı ve az zaman zarfında sokaklar, yeni ve temiz elbiselerini giymiş çocuklarla doldu. Birçok anne ve babalar da yavrularının sevinçlerine iştirak ederek sokağa çıkmışlardır. Bayram yalnız çocukların değil sanki herkesindi. Hemen herkesin kıyafetinde, vaziyetinde diğer günlerden farklı bir hal vardı” şeklinde anlatılmış.

İçimizde taşıdığımız sevinç yeter...

Gazetelerin tasvirleri o günlerde İzmirlilerin yaşadığı coşkuyu gerçekten yeterince anlatabilmiş midir, bilinmez... Ama ilkokul müdürüm (Bornova Kars Halil Atila İlkokulu) rahmetli Behçet Özkan’ın kendi çocukluğunda yaşadığı bayram coşkusunu, “Biz bayrama törenleri görmek için değil, günlerce öncesinden içimizde birikmekte olan o büyük coşkuyu dışa vurmak ve paylaşmak için giderdik” şeklinde anlatışı, sanıyorum o günlerdeki büyük heyecana en yakın tasvirdir.

Yazının devamı...

Kolonyalar şehri İzmir

25 Mart 2020

Dünya, büyük bir girdabın içinden geçiyor ve bunu yaşamak bizim jenerasyona düştü.

Apokaliptik bir filmin içinde gibiyiz...

Elbette endişeliyiz ama bu korona yüzünden özellikle ilk günlerde yaşadığımız panik, eminim ileride bir sürü komedi filmine malzeme olacak. Siz de haber bültenlerinde görmüşsünüzdür, insanlar ellerinde 1,5 litrelik pet su şişeleriyle Konak’ta TARİŞ’in önünde kolonya sırası bekliyordu.

Bugünlerde koronavirüs yüzünden biraz abartmış olabiliriz ama biliriz ki İzmir eskiden beri kolonyayı sever. Üzerimizdeki virüs karabasanını unutmaya çalışalım ve biraz İzmir’in kolonyalarından bahsedelim.

İzmir, Avrupa’dan gelen parfümlerle 1870’li yıllarda tanışmaya başlamış. Frenk Sokağı’nda yer alan Xenopoulos, Au Bon Marché, Grand Bazar D’Orient, Papasian Frères, Orosdi-Back gibi büyük ve gösterişli mağazalar, İzmir’i parfümle tanıştıran yerler olmuş.

O yıllardan itibaren İzmir’de oluşmaya başlayan koku ve parfüm kültürü zaman içinde yerel üretimin de başlamasına sebep olmuş.

Koleksiyoner ve yazar Aybala Yentürk, İzmir’in kolonya tarihini anlatan bir makale kaleme almış. Yentürk, İzmir Dergisi’nde yayımlanan makalesinde üreticileri “İzmir’in ilk parfümörlerini birkaç istisna dışında eczacılar oluşturuyordu. Kolonya ya da parfüm üretebilmek için her türlü teknik donanıma sahip olan eczacılar ithal ürünler ile gelişen yeni beğeni ve modaların oluşturduğu pazarı fark etmekte gecikmediler. İzmirli üreticiler, Avrupa tarzı kolonya ve parfümler üretirlerken, yabancı formülleri ülke içinde sadece tekrarlamakla kalmayıp, özgün kokular da meydana getirmişlerdir.

Bunların başında şüphesiz Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın Altın Damlası parfüm ve kolonyasıdır. Bunun dışında Melek, Bahar, Safa, Gizli Çiçek, Unutma Beni, Senin İçin gibi kokular uzun yıllar boyunca kullanılmışlar ve efsaneleşmişlerdir. Üreticiler her yıl yeni kokular piyasaya sürme konusunda birbirleriyle adeta yarışırlarken, mevsimin yeni kokuları, müşteriler tarafından merakla beklenir olmuştur” cümleleriyle anlatmış.

Yazının devamı...

Gurur kaynaklarımız

4 Mart 2020

Ocak ayının ortalarında Marmara Üniversitesi mezunu olan Türk bilim insanı Prof. Dr. Betül Kaçar’ın, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) evrende yaşamın izlerini araştırmak için oluşturduğu ekibe kabul edildiğine dair gazete ve televizyonlarda yayımlanan haberleri hatırlayacaksınızdır diye düşünüyorum. Hatırlamıyorsanız da rahat olun. Gündemin neredeyse her saat başı değiştiği bir coğrafyada bu normaldir.

Prof. Dr. Betül Kaçar Hoca’nın başarısı çok büyük. Ama, bu büyük başarıdan 51 sene önce de yine bir kadın Türk bilim insanı Prof. Dr. Dilhan Eryurt, aynı gururu bu memlekete yaşatmıştı.

Dilhan Eryurt’un başarı hikâyesi, 1940’ların başında İstanbul Üniversitesi Matematik ve Astronomi Bölümü’ne girişiyle başladı. 1946 yılında mezun oldu ve ardından Ankara Üniversitesi’nde astronomi bölümü açmak üzere görevlendirilen ekipte yer aldı. Michigan Üniversitesi’ndeki lisansüstü çalışmalarından sonra 1953’te Ankara Üniversitesi Astrofizik Anabilim Dalı’nda doktorasını ve ardından doçentlik çalışmalarını tamamlayan Eryurt, 1959’da Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın bursuyla iki yıllığına Kanada’ya gitti. Burada Prof. Dr. Alastari G. W. Cameron ile çalıştı. Ardından ABD’ye giderek Indiana Üniversitesi’nde görev alan Dilhan Eryurt, üniversiteye bağlı Goethe Link Gözlemevi’nde yıldız modelleri yapmakla tanınan Prof. Dr. Marshall Wrubel ile çalıştı.


Yazının devamı...