Başka “Hikâyelerimiz” olmayacak mı?

29 Mart 2021

Zoom’da canlı oyun izlemeye gitgide alışır oldum. Ekranda gördüğüm oyuncunun – oyuncuların da o an orada olduğunu bilmek, benimle aynı zamanda o oyunu izlemekte olan insanların isimlerini – kameralarını açmışlarsa yüzlerini görmek hiç değilse tiyatroya has olan “o anı paylaşma” duygusunu veriyor. Bazen sonrasında söyleşi de oluyor, o zaman daha da doğrudan paylaşabiliyoruz duygularımızı.

Geçen hafta izlediğim Tiyatro Biteatral’in “Hikâyelerimiz” adlı oyunundan sonra ise hiç konuşmak gelmedi içimden. Bazı hikâyeler var çünkü, düğümlenip kalıyor insanın boğazında. Üzerine ne desen anlamlı gelmiyor. Bir de sinirlenebiliyorsun benim yaptığım gibi, neden bu hikâyelere mahkumuz biz bu coğrafyada diye. Hikâyelerimizde ne zaman kadınlar hak ettikleri gibi yaşayacak, çocuklar çocuk olduklarını bilecek? Hayatta ne zaman olacak bu?

Fehime, Gülfer, Nur… Sırayla Ayşe Lebriz Berkem’in aranızda ekran yokmuş gibi seyirciyi avcunun içine alan etkileyici performansıyla dile gelip kendi hikayelerini anlatıyorlar. Ayfer Tunç’un yazdığı Fehime bir pedofili öyküsü anlatıyor, nefes nefese, bir çocuk saflığıyla ve seyircinin nefesini kesen bir dehşetle. Çocuk yaşta “kocaya” verilmek istenen kızı anlatan Gülfer’i Ayşe Lebriz Berkem yazmış. Üçüncü öyküyü de şiddeti tutku zanneden Nur’un ağzından dinliyoruz. Şiddetin eğitimle, sosyal sınıfla hiç alakası olmadığını defalarca yazan, anlatan Duygu Asena’nın kaleminden çıkmış o da.

Dedim ya öfkeleniyor insan izlerken, rahatsız oluyor, gözünü kaçırmak istesen kulağını tıkayamıyorsun, seyirciyi “zorlayan” bir deneyim. Hayat kadar değil tabii, o hep daha sert. “Hikâyelerimizi izledikten birkaç gün sonra tanışıyorum Sezen Ünlü’yle. On yedi yaşında, karnında altı aylık bebeğiyle katledilen Sezen Ünlü’yle. Ailesinin ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla tecavüzcüsüyle ‘imam nikahıyla’ evlendirilen Sezen Ünlü’yle.

Siyah beyaz bir fotoğraf artık, hepimizin tanıdığı. Erkeklerin öldürdüğü kadınlar galerisine eklendi onun çocuk yüzü de. “Eşi tarafından” cümlesini okudukça çileden çıkıyorum gerçekten. Ne eşi Allah aşkına? Sezen hakkında kullanılabilecek en doğru ifade “On yedi yaşındaki hamile çocuk”. Çocuk bu. Katili Anıl Y. tecavüz etti diye imam nikahıyla “evlendirildiğinde” daha da küçüktü. Siz “kadın” dediniz diye kadın olmuyor, evcilik oynamayı yeni bırakmış. Kendi çocuklarınıza bakın bir, on yedi yaşındaki hallerini düşünün, onları “gelin” olarak, ”anne” olarak görebiliyor musunuz? Şiddet gördüğü, ölüm tehdidi aldığı için polise de başvurmuş, koruma kararı da aldırtmış bu çocuk üstelik. Sonuç bu. On altı bıçak darbesi.

Hikâyelerimiz, Süreyya Karacabey’in “Kadın Savaşı Baladı” ile noktalanıyor. ‘’İçimizden kırılgan düşlerin geçtiği masallarınız bitti, çiçekli böcekli bir elişi kitabına boyadığınız ya da kırık bir iğneyle kelebek gibi bir fon perdesine iliştirdiğiniz ömrümüz, cehennem kaçkını bir ruhla birleşip öldü ve yeniden dirildi ve acı çektirdiğiniz bütün kız kardeşlerimiz için hesap sormak için döndü.’’ Ayşe Lebriz Berkem’in sesi Sezen Ünlü’nün ve adını bildiğimiz – bilmediğimiz diğer kadınların, çocukların yüzleriyle birleşiyor. Ne zaman bitecek gerçekten? Çocukların çocuk gibi yaşadığı, kadınların canının yakılmadığı “Hikâyelerimiz” olmayacak mı?

Yazının devamı...

Anılardan odaya saçılanlar

25 Mart 2021

Belli isimler, hatta ekipler var; onlar zamanında bir araya gelmeseydi, gözlerini karartıp denenmemiş bir şeylere soyunmasaydı pop müziğimiz nasıl bir yol izlerdi merak ediyorum. “Aranjman” diye bir türden gayet memnunmuş herkes, yabancı şarkılara yazılmış sözlerle idare edilip gidiliyormuş ki onların da arasında hâlâ bayıldıklarımız olduğunu inkâr edecek değilim; Fikret Şeneş’in söz yazdığı pek çok şarkıyı unutmak mümkün mü mesela... Ama birileri çıkmış; özgün beste peşine düşmüş, bir şekilde söz yazarı, besteci, yorumcu sacayağı oluşturulabilmiş ve ortaya başka bir şey çıkmış.

Bu ekiplerden biri, şarkıları bir an eskimeyen Çiğdem Talu-Melih Kibar-Erol Evgin üçlüsüyse, bir diğeri de Nükhet Duru-Cenk Taşkan-Mehmet Teoman. Bence bir araya gelmiş olmaları kendileri için de dinleyicileri için de bir nimet ve insan ortaya çıkan her bir şarkının hikâyesini merak ediyor. Nasıl oldu da “Beni Benimle Bırak” diye bir cümle geldi aklına, o nasıl o melodiye öyle oturdu, o söz nasıl oluyor da başka kimsenin sesinden öyle çıkamıyor mesela...

Elimde Metin Solmaz’ın Mehmet Teoman ile yaptığı, Anason İşleri Kitapları’ndan çıkan “Anılar saçılmış odaya, her yere” alt başlıklı nehir söyleşisi; merakla izini sürüyorum o şarkıların. Bazısını anlatıyor, bazısını anlatmasına gerek yok, hayatını anlatması yetiyor. Galatasaray Lisesi’nde Timur Selçuk’un da olduğu vokal grubunda başlıyor müzikle ilişkisi, babası lisenin müdürü Ali Teoman, Paris macerası var sonra, kurumsal iş hayatı denemesi var, Tofaş’tan ayrılıp Mersin’de sahilde bir benzin istasyonu tesisinde işletmeciliğe-prodüktörlüğe giriş var, sonra işte kurulan ekipler, gazino programları, kabareler...

Hangi birini sayayım bilemedim, herhalde bir dönem çok etkilendiği, kendisine sanatla ilgilenmesini ve hiçbir şeye bağımlı olmamasını öğütleyen Derviş Ali Dede olmasa da Mehmet Teoman’ın uzun süre bir yere çakılıp kalacağı yokmuş. İşleri de pat diye bırakıyor, kitapta epey yer tutan -ve tabii ki en eğlenceli kısımlar olan- aşklar da bir anda bitiveriyor. Ve bir bakıyoruz Mehmet Teoman yola düşmüş. Aşk acısı çekince kendisini yola vuruyor. Nükhet Duru’yla mesela, onun gönlünün başkasına kaydığını hissettiğinde çıkardığı kavgaları anlatıyor, sonra onun için yaptığını söylediği kırmızı panjurlu, çam kokulu evden küçük bir çantayla çıkıp gidiyor. Ne demişti; “Beni benimle bırak giderken / Başka bir şey istemem ayrılırken”. Ya da Ayşegül Aldinç ile evlilikleri kötü gidince Aldinç bir süre için annesinin evine gidiyor. Mehmet Teoman bir akşam eve bir geliyor, buzdolabı dışında ev tamtakır. Evet, “Eşyalar toplanmış seninle birlikte”.

Tabii bunlar hikâyenin bu tarafından anlatılanlar, diğer taraflar konuşsa hangi “anılar saçılır odaya, her yere”, bilemiyoruz. Neslihan Yargıcı mesela Assos’a yola çıkacaklarken gece yarısı çantadan onun eşyalarını çıkartıp motora atlayıp kaçan bir sevgiliyi belki başka türlü anlatırdı. Ama nihayetinde Mehmet Teoman’ın cephesinde acayip maceralı bir hayat, hapisler ve vurulmalar da eksik olmayan bir heyecan fırtınası, insanın içini o yıllara özlemle dolduran rengârenk bir eğlence hayatı, bolca müzik, sürekli işle karışan aşklar, başucumuzdan kaldıramadığımız albümler, unutulmaz şarkılar var.

Metin Solmaz nehir söyleşilerde çokça yapıldığı gibi “Benim konuyla ve sizinle ilgili mühim tespitlerim var, bir onları aktarayım, bakalım siz de katılıyor musunuz?”a soyunmamış, kısa kısa sormuş, pas verip çekilmiş. Bu yüzden de kolay okunur ve samimi bir kitap olmuş. Belli ki karşısındaki insanı tanıyor ve seviyor, onlar bir derin sohbette, sen de bir sandalye çekip yanlarına ilişmişsin gibi.

Yazının devamı...

Venüs’ün Akademisi’nden sinema dersleri

22 Mart 2021

Hayatın çeşitli alanlarında kadının varlığını, temsilini, ismini, cismini nasıl artırabilir, nasıl daha görünür kılabiliriz sorusu başlı başına cevabını da içeriyor aslında: “Yok saymayarak”. Misal sinema. Senin “kadın filmi”, “kadın hikayesi” diye bir tür icat edip özel olarak “nasıl daha fazla kadın filmi çekilir?” diye dertlenmene ve onun da en iyisini erkeklerin çekeceği sonucuna varmana hiç gerek yok. Sektörü bir “oğlanlar kulübü” olarak görmekten vazgeçmek başlangıç için yeterli. Tarih şahane filmler çekmiş kadın yönetmenlerle dolu, sadece biz çok azını biliyoruz. Neden? Anlatılmadı, özel seçkiler dışında gösterilmedi, hatırlanmadı. Ama öğrenmek için hiçbir zaman geç değil.

Şu anda Kundura Sinema’da (Kundurama - https://kundurama.beykozkundura.com/) mücevher değerinde, 15 saatlik bir belgesel gösteriliyor: İngiliz yönetmen ve sinema eleştirmeni Marc Cousins’ın 2019’da Toronto Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan “Women Make Film”i. Beş bölüm halinde ve 12 Nisan’a kadar ücretsiz olarak. 15 saat hiç gözünüzü korkutmasın, son derece akıcı, dinamik, anlaşılır ve keyifle izlenir derslerin verildiği bir sinema okulu gibi düşünün. Ama bütün hocalar kadın. Agnes Varda, Jane Campion, Kathryn Bigelow gibi adını çok duyduğumuz yönetmenler de var aralarında, belki bugüne kadar hiç duymadıklarımız da. 200’e yakın kadın. Farklı zamanlarda yaşamışlar, dünyanın dört bir yanından hikayeler anlatmışlar.

Aklınıza hemen ne güçlüklerle karşılaştıkları, mücadelelerle dolu hayat hikayeleri, kadın oldukları için karşılaştıkları ayrımcılıklar gelmesin. Bu değil filmin derdi. İlk bölümde anlatıcılığı üstlenen Tilda Swinton’dan aktarırsak “Yönetmenlerin hayatları hakkında değil bu film. Kronolojik bir tarih değil, kadın yönetmenlerin erkeklerden ne farkı olduğuna dair bir analiz değil, en iyi filmler listesinden de çıkmadı. Belgeselimiz filmler, sahneler hakkında pratik sorulara cevap veriyor.”

Yani biz iyi bir filmin açılış sahnesi nasıl olur, karakterler nasıl tanıtılır, filmin atmosferi nasıl belirlenir, inandırıcılık nasıl sağlanır gibi sorulara cevap arıyor ve buluyoruz. Ama bunu uzun uzun konuşan kafalar anlatmıyor bize, hiçbir uzman oturup analiz etmiyor, bire bir kadın yönetmenlerin filmlerinden sahneler izliyor ve arada sırada anlatıcının sesini duyuyoruz. Anlatıcılar filmin yürütücü yapım- cılığını da üstlenen Tilda Swinton dışında Jane Fonda, Thandie Newton, Debra Winger gibi oyuncular. Onlarla birlikte çıkılan 15 saatlik bir yolculuk bu. İster tamamına katılın ister kırk başlık içinden ilginizi çekenleri seçip izleyin.

Yine Swinton’ın  deyişiyle “İhmal ederek cinsiyetçilik yapan” sinema tarihinde ne kadar çok kadın yönetmenin ne kadar az bilinen, farklı, çeşitli, renkli, ustalıkla çekilmiş, hayret uyandıran, çağının çok ötesinde filmi olduğuna hayret edeceğinizi tahmin ediyorum, benim gibi. Ve tam Ukraynalı Sovyet yönetmen Kira Muratova’nın (1934-2018) şaşırtıcı filmlerinden birine “Neredeyse Lynchvari” diye iltifat edecekken neden “Muratovavari” demediğimizi düşüneceğinizi mesela.

Tek üzüntüm Çin’den İran’a, Bulgaristan’dan Tunus’a muhtelif coğrafyalardan 180 küsur yönetmenin arasında “Mustang” ile Deniz Gamze Ergüven dışında Türkiye’den kimseyi görememek oldu.

Sinema tarihinin ‘edepsiz kadınlar’ı

Yazının devamı...

Film gibi 40 yıl

18 Mart 2021

Nisan ayı demek İstanbul Film Festivali demektir. “Sinema günlerinin başlamasını” sevinçle karşılayan bir ailede büyümüş bir çocuk olarak neredeyse kendimi bildim bileli mevcut bu bilgi bende. Şöyle bir düşününce bir sürü görüntü geliyor gözümün önüne. Ablamın çantasında daha çıktığı gün beliren festival kitapçığı ile çizelgesi (Emek, Sinepop ya da Atlas gişesinden alınırdı, özenle incelenir, ona göre plan program yapılırdı), annemlerin iş çıkışında bazen beni de götürdükleri filmler, iki film arasında yemek yediğimiz Bab Kafeterya. Lisede başlayan kendi festival maceralarım, bir günde en fazla filmi kim izleyecek yarışmaları, bilet almak için AKM önünde sabahlamalar, ortaklaşa doldurulan formlar, “Bakalım bu filme bilet çıkacak mı, çıkmayacak mı” heyecanlı bekleyişleri, okulu kırıp gittiğimiz filmde annemle babama yakalanmalar, Kaktüs’te, Pia Sarı Kahve’de, Caffinet’de, Caddei Kebir’de iki film arasında içilen, hepimizin eleştirmen kesildiği kahveler, çaylar. Bütün bu hatıraları da sarmalayan sapsarı, canlı bir ışık var nedense.  Neden olduğu belli tabii aslında, nisan ayı, günlük güneşlik hava ve biz karanlık sinema salonlarındayız. Bir çıkıyoruz, gün ışığı kamaştırıyor gözümüzü. Benim için tam budur festivalin hissi. Ya Atlas’ın ya Emek’in kapısından çıktığım an gözümü alan ve yüzümü ısıtan güneş.

Bütün bunların hayatımızdan nasıl birer birer çıktığını kırk yıl daha konuşabiliriz maalesef. Ama neyin “kaldığına” bakarsak, İKSV’nin düzenlediği İstanbul Film Festivali 40 yaşına gelmiş ve hâlâ ayakta, bir kez daha nisan demek festival demek olacak. Onlar “FilmGibi40Yıl” etiketini kullanmışlar, benim festivale dair kendi filmim de böyle bir şeydi. İçinden Pasolini’ler, Bergman’lar, Rohmer’ler, Kieslowski’ler, Greenaway’ler geçen, keşiflerle dolu bir film.

Bugüne gelirsek, 40. festival pek çok şey gibi şakalara da hasret kaldığımız bir dönemin orta yerinde, 1 Nisan’da filmonline.iksv.org adresinde çevrimiçi olarak başlayacak önce. Buna mayıs-haziran aylarında sinema salonları ve açık hava sineması eklenecek. 20-29 Mayıs arası ulusal yarışmalara, 18-29 Haziran’da Uluslararası Yarışma’ya kavuşacağız. Yine bildiğimiz ve bilmediğimiz yönetmenler, klasikler, yeni keşifler, başyapıtlar, kült filmler izleyeceğiz. Güzel yani, güneş bir göstermeye başladı yüzünü sanki.

Şahane afişlerin tasarımcısı

Geçmişe dönünce unutamadığım festival afişlerini de hatırladım. Bu yılkilere de özellikle bayıldım. Festivalin 40 yıldır sinema sanatçılarını, yönetmenleri ve izleyicileri birleştiren yapısından ilham alan üç farklı afişi Londra’da yaşayan kolaj sanatçısı Selman Hoşgör tasarlamış. Claire Denis ile Şener Şen’in, Agnes Varda ile Cüneyt Arkın’ın, Alfred Hitchcock ile Türkan Şoray’ın yüzlerini birbiri içine geçiren afişler bunlar. Sonra gittim, Apple’dan Bulgari’ye dünyaca ünlü markalara, The Economist’ten Vogue’a, GQ’dan The Guardian’a pek çok yayına kolajlar tasarlayan Selman Hoşgör’ün sitesinde (http://www.selman-hosgor.com/) diğer işleri arasında kayboldum. 1987 doğumlu. Kadir Has Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünde lisans eğitimini tamamlamış, Londra Central Saint Martins’de illüstrasyon ve tipografi üzerine eğitim almış. İnanılmaz şaşırtıcı, yaratıcı ve rengârenk bir dünyası var, takip etmenizi öneririm.

 

Yazının devamı...

Mükemmel uyumun peşinde

15 Mart 2021

Romantik komedilerin hemen hemen her kız çocuğunun hayatını etkilediği, ya da daha gerçekçi ifade etmek gerekirse her kız çocuğunu zaman kaybettirecek hayallere sürüklediği bir dönem olur. Hele 90’larda bütün o Meg Ryan’ların, Julia Roberts’ların, Hugh Grant’lerin cirit attığı tozpembe dünyayı izleyerek büyüdüysen hayatı da gerçek aşkı bulduğun an başlayacak olan bir macera olarak görmen işten değil. O halde ilk ve tek hedefimiz ne? Mükemmel uyumu yakalayacağımız öteki yarımızı bulmak. O kutlu güne kadar eksiğiz, yarımız, acınası haldeyiz. Ama umudumuz var, ruh eşimiz bizi bir yerlerde beklemekte, onu bulduğumuz an sonsuz mutluluğun kapıları açılacak önümüzde ve “dünya evine” gireceğiz. Bu sırada içinde yaşadığımız saadet yuvasında en iyi ihtimalle birbirine fazla bulaşmadan yaşayıp giden anne babaya bakıp hiç şüphelenmiyor olmamız da enteresan. “Mükemmel uyum buysa çok mersi, almayayım ben” demiyoruz, hala bir şey ya da neredeyse her şey bizi bunu hayal etmeye zorluyor. Neyse ki şimdiki nesil daha çok bilimkurgularla, polisiyelerle, psikolojik gerilimlerle falan haşır neşir de o kadar karışmıyor kafaları. Hugh Grant’i de beyaz atlı prens olarak değil Nicole Kidman’ın “The Undoing”deki hiç de göründüğü gibi olmayan sorunlu kocası olarak tanıyor olmaları kuvvetle muhtemel.

Cihangir Akademi’nin Pınar Göktaş’ın yazıp oynadığı, Şule Ateş’in yönettiği oyunu “Böyle Şeyler Yalnızca Filmlerde Olur” ise onu tam da en romantik, en mükemmel, en rüyalara layık olduğu dönemde; 1999 yapımı “Notting Hill”de izlemiş bir ergenin büyüme hikâyesini anlatıyor. Julia Roberts ile Hugh Grant’in arasındaki “mükemmel uyum”dan etkilenerek kendi Hugh Grant’ini arama hikâyesi de diyebiliriz. Henüz 12 yaşında olduğu için ilk mükemmel sevgili adayını beden eğitimi dersinde amuda kalkarak tavlamaya çalışıyor, sonrasında metalci dinleyenle metalci, devrimciyle en devrimci olarak istikrarlı bir şekilde çalışmalarını sürdürüyor. Hep bir şekilde hüsrana uğradığını ama gerçek bir savaşçı gibi yılmadığını söylememe gerek yok herhalde. Bu sırada bir yandan bir kız çocuğunun büyüyüp hayatı, kendisini, bedenini ve cinselliği keşfedişine tanık oluyoruz. Samsun’da başlayıp İstanbul’daki konservatuvar yıllarında devam eden yolculuğa gerdan kırıp bel büken stardan çaktırmadan durmuş oturmuş aile babasına evrilmekte olan Tarkan’ın şarkıları eşlik ediyor.

Pınar Göktaş’ın pandemi öncesinde başlayan tek kişilik gösterisini 8 Mart haftasında YeniPerform’da Zoom’dan izleme imkânı buldum. Önce şunu söylemek isterim ki umarım çevrimiçi  sonra da yine sahnede tabii - olarak seyirciyle buluşmaya devam eder. Çünkü ha bire kadınlara dair doğru bilinen yanlışları düzeltmeye çalışmaktan canımızın çıktığı bir dönemde böyle cesur, samimi bir tanıklık şahane bir şey. Hayır, ideal eşini bulup evlenmek bir mutluluk yolu değil, hayır, kadınların dünyaya gelme amacı eş ve anne olmak değil, seçilecek pek çok başka yol var erkekler için olduğu kadar kadınlar için de. Böyle söyleyince çok kuru kalıyor işte. Hâlbuki Pınar Göktaş öyle tatlı, öyle komik anlatıyor ki hem bir kadın olarak kendinle bir sürü paralellik kuruyorsun hem de içten içe düşünüyorsun, o ille de uyum yakalayacağım diye inat edilen zamanda neler yapılabilirdi? Pınar Göktaş oyun yazmış işte. Çok da güzel olmuş, bazı şeylerin bağırıp çağırmadan, öfkelenmeden, erkeklere de sopa sallamadan söylenmesi daha etkili oluyor. Kadınların isteseler de anlayamayacakları birer muamma olduğuna inanarak işin kolayına kaçan erkeklerin de izlemesinde fayda var yani. Göreceksiniz hiç zor değil, hem de eğlenceli.

Yazının devamı...

Karantina günlerinde suç komedisi

11 Mart 2021

Bütün sırlarımızı sorgusuz sualsiz dijital dünyanın güvensiz ellerine teslim ettiğimiz şu devirde “Şunu da kimse bilmiyordur canım” diyebileceğimiz gizli kalmış bir şeyimiz yok çok şükür. Attığımız adım kayıt altına alınıyor, kim bilir günde kaç gizli kamerada yüzümüz, kaç internet sitesinde izimiz kalıyor. E biz de melek değiliz, en azından şurada bir yalan söylemiş, burada birinin ayağını kaydırmış olmamız kuvvetle muhtemel. Özetle, bir gün biri çıkıp, “Senin ne suçlar işlediğini biliyorum” dese aklımıza muhtemelen bir dizi irili ufaklı suç, olmadı kabahat ihtimali gelir ve “Yok canım, mümkün değil” deyip huzur içinde arkamıza yaslanamayız.

Reha Erdem’in “karantina komedisi” “Seni Buldum Ya!”nın iki karakteri Felek ile Kerim, içimizde besleyip büyüttüğümüz suçluluk duygusu ile her an birilerinin bizi izliyor olma ihtimalinden ve tabii pandeminin insanları iyice cendereye alan atmosferinden güç alarak bir vurgun yöntemi buluyorlar. Milletin bilgisayarında bir anda zuhur edip kendilerini 4. Daire’nin yetkilisi olarak tanıtacaklar, onlara “Bak elimde dosyan var, her şey burada yazılı. Hatırla işte hani o gün...” diyerek suçlarını itiraf ettirecekler, sonra da o suçları silmenin yolunu önerecekler. Bir tür çevrimiçi günah çıkartma şebekesi. Tabii ki karşılarına türlü türlü insan çıkıyor, kimin av kimin avcı olduğu karışıyor neticede.

13 Mart’ta MUBİ’de gösterime girecek olan “Seni Buldum Ya!” karantina dönemine dair, karantina koşullarında yapılmış bir ilk film. Reha Erdem “evde tıkılı kalma” dönemi uzadıkça, film çekmek için belirsiz bir süre daha bekleyeceğine kolları sıvayıp böyle bir “deneme”ye girişmiş. Nasıl olabilmiş bu? Tabii ki bütün toplantılarımızın, arkadaş buluşma- larımızın, yeme içmelerimizin yeni mecrası Zoom marifetiyle. Bütün oyuncular ki -önce onay aldığı için onları hayal ederek yazdığını söylediği Serkan Keskin, Nihal Yalçın, Bülent Emin Yarar, Ezgi Mola, Taner Birsel, Tilbe Saran, Esra Bezen Bilgin, Tansu Biçer ve Ecem Uzun’dan oluşan bir ‘rüya takım’ı var filmin- kendi mekânlarında, kendi ışıkları, kendi kostümleriyle bilgisayar ekranındaki Reha Erdem’e karşı oynamışlar. “Bu kadar iyi oyuncu bir araya nasıl geldi, çalışması kolay oldu mu?” ve bunun gibi soruların cevabı Erdem’in Hürriyet’te Uğur Vardan’a verdiği söyleşideki cevabında: “Belki de dünyanın en huzurlu setiydi, sadece yönetmen ve bir oyuncu!”

Film bir yandan Serkan Keskin’in oynadığı Felek’in oyun oynamaya çalıştığı kişilerle ilişkilerini anlatırken, bir yandan da pandemi zamanı İstanbul’un boş sokaklarında, caddelerinde, apartman pencerelerinde dolaştırıyor seyirciyi. Bilgisayarlarımıza sığdırdığımız hayatımızda neler varsa; muhtelif entrika, korku ve endişe, kahkaha, aşk, müzik, hatta dans bile eksik değil. Bu değerli oyuncu kadrosunu bu dönemde bir arada, inandıkları bir işin içinde görmek başlı başına bir armağan. Serkan Keskin ile Nihal Yalçın’ın arasındaki hikâye çok eğlenceli, Ezgi Mola’nın terapi seansları çok matrak, film de bütünüyle tam şu son bir seneki ruh halimiz gibi. İnişli çıkışlı, biraz tuhaf, biraz komik, filmin adını aldığı ve Neşe Karaböcek’in sesinden bayıla bayıla dinlediğimiz Orhan Gencebay şarkısında dediği gibi; “Hem gerçek hem rüya.”

Yazının devamı...

Çok şey mi istiyoruz?

8 Mart 2021

Çok şey mi istiyoruz acaba? Tüm dünyada kutlanan bir günü, biz Türkiye’de yaşayan kadınlar da normal bir “kutlama” olarak yaşamak istiyoruz. Kimseden pırlanta, kırmızı karanfil, mor menekşe, efendim “cinsi latif” güzellemeleri, bugüne özel indirimler, sürpriz hediyeler falan beklemiyoruz. Erkekler tarafından katledilen kadınların çetelesini tutmadığımız (65 günde 68 kadın), tecavüzcüler, katiller, failler olanca özgüvenleriyle sokaklarda dolaşamasın diye adliye kapılarında beklemediğimiz, evden işe her alanda istismar edilmediğimiz, erkeklerle eşit haklara sahip olduğumuz, “Kadına Şiddete Hayır” etiketini eklemeden sosyal medya paylaşımı yapabildiğimiz ve bütün bunlar sürdüğü için hakkımızı ararken yerlerde sürüklenmediğimiz, sıradan bir 8 Mart’tan söz ediyorum.

Ama biz bir Dünya Kadınlar Günü’ne daha kanımızı donduran görüntülerle giriyoruz. Samsun’da İbrahim Zarap denen adamın (Bakınız “adam gibi” diye övgü niyetine önümüze sürülüp duran “adam” burada yerli yerinde kullanılmıştır) üç yıl önce boşandığı kadını tekmelerle dövdüğü, kafasını betona vurduğu video uzun süre hepimizin kâbusu olmaya devam edecek. “Bu görüntüleri yaymayalım” demek isterdim ama maalesef özellikle kadına şiddet vakalarında ancak gözümüzün gördüğüne inanmak gibi bir özelliğimiz var. Başka pek çok konuda uyanmayan şüpheciliğimiz, araştırmacı ruhumuz bir kadın cinayeti, bir taciz vakası olduğunda hemen devreye giriyor. “Yapmış mı sahiden?”den “Tamam yapmış ama sebebi neymiş acaba?”ya uzanan bir dizi sorumuz oluyor. Sanki vahşetin bir sebebi olabilirmiş gibi. Ama videoyu görünce aklımız başımıza geliyor işte. Hayal edebileceğimizden çok daha korkunç gerçek. Bakın, o dövülen kadının yanında çığlıklar atan küçücük bir kız çocuğu var. O adamın çocuğu. Muhtemelen hayatı boyunca bu görüntüleri unutamayacak. Hadi “Bilinmeyen bir sebepten tartışma başladı” diye yazdınız, bu “cinnete” kadının yol açtığı bir gerekçe aradınız, adamın kendi çocuğuna bunu yaşatmasına da kabul edilebilir bir sebep bulabilecek misiniz acaba?

“Siz de abartıyorsunuz, bütün erkekler katil mi?” diye isyan edenler, “Erkek düşmanlığının sonu fena” diye yazıp çizenler, hâlâ “Aile içinde ne yaşandığını bilemeyiz” ezberine sığınanlar, işte bu yaşanıyor. Dört duvar arasında kaldığı için görememiştiniz, kadın şikâyet ettiğinde inanamamıştınız, adama iki öğüt verip eve yollamıştınız ya (İbrahim Zarap da defalarca şikâyet edilip ceza almayanlardan), gözünüzle gördünüz, sanırım şimdi inanabilirsiniz. Kadınlar kendilerini can havliyle karakola attığında yıkılmasın diye geri gönderdiğiniz yuvalarda olan bu.

Son olarak iki iyi haber: İbrahim Zarap tutuklandı, o dehşeti yaşayan kadın hastanede ama şans eseri şu anda hayati tehlikesi yok, daha önce defalarca şikâyet ettiği adamın artık dört duvar arasından çıkmamasından başka isteği de. O görüntüleri izleyen kimse İbrahim Zarap’ın öldürme amaçlı hareket ettiğinden şüphe edemez herhalde. Bilmiyorum ki umutlanarak girebilir miyiz 8 Mart’a? “Türkiye’yi ayaklandıran görüntüler” kalıcı sonuçlara yol açar mı mesela? Ayaklanan Türkiye bu sefer iki günde unutup oturmamayı başarır mı?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olur mu?

Yazının devamı...