Nostaljik zulüm

23 Aralık 2019

Bu fayton konusunun nasıl bu derece çözülemez hale geldiğini anlamak mümkün değil. Atlar ölüyor, çoğundan haberimiz bile olmuyor, denize ya da bir çukura atılıveriyorlar. Ayrıca yaşarken de ölümden beter bir hayatları var. Bizim narin ve pek kıymetli ayaklarımızla çıkmaya üşendiğimiz yokuşları o kemikleri sayılan halleriyle, sırtlarında dört kişi taşıyarak tırmanıyorlar. Cehennem sıcaklarında kan ter içinde koşturuldukları yetmiyor, bir de sürekli kamçı şaklıyor tepelerinde. Hangi canlının bir diğerine bunu yapmaya hakkı var? O hayvancıkların halini göre göre çektikleri arabaya binip bir de buna “keyif” demek nasıl mümkün olabilir? Bu insan ne kadar acımasız bir varlık.

Şimdi sağlık taramasında ruam hastalığı tespit edildiği için seksen bir tanesi birden öldürüldü de bir dikkatimizi çekti konu. Hâlbuki Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül göreve başladığından beri ondan bu konuyu çözmesi bekleniyordu. Yıllardır oturmuş bir sistemin sorumluluğunu bir kişiye yüklemek doğru değil tabii ama artık birinin elini taşın altına koymasının vakti gelip de geçmemiş miydi?

Geldiğimiz noktada Kaymakamlık açıklama yaparak fayton seferlerinin üç aylığına durdurulduğunu açıkladı, adaya hayvan girişi yasaklandı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hayvan hakları aktivistleriyle görüştü ve Adalar’da faytonların yerine elektrikli araçlar getirileceğini açıkladı. Atların yük ve eşya taşımayacağını bildirdi. Nihayet güzel gelişmeler. Gelgelelim, “simgesel olarak” belli bir rotada atlı faytonculuk yapılacağını da ekledi. Neden? Başka bir canlıyı sömürme, ona zulmetme üzerine kurulu bir şeye toptan karşı çıkmak neden bu kadar zor? Ayrıca nasıl olacak, sayı kaçla sınırlı tutulacak? Yarın öbür gün “Yetmiyor bu sayı efendim” deyip üçer beşer artırılacağını tahmin etmek hiç zor değil. Kaldı ki o “simgesel” atların kabahati ne?

Söze başlarken “neden çözülemediğini anlamak mümkün değil” demiştim ama aslında gayet mümkün tabii. Nasıl müşterinin Uber’i tercih etme hakkı karşısında kaba kuvvet kazandıysa, Adalar’da da canlı hayatına karşı sürekli öfkeli faytoncular kazanıyor. Bu sefer de önce arabalarını kendilerinin çektiği bir eylem yaptılar, “atsız fayton olmaz” sloganıyla, ardından da atları adaya salma tehdit kartını çıkardılar. İstanbul Faytoncular Odası Başkanı Hıdır Ünal, basın açıklaması yaptı ve “Bu iş çözülene kadar açlık grevi yapacağız. Tüm atların da yularlarını alıp adaya serbest şekilde bırakacağız. Artık kimin bahçesine girerse girsin” dedi.

Muhtemelen konu gene dönüp dolaşıp “bu aileler aç mı kalsın?” noktasına gelecek, “hayır, onlar aç kalmasın, atlar işkence çeksin ve ölsün” çözümüne dönülecek. Hayvanların çektiği çileye karşı çıkanlar da gene gerçekçi olmamakla, imkânsız bir şey istemekle, hatta “insan sevmemekle” suçlanacak, zaten suçlanıyor da şu anda.

“Efendim, Adalar’ın kültüründe var fayton” argümanı da eksik kalmayacak tabii. Sanki her alanda bütün değerlerimizi yaşatıyormuşuz da, atlardan vazgeçersek kültürel erozyona uğrayacakmışız gibi. 

Yanılıyor olmayı çok istiyorum, umarım bu sefer gerçekten “nostalji” kisvesi altında pazarlanan şu zulmün son bulacağı noktaya gelmişizdir.

Yazının devamı...

Bir şey de yerinde kalsa

19 Aralık 2019

Bu gerçekten çok fena bir şeymiş. İnsanın ilk gençliğinin -aslında sonrasının da- geçtiği semtte o yıllara dair tek bir iz bulamaması. Hani bir sabah uyanmışsın da kendini “Ahh Belinda” türü bir kâbusun içinde bulmuşsun gibi. Birileri bütün hayatını çalmış gibi. Şurada şunu yapardık, burada falancayla buluşurduk diye anlatacaksın, hiçbiri yok.

Bu gerçekten çok fena bir şeymiş. İnsanın ilk gençliğinin -aslında sonrasının da- geçtiği semtte o yıllara dair tek bir iz bulamaması. Hani bir sabah uyanmışsın da kendini “Ahh Belinda” türü bir kâbusun içinde bulmuşsun gibi. Birileri bütün hayatını çalmış gibi. Şurada şunu yapardık, burada falancayla buluşurduk diye anlatacaksın, hiçbiri yok.

Bundan sonrası ister istemez “nostalji” kokacak, halbuki o kadar da tarih ötesi çağlardan bildirmiyorum. “Biz Beyoğlu’na takım elbisesiz çıkmazdık” dönemi değil yani sözünü ettiğim.

Galatasaray Lisesi’nde okurken zil çaldığı gibi soluğu Bab Kafeterya’da alırdık. Beyoğlu’ndaki diğer liselerin öğrencileri de orada olurdu, haliyle kızlarla oğlanların bakıştığı, juke box’a para atarak birbirine şarkıyla mesaj yolladığı, sosisli sandviçinin benzeri olmayan bir fast food restoranıydı. Sahibi her birimizi tanır, çaktırmadan korur, kollardı. Elimizde sigara gördüğünde kırmadan azarladığını bile hatırlarım.

Yazının devamı...

Sinkaflı sözler ve iç dünyadaki kurgu

16 Aralık 2019

Toplumun başına bela olan konuların örtbas edilerek değil daha çok konuşularak çözülebileceğine olan inancımı çok sık dile getiriyorum. Herhalde bir kez daha cümle içinde kullanarak çözüme ufak bir katkım olur umuduyla.

Kadına şiddet uygulanan, kadınların patır patır öldürüldüğü bir coğrafyada yaşıyorsak, her cinayeti münferit diye adlandırmanın kimseye bir faydası yok yani. Aslında var; katile ve potansiyel katillere var. Biz her kadın cinayetine kılıf biçtiğimizde yenilerine alan açıyoruz. Birileri çıkıp bunu yüzümüze vurduğunda ise yeni kılıflar uydurmak zorlaşıyor. Biliyoruz ki gün gelip hesap dönebilir.

Dün bir haber vardı Demirören Haber Ajansı’nın geçtiği, Hümeyra Pardeli imzalı. Kars’ın Sarıkamış ilçesinde 33 yaşındaki Barış Alkan, sekiz aylık hamile olan eşi Sezen Alkan’ı baş, boyun ve sırt bölgesinden defalarca bıçaklamış. 23 yaşındaki kadın hayatını kaybetmiş, bebeği sezaryenle alınarak yaşatılabilmiş.

Kars 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Barış Alkan, cezai ehliyetinin tam olduğuna dair rapor da aldıktan sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Üstelik iyi hal indirimi de uygulanmadan.  

Bunun “üstelik” diye eklenecek yanı ne, diye sorabilirsiniz. Herhalde uygulanmayacak ve elbette ki hamile bir kadını bile isteye öldüren birine müebbet hapis cezası verilecek, öyle değil mi?

Ama işte öyle olmuyor genelde. Ve nasıl “olmadığını” da bu davada görüyoruz aslında. Suçluya verilen indirimsiz ceza, iki kadın üye hâkimin “oy çokluğuyla” veriliyor. Oy birliğiyle değil, zira erkek olan mahkeme başkanının karara itirazı var. Ne diyor? “Haksız tahrik indirimi uygulanmalı” diyor. Neye dayanarak diyor? Sanığın annesiyle babasının ifadelerinde yer alan “Maktulün sanığa sinkaflı sözler sarf ettiği” iddiasına.

Çocuklarını kurtarmaya çalışan bir anne babanın sonradan değiştirdikleri ifadelerinde söylenenlerin delil kabul edilmesinin tuhaflığı bir yana, “sinkaflı konuşmanın” Hâkim Bey’in nazarında cinayet sebebi olabileceğini görüyoruz bu durumda. Pardon, tek başına bu değil, “Sanığın maktulün kendisini aldattığına yönelik kendi iç dünyasındaki kurgusunun bu sinkaflı sözlerin tesiriyle birleşmesi neticesinde” gerçekleşmiş bu “eylem”. Yani defalarca bıçaklayarak öldürme eylemi.

Gerçekten anlamaya çalışıyorum, ortada 23 yaşında, tam olarak hayatının baharında, kucağına çocuğunu almak üzere olan bir genç kadın var; mezara girmiş. Zavallı bir bebek bakımevinde anasız babasız başlamış hayata. İnsanın içinden bu üçlü arasından empati kurmak için “kendi iç dünyasında aldatıldığına dair kurgular oluşturan” bir katili seçmek nasıl geliyor? Bunun diğer “kurgu sahiplerine” verip durduğu cesaretin sorumlusu kim?

Yazının devamı...

Serçe bir kez daha havalanıyor

13 Aralık 2019

Edith Piaf’ın hayatını anlatan “Kaldırım Serçesi”, yaklaşık 40 yıl sonra yeniden sahnede. Altıdan Sonra Tiyatro yapımı oyun, Başar Sabuncu ve Gülriz Sururi’ye saygı duruşu niteliği de taşıyorDiyebilirim ki ben Edith Piaf’ı Gülriz Sururi’yle tanıdım. Tamam, eşi benzeri görülmemiş bir sesi olduğunu ve birkaç şarkısını biliyordum ama o ciğerden sökülüp gelen sesin arkasında nasıl trajedilerle dolu bir ömür olduğunu “Kaldırım Serçesi”nden öğrendim. Başar Sabuncu’nun yazıp yönettiği oyunun TRT’de yayınlanan dizi versiyonundan. “Hiç, hiç mi hiç, ben pişman olmadım hiç” diye haykıran Gülriz Sururi’nin sesinden.
Ondan sonra bu bülbül sesli küçük kadını kim oynasa izlemek isterdin dense herhalde aklıma ilk gelecek isim Tülay Günal olurdu. Yiğit Sertdemir’in rejisiyle karşımıza çıkarsa da bu Gülriz Sururi ve Başar Sabuncu için hakkı verilmiş bir saygı duruşu olurdu, derdim. Nitekim oldu.
Önce oyunun yazım sürecinden söz etmek isterim, çünkü bence o çok etkileyici. Sene 1981, Gülriz Sururi’nin aklında Edith Piaf oynamak var. Londra’da ortalığı kasıp kavuran bir biyografi mevcut. Fakat çeviri için kapısını çaldıkları Sevgi Sanlı’nın önerisiyle, yeni bir metin yaratmaya karar veriyorlar. Başar Sabuncu, Piaf’ın can dostu Simone ‘Mômone’ Berteaut’nun kitabından yola çıkarak “Kaldırım Serçesi”ni yazıyor. Böylece ortaya Sururi’nin deyişiyle “İngilizlerin değil Türklerin Piaf’ı” çıkıyor. Şarkı sözlerinin birini Can Yücel, diğerlerini Başar Sabuncu ve Engin Cezzar çeviriyor Türkçeye. Kendisiyle özdeşleşecek “Hiç mi hiç”i ise Gülriz Sururi.

Sokakları evi bildi
Annesi babası tarafından terk edilmiş, üç yaşında geçirdiği menenjit yüzünden görmez olan gözleri dört yıl sonra açılmış, şarkı söylediği Pigalle sokaklarını evi bilen, on yedisinde doğurduğu çocuğu iki yıl sonra kaybeden Edith Giovalla Gassion’un büyük başarılar ve büyük düşüşlerle dolu 48 yıllık öyküsünü hayatına girip iz bırakan dostları, arkadaşları ve elbette dillere destan aşkları üzerinden anlatan bir oyun, “Kaldırım Serçesi”. Bir de hayatının her aşamasına eşlik eden şarkılarıyla.

Yazının devamı...

Muhabbetimizi artıran şarkılar

9 Aralık 2019

Bazı eserler vardır; kitap olur, albüm olur, film ya da dizi olur, size çok heyecan verir ve tam da bu yüzden bir türlü başlayamazsınız. Hakkını verebileceğiniz anı beklersiniz, çabuk tükenmesin, biraz daha sizinle kalsın istersiniz.

Memleketin en eğlenceli müzik yazılarını ve kitaplarını yazan Murat Meriç’in “Hayat Dudaklarda Mey” kitabı öyle oldu benim için. Yirmi yıla yakın ahbaplığımız var, her zaman dinlediği, çaldığı şarkıların hikâyelerini araştıran, anlatan, paylaşan biriydi, şimdi bu yılların birikiminden bir kitap daha çıkmış. Hem de iki ciltlik.

Bu kitapta “İnce sazdan fasıla nasıl geldik?” sorusunun peşine düşmüş, gide gide olayı  “muhabbet sırasında dinlenecek şarkılar” listesine dönüştürmüş ve her birinin hikâyelerini anlattığı bu şarkıları beş ana türe ayırarak önümüze koymuş: Alaturka, pop, arabesk, halk müziği ve rock. Toplam 213 şarkılık bir Murat Meriç seçkisi. Herkese genelde bir şarkılık hak tanınırken Müzeyyen Senar, Sezen Aksu, Müslüm Gürses, Neşet Ertaş ve Erkin Koray’a iltimas geçerek beşer şarkıyla anmış isimlerini. Zeki Müren’in ise kategoriler dışı, 10 şarkılık bir yeri var kitapta.

Overteam Yayınları’ndan (Yayın yönetmeni dostumuz Metin Solmaz’a selamlar olsun) çıkan kitapta müthiş bir emek, titizlik ve özen var. Farklı çizerlerin elinden çıkan illüstrasyonlarla iyice şenleniyor sayfalar. Bir şahane yanı daha var ayrıca, kitabın dinleme listesi Spotify’da mevcut. Dilerseniz açıp muhabbet-lerinize eşlikçi kılabilirsiniz. Ama daha da güzeli, her şarkının sayfasına geldiğinizde ilk satırdaki ‘karekodu’ okutarak o şarkıyı dinleyebilirsiniz. Daha dört başı mamur bir okuma deneyimi olabilir mi? Tam yılbaşı hediyesi almalık, toplanıp toplanıp dinlemelik, şarkılardan fal tutmalık bir kitap.

“Hayat Dudaklarda Mey”, bir aya yakındır raflarda ama ondan bugün söz ediyor oluşumun bir sebebi daha var; kitap bu hafta Çiçek Pasajı’nda çok eğlenceli bir geceyle yolculuğunu taçlandırdı. Kitapta yer alan şarkıların bazılarını Ceylan Ertem’den, Ozbi’den, Gaye Su Akyol’dan ve Can Bonomo’dan dinledik. Cenk Erdoğan’ın şahane orkestrası eşliğinde Gaye Su Akyol’un “Haydar Haydar”ıyla Müzeyyen Senar’ı anmak, Can Bonomo’nun “Arapsaçı”nı ilk kez söyleyişine tanık olmak, Ozbi’nin “Sensiz Olmaz”ına şapka çıkarmak, “Kalbim Ege’de Kaldı” diyen Ceylan Ertem ile karşı sahile selam göndermek gibi fırsatlarımız oldu.

Yetmedi, Zeki Müren’in 88. doğum gününü On’lar A Capella topluluğunun seslendirdiği “Alkışlarla Yaşıyorum” ile kutladık. Her şeyden önemlisi, kederiyle, neşesiyle bu kadar çok renkli, çok sesli bir kültürün çocukları olduğumuz için şükrettik. Bu şarkılar hepimizin hayatına bir yaşta, bir yerinden sızmış, bir hikâyesine izini bırakmış, bir duygusuna tercüman olmuştu illa ki. Ve biz tam da o ortak noktadan değmekteydik, tutunmaktaydık birbirimize bir şekilde.

Yazının devamı...