Ön yargılara karşı sinema

17 Mart 2022

Bir festival birlikte anıldığı bir şehre ne kadar farklı bir anlam katabiliyor. Hani ne bileyim, “Nürnberg’e gidiyorum” dediğinde pek çok kişinin aklına ilk gelen “Nürnberg mahkemeleri” olabiliyor evet ama bu son derece şirin kentin adını duyunca aklına sinema gelenlerin sayısı da az değil. Özellikle sektörde. Çünkü iki ülke arasında kültür köprüsü kurmak amacıyla 1992’de yola çıkmış bir Türkiye-Almanya Film Festivali var ve bu yıl 26.’sı düzenleniyor.

Festivalin Başkanı Adil Kaya ve Yönetmeni Ayten Akyıldız, iki yıl önce Gazeteduvar için Soner Sert’e bir röportaj vermiş, Adil Kaya yola çıkış sebeplerini “korku” olarak belirtmişti. Almanya’da 90’ların başlarında yükselen milliyetçi dalganın, yabancı düşmanlığının altında yatan ön yargıları sanatla kırmak için Türkiye Sinema Günleri’ni başlatmıştı, Ayten Akyıldız ise festivalin önce seyircisi, sonra çalışanı, uzun zamandır da yöneticisiydi. Aynı ön yargıların Almanya’da yaşayan Türkiyelilerde de olduğunu gördüklerinde iki ülke sinemasını bir araya getiren bir festivalin çok daha etkili bir barış adımı olacağını düşünmüşlerdi. İki ülkenin kültürünü birbirine anlatan filmler gösteren festival böyle doğmuştu.

Şu anda InterForum Derneği ve Nürnberg Belediyesi KunstKulturQuartier iş birliğiyle düzenlenen 26. Türkiye-Almanya Film Festivali uzun metraj ve kısa metraj yarışmaları, yarışma dışı gösterimleri, sinema söyleşileri, Türkiye’den ve Almanya’dan çok sayıda konuğuyla dört başı mamur bir sinema buluşması olarak 10 günlük serüvenini yarılamış durumda. Açılış 11 Mart’ta Caner AlperMehmet Binay imzalı “Bergen” filmiyle oldu, festival 19 Mart’taki ödül töreniyle sona erecek. Bu yılın onu ödülü sahipleri Perihan Savaş, Ahmet Boyacıoğlu ve Claudia Tronnier.

Aşı sertifikasında çifte standart

 Hayatımızı her yanından sıkıştıran pandemi, yurt dışı seyahatleri konusunda da bir dolu soru işareti getirdi beraberinde. Gidebilecek miyiz, girebilecek miyiz, orada bizi neler bekliyor peki gibi bir dizi soruyla çıktım ben de yola. Ve ilginçtir, tek sorun yaşadığım an henüz kendi ülkemdeyken, uçağa binmemişken oldu. Bir havayolu çalışanı uçağa binerken aşı sertifikamı görmek istedi. Bunda tabii ki hiçbir sorun yok, zaten Hayat Eve Sığar’dan oluşturmuş, hem Health Pass hem Corona-Warn uygulamalarına yüklemişim, bu Almanya’da bir kafeye bile girebilmek için gerekli.

Sorun, benden önce geçen iki kişiden istenmeyen sertifikanın benden istenmesi. Onlara “Aşınız mı var, testiniz mi?” diye soruldu, “Aşı” cevabı yeterli görüldü. Ben “Aşı” dedim, “Göreyim” dedi. “Peki, öncekilerden neden istemediniz?” “Onlar Avrupa Birliği vatandaşı”. Enteresan değil mi, AB vatandaşının sözü yetiyor uçağa binmeye, Türkiye vatandaşının yetmiyor. Ben biraz söylenince de “Avrupa Birliği kurallarına göre uçuyoruz” gibi tuhaf bir açıklama yapıyor, ne alakası var acaba? “Kendi ülkenizin vatandaşının sözüne güvenmeyin, sözüne güvenilir insan AB vatandaşıdır” gibi bir kural mı var mesela?

Yazının devamı...

Acımasız bir intikam komedisi

14 Mart 2022

Olay 1989'da Kuzey İrlanda'da bir evde geçiyor. Beklenmedik bir anda kapı çalınıyor ve evde kendine göre şaşmayan kurallardan örülü bir düzen kurmuş olan Alannah (Funda Eryiğit) karşısında gene hiç beklemediği birini buluyor: Sekiz senedir hapiste olduğu için görmediği kız kardeşi Fianna (Hazar Ergüçlü). Önce kız kardeşinin dönüşünü müthiş bir tehdit olarak algılayıp kapıyı yüzüne kapatmaya çalışıyor. Fakat anlıyoruz ki Fianna kapıdan kovsan bacadan girecek pervasızlıkta bir insan. Nitekim kırdığı camdan atlayarak Alannah'ın ve kendisini henüz görmesek de ağırlığını her an hissettiğimiz babalarının hayatına bomba gibi düşüyor. Ama hani Şemsi-i Tebrizi'yi anarak "Belki de hayatının altı üstünden daha iyidir" dedirtebilecek türden bir bomba bu.

Alannah beraber büyüdükleri bu sevgisiz, hatta şiddet dolu evde tek başına dine (bir de üzgün olduğunda avuç avuç ağzına attığı cipslere) tutunarak yaşamış yıllardır. Yapı olarak taban tabana zıtmış gibi görünen kız kardeşinin tetiklemesiyle onun içinde de bir zamanlar var olan asi genç kız uyanıyor ve birlikte hayati bir ortak paydada buluşarak ortalığı yakıp yıkıyorlar. Kısaca artık kötürüm olduğu için etrafına çok da fazla zarar veremeyen ama gölgesi bile kanlarını dondurmaya yeten babalarına (Kubilay Tunçer) olan nefretleri olarak özetleyebiliriz bu "ortak payda"yı. Daha fazla detay oyunun sürprizini kaçıracaktır, halbuki gerçekten heyecan ve sürpriz dozu hayli yüksek bir oyunla karşı karşıyayız.

Çolpan İlhan - Sadri Alışık Tiyatrosu & Piu Entertainment yapımı "Timsah Ateşi", Zeynep Anacan'ın çevirisi, Mehmet Ergen'in rejisiyle buluşuyor seyirciyle. Oyun 2019'da Edinburgh Tiyatro Festivali'nde sahnelendiğinde The Guardian'da hakkında "Feministler için Tarantino" başlığı atılmış. Zaten bu tanımdan ve Funda Eryiğit ile Hazar Ergüçlü'nün ellerinde testere, kan revan içinde çekilmiş fotoğraflarından ne tür bir intikam hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu tahmin etmek güç değil. Ama seyirciye epey güleceği, eğlenceli bir (arayla birlikte) iki saat vadettiğini eklemek lazım. Her zaman iyi bir oyuncu olan Funda Eryiğit'in sahnede daha da başka bir ışığa sahip olduğunu, mizah duygusunun çok yüksek olduğunu da. Yani bu oyun bu kadar güldürüyorsa bunda gözümüzün önünde dönüşüm geçiren Alannah'ta Eryiğit'in performansının payı büyük.

İlk kez tiyatro sahnesinde izlediğimiz Hazar Ergüçlü'yle de gittikçe acımasızlık dozunu yükselten iki kardeşte güzel bir uyum yakalamışlar. Önce yokluğu sonra varlığıyla olayın odağında bulunan sinir bozucu babada Kubilay Tunçer çok başarılı. Şiddet ve istismar mağduru iki kadının bu kez kurbandan çıkıp cellat rolüne büründüğü bir işi Mehmet Ergen'in bir intikam hikayesinden bu kadar kahkaha çıkaran rejisiyle izlemek beni (gördüğüm kadarıyla salondaki diğer seyircileri de) epey eğlendirdi. Tanıtım metninde dediği gibi "sürreal, grotesk bir kara komedi" ama içinde taşıdığı buz gibi gerçeklikle insanın içini bir ürpertmeyi de başarıyor.

Yazının devamı...

Evin içişleri bakanı

10 Mart 2022

"Bizim evde içişlerinden bizim hanım sorumludur”. Hatta daha öteye taşıyalım: “Bizim evin içişleri bakanı bizim hanımdır”. Ne şahane bir paye değil mi? Kocanızın gözünde “patron” sizsiniz. Bakan mertebesindesiniz, ötesi var mı? Sizin sözünüz geçiyor, kararları siz veriyorsunuz, o uyuyor. Nerede? Evin içinde. Sınırları belirli dört duvar arasında. Yani aslında bütün bu mühim “titr”leri kaldırıp özetlersek, bulaşıktan, çamaşırdan, evin temizliğinden siz sorumlusunuz, akşama ne yemek pişeceği gibi hayati kararları siz veriyorsunuz, çocuğun ev ödevlerini yapıp yapmadığının kontrolü bile sizde. Buyurun size dört başı mamur içişleri bakanlığı makamı.

Hiç duymadığım bir ifade elbette değildi ama hafta başında Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) tarafından Türkiye ofisinin ilk iyi niyet elçisi ilan edilen Demet Evgar “Çok gülünç ve romantik ifadeler bunlar” diye tatlı tatlı anlatırken çok daha net oluştu tablo kafamda. Öyle oluyor, o kadar içinize işliyor ki çocukluktan beri duyduğunuz kalıplar, garipsemez oluyorsunuz, düşünmüyorsunuz üstüne. Yani evet, “Dil değişirse dünya değişir” boş laf değil. Siz bir kadına iltifat edeceğim diye ona “Kadınlar çiçektir, kelebektir” falan dediğinizde, onu “başımızın tacı” gibi bir konuma yerleştirdiğinizde aynı anda eşitsizliğin kapısını açmış oluyorsunuz. Ya da işte kadını evin içişleri bakanı ilan ettiğinizde onun kendini gerçekleştirebileceği pek çok başka alanın kapısını kapatmış oluyorsunuz. Halbuki yine Demet Evgar’ın cümlelerinin devamında altını çizdiği gibi “Belki ona gerçek bir fırsat verilse
gerçekten içişleri bakanı olacak”.

8 Mart haftasının ilk gününde UN Women ile iki yıl sürecek iş birliklerini açıklayan Demet Evgar aynı anda “Ben Kadınım” kampanyasını da başlattıklarını duyurdu. “#BenKadınım” etiketiyle ilk yaptığı paylaşımda “Ben kadınım, eşitlik benim hakkım. Ben kadınım, öldürülmek istemiyorum. Ben kadınım, gücümün farkındayım. Değişiyorum ve dönüştürüyorum” diyordu. Bütün kadınları da bu etiket altında kendi hikâyelerini paylaşmaya çağırıyordu. Amaç, toplumun kadına biçtiği konumlara dair farkındalık yaratmak, kadınların potansiyellerinin farkına varmaları, şiddet ve ayrımcılığa karşı birlik olmaları. Neticede “Kadın kadının yurdudur” da boş laf değil, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” da.

***

‘Yargı’dan cinsiyet eşitliği dersi

Hazır dilden ve farkındalıktan söz etmişken, Kanal D’de yayınlanan “Yargı” dizisinde bu hafta şahane bir cinsiyet ayrımcılığı nedir ne değildir dersi vardı. Son bölümlerde diziye Şükran Ovalı’nın oynadığı dişli bir Savcı Derya karakteri girdi ve Pars Savcı (Mehmet Yılmaz Ak) onun çevresinde “koruyup kollama amaçlı” dört dönmekte. Son bölümde mafya bozuntusu bir ailenin Derya Savcı’nın başına bela olacağı, onun da “kadın başına” bunlarla başa çıkamayacağı gibi “iyi niyetlerle” gitti başsavcıdan dosyayı ondan alıp kendisine vermesini istedi. İki erkek kafa kafaya verip bunun en hayırlısı olduğuna karar verdiler. Herhalde dizinin en keyifli sahnesi de Derya Savcı’nın bunu öğrendiği an oldu. Gitti önce başsavcıya hesap sordu ve kurduğu “Çirkinleşebilirler, canınız sıkılmasın, zarar görmeyin istedim kadın başınıza” cümlesindeki çirkinliği yüzüne vurdu. Ardından da Pars’ın odasına girip “O içinizdeki cinsiyetçi bireyle bir yüzleşin. Sırf kadın olduğum için onlarla başa çıkamayacağım fikrine kapılıp beni koruma hakkını size kim verdi?” diye kükredi. Neticede olay Pars’ın düşünüp yaptığının ne anlama geldiğini fark ederek özür dilemesiyle sonuçlandı. Toplumsal cinsiyet eşitliği 101 bin tane 8 Mart kutlamasından daha anlamlı.

 

Yazının devamı...

Şiddet serbest, filmi yasak

7 Mart 2022

Geçen ay Dilber Ay’ın, bu ay Bergen’in hayat hikâyesini izledik -izliyoruz- sinemalarda. Her ikisi de karşılarına çıkan bir -ya da birkaç- erkek tarafından karartılmış hayatlar. Babasının, abisinin, kocalarının zulmü altında büyüyüp düşe kalka kendi yolunu çizen Dilber Ay bir yaştan sonra da olsa mutluluğu yakalayabilmişti. Bergen ise “Acıların kadını” olarak 30’unu doldurduğu yıl (1989) göçtü gitti bu dünyadan. Üstelik de adına ısrarla “aşk” denilen bir cinayete kurban giderek. “Aşk cinayeti”. Bir kadının kıskanan, öfkelenen, “tahrik olan” bir erkek tarafından katledilmesine verdiğimiz romantik ad.

Yıllar süren bekleyiş, değişen isimlerden sonra senaryosunu Sema Kaygusuz ve Yıldız Bayazıt’ın yazdığı, Caner Alper ve Mehmet Binay tarafından hayata geçirilen “Bergen” filminde Bergen’i Farah Zeynep Abdullah canlandırıyor. “Bergen” bu hafta  -8 Mart haftası- gösterime girdi. Sözde “aşk” uğruna evlendiği bir adam tarafından şiddet gören, sahneye çıktığı için yüzüne kezzap atılan, gözünü kaybeden, en sonunda da kurşunlanarak öldürülen bir kadının hikâyesini hatırlamak için anlamlı bir tarih. Öldürdüğü bir kadının arkasından akıllara durgunluk veren açıklamalar yapan katiline kulak vermek içinse hiç değil. Gelin görün ki şu anda gündemimizi (asıl soru neden “serbest” olduğu olması gereken) Halis Serbest’in cinayetini gayet haklı gören cümleleri meşgul ediyor.

Halis Serbest, 1989’da karısını öldürdükten sonra Almanya’ya kaçmış, ancak 1992’de yakalanıp mahkemeye çıkarılmış ve bilumum “hafifletici” sebepten ötürü sadece yedi ay hapis yatmış. Bir kadının hayatına biçilen bedel. Halis Serbest, Adana Kozan’da yaşıyor, bu süreçte tekrar evlenmiş, 2018’de dört çocuğu istismar ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ama görüldüğü gibi şu anda gene serbest ve Söylemezsem Olmaz adlı programa katılıp son derece özgüvenli konuşmalar yapabiliyor. Çünkü buna elveren zemini var. Ve “sağlam” bir dayanağı: “Ben beş kere evlendim, diğerleri neden hayatta?”

Sunucular görünüşe göre sahici bir merakla “anlamaya” çalışıyorlar bu sorunun cevabını. Halil Serbest neden kezzap attı? Neden öldürdü? Bütün bunların anlaşılır sebepleri olabilirmiş gibi. “Şarkı söylemek namussuzluk mu, ben onu anlamıyorum” diyen bir Seren Serengil var karşımızda mesela. Ya da “Bergen sizi aldattı mı?”. Adam da rahat rahat atıp tutuyor. İşte defalarca aldatmış da, ehli namus kişi bunu kabul edemezmiş de. Döne döne sorulan saygı dolu “Neden kezzap attınız?” sorusuna da “Kezzabı ben atmadım” diyor, “Azmettirmekten yargılandım”. Yani herhalde hiçbir katil bu kadar rahat ifade edememiştir kendisini bugüne kadar. Tebrik ediyorum. O sabah programını izleyen onca insan artık bir kadın cinayetine ne gibi kabul edilir gerekçeler uydurulabileceği konusunda biraz daha fikir sahibi. Neyse ki Halis Serbest aynı serbestlik içinde Bergen’e küfür etti de yayından gönderildi. Yoksa daha neler işitecektik kim bilir.

Bu arada kendisinin ikâmet ettiği Kozan ilçesinde “Bergen” filmi gösterime giremeyecekmiş. Kozan Belediye Başkanı Kazım Özgan, DHA'ya "Araştırdım, film şiddet içeriyor" diye açıklama yapmış: “Ben bu şiddeti niye çocuklarıma anlattırayım? Niye onlar bunu dikkate alsınlar? Öğrenmelerini doğru bulmam. İlçede böyle bir film yayınlanmayacak."

Film şiddet içerdiği için gösterilemiyor ama hayatta o şiddeti uygulayan saygı görüyor. Bir 8 Mart öncesinde, tam da kadınların başımızın tacı olduğu açıklamalarını yapmaya çeyrek kala bundan daha iyi özetlenemezdi içinde bulunduğumuz durum. Bianet’in yerel ve ulusal gazetelerden derlediği haberlere göre ocak ayında 22, şubat ayında 33 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Kim bilir her birinin ne önemli sebepleri vardı, değil mi?

Yazının devamı...

Savaşa karşı Dostoyevski yasaklamak

3 Mart 2022

Yıl 2015’ti, bir video düşmüştü sosyal medyaya, yurtsever (ya da esprili) bir Türk genci, evindeki Tolstoy’ları, Dostoyevski’leri yere çalıp “Alın size” diye diye Osmanlıca sözlükle dövüyordu. Sebep? Rus F16’ları Türk jetlerini taciz etmişti. Bu da son derece ‘etkili’ bir protesto eylemiydi. Putin’in uykularının kaçması kaçınılmazdı.

Dediğim gibi, bunu normalde oldukça da komik sayılacak bir şaka olarak algılamak mümkün. Gelin görün ki şaka olmadığına inanmak için de elimizde yeterince örnek oldu yıllar boyunca. Ortada ülkeler arası bir kriz mi var, en kolayı acısını karşı ülkenin kültüründen, sanatından ve hiçbir kararda etkisi olmayan insanından çıkarmak. Aynı dönemde büyük bir ciddiyetle “Rus konsomatris çalıştırmamakla” övünen pavyonumuz vardı bizim mesela. Rusya’da ise Liberal Demokrat Partisi milletvekili ve Sağlık Koruma Komite Başkanı Sergey Furgal vatandaşlarına Türk mutfağını protesto etmelerini öneriyordu. Biz ne İsrail’e kızıp sokaklara dökülen Coca Cola’lar, Hollanda’yı protesto etmek için bıçaklanan portakallar gördük de geldik bugüne. Şu anda da ABD’de (ve kim bilir başka nerelerde daha) sokaklar Rus votkalarıyla yıkanıyor.

Kendi cebinden para verip aldığın malı ziyan ederek karşı tarafa nasıl zarar verilebileceği konusu benim için hep bir muamma olarak kaldı. Satın almamayı anlıyorum da aldıktan sonra ister dök ister parçala, üreticiye ne? Neyse, kendi tercihleridir, zararları da kendilerine diyebiliriz, komik bulup gülebiliriz. Ama şu anda Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini protesto ediyoruz diye Münih Filarmoni Orkestrası şefi Valery Gergiev’in görevden alınmasıyla başlayan süreç pek gülünesi değil. Zaten Putin’le yakınlığı bilinen bir şef, kendisinden işgali kınayan bir açıklama yapması isteniyor, kabul etmeyince de görevden alınıyor. “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” diyen Roland Barthes’ı anmanın ve bunun söylenmesi dayatılan sözün içeriğinden bağımsız olduğunu unutmamanın yeri. Bu hafta sonu Carnegie Hall’da yöneteceği konserlere de çıkamayacağı açıklandı Gergiev’in. Böylece savaş kararının bedeli o kararda en ufak dahli olmayan bir müzik insanına ödetilmiş oldu.

Aynı sıralarda birçok şirket filmlerinin Rusya dağıtımını askıya alır, Rus kültür kuruluşlarıyla etkinlik iş birlikleri durdurulurken, Netflix’in “Anna Karenina” uyarlamasının çekimlerine ara verdiği iddiası ise henüz doğrulanmış değil. Ama belli ki bu savaşın faturasının Tolstoy’a kesilmesi fikri kimseye absürt gelmiyor. Nitekim daha saçması -ve saçmalığı ölçüsünde ürkütücüsü- İtalya'daki Milano-Bicocca Üniversitesi’nden geldi: Yazar Paolo Nori’nin Dostoyevski üzerine vereceği ders iptal edildi. Kararın gerekçesi “Polemiklere yol açmamak”. Hani gerçekten, yok artık. Nasıl bir kafa karışıklığı, nasıl bir hedefi saptayamama hali ve bakınız yazının başındaki noktaya döndük yine. Üstelik bu sefer şaka mı, ciddi mi belli olmayan bir video değil, sahici bir üniversite var karşımızda bu kararı veren. Dostoyevski dersi yasaklamak! “Sırada ne var?” diyeceğim, tahmin yürütmeye hayal gücümün sınırları yetmeyecek belli ki.

Yazının devamı...

İnsanlığın düştüğü kuyunun dibi

28 Şubat 2022

Cuma gecesi geç sayılacak bir saatte kapım çaldı. Gayet tedirgin çıkan “kim o?”ma cevap apartmanın içinden geldi. İngilizce konuşan bir kadın sesi. “Üst katta falanca dairede kalıyorum” gibi bir şeyler söylüyor, anahtarı yok, kapıda kalmış. Ben güvenli kalemin kapısını gerçekten korkarak açıyorum. Çünkü zeka herkesten ve her şeyden şüphelenmeyi, sürekli tetikte olmayı, korkmayı gerektirir. Ama neyse ki bundan dolayı biraz da utanma duygum mevcut ki zor durumda olduğu, yardım istediği anlaşılan bir insan sesini duymamış gibi yapamıyorum, açıyorum. Genç bir kadın var kapıda, aşırı tedirgin ve kesinlikle benden daha çok korkmuş görünen gözleriyle. İstanbul’da ilk günü, birkaç şey almak için markete gitmiş, meğer yanına yanlış anahtar almış, kaldığı evin sahiplerinin ne zaman döneceğine dair bir fikri yok ve telefonunun şarjı sıfırda. İnsanın insana inancının bu kadar az olması gerçekten çok acı. Kapıyı kapalı tutarak gidip şarj aleti getiriyorum, telefonuna uymuyor. Benim telefonumdan peçeteye yazdığı bir numarayı arıyoruz, ulaşılamıyor. Çaresizce birbirimize bakıyoruz. Belirsiz bir süre beklemekten başka yol görünmüyor, belki de o gece gelmeyecekler ve ben neredeyse kapımı kapatıp bu genç kadını gecenin o saatinde apartman boşluğunda bırakacağım. Onun da zaten hiç girmek gibi bir talebi yok, “Ben burada beklerim, sorun değil” diyor. İkimiz de “normal” olanın o saatte kapıda beliren bir “yabancıya” güvenmemek olduğu konusunda sessizce hemfikiriz. Şu an kendimi bir nebze daha iyi hissediyorsam çok şükür o bir an kapattır gibi olduğum kapıyı derhal geri açıp “Gelin içeride bekleyin” demiş olmamdan.

Misafirim 22 yaşındaydı, Rusya’dandı ve bunu söylerken zaten utangaç olan sesi iyice fısıltıya dönüştü; “Bu günlerde bunu söylemek hoş karşılanmıyor, biliyorum”. Aşçıymış, Saint Petersburg’da yaşıyormuş, kışları sıcak memleketlerde geçirmek gibi bir adeti varmış. Antalya’ya geldiğinin ertesi günü savaş haberlerine uyanmış. Aklı sürekli Ukrayna’daki arkadaşlarında, kuzenlerindeydi ve İstanbul’daki ilk gecesinde tanımadığı bir kadına yana yakıla Rusların asla Putin gibi düşünmediğini anlatmaya çalışıyordu. Birkaç kişi küçük bir savaşa hayır eylemi düzenlemişlerdi Antalya’da, onun fotoğrafını gösterdi bana gururla.

Uzatmayacağım, hazin başlayan gecenin sonrası biraz komediye döndü aslında. Finalde ikimiz doğru anahtarı teslim almak üzere İstiklal Caddesi’nde kapı kapı karaoke bar arıyorduk. Sonunda bir delikanlı koşarak geldi, anahtarı eline tutuşturup “Gitmem lazım, şarkı sıram geliyor” diyerek geldiği gibi koşarak uzaklaştı. Biz Nadia’yla sessizce eve doğru yürümeye devam ettik. Uzakta ama ikimizin de aklında evleri, yurtları başlarına yıkılan, hayatları bir anda alt üst olan insanlar. Burada abuk subuk “akılları baştan alan Ukraynalı kadın asker” fotoğrafları, “savaştan kaçsalar da bize gelseler” esprileri. Benim içimde hâlâ “Ben gece vakti ortada kalmış bir insana yardım etmemiş olabilirdim” yüzleşmesi. Bu insanlığın düşmekte olduğu kuyunun bir dibi yok mu acaba?

Yazının devamı...

Ölümü yenen sevgi

17 Şubat 2022

Hayatımın en kıymetli röportajlarından biriydi. Aynı zamanda en hüzünlüsü oldu. 2021’in ocak ayıydı, niye daha önce tanışmadık diye hayıflandığım Doğan Cüceloğlu ile karşı karşıya oturup sohbet etme imkânı bulmuştum. Deniz Bayramoğlu ile nehir söyleşi kitapları “Var mısın?” üzerine, sonrasında her bir cümlesini tekrar dönüp hatırlamak istediğim söyleşi olmuştu. Pandemiden sonra ortak dostumuz Nurdoğan Arkış’la hep beraber daha uzun bir sohbet gerçekleştirmek üzere ayrılmıştık.

Aradan bir ay geçmedi, tarihler 16 Şubat’ı gösterirken Doğan Cüceloğlu’nun yaşama veda ettiği haberini aldık. Hayatta pek az ölüm beni bu kadar sarsmıştır. Sanırım bu kadar çok insanın hayatına dokunan, bu kadar çok çocukta, ailede, anne babada, “can”da kalıcı izler bırakan birinin “gitmesi” fikrini kabul etmek istemediğimden. “Mış gibi bir yaşamın kaynağı” olarak tanımladığı korku kültürünün egemen olduğu bir toplumda bıkmadan usanmadan “değerler kültürü”nden söz eden, kitaplarında, konuşmalarında, sosyal medya paylaşımlarında, podcast yayınlarında bunları tadına doyulmaz bir sohbet içinde açıklayan birinin yokluğu ne kadar acıydı.

Şu an, aradan tam bir yıl geçmişken, elimde “İyi ki” (Kronik Kitap) adlı kitabı tutarken, hayatını bu derece anlamlı ve coşkulu yaşamış, hiç durmadan çalışıp bu kadar çok eser bırakmış, her şeyden önemlisi de yakın olduğu, “ekip olduğu”, hatta sadece bir kez tanışıp sohbet ettiği birinde bile bu kadar paha biçilmez anılar bırakmış birinin “yokluğu”ndan söz edilemeyeceğini düşünüyorum. Doğan Cüceloğlu’nun değerli eşi Yıldız Hacıevliyagil Cüceloğlu, ondan kendisine kalan son mesaj olarak değerlendirdiği Kazancakis’in “Sevgi ölümü yener” cümlesinden yola çıkarak bir kitap hazırlamış. Doğan Cüceoğlu’nun çocuklarından, dostlarından, yakınlarından onun “değerleriyle” ilgili anılarını paylaşmalarını istemiş. Kitapta Doğan Cüceloğlu’nun el yazısıyla yer alan “değerler listesi”ni ben de paylaşmak isterim: “Çocuksu merak duygusu, hakkaniyet, dürüstlük, sorumluluk, halden anlamak, saygı (sınırlara), sevgi, iş birliği”. Kitapta bu değerlerle, “Doğan Hoca”nın bu değerleri kendi hayatında nasıl yaşattığına dair müthiş anılar var. Bitmesin diye yavaş yavaş okuyup her birinden sonra düşünmek istiyor insan. Mesela Emre Pekçetinkaya’nın Sapanca’da bir kitap çalışmaları sırasında çektiği bir fotoğrafa dair anısı var, Doğan Cüceloğlu’nun yanına yaklaşmasına izin veren bir yusufçuğun “sınırlarına ve doğasına” saygısıyla ilgili. Evet, kanatlı bir böcek, saygı gösterdiği. Hayatımızda kimleri “saygı değer” buluyoruz, “sevdiğimizi” söylediğimiz canlıların doğasına, sınırlarına nasıl yaklaşıyoruz, ders niteliğinde.

Kitabın benim için bir anlamı da kapak fotoğrafının o hem sevinçli hem hüzünlü röportajda, foto muhabiri arkadaşımız Ozan Güzelce tarafından çekilmiş olması. Ozan’a da çocuğu var mı diye sormuş, olduğunu öğrenince hemen “Geliştiren Anne Baba” kitabını imzalayıp yollamak için adresini istemişti. Kendisini kısacık da olsa tanımış olmak "sevginin ölümü yeneceğine” inandıran bir mutluluktu. Bu kitap da bunun doğruluğunu bir kez daha kanıtlıyor. İyi ki doğmuş, iyi ki yaşamış.

“Bir Gönül İnsanı Doğan Cüceloğlu ile Anılar” alt başlıklı “İyi ki”, Doğan Cüceloğlu’nun doğum günü olan 9 Şubat’ta okurla buluştu. Bütün geliri eşinin Türk Eğitim Vakfı’nda oluşturduğu Doğan Cüceloğlu Burs Fonu’na aktarılacak.

 

Yazının devamı...

Sahnede 65 yaş sınırı olur mu?

14 Şubat 2022

Yaş ayrımcılığı hayatın her alanında karşımıza çıkan bir dert. Doğmuş, büyümüş, yılları devirmiş, birçok deneyimden geçmişsin, gelmişsin 65 yaşına mesela. Günümüzde asla “ihtiyar” kabul edilmediğin, hele sağlığın da yerindeyse hayata katacağın pek çok değere sahip olduğun bir yaş. Mesleğinde “olgunluk çağı” denilecek noktaya ulaşmışsın. Enerjin var, bilgin var, aktaracak tecrüben var, çalışmaya devam etmek istiyorsun. Ama yok, sana diyorlar ki “kenara çekilme vaktin geldi, git dinlen artık”. Ne büyük haksızlık.

65 yaşını dolduran Metin Belgin’in Devlet Tiyatroları’nda otuz yıldır oynadığı “Kontrabas” oyununa istemeden veda ettiği tweet’i gördüğümden beri bunu düşünüyorum. "45 yıldır emek verdiğim Devlet Tiyatrosu'ndan yaş sınırından dolayı emekli oluyorum” diyordu; “Ne yazık ki, bundan sonra sanat yuvamda 'konuk oyuncu' olarak bile çalışamayacağım. Yani, ihtiyarlara sahnede de yer yok!”.

Doğal olarak bu paylaşım bir “Sanatçının emeklisi olur mu?” tartışmasını tetikledi. En verimli çağında insanı sahneden uzaklaştırmak ne demekti? Ayrıca diğer taraftan bakarsak DT’de 65 yaş üstü oyuncuların oynaması gereken rolleri kim oynayacaktı? Sadece “genç” karakterlerin bulunduğu oyunlar mı sahnelenecekti, yoksa oyunlara müsamere havası verecek yaşlandırma makyajlarına mı maruz kalacaktık? Dünya sahnelerinde seksenini geçmiş Judi Dench’ler, Ian McKellen’lar hâlâ en parlak çağlarını yaşamaya devam ederken biz neden olgunlaşan oyuncularımıza “sizin devriniz geçti” duygusu yaşatıyorduk? Sonuç olarak buna ne gerek vardı?

Görünüşe göre uygulama, pandemi nedeniyle 65 yaş üstü vatandaşlara çeşitli sokağa çıkma kısıtlamalarının getirildiği dönemde başlamış. Dolayısıyla kalıcı değil geçici bir durum. Bahar Çuhadar’ın Hürriyet’te konuyu ele alan yazısı için konuştuğu Devlet Tiyatroları Sanattan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Emre Başer “Sanatçının emeklisi olmaz, en verimli çağları... Ama risklerden dolayı sorumluluk alamıyoruz. Pandemi bitince elbette dönecekler” diyordu. Fakat bu arada hayat sonsuz değil, insanların ömürlerinden gidiyor, onca emek verdikleri oyunlarından ayrılmak, nefes aldıkları sahneden uzak kalmak durumunda kalıyorlar. Ve muhtemelen bütün bunların korumaya çalıştığımız insan sağlığı üzerinde çok olumsuz etkileri vardır. Kendi 65 yaşı geçmiş tanıdıklarımızdan, yakınlarımızdan görüyoruz, sokaktan uzak geçen zamanın sonuçlarını.

Ayrıca şimdi hayat diğer herkes için olduğu gibi devam ederken 65 yaşını geçenleri “Bu riski alamıyoruz” diye “korumaya almak” bir tek onların kendilerini koruyabileceğine inanmıyoruz demek oluyor ki bence bu da büyük haksızlık. Tabii ki kalabalık oyunlar koyup kimsenin sağlığını tehlikeye atmayalım. Ama az kişilik, bir – bir buçuk saatlik oyunlarla, oyuncuların birbirine yakın durmadığı rejilerle, aşıların tamam olması, sık sık test yapılması, maske, hijyen, mesafe zorunluluğuyla insanların hem sağlığı korunup hem mesleklerinden uzak kalmamaları sağlanabilir. Özel bir sağlık sorunu olanlar elbette gözetilir ama onun dışında 65 yaş üstü oyuncuların sahneden – pek çoğu için bu hayat demek - soyutlanması çok üzücü ve bir an önce dönülmesi gereken bir uygulama. Ayrıca seyirci için de kayıp.

Yazının devamı...