Fikri Şemsigil, emekli edebiyat öğretmeni. Yaşlanıyor. Ve yaşlanmanın ona öğrettiği bir şey var: Hayatın mucizelerle dolu olduğu. “İnsanların apartmanlarda üst üste yaşaması, bisikletin sadece iki tekerlek üzerinde gidebilmesi, uçakların havalanmaları değil belki ama konmaları” birer mucize ona göre. Ama mucizelerin en büyüğü yaşlanmanın kendisi. Gene kendisi anlatırsa; “İki tarafı ayıran çizginin tam ortasında öylece durmak. Dönüp istediğin tarafa uzun uzun bakabilmek maharet. İster yaşama bak ister ölüme.” “Şimdiki aklım olsa yaşlanmazdım” dese de yaşlılığın iyi tarafları da olduğunu düşünüyor. En güzeli de mucizelere inanmak, inanmaya yatkın olmak. Yaşadığı çokça hayal kırıklığından ötürü her zaman yeniden başlamayı hak ettiğini düşünmek. “Son düdükten önce son bir fırsat”.
Fikri Şemsigil’in hayal ettiği ilk mucize de bir sabah uyandığında yanında yatanın 40 yıllık karısı değil karşı apartmandaki fıstık olması. Ne dilediğini iyi düşünmeli insan… Bir
“Nerede olursan ol yaşadığının farkında olup doğru şeyleri savunmak lazım. Sonsuza kadar böyle olması gerekiyor”. Sahnede görüntü yok, tek bir fotoğraf yok, sadece karanlıkta bir ses. Ve anında tanıyorsun, Ahmet Kaya’nın sesi bu. Bir ses bu kadar çok insana aynı anda dokunup bu kadar çok şey hissettirebilir mi? Ve üstelik artık 25 senedir cismen burada değilse, ‘yeni’ bir şey söylemiyorsa.
Eğer hiç eskimeyecek şeyler söylediyse, dediği gibi “doğru şeyleri savunduysa” ve bunları yalansız, riyasız, dolambaçsız, altında bir planı olmadan, kendisi o olduğu için söylediyse oluyor. Ve bu dünyadan ayrılalı çeyrek asır olmuşken koca bir salon dolusu insan onun şarkılarını hep bir ağızdan söylüyor gene.
Ahmet Kaya, 16 Kasım 2000’de yüreklerde koca bir boşluk ve hiç geçmeyecek bir ‘keşke’ bırakarak gitti bu dünyadan. Ankara, İzmir, Diyarbakır ve Antep’ten sonra İstanbul’da Zorlu PSM’de gerçekleşen ‘Ahmet Kaya ile Kardeş Türküler’ konseri, hem bu 25 yıllık hasreti dile
İnternet sitesinde yazdığında göre ‘alanının ilk ya da tek değil ama en iyi’ olma iddiasında bir ‘insan üreme merkezi’. Yerleri Kiev’de. Hizmetleri tek tek detaylı sayfalar, fotoğraflar, şemalarla açıklanmış. Yumurta bağışı yapmak ya da taşıyıcı anne olmak üzere başvurabiliyorsun ya da bu hizmetleri almak için. Taşıyıcı annelik için üç ayrı fiyat kategorisi belirlenmiş; standart, standart plus ve VIP. Kimi fotoğraflı profiller var, gülen fotoğraflar, yaşları 25-30 civarında genç kadınlar. Boy, kilo, vücut tipi bilgileri yazıyor, üniversite mezunu hepsi…
Özcan Alper’in gösterime giren son filmi “Erken Kış”, bu kadınlardan birinin hikâyesini anlatıyor. Yarı Gürcü yarı Ukraynalı, savaş mağduru bir kadın; Lia (Leyla Tanlar). Orta yaşlı bir mühendis olan Ferhat (Timuçin Esen) ve doğurma yaşını kaçırdığını ve bunun için de kocasını suçladığını (daha pek çok şey gibi) anladığımız eşi Handan için taşıyıcı annelik yapmış. Altı ay kadar da aileyle birlikte yaşamış ve doğal olarak bu sürede
Bir romantik komediden seyirciyi sorularla uğurlaması beklenmez aslında. Benzer kalıbı izler, sonunda da gülümsetir gönderir çoğu. Ama bu hafta üzerine konuşabileceğimiz bir dolu meseleyle dolu bir romantik komedi girdi gösterime: “Eternity / Sonsuza Dek”.
Hani peri masalları nasıl biter genelde: “Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar”. Bu genellikle prensle prensesesin evlilik bağıyla bağlandığı andır. Türlü engelleri aşmışlar, kötülerle savaşmışlar, sonunda birbirlerine kavuşmuşlardır. Sonrası ‘sonsuz mutluluk’. Şimdi biz bunları çocukken dinleyip inandık ve büyüyüp sonsuz mutluluğa kavuşacağımız anı hayal ettik ya bir süreliğine. Sonra aslında sonsuz mutluluk diye bir şeyin olmadığını yaşayarak öğrendik. Bu masalların (ve de romantik komedilerin) hiçbiri prensle prensesin karı koca olarak ev hayatını anlatmaya kalkışmıyorsa vardı bir bildikleri.
Neyse, bir romantik komedinin sırtına bu kadar çok yük yüklemeyelim, David Freyne’in yönettiği “Sonsuza Dek”, öyle bir katıksız mutluluğun değil evlilik yemininde
“Gala gecesinde kriz”, “Şükran Ovalı’nın o soruya cevabı olay oldu”, “tepkisi viral” oldu… “Sert çıkışı gecenin tüm dengelerini değiştirdi”… Bunların hepsi “Fora” oyununun gala gecesini aktaran magazin haberlerinden alındı. Hani sanırsınız Şükran Ovalı birdenbire kasırga oldu magazin muhabirlerinin üzerine yağdı. Videoyu izlediğinizdeyse magazin muhabiri arkadaşın sormaya hazırlandığı soruyu daha havadayken kapıp kıvrak bir şekilde gereken cevabı verdiğini görüyorsunuz. Gelmekte olan soru oyunda sevgili oynadığı Kubilay Aka ile aralarındaki (asla fark edilmeyen ama konu bu değil) yaş farkına dair. “Daha Efendim Kubilay Aka ile” derken “Evet, yaşça büyük sevgilisini oynuyorum” cevabı geliyor Ovalı’dan.
İtiraf edeyim, oyunda aman aman bir yaş farkı fark etmemiştim, Ovalı ile Aka’nın arasındaki yaş farkının da farkında değildim. Şükran Ovalı “Oyunda öyle fazla fark yok, gerçek hayatta var tabii, 10 yaş var” deyince öğrendim. Ama mesela Kubilay Aka’nın oynadığı “İnci
Sosyal medya ile birlikte literatürümüze giren daha doğrusu yeni kullanım alanları edinen sözcükler var. Biri ‘ifşa’ mesela. İfşa maruz kaldığınız bir tacizi, şiddeti, mobbing’i açık ettiğiniz bir mücadele aracı evet. Ama birisinin (genellikle ünlü bir kadının) ‘gizli’ görüntüleri, mesajları, özel hayatına dair bilgiler ortaya düştüğünde de kullanılıyor ve bunu da genellikle türü kılıklara girmiş ‘linç’ izliyor. Bilen bilmeyen konuya giriyor, hayatı didik didik ediliyor, işleri iptal ediliyor, sokağa çıkamaması, utanması bekleniyor vesaire. Asıl utanması gereken kimdir, kimse orayla ilgilenmiyor.
Yönetmen Çağan Irmak’ın ilk tiyatro oyunu “Palamut Zamanı” tam da böyle bir noktada başlıyor. Podima’da, ‘80’lerden kalmış gibi görünen bir evin süslü püslü salonundayız. Ev sahibesi 60 yaşlarında matrak bir kadın, Nermin. İnsanlardan oldukça uzak, kediye, köpeğe, kuşa, doğaya yakın, sakin bir hayatı var burada. Ülkenin magazin gündemini
Annelik dediğin duygu bebeği kucağına aldığın anda mı başlar acaba? Böyle hemen yeni bir hayata adapte olup “Hayat şimdi başladı, şimdiye kadar boşa yaşamışım” mı dersin, yoksa özler misin tamamen kendine ait olduğun zamanları? Kafa karışıklığı yaşamaya hakkı var mıdır anne dediğin canlının? Hem de bütün toplum ona ‘kutsallık’ yükü yükler, bebeğinin kokusunu duyduğu anda hayatın anlamını bulmuş olmasını beklerken…
Bu gibi soruların herkes için geçerli tek bir cevabı yok elbette ve edebiyatın da sinemanın da çokça meşgul olduğu bir alan; annelik, lohusalık, doğum sonrası depresyon. Sinemamıza baktığımızda erkek yönetmenlerin annelik, kadının özü, annenin çocuğuna karşı geliştirmesi gereken bağlılık şekli gibi konulardaki fikirlerine çok rastladık ama bunu bir kadın yönetmen kendi deneyimi üzerinden anlattığı zaman başka oluyor. Emine Emel Balcı’nın “Buradayım, İyiyim” filmi gibi.
Filmin karakteri Filiz (Bige Önal), doğum sonrası depresyonunu henüz atlatamamış, anneliğe tam olarak alışamamış bir genç kadın. Bebeğine
Yeşilçam’da ‘70’li yılların ikinci yarısında bir erotik filmler furyası başladığını ne zaman keşfettim hatırlamıyorum ama şunu çok iyi hatırlıyorum: Tiyatrodan, sinemadan tanıdığım ve ‘iyi aktördür’ (o zamanlar sadece ‘tiyatrocu’ denirdi, o zaten iyi aktör demekti) diye bilinen bazı oyuncuları “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak”ların, “Parayla Değil Sırayla”ların afişlerinde görmek beni çok şaşırtmıştı. Aynı afişlerdeki kadın oyuncuların adını pek bilmiyordum, bu da başka bir yazının konusu.
Hasan Tolga Pulat’ın yazıp yönettiği “Parçalı Yıllar”, tam da böyle bir aktörün; tiyatroda Kral Lear oynarken kendisini izleyecek ‘Cüneyt Hoca’nın yolunu gözleyen Aytekin Aktaş’ın idealist bir oyuncudan erotik film yıldızlığına giden yolculuğunu anlatıyor. Yıl 1975, Yeşilçam krizde, salonlar boş, daha doğrusu bir tek araya atılan ‘parçalar” ile erotik filmler iş yapıyor. Evin geçiminin üzerine karısının kanser tedavisine de para yetiştirmesi gereken Aytekin’e yavaş