Şaka nedir, taciz nedir?

5 Aralık 2019

Önce şunu söylemek isterim; Cengiz Semercioğlu’nun Can Yaman röportajı son zamanlarda beni en çok eğlendiren metinlerden biri olmuştu. Sadece “Oyuncular ikiye ayrılır; libidosu olanlar ve olmayanlar” özlü sözü değil, bir dizi altın değerinde cümle vardı içinde.

“Erkenci Kuş”taki karakterinin nasıl görünmesi gerektiğini senariste tarif ederken kullandığı “Adam yürüyen cinsellik, görsel şölen olmalı” tanımı olsun, Javier Bardem’in derneğinin gecesinin reklamı için kendisine ihtiyaç duyduğuna olan inancı olsun, gerçekten insanın önce gülüp sonra da “Yok mu bu çocuğun onu seven bir arkadaşı, otursun beraber bir çay içsin, derdini dinlesin, belli ki bir sıkıntısı var” diyesi geliyor.

Öte yandan, dizideki rol arkadaşlarından Ceren Taşçı’nın da sosyal medya hesabından isyan ederek yazdığı gibi kadını konumlandırdığı yerle ilgili öyle fena ipuçları veriyor ki tam gülecekken tadınız kaçıyor. “Takıcı sevgilim vardı o zaman, onu Kapalıçarşı’ya gönderip kendi paramla takı aldırırdım” diyor mesela. “Beraber seçerdik” değil, “Benim için alırdı” değil, “gönderiyor” kadını parasını verip.

Ya da bir dizi tutmuyorsa sebebi kadın oyuncunun libidosu oluyor. “Bu insanlar gerçekten sevişiyor mu?” diye düşünmeliymişiz izlerken. Oyunculuk diye bir şey belli ki sözlüğünde mevcut değil, bari klişelere sığınsın, iki oyuncunun arasındaki uyumdan söz etsin, “Enerjimiz tuttu” dese razı olacağım, o derece. Ama yok, bütün sorumluluk jönün karşısındaki kadının libidosunda! Kendisinde elbette değil, erkeğin libido sorunu mu olurmuş?

Yazının devamı...

Ben ölünce mi?

2 Aralık 2019

Bu sorunun ne kadar sık karşımıza çıktığının farkındayız, değil mi? Umudun son kırıntısına gelindiğini gösteren, iç parçalayan bir soru. “Ben ölünce mi şikâyetimi ciddiye alacaksınız?” “Ben ölünce mi adalet yerini bulacak?” “Ölmem mi lazım beni korumanız için?”

İstismara uğradığını itiraf etme cesareti bulan 12 yaşındaki çocuktan da duyduk, kendini tehdit eden kocasından korunmak için yardım isteyen kadından da, bir değil iki değil, defalarca. Hani inanmıyorsanız  var çünkü bir tacizi, tecavüzü, erkek şiddetini abartıyorsunuz efendim, münferit olaylar bunlar, toplumumuza kara çalmayın diye kızan bir ‘iyimser’ kitle -  haberler arasında minik bir araştırma yapın, karşınıza kaç kez aynı isyan cümlesi çıkıyor, kendiniz görün.

En son 11 Ekim’de Eskişehir’de sokak ortasında boşandığı kocasının satırlı saldırısına uğrayan iki çocuk annesi Ayşe Tuğba Arslan 44 gün hastanede yattıktan sonra öldü ve o ana kadar kaç kez korunmayı talep ettiğini o acı soruyla birlikte öğrendik: 23! Eşinden gördüğü şiddet nedeniyle, ardından aldığı ölüm tehditleriyle bir yılda tam 23 kez suç duyurusunda bulunmuş bu kadın. “Fiziki şiddete ve tecavüze dayanacak gücüm kalmadı, evi terk etmek zorunda kaldım” demiş, “Her gün işe giderken beni takip ediyor, hayatımdan endişe ediyorum” demiş, “Tek başıma ayakta durmaya çalışıyorum, can güvenliğim yok” demiş, “delil yetersizliğinden” sonuç alamamış. Müstakbel katilinin bir gün bile hapis yatmasını sağlayamamış.

Eskişehir Aile Mahkemesi’ne hitaben eliyle yazdığı bir dilekçe kaldı ondan geriye şimdi. “Defalarca şikâyet etmeme rağmen hiçbir sonuç alamadım, uzaklaştırmam olduğu halde. Benim bu Yalçın Özalpay isimli şahısla ilgili başvurmadığım hukuki işlem kalmadı. Bu şahıstan ölüm tehdidi alıyorum. Ben çok mağdurum. Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz?” diye sordu ve gitti.

Üstelik maalesef bu sorunun cevabına bile iç rahatlığıyla “Evet” diyebilmek zor. Öldü, şimdi adalet yerini bulacak mı? Bu yaşarken kadına dünyayı zindan eden adam onu öldürdükten sonra bari cezasını çekecek mi? Yoksa katlettiği kadının üzerine bin tane de iftira atarak kendisi mağdur konumuna mı geçecek? Meğer ortada zedelenmiş bir erkeklik gururu, terk edildiği için bunalıma girmiş zavallı bir koca, çok seven kırılgan bir kalp olduğuna mı hükmedilecek? Bu kadın evi terk ettiği; boşanmak istediği, şiddete ve tecavüze uğradığı kutsal aile birliğini bozduğu için suçlu çıkacak mı? “Otursaydı oturduğu yerde, kocasıdır neticede, aile içinde tecavüz mü olurmuş, bir iki fiskeden de bir şey çıkmazdı, yuva yıkmaya değer miydi?” denecek mi? Gitmiş arkadaşıyla mesajlaşmış, minibüste şoförün yanına oturmuş, sokakta komşuyla selamlaşmış, bakkala manalı gülmüş, bütün bunlar da adamın kanına dokunmuş olacak mı?

Gene abarttığımı düşünen olursa bunların hepsi gerçek cinayet “gerekçeleri” ve mahkemelerde sesli olarak dile getirilebiliyor, ben uydurmuyorum. Ama şunu çok merak ediyorum: Bu böyle mi gidecek? Kadınlar “Bu adam beni öldürecek” diye katillerini işaret ede ede öldürülmeye devam mı edecek? Kalanlara “Vah vah, üstelik bilmiş de öldürüleceğini” deyip sıradaki cinayete kadar susmak mı düşecek? 

 

Yazının devamı...

Hikâye kime aittir?

29 Kasım 2019

Dot’un yeni oyunu “Sesin Resmi”, yazma motivasyonunu kaybetmiş bir yazarla içindeki buhranı resimlere döken bir delikanlının hikâyesini anlatıyorBu aslında ezeli-ebedi bir tartışmadır; bir hikâye onu yaşayana mı aittir yoksa anlatana mı? Birisinin hayatından yola çıkarak yazdığınız roman, oyun, senaryo sizi o hayatın sahibi yapar mı? Canınızın istediği gibi bir son yazabilir misiniz mesela o kişiye? Onun eylemlerine istediğiniz ‘motivasyonu’ uydurabilir misiniz?

DOT’un yeni oyunu “Sesin Resmi”, parlak bir başlangıç yaptığı yazarlık kariyerinde tıkanmış, artık yazamamanın bünyesinde yarattığı bunalımla şehrin tenha bir tepesine çıkıp kendisini atmaya niyetlenmiş bir kadınla onu atlamaktan alıkoyan bir delikanlının hikâyesini anlatıyor. Bambaşka hayatlardan, başka kültürlerden, sınıflardan gelmiş, aralarında epeyce yaş farkı bulunan bu iki insan o tepede önce birbirlerine sinir olup sonra bir şekilde anlaşıyorlar. Kadın bu hırçın, kaba saba, öfkesi içinden taşan oğlanın çizdiği resimlere hayran oluyor, istiyor ki bu yetenek kenar mahallede sıkışıp kalmasın. Üvey babasının baş belası, annesinin sırtındaki kambur olan oğlan içinse hayatta sevdiği tek kişi olan kız kardeşinden sonra tutunacak bir dal oluyor bu her anlamda ‘yabancı’ kadın. Birlikte bir hikâye yazmaya başlıyorlar. Hem hayatta hem kâğıt üstünde.




Yazının devamı...

Ah güzel aldırmazlık

28 Kasım 2019

Çoğumuz için çocukken anlatılan bir mutluluk masalı vardır. Doğduk, büyüyoruz, bir hedefe doğru gitmekteyiz. Nedir o, bir meslek sahibi olacağız, ‘ruh eşimizi’ bulacağız, yuva kuracağız. Güzel bir ev, araba, krediler, sağlıklı çocuklar, okul taksitleri, borçlar, gene krediler ve emeklilik düşleri. Pardon, mutluluk nerede diye sorarsanız, sanırım “gelecekte”.

Bahar ile Onur da devasa bloklardan oluşan bir sitede, bir kredi sarmalı içerisinde yaşayan genç bir karı koca. Adam ilaç sektöründe çalışıyor, kadın anaokulu öğretmeni. Legodan evlerinin içinde oynadıkları evcilik oyununu taçlandıracak bir bebek sahibi olmak için uğraşmaktalar. Derken Onur işten çıkarılıyor. Ve biz tam rayına oturmuşken kayaya toslayan mutluluk oyununun geçirdiği aşamaları izlemeye başlıyoruz.

Kıvanç Sezer’in ikinci filmi “Küçük Şeyler”, ilk filmi “Babamın Kanatları” ile başlayan üçlemenin ikinci filmi. “Babamın Kanatları”nda o blokların inşaatında çalışan işçilere dair çok sahici ve sert bir hikâye anlatıyordu, bu sefer o bloklarda oturanlara çevirmiş kamerasını.

Fakat bu sefer meselesi ne derece ağır olursa olsun, çok başarılı, zaman zaman absürt - bir mizahı eksik etmiyor. O mutlu hayat simülasyonunun çok saçma tarafları var ve Kıvanç Sezer onları çok güzel yakalayıp önümüze koyuyor. Bu, filmin en güçlü yanı.

İkincisi, şahane bir karakter yaratmış. Onur’un işsizlik karşısında aldığı tavır -daha doğrusu tavırsızlık öyle komik, öyle çileden çıkarıcı ve sevimli ki seyirciyi de Bahar’la birlikte ikilemlerde bırakıyor (filmin yabancı adı “La Belle Indifference - Güzel Aldırmazlık” çok uygun bu anlamda). Ayrıca bu bencil ve kaba ve sorumsuz ama sempatik, tatlı dilli, şeytan tüylü adam, son derece tanıdık biri. Elinizi sallasanız ana kucağından kopamamış bir Onur’a çarpar. Bu rolle dört ödül alan Alican Yücesoy sinemamızın en çok boyutlu ve sahici karakterlerinden birine başarıyla can veriyor.

Aynı şeyi kadın karakter için de söyleyebilmek isterdim ama Başak Özcan’ın yine son derece inandırıcı ve doğal kıldığı Bahar baştan itibaren sert bir kadın. Tatlı ya da kocasına karşı şefkatli anlarına pek şahit olmuyoruz. Genel olarak kızgın. Hatta bu yüzden o sorumsuz adama acıdığımız anlar var. Böyle bir kadın karakter tercih edilmiş olabilir ama gösterim sonrası Bahar’ın “güçlü bir kadın” olduğu üzerinde durulduğu için söyleme ihtiyacı duydum. Güçlüden ziyade sert bir kadın bence. Onur’u kariyeriyle beraber sevmiş, onun olmadığı noktada tahammülünü kaybetmeye başlıyor gibi görünüyor.

Ama bu “Küçük Şeyler”in evliliğe, ilişkilere, hayata dair önemli noktalara değinen, çok iyi anlatılmış, çok iyi oynanmış bir film olmasını engellemiyor. İrili ufaklı rollerde Nihal Koldaş, Müfit Kayacan, Kubilay Tuncer, Seda Türkmen, Ece Dizdar, Bülent Emrah Parlak, Barış Gönenen, Nezaket Erden, Tuğçe Altuğ gibi müthiş oyuncular var ve her biri o sahneyi unutulmaz kılıyor sahiden. Keşke Özlem Zeynep Dinsel’in oynadığı o yaşam koçunun bölümü daha fazla yer alsaymış, ayrı bir film olsa izlenir.

Yazının devamı...

Lolita kendi hikâyesini anlatsaydı

22 Kasım 2019

Oyun Atölyesi’nde sahnelenen Pulitzer ödüllü “Araba Kullanmayı Nasıl Öğrendim”, seyircisini ikilemde bırakan, sorular sorduran, ezberlerini sarsan bir oyun...

Hani bazı meseleler vardır, size onlara dair sadece ve sadece tek bir bakış açısı olabilir gibi gelir. Tarafsız anlatılamaz onlar. Bir iyi taraf vardır, bir kötü. Bir masum, bir suçlu. Bir kurban, bir zalim. Ya siyah ya beyaz. O “kötü” dediğimiz insanın nerelerden geçip o kişiye dönüştüğünü, ne yaşadığını bilmek bile istemeyiz. Bilmek anlamayı getirebilir, anlamak affetmeyi, bunu tercih etmeyiz.

Ama bu tek yönlü bakış açısıyla da mesele hep karanlıkta kalır, dokunulmadıkça, pansuman yapılmadıkça kanayan bir yara gibi asla kabuk tutamaz ya... Anlatacağım oyun, biraz anlayıp affetmenin iyileştiriciliği üzerine düşündürdü beni.

Amerikalı yazar Paula Vogel’ın 1998 Pulitzer ödüllü metni “Araba Kullanmayı Nasıl Öğrendim” (How I Learned to Drive), Oyun Atölyesi’nde Sami Berat Marçalı’nın çevirisi ve rejisiyle sahneleniyor. 1997’de yazılmış olmasına bakmayın, zamansız bir hikâye, anlattığı. Maryland kırsalında geçiyor olmasının da hiçbir önemi yok, memleketimizin herhangi bir geniş ailesine rahatlıkla uyar. Belki cinselliğin bu kadar rahatça espri konusu edildiği bir aile olmaz da, konu herkesin bildiği sırları yıllar yılı hasıraltı etmek olunca cuk oturur.

Suistimal edilen sevgi

Yazının devamı...

Geliyorum diye bağıran cinayet

21 Kasım 2019

Twitter’ı açtığınızda Türkiye için hangi başlıkların TT olduğuna bakıyor musunuz? O saatlerde insanlar en çok hangi konu başlıklarında paylaşım yapmaktalar? Bakın, daha önce duymadığınız bir kadın ismi göreceksiniz. Bundan sonra çok göreceğiniz bir kadın ismi. O gün öldürülmüş bir kadındır o. Bir erkek tarafından öldürülmüş bir kadın daha.

Bu ismi görmeye devam edeceksiniz, çünkü birileri o kadının hakkını arıyor olacak, duruşma duruşma dolaşarak. Çünkü gene birileri de o kadının katilinin cezasını bulmasına engel oluyor olacak. Cinayete kılıf biçmeye çalışacak, duruşmayı erteleyecek, hafifletici sebepler yaratacak, yeter ki o adam parmaklığın arkasına girmesin. TT olan konu başlıklarından izleyeceksiniz siz de; “.... için adalet”. Maalesef böyle bir kaderimiz var bizim.

Dün Güleda Cankel adı vardı. İsmine yakışır dünya tatlısı bir fotoğraf, elini yüzüne kapatarak gülmüş. Sahici bir çocuk gülüşü, 19 yaşında. Twitter hesabına gül koymuş, romantik cümleler yazmış, eskilerin şiir defteri gibi bir hesap. Isparta’da Fotoğrafçılık öğrencisiymiş, çektiği fotoğraflar var güzel güzel. Hayalleri var, umutları var. Artık hiçbiri yok, çünkü bu toplumun “Ya benimsin ya toprağın” diyerek sevginin “öldüresiye” olanını kutsayan ezberleriyle büyümüş, sağlıksız erkeklerinden biri, hepsini darmadağın etti. O güzelim genç kızı öldürdü. Önce boğarak, muvaffak olamayınca da bıçaklayarak.

Bu kadarı yeterince “kan dondurucu” değilse diye de sürekli yeni kan dondurucu detaylar geliyor ajanstan. İsmi Zafer Pehlivan olan katil cinayet saatini Twitter hesabından paylaşmış mesela, “Bitti” yazmış. Ve Güleda tam 17 saat boyunca bu katilden kurtulmaya çalışmış.

Yazının devamı...

Dipsiz insanlık

18 Kasım 2019

Hayır, ortalama bir algı düzeyinden baktığında anlamak mümkün değil. 12 bin yıllık, ta buzul çağından kalma bir göl, bir doğa harikası nasıl beş günde yok edilir? Gümüşhane Taşköprü Yaylası’ndaki Dipsiz Göl. Hani hangi medeniyetler geldi geçti, o orada durdu, hesap edin.

Sonra 2019 yılında iki zeki insanoğlu, 12 bin yıl akıl edilmemiş bir fikir ileri sürüp, gölde “define aramaya” karar veriyor, bunun için resmi makamlara başvuruda bulunuyor, Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden kazı için izin çıkıyor. DHA’nın haberine göre Gümüşhane Müze Müdürü’nün ve jandarma yetkililerinin nezaretinde suyu tahliye edilen göle iş makineleriyle giriliyor, beş gün süren kazı sonucunda sürpriz, hazine bulunamıyor. Ama ortada göl de kalmıyor. 12 bin yıllık güzelim Dipsiz Göl’ün yerinde bir kara delik. Pardon, delik bile değil, toprakla doldurulmuş bir alan.   

Bu tabii ne ilk, ne de muhtemelen son. Sadece hayali bir define avı uğruna tarihi, kültürü, doğayı yok sayan insanın duru durağı yok. Bir bakıyorsun Çanakkale’de 300 yıllık tarihi hamama kazma kürekle dalmış, bir bakıyorsun Paşaköy’de ormanlık alanı delik deşik etmiş. Mersin’in en önemli arkeolojik değerlerinden Adamkayalar da define avcısı kurbanı, İzmir’in Menderes ilçesinde birinci derece sit alanı olan Nation Antik Kenti de. Antik Kent’te dinamit patlatıyor adam, ötesi var mı? Bunlar sadece 2019 yılından rastgele birkaç haber. Ama hiç değilse yasal izinleri yok ve sonunda yakalanıp ceza alıyorlar. Burada bir de alınmış izinler var.

Şimdi Kültür ve Turizm Bakanlığı define kazısına izin verenlerin açığa alındığını ve haklarında soruşturma başlatıldığını açıklıyor, bir yandan gölün rehabilitasyonu için çalışmalar başlatılıyor, akademisyen-lerden ve teknik elemanlardan oluşan heyet bu kez göle doldurulan toprağı iş makineleriyle boşaltıyor. Bunların sonucu olarak kısa süre içerisinde gölün eski haline döneceği umuluyor. Dün yine DHA’dan Muhammet Kaçar, Selçuk Başar, Sinan Uçar imzalı haberde vardı; Gümüşhane Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk Alemdağ “Göl tabanı uygun hale getirilerek yağış sularına bağlı olarak bu bahar sonrası eski haline gelecektir. Doğa kendini toparlayacaktır” demiş.

Umarım öyle olur, insan izin verirse tabii. Maalesef yoğun tahribat çabalarımız meyvelerini verdi; ne doğa eski doğa, ne yağışlar eski yağışlar. Şu yaşadığımız kasım ayını “pastırma yazı” ile açıklamak sizce de fazla iyimser bir yaklaşım değil mi mesela? Ne tükenmez pastırmaymış.  

“Hiçbir şeyden çekmedi insandan çektiği kadar”; dün define arama uğruna kurutulan Dipsiz Göl haberinde Milliyet’in birinci sayfa başlığı buydu. O kadar doğru ve bir yandan her duruma uyarlanabilir bir başlık ki. Yeryüzünde ne var, en fazla insandan çekmeyen? İklim bozulur, insan yüzünden, hayvanların nesli tükenir, insan yüzünden, dereler kurur, buzullar erir, ormanlar yanar, hepsi insan yüzünden. Asıl “define”nin nefes alınabilir bir hava, içilebilir bir su, ekilip biçilebilir bir toprak olduğunu, onlar yoksa külçe külçe altınla hiçbir şey alamayacağını anlamamakta direniyor. Herhalde ancak kendi nesli tükenince duracak.

Yazının devamı...