Hayatta kalma sezonu

4 Mart 2021

İnsan “Bir aycık da dişimizi sıkıp evde oturuverelim, ne var canım” diye başlayan bir kâbusun içinde bir yılı devirip artık “normalleşme” derken tam olarak nasıl bir şeyden bahsettiğinden bile emin olamazken sürece dair tutunacak iyi bir şeyler bulmaya çalışıyor. Hani işte “Şu yok ama yerine bu var” gibi, örnek de gelmiyor aklıma tam. Denilebilir ki en azından birbirimize ne kadar ihtiyacımız olduğunu anladık, insan insanın külüne muhtaçmış, bunu daha iyi bilir olduk. Ve bir araya gelmenin, işimizi gücümüzü yapmanın alternatif yollarını bulmaya, eski alışkanlıklarımızın yerine yenilerini koymaya başladık.

Mesela “Tiyatroya gidemiyoruz ama tiyatrolar bize geliyor” durumuna yeni boyutlar eklenmeye başladı. Artık sadece geçtiğimiz sezonlarda sahnelenmiş oyunların çevrimiçi yollarla bize ulaşmasını beklemiyoruz, pandemi koşullarına uygun üretilmiş eserler de çıkmaya başladı ortaya. Kadıköy Boa Sahne’nin “kısaları” böyle mesela. Hem dayanışma adına önemli bir adım hem de bu süreçte yeni üretimlere kapı açması bakımından kıymetli. Bin kere oynanmış metinlerin bin birinci versiyonuyla değil, bir yıl içinde yazılmış, dolayısıyla öyle veya böyle bugünü, burayı anlatan, şimdiki zamanın ruhunu yakalayan kısa oyunlarla buluşuyorlar seyirciyle.

Nasıl olabilmiş bu? Boa Sahne bir çağrıda bulunmuş tiyatro yazar, yönetmen, oyuncularına. Bu çağrıya cevap veren 11 yazar, yedi yönetmen ve 16 oyuncu gönüllü olarak bir araya gelmiş ve ortaya “Boa Kısalar” projesi çıkmış. Projenin tasarımcısı Murat Mahmutyazıcıoğlu, danışmanı Kayhan Berkin, yapımcısı Gökhan Gürün, koordinatörü Cansu Canaslan.

Şimdi yazılan ve çekilen oyunlar bir bir seyirciyle buluşmaya başladı. Açılış Ebru Nihan Celkan’ın yazdığı, Berfin Zenderlioğlu’nun yönettiği “#Heşteg” ile oldu. Oyun, bir aileyle yalnız bir kadının süper markette yaşadıkları karşılaşmayı anlatıyor. Hani şu tuvalet kâğıdından makarnaya bütün rafların boşaltıldığı, insanların birbirini ezdiği günlerden birinde cinnetin eşiğinde iki insanın farklı dünyaları çarpışıyor. Nergis Öztürk ile Cemal Toktaş oynuyor.

İkinci oyun, Emre Yüksel’in yazdığı, Kayhan Berkin’in yönettiği, Erdem Kaynarca ile Melis İşiten’in oynadığı “Her Şeyin Her Şeyle Bir İlgisi Varmış Gibi Geliyor” idi. Bir kadınla bir erkeğin kişisel tarihlerindeki hangi alakasız görünen olayın bütün akışı tersine çevirdiğine, “Ondan sonra hiçbir şey aynı olmadı” dedikleri ana dair görüntülü sohbetlerine tanık ediyordu seyirciyi.

Üçüncüsü de Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği, Görkem Kasal’ın tutunduğu her şeyin yok olması kâbusuyla uyanan bir adamı oynadığı “Lan!” idi ki bu akşam hâlâ onu izleyebilir durumdayız, yarın Meltem Yılmazkaya’nın yazıp Serkan Altıntaş ile oynadığı, Berfin Zenderlioğlu’nun yönettiği “Sarmal” gelecek. Böyle bir program var; her oyun üç akşam saat 21.00-23.00 arası izleniyor, sonra yerine yenisi geliyor. Bütçeniz ve vermek istediğiniz desteğe göre farklı fiyatlardan satışa sunulan biletleri https://www.kadikoyboasahne.com/ adresinden alıp oyunları da aynı yerden izleyebiliyorsunuz.

Oyunların her biri 10-15 dakikalık sürelere sahip. Tiyatro değil “sahnede çekilmiş kısa filmler” diyebiliriz belki. Dört dörtlük bir ses düzenine sahip değiller, arada mikrofonlara çarpıyor oyuncu, onu da duyuyorsunuz mesela ama burada zaten konu ortaya çıkan ürünün ne derece kusursuz olduğu değil. Tiyatromuzun genç ve üretken kuşağından bu kadar ismin gönüllü olarak bir araya gelmiş, bir sahneyi yaşatmak ve yan yana durabilmek adına kolektif bir işe soyunmuş olması. Boa Sahne’nin sezona koyduğu isim çok yerinde atılmış bir çığlık gibi: “Sezon: Hayatta Kalmak”. İçinde bulunduğumuz şartlarda da birbirine el vermekten başka hayatta kalma yolu yok maalesef. 

 

Yazının devamı...

‘Çumra canavarı’nın gerçek hikâyesi

1 Mart 2021

Polisiye romanları severim, son yıllarda yıldızı iyice parlayan seri katil dizilerini de mümkün mertebe kaçırmam. Dolayısıyla okuyunca kanımı donduracak, görmediğim, duymadığım detay yok pek. Ama son okuduğum kitabın kapağını kapatırken sırtımdan hafif bir ürperti geçmedi değil. Sanırım tamamen gerçek olmasından ve alışık olduğumuz gibi Amerika’nın bilmem hangi eyaletinde değil burnumuzun dibinde yaşanmış olmasından. Hani cesedi bulan kişi 911’i tuşlarken bir mesafe almak mümkün de mutfak döşemelerinin altından başsız cesetler, ev temellerinden kafatasları çıkan yer Konya Çumra olunca insan o kadar uzaktan bakamıyor olan bitene. Bir teselli olur mu bilmiyorum ama olay 1960’larda geçiyor.

Profil Kitap’tan çıkan ‘Bir Seri Katilin Gerçek Hikâyesi’ alt başlıklı “Çumra 1965”, gazeteci - yazar Sevinç Yavuz’un imzasını taşıyor. Yavuz daha önce de “Bizden seri katil çıkmıyor” tuhaf iddiasını yerle bir eden “1960’lardan Bugüne Türk Seri Katiller” adlı bir kitap yazmış, 23 artı 2 (yakalanmayanlar) seri katilin hikâyesini anlatmıştı. O bir gazetecilik kitabıydı, kaynağı ise Yeni Yüzyıl’dan Hürriyet’e pek çok gazetede çalışan Yavuz’un 2002’de başlayan televizyonculuk macerasına dayanıyordu. NTV’de adli tıp dosyaları arasından “yalnızca bilimsel tekniklerle aydınlatılan” cinayetlere yer veren İpucu programını 44 bölüm sürdüren Sevinç Yavuz bu sırada doğal olarak Türkiye’nin dört bir yanından katil  ve de seri katil - profilleriyle tanışmış, 2016’da da bunları kitaplaştırmıştı. O 25 katil arasında “Mezarcı” diye anılan Abdullah Aksoy da vardı. 1962  1967 arasında 15 kişiyi öldürüp - önce veya sonra - tecavüz eden ve mutfağa ya da bahçeye gömen, artık kazacak yer kalmayınca taşınıp faaliyetlerini yeni evinde sürdüren, en sonunda cezaevinde intihar ettiği söylenen Abdullah Aksoy.

Aslında Sevinç Yavuz’un kendisiyle tanışması İpucu programı zamanına denk geliyor. O zaman araştırma için gittiği Çumra’da bütün kapılar yüzüne kapanmış, “Gidin buradan, bu konuyu deşmeyin” gibi tepkilerle karşılaşmış, kendisine olan biteni anlatmaya gönüllü tek bir kişi çıkmış. Küçücük yerde ha bire 45  55 yaş arası erkeklerin kaybolması, bir komşularının elini kolunu sallayarak beş yıl boyunca Çumra sokaklarında avlaması kasaba halkı için unutularak atlatılmak istenen bir travma olmuş belli ki. Gelgelelim çok da üstü sonsuza dek örtülebilecek gibi bir olay değil. Nitekim şu an bir roman olarak karşımızda.

Sevinç Yavuz, “Çumra 1965”te olayları kasabaya yeni tayin olan emniyet müdürü Ali Kemal’in Çatalhöyük kazılarıyla hareketlenen kasaba yaşamına ayak uydurma ve peş peşe kaybolan kişilerin izini sürme çabası ekseninde anlatıyor. Kazılarla cinayetler arasındaki bağlantı kurmaya çalışan Ali Kemal’in ucundan yakaladığı düğüm, çözüldükçe dolaşan türden. Yavuz’un kalemi ise kasabaya çöken kasvet bulutunu okura buram buram hissettiren ince detaylarla bezeli.

“Çumra 1965” elbette bir roman ama karakterlerin çoğu isimleri değiştirilmiş gerçek insanlar, olayların çoğu gerçek. Yani hayatla benzerlikler tesadüfi falan değil, kan donduran kötülük için de bakınız: İnsanın hiçbir hayvanın boy ölçüşemeyeceği kadar vahşi ve acımasız doğası. Yakın zamanda karşımıza bir dijital platformda dizi olarak çıkması hiç şaşırtıcı olmaz. Gerçek hayat çoğu zaman sahiden  ve bu durumda maalesef  kurgudan da ürkütücü.

Yazının devamı...

Durup dururken Zeki Müren

25 Şubat 2021

Yaşlanmak, yaş almak, ihtiyarlamak; herkes her birine kendine göre farklı bir anlam yüklüyor seçemedim, hangisini tercih ederseniz edin, onun bir “güzeli” var. Hani öfkenin değil hoşgörünün arttığı, ağzını açtığın an etrafını yakınmaya boğmadığın, gençlere burun bükmediğin, “Bizim zamanımızda böyle miydi” gibi ifadeler kullanarak kendini zamanın dışına mahkûm etmediğin, zarif ve tatlı bir biçimi. O zaman insanlar da senden kaçmıyor, aksine seninle sohbet etmekten keyif alıyor, sevgilerini, saygılarını, muhabbetlerini üzerinden eksik etmiyorlar. Hiçbir şeyi beğenmemeye bu dünyada geçirdiğin seneler kadar hakkın olduğunu düşünür, her konuda kendi kendini bilirkişi ilan edersen de tersi oluyor maalesef. Bu tehlikeyi fark ettiği an bu gidişe dur demeli insan.

Bizde bunlara bir kriter daha ekleyebiliriz: İçinden durduk yerde Zeki Müren hakkında ileri geri konuşmak geliyorsa kendine bir bakmanın zamanı geldi demektir. Ki bu saatten sonra öleli 25 yıl olmuş bir insan hakkında konuşmanın yeni bir gerekçesi olamayacağına göre kurulacak her cümle “durduk yerde” edilmiş sayılabilir. Doğal olarak da hoş karşılanmaz.



Hatta şöyle yaptığınız da düşünülebilir: Özdemir Erdoğan’ın “Zeki Müren’in erkek çocuklara travma yaşattığını” söylemesi o derece ilgi çekti ki neden ben de bir başka yerinden konuyu ele almayayım? Mesela neden “Zeki Müren Türkçesiyle Türk Sanat Müziği’ni katletmiştir. Ölçüsüz tavırlarıyla Türkiye’de kötü örnek olmuştur. Kendi kendisini ‘Sanat Güneşi’ ilan etti. Herkes ‘Ne hokkabazlık yapacak?’ diye programa giderdi” demeyeyim? 

Halbuki insan, Alpay’ın hiç böyle bir gündem maddesine ihtiyacı yoktur -olmamalıdır diye düşünüyor.

Yazının devamı...

Sanat için bu mübah değil

22 Şubat 2021

Ne mutlu ki dünyada tersine döndürülemeyecek bir rüzgâr başladı ama “ifşa”lar arttıkça, birileri daha “ben de” dedikçe bataklığın ne kadar derin olduğu ortaya çıkıyor. Bitmiyor çünkü. Ve bu taciz  tecavüz vakalarında kadına yüklenen rol o kadar büyük ki. Bir kere en başından mümkünse tacize yol açmamakla yükümlüsün. Ona göre giyinmek, ona göre davranmak, dikkat çekmemek, arzu uyandırmamak, küçücük yaşta edinilmiş tecrübeyle konuşuyorum; senin sorumluluğunda. Sen üzerine dar bir şey giyme ki erkek arkadaşların sana el atmak ‘zorunda’ kalmasın. Onların freni yok çünkü.

Tut ki iş o aşamayı geçti, önünde iki yol var: Ya o anda durduracaksın, hemen mümkünse iki de şahit bularaktan şikâyetçi olacaksın, kendini adınla sanınla ifşa edeceksin, cümle âlem görecek ya da artık sonsuza dek susacaksın. Çünkü cinsel suçların kendine özgü bir zaman aşımı var. “Neden o zaman söylememiş? Neden susmuş? Neden durmuş?” gibi bir dizi soru hazırda bekliyor. Faille empati kurma konusunda o kadar gelişkin durumdayız ki kurbana hiç kalmıyor. Hele hele ifşa edilen kişi edebiyat, sanat, medya gibi alanlarda sözü geçen, saygı duyulan bir isim, üstüne üstlük bir “eğitimci” ise, olay neredeyse “Hocamızdır, başımızın tacıdır. Lütfetmiş size dokunmuş, gurur duyun” noktasına varacak.

Neyse ki bütün bu caydıran, sindiren, bezdiren kurallar gibi cesaret de bulaşıcı da biz şu an Tiyatro Medresesi’nde kadın katılımcılara Celal Mordeniz tarafından uygulanan tuhaf “çalışma”ların niteliğini tartışabilir haldeyiz. Önce Ayşe cesaret etti yaşadıklarını anlatmaya. Bir oyuncu olarak Medrese’de katıldığı eğitimde uğradığını söylediği taciz ve cinsel saldırıya dair yazdığı yazı ve meslektaşı Ahmet’le beraber duruma dair tespitler, bütün o nedenmiş, nasılmış sorularını bertaraf edecek nitelikte. Bir insan neden taciz edildiğinde susar, aklından ne geçer, ne hisseder, neden onca zaman bekler gibi konuklarda hala kafanız karışıksa okumanızı öneririm. Özellikle karşında bir otorite figürü varsa insanın nasıl elinin kolunun bağlandığını, kendisini dahi aksine ikna etmeye çalıştığını öyle açık kalplilikle anlatıyor ki. Tabii karşısındaki saygın eğitmenin de yaptığı işe “büyüleme” gibi sıfatlar yakıştırarak olayı katmerlendirdiğini göz ardı etmeyelim. “Tabuları yıkmak”, efendim sınırları kaldırmak, katılımcılara iyi gelmek, oyuncunun ‘cinsel enerjisini’ ortaya çıkarmak gibi türlü ‘sanatsal’ misyon ve bundan rahatsız olduğunu belli ederek geri kafalılıkla suçlanma tehlikesi var ortada.

Sonuçta Ayşe kimilerine göre geç de olsa olan bitenin adını koyma ve önce Tiyatro Medresesi’ne bildirip ardından açtığı anonim hesaptan herkese duyurma cesaretini gösterdi. Tabii ki “Neden adıyla soyadıyla ortaya çıkmıyor efendim?” saçma sorusuyla karşılaştı. Onun cesareti adıyla soyadıyla ortaya çıkacak olan Hatice’ye, onunki Fatma’ya, en son da Elif’e güç oldu. Her seferinde daha sinir bozucu detaylar çıkıyor ortaya söz konusu “çalışmalarla” ilgili. Dokunulmadık mahrem bölgesi kalmadığını, günlerce mosmor gezdiğini anlatan Elif’in verdiği “Hamlet  Claudius” örneği ve “Kendi fikri herkes tarafından kabul edilmeden yeni bir çalışmaya geçmedi” cümlesi bağımsız değil bütün diğer yapılanlardan.

Ama bu ortaya saçılan kötülüklerin iyi bir yanı var: Nihayet “kutsal”ları, dokunulmaz olanları, saygı gösterip başımızda taşıdıklarımızı ve onların verdiği zararları konuşmak için bir fırsat var önümüzde. Sanat eğitimi nedir ne değildir, içinde bir miktar “faşizm” barındırması normal midir diye başlayıp sözde en özgürlükçü kabul edilen bir alanda en çok korunan özgürlüğün tanrı katına oturtulan bazı hocaların öğrencileri ezme, onlara hükmetme, kendilerini kötü hissettirme hakkı olduğunu ifşa etmeye başlamanın vaktidir artık. Yıkılacak bir tabu varsa o da bu. Sanat için bu mübah değil.

Yazının devamı...

Doğan Hoca’ya veda

18 Şubat 2021

Uzun yıllardır söyleşi yapıyorum, bazılarından canımdan bezmiş olarak çıkarım, bazılarından gözüm parlayarak. Yeni bir insanı tanımaktan mutlu olmuşumdur, aramızda hoş bir sohbet akmıştır, iyi gelmiştir yani o bir iki saat bana. Bazen de öyle bir deneyime dönüşür ki o sınırlı süre, bitmesin isterim, durup durup bir cümlesi aklıma gelir, hemen arkadaşlarıma anlatmaya başlarım, haftalarca benimle birlikte dolaşır o sohbet. Kimsenin şaşıracağı bir şey olmayacak bu söylediğim; Doğan Cüceloğlu ile tam da böyle olmuştu. Başka nasıl olabilirdi ki zaten?

Önce son kitabını -Deniz Bayramoğlu ile nehir söyleşilerinden oluşan “Var mısın?”- bir solukta okumuştum, ardından da Milliyet Sanat röportajımız için o sıra gene İstanbul’u yoklayan karın kalkmasını bekleyip Kronik Kitap’ın ofisinde buluşmuştuk. 21 Ocak 2021. Bir ay olmamış daha.



Deniz Bayramoğlu’ndan alıntılayarak daha önce de yazdım, tekrar ediyor olacağım ama varlığıyla odayı aydınlatan insanlardandı. Işık, coşku ve neşe yayıyordu. “Karşımda koskoca hoca var, ciddi olayım, kendime çekidüzen vereyim, afili sorular sorayım” diye kasmıyordunuz kendinizi. Çünkü doğaldı, samimiydi, çok sahiciydi. “Nasıl daha iyi insan olunur?” diye anlatmasına gerek yoktu, kanlı canlı bir örnek olarak oturuyordu. Hiç öyle bilirkişi hallerine bürünmüyor, bir çocuk coşkusuyla anlatıyor, karşısındaki insanı da merak ediyordu. Hani ben sormaya gelmiştim; o cevaplayacaktı ama Doğan Hoca kimsenin kimseyi tanımaya zahmet etmediği, dinlemeyi kitabından çıkardığı bir çağda ona soru sormaya gelmiş insanın ne düşündüğüyle, nasıl hissettiğiyle ilgileniyordu. Fotoğraflarını çeken arkadaşımız Ozan’a (Güzelce) da aynı şekilde. Çocuğu var mı diye sordu, ona “Geliştiren Anne Baba” kitabını hediye etmek istedi, imzalamak için kendisinin, eşinin isimlerini yazdırdı.

Kitaplarının hayatımıza nasıl o kadar derinden nüfuz ettiğini, sözlerinin neden o derece etkili olduğunu, onu sokakta durduran teyzenin nasıl içten “Sen o televizyona çıkan adam değil misin? Allah senden razı olsun, benim ömrümden alsın, sana versin” dediğini anladım. Sohbet neydi, nasihat ile arasındaki fark neydi, başkasıyla sohbet edebilmek için önce kendinle sohbet etmen gerek derken ne demek istiyordu, kendine karşı nasıl dürüst olurdun, iki saat içinde bana bir sürü cevap, bir sürü de yeni soru armağan etti. Sonrasında da hep düşündüm; kendimi “Şu anda bunu neden hissediyorum? Bu öfkeyi, bu hayal kırıklığını?” diye yoklarken, “Bugün şunu söylerken, şu adımı atarken kendim miydim gerçekten?” diye sorarken yakaladığımda içimden Doğan Hoca’ya teşekkürlerimi yolladım. Kim bilir kaç kişinin hayatında benzer etkileri oldu ve daha da olacaktı.

Yazının devamı...

Hamlet’in ölüleri dile geliyor

15 Şubat 2021

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun yeni oyunu “Hamlet’in Bütün Ölüleri”, özel olarak tasarlanmış dokuz odalı bir konteynerin içinde, her seferinde tek bir seyirciye oynanıyor

"Aslında ben Hamlet’in amcasını öldürüp tahta geçmesini istemiştim ama kötülük başladı mı, bir girdap gibi büyüyerek her şeyi yutuyor."

Konteynerin son odasında hayaletin konuşmasını izlerken çıkışta aklımda en çok kalacak cümlenin bu olduğunu düşünüyorum. “Kötülük başladı mı, bir girdap gibi büyüyerek her şeyi yutuyor”. Tabii kötülüğü yapanın kendisi başta olmak üzere. 40 küsur dakika süren mezarlık ziyaretinde “kendini vazgeçilmez sananlardan” yedisini dinledikten sonra ancak “Değdi mi?” diyor insan, “Değiyor mu sahiden?”

Önce başa dönelim, neden söz ediyoruz, nerede bu mezarlık, kim bu ölüler? Mezarlık, Bursa Nilüfer Belediyesi Halkevi Cumhuriyet Meydanı’nda bir konteynerin içinde. Nilüfer Kent Tiyatrosu’na ait, beyaz boyalı, üzerinde “Hamlet’in Bütün Ölüleri” yazan, dokuz odacıklı bir konteyner bu. Biz seyirci olarak ön kapıdan girip odadan odaya geçerek bize anlatılan öyküleri dinleye dinleye sonuna kadar gidiyoruz.

Aslında dediğim gibi, bir mezarlık ziyareti, yaptığımız. Ziyaret ettiklerimiz de Polonius, Ophelia, Laertes, Claudius, Gertrude ve Prens Hamlet. Yani Shakespeare’in ölümsüz eseri “Hamlet’in Bütün Ölüleri”.

Bir de Kral Hamlet’in hayaleti. Oyun bitmiş, ölen ölmüş, iki mezarcıdan başka kimse kalmamış ama ölenin de öldürenin de diyeceği bir şeyler var hala. Yazar ve yönetmen E. Feza Soysal, oyunu “bittiği yerden yeniden yazarak” onlara bu son söz hakkını vermiş. Seyirciye de “Sıradan bir ölümlü olduğunu unutan güç tutkunlarının” kendileriyle beraber yakınlarını da, yaşadıkları toplumu da, dünyayı da ne tür felaketlere sürüklediklerini birinci ağızdan dinleme fırsatını.

Işığı yak oyun başlasın

Yazının devamı...

Sınırları havaya uçuran kalp

11 Şubat 2021

Bazı filmler var, insan bütün detayları unutsa da onu izledikten sonraki duygusunu unutmuyor. Sinemadan çıktığı anı (evet, sinemada film izlediğimiz günler), karanlık salondan İstiklal Caddesi’ne adım atarkenki dalgınlığını (hem de Beyoğlu’nda), perdeye bakıp bakıp gülümsediği ya da hüzünlendiği anları yıllar geçse de beraberinde taşıyor. Hayatında gördüğü en iyi film olması gerekmiyor, bu bir duygu sahiden. Ve benim için “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” böyle bir film. Tekrar izlersem büyüsünü bozmaktan korkacağım kadar böyle bir film.



İzleyip yağmurlu bir İstiklal Caddesi’ne çıkışımı dün gibi hatırlıyorum. Senaristi ve başrol oyuncusu Ayça Damgacı’yla buluşup hem filmi hem de hayat hikâyesini konuştuğumuzu ki zaten ikisi iç içe geçmekte, çünkü Ayça kendi yaşadığı bir aşkı anlatıyor, senaryoya da birlikte imza attığı yönetmen Hüseyin Karabey ile birlikte. Romantik, komik, hüzünlü, cesur bir aşk hikâyesi.

2008’in kasım ayı imiş film gösterime girdiğinde. Şahane çevrimiçi film platformu MUBİ’nin şubat seçkisinde görünce dönüp tekrar baktım; filme konu olan aşkın tohumları 2001 yılında Taksim Meydanı’nda atılmış. Ayça Damgacı’yı yolda bir adam durdurmuş ve “Filmde oynamak ister misiniz?” diye sormuş. Yönetmen de yanında. Adıyaman’da çekilecek “Sarı Günler” filmi için onun fiziğinde bir kadın arıyorlar, oyuncu olduğunu bile bilmiyorlar. 

Ayça Damgacı Adıyaman’da sette bir sabah kahvaltısında ilk kez görmüş Hama Ali Han’ı. Kendisinden 14 yaş büyük bir Kuzey Iraklı oyuncu. O zamanki ev arkadaşlarına anlattığı şekliyle “Nasıl karizmatik, nasıl akıllı, aynı bir Kürt Marlon Brando.”

Yazının devamı...

Sevgililer Günü için çok özel bir hizmet

8 Şubat 2021

Çağımızın hastalığı yalnızlık”. Bir yıl öncesine kadar farklı bir anlamı vardı değil mi hepimiz için bu cümlenin? Çok kullanılırdı ve biz henüz biz ev hapislerine, virüs kaynaklı yalnızlıklara mahkûm olmamıştık. Bu hastalığın sebebi insanın içinde bir yerlerdeydi. Hızlı akan yaşamında, karşısına sıralanan sonsuz seçenekte, doymak bilmeyen tüketme arzusunda. Meşguliyetlerle ve koşuşturmacalarla tıka basa dolu bir yaşamda başkalarına hakkıyla yer açmak zordu neticede.

Şimdi artık istesek de istemesek de bir hayli yalnızız ve dışarıda da bizi oyalayıp eğlendirecek bir hayat akmıyor epeydir. Murat Gülsoy “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” romanını bugünler için yazmamıştı kuşkusuz, ama DasDas yapımı sahne uyarlamasının seyirciyle buluşmasının bu zaman denk gelmesi bir başka anlamlı oldu. Gerçi daha sahneler kapanmadan provaları başlamıştı ama prömiyer online tiyatro dönemine kaldı.

Ceren Boz ile Nagihan Gürkan tarafından uyarlanan, Nagihan Gürkan tarafından sahnelenen oyun, erken emekli olunca ne kadar büyük bir yalnızlık içinde yaşadığı gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalan matematik profesörü Mirat’ın bu gerçekle baş etme yollarını anlatıyor kısaca. O ana kadar kendilerinden “arkadaş” diye bile bahsedemediği meslektaşlarıyla ders aralarında öğrencilerini çekiştirmek gibi bir sosyal faaliyeti varmış, o da kalmayınca kendi zihniyle baş başa kalıvermiş. Yardımına Janus şirketinin tuhaf önerisi koşmuş: Yeni ölmüş birinin zihnini size nakledelim, o sizin bedeninizde ikinci bir yaşam fırsatı bulsun, siz de bir daha asla yalnız kalmayın. İlk başta adil bir anlaşma gibi görünüyor, üstelik dünyaya kendisinden çok genç ve yaşama sevincini kaybetmemiş birinin algısıyla bakmak Mirat’a da coşku veriyor. Kokuları, renkleri, sesleri fark etmeye başlıyor. Fakat hep böyle devam etmiyor tabii, nerede çokluk, orada hoşluk neticede.

Oyunda Mirat’ı Sabahattin Yakut, Tuncay’ı Ümit Erlim, Esra’yı proje tasarımına da imza atan Ceren Boz oynuyor. Başarılı ve uyumlu bir üçlü. Hareket tasarımı Salih Usta’ya, dekor ve ışık tasarımı Cem Yılmazer’e, kostüm tasarımı Eylül Gürcan’a ait. Proje ve reji asistanı Nihan Işık.

“Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”in yeni online gösterimi 14 Şubat’ta olacak. Restoranlar  kafeler hala kapalı olduğu için önlerinde birer kırmızı gülle yan yana masalara dizelenmiş çiftlere rastlayamayacağımız, sevgilimiz yoksa yalnızlığımızın suratımıza alenen vurulamayacağı bir Sevgililer Günü bizi bekliyor ilk defa. Belki bir teselli olur diye söylüyorum. Üzerine de biletinizi alıp “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”i izlerseniz insanın ezeli meselesi üzerine bir düşünme fırsatı olarak görebilirsiniz bugünü. Çünkü bir “Black Mirror” bölümü gibi başlayan oyun, seyirciyi zihninin labirentlerinde dolaştırıyor çünkü esasen. “İnsan hayatta neye elini atsa kendi hayatından bir yansımayla karşılaşıyor” ise aynaya yansıttıklarımıza bir göz atmakta fayda var mı diye düşünür, siz de Mirat gibi insanın hayatta mutlu olduğu tek bir an olduğuna inanırsanız, o anı yaşadım geçti mi, yoksa hala fırsatım var mı diye sorarsınız belki.

Yazının devamı...