“Cesareti olmayan, bir şeyler yapmak isteyip kendini bir köşede sıkışmış hisseden her gencin bulunması gereken bir ortam”.
Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin Kültür İçin Alan’ın desteklediği Genç Sinema programının katılımcılarından birine ait bu cümle ve öncelikle bir film festivalinin bir üniversite öğrencisine bu cümleyi kurdurabilmesi ne kadar kıymetli bir şey. Seyir Derneği’nin bu yıl dördüncü kez düzenlediği festivalin bu kadar kısa sürede katılan herkesin “En sevdiğim festival” diye tanımlayacağı hale gelmesinin pek çok sebebinden biri bu bence. Gençleri önemsemesi, onlar için bir eğitim ve deneyim alanı açması.
Nasıl bir proje bu? Türkiye’nin her yerinden üniversite öğrencileri - başta sinema bölümünde okuyan ya da üniversitelerin sinema kulüplerine üye olanlar olmak üzere – başvuruda bulunuyorlar. Aralarından seçilen gençler; bu yıl 11 ilden 38 öğrenci, festival boyunca sektör profesyonellerinden eğitim alıyorlar. Kalan zamanda da
Naturland adı size bir şey söylüyor mu? Bu aslında insanın yaşını ortaya çıkaran sorulardan biri. Çünkü Naturland Eko Park ve Resort Otel, Antalya Kemer’de 1991 yılında turizme açılan bir ‘eko tatil köyü’. Daha ekolojik tatil, ekolojik tarım, ekolojik hayat tanımları o kadar da hayatımıza girmemişken, dünyanın ilk ekolojik otellerinden. 1988 yılında inşaat ruhsatı verilen, 1991’de turizme açılan dev bir proje. Sayılarla ifade edersek; 130 bin metrekarelik alan üzerine kurulu, 692 yatak kapasiteli, 564 otel odası, üç kral dairesi, 11 bio ev, 39 apart ve dört taş evin yanı sıra 300 kişilik lokanta, 330 kişilik konferans salonu, 100 kişilik disko, tırmanma kayası, 500 kişilik amfitiyatro, ahırlar, geleneksel değirmen, inka mağarası, akvaryum, fuaye ve servis alanı, tenis kortu, açık yüzme havuzları, aquapark, teleferik, çocuklar için mini gezi treni…
Bu ‘devasa’lıkla ‘ekoloji’ nasıl bağdaşıyor derseniz… Demeyin. Zaten bu hikâyede sorulmayacak, sorulsa da cevaplanamayacak o kadar çok soru var ki. Zira
Yılın o dönemi diye bir şey var, yazın bitmekte oluşunu üzücü bir şey olmaktan çıkarıyor. Nedir, film festivallerinin sıraya girişi. Pazartesi İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali’nin kapanışı yapıldı, dün Ayvalık’ın rüzgârı, dalgası ve tarihi mirasını logosuna taşıyan Ayvalık Uluslararası Film Festivali Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’daki tören ve Joachim Trier’in merakla beklenen “Manevi Değer”inin Türkiye prömiyeriyle açıldı.
Seyir Derneği tarafından düzenlenen festivalin sahiden çok parlak bir programı var, insan aynı saatte birkaç yerde birden olmak istiyor. Ben de hangi birinden söz etsem bilemiyorum, birkaçını sıralayayım, siz www.ayvalikff.org adresinden bakarak seçiminizi yapın.
Cannes’dan, Berlin’den, Venedik’ten adlarını duyduğumuz pek çok filmin Türkiye’deki ilk gösterimi yapılacak festivalde. Örneğin filmlerinde İran İslam Cumhuriyeti’ndeki insan hakları ihlallerini konu edinen ve yasakları aşıp sinema yapabilmek için yaratıcı yollar
Yeri geldikçe dile getirdiğim gibi sinemada, ekranda, sahnede kadın karakterlerin hikâyelerinin az anlatılıyor olmasıyla ilgili hep bir şikâyetim var. Hani çok klişe bir cümle vardır; röportajlarda sıkça kurulur; “Herkes kendisinden bir şey bulacak”. Ben bulamıyorum işte. Hâlâ öyle dünyalar kuruluyor ki kadın fon perdesinden hâllice, karakter demeye dilim varmıyor.
Ama sonra bakıyorsunuz, bu sefer ‘kadın hikâyesi’ adı altında bir şey sunuluyor, yalan değil, kadınlar var odağında ama “keşke hiç denenmese miydi?” diyorsunuz, çünkü bir de bunun ‘nasıl’ı var. O anlatılan kadın maalesef toplumun zihnindeki kadın imajından bağımsız değil. Ve öyle anlatıldıkça da değişeceği yok.
Son yıllarda bu alanda bebek adımlarıyla da olsa bir yol alıyoruz, almıyor değiliz. Ve neyse ki bu işe baş koyanlar, dönüşüm için çabalayanlar var. Kadının sahnedeki temsiliyetini, nasıl göründüğünü ve nasıl görünmediğini dert edinen dört oyundan oluşan “Kadınlar, Gölgeler
Yıl 1986, bir oyun izledim, şaşırarak ve büyülenerek izlediğim ilk oyun olarak geçmiş kişisel tarihime; Ortaoyuncular’dan “İçinden Tramvay Geçen Şarkı”. Öncesinde İstiklal Caddesi’nde Nazi subayı kılıklı oyuncular “Kimlik bitte” diye yolumuzu kesiyor, kimse “kimsiniz” diye sormuyor, kuzu kuzu çıkarıyor, bu kısım bir sosyal deney olarak epey ses getirmişti. Ferhan Şensoy’un Karl Valentin’in skeçlerinden yazdığı oyun da öyle.
Ben bir de Galatasaray Lisesi öğrencisi olarak ‘hem de mektepli abimiz olan’ Ferhan Şensoy’un kalemini, zekâsını, mizahını nasıl nutkum tutularak izlediğimi hiç unutmam. İlerleyen yıllarım da oyunlarını izleyerek, kitaplarını okuyarak geçti. Ama altındaki mücadeleyi, bir şeyi yapma inadını çok da bilmiyormuşum. Onu da ENKA Sanat – Porte Film ortaklığında hayata geçirilen, yine Selçuk Metin’in yönettiği, senaryosunu Zeynep Miraç’ın yazdığı, görüntü yönetmeni Emre Okur olan “Ferhangi Bir Yaşam” belgeseliyle öğrendim.
Fe
Kuruçeşme’deki barında 2000’li yılların başında tanımıştım Ece’yi. Uzaktan çekinerek izlediğimi hatırlıyorum bu heybetli kadını. Bir ruh ‘heybeti’ sözünü ettiğim, çekinirsiniz önce genelde. Ne kadar kocaman bir kalbi olduğunu, o kalbe neleri neleri sığdırdığını sonradan görürsünüz. Dikkatli bakarsanız. Çünkü o her şeye dikkatli bakar, özenli bakar. İnsana da, kediye de, çiçeğe de, domatese bibere de.
Sonra Asmalımescit’e taşındı, 2007 senesinde. Biz de dost olduk, ne mutlu. Küçücük bir dükkân açtı. Bence ona yakıştı bu ‘küçücük’lük çünkü kartal gözleriyle bir bakışta her köşeye hâkim olabiliyordu. Kimin o gün canı sıkkın, kimin sohbete, kimin susmaya ihtiyacı var, kim tabağında yemek bıraktı, hepsini görürdü. Bu sonuncusu çok önemli çünkü o gider icabında 1000 kilometre yol yapar, eliyle ot toplar, pazarlardan sebzenin en körpesini bulur, bilmem hangi köyden tereyağı alır gelir
Devasa sahnelerde karşımıza büyük, daha büyük, en büyük prodüksiyonların çıktığı, bunların bir kısmının da gümbür gümbür gelip sessizce yok olduğu bir devirdeyiz. Çünkü yaratıcılık devasa sahnelere, görkemli dekorlara, pahalı ses ve ışık oyunlarına ihtiyaç duyan bir şey değil. Anlamını sade bir tasarım, yalın bir anlatımda bulan çok değerli işler yapılıyor dünyada. Ve bunlar bunu ille paraları olmadığından değil diyeceklerini böyle demek istedikleri, seyirciyle daha dolaysız, aracısız bir ‘karşılaşmayı’ tercih ettikleri için yapıyorlar. Tiyatronun, gösteri sanatlarının artısı bu değil mi? Bir performansçı ve bir seyirci varsa her yerde, her koşulda yapılabilir olması. Mesela bir müze bahçesinde, arkadan gemiler geçerken…
Artık bir yaz sonu – sonbahar başı klasiği hîline gelen Müzede Sahne, 4 Eylül’de Sakıp Sabancı Müzesi’nde başlıyor. Sanat yönetmenliğini Ayşe Draz’ın üstlendiği dört günlük buluşma, bu yıl ‘Karşılamalar ve Ötesi’
Daha ilkokuldaydım, bir arkadaşımın babası ölmüştü, çevremde tanık olduğum ilk anne baba ölümü olmalı. Bir zaman sonra kızın sokağa çıkarken makyaj yapmış olmasının eleştiri konusu olduğunu hatırlıyorum. Daha sosyal medya yok ama komşu teyze heyeti var, neyin nasıl yaşanması gerektiğine karar veren. “Aaa süslenmiş püslenmiş çıkmış, daha şurada kaç ay oldu babasını kaybedeli…” Benim de konuya dair ilk kodlarım böyle oluşmaya başladı. Bir kayıp yaşadıysan, bir acın varsa, senden beklenen belli bir davranış kalıbı var. Onun dışına çıkarsan belli ki üzülmemişsin. Acı senin acın ama onlar daha iyi bilir bununla nasıl başa çıkman gerektiğini.
Aslında beklenen ‘başa çıkman’ da değil çıkmaman bu durumda. Sürekli aynı kahır noktasında çakılıp kalman, bir an için bile kendini iyi hissetmemen, nefes alıp vermen ama yaşamaman. Yaşadığımız sosyal medya çağında komşu teyzelerin hiç değilse arkanızdan konuştuğu her şey en acımasız ve hadsiz şekliyle suratınıza söyleniyor. Tabii ki gerçek hayatta karşılaşsanız