1600 yıllık mekânda Mahzuni Şerif türküleri

10 Şubat 2022

Dondurucu bir İstanbul gecesi, Tarihi Yarımada’nın en eski su yapılarından biri olan Şerefiye Sarnıcı’ndayız. Mimari özelliklerinden yola çıkılarak 2. Theodosius (408-450) döneminde yapıldığı öngörülüyormuş, dolayısıyla aşağı yukarı 1600 yıllık bir tarih var etrafımızda. Gerçekten çok görkemli bir yapı, tavan yüksekliği 11 metre kadarmış, ayrıca 360 derece Projection Mapping sistemine sahip ve internet sitesindeki bilgiye göre dünyada bu sistemin entegre edildiği en eski yapı. Sarnıç için beş bölümden oluşan 10 dakikalık bir gösteri hazırlanmış, bu sayede zaten adımınızı attığınız anda nefesinizi kesen mekânda bir de İstanbul’un su kültürüne, belleğine dair bir deneyim yaşıyorsunuz.

Fakat bizim bu gece burada bulunma amacımız çok daha farklı bir deneyim yaşamak ve ben onu birçok sebepten hayatımın unutulmazları arasına eklemiş bulunuyorum. O büyülü ortama loş bir sahne kurulmuş. Tek bir sandalye, tek bir mikrofon. Biraz sonra memleketin en önemli rock gruplarından Duman’ın solisti Kaan Tangöze gitarıyla gelip oturacak oraya ve bize Âşık Mahzuni Şerif’ten 10 adet türkü söyleyecek. Bu solo çalışmanın ilk teklileri “Haşlayın Beni” ve “Gül Yüzlü Cananım” 2021’in eylül ve ekim aylarında dinleyiciyle buluşmuştu. Albümün tamamı da ocak ayında “Âşık Mahzuni Şerif Türküleri” adıyla dijital platformlarda yerini aldı. Bu bizim albümle tanışma konserimiz, Kaan Tangöze’nin de hayatındaki ilk “lansman konseri” imiş az sonra ifade edeceği üzere.

Şimdi, bir rock müzisyeninin, olanca mütevazılığına rağmen esasen bir “rock star”ın, üstelik bildiğimiz üzere kendisi de gayet sağlam parçalar yazabilirken yani malzeme sıkıntısı çekmezken bu toprakların halk ozanlarının türkülerini yorumlaması bence başlı başına önemli bir şey. Kaan Tangöze de bunu yıllardır yapıyor. Kim bilir, belki birileri “Kendim Ettim Kendim Buldum”u ilk ondan duydu, sonra Neşet Ertaş’la tanıştı. Ya da Âşık Veysel’le (Kendisinin “Âşık Veysel deyince akan sular duruyor” dediğini hatırlatarak). Ya da Oksijen’de Alper Bahçekapılı’ya anlatırken “Benim için Beethoven gibi” diye tanımladığı Âşık Mahzuni’yle.

Yorumunu seven var, sevmeyen var, kimisi hiç yakıştırmamış iki ismi birbirine. Bana kalırsa ondaki bu sadelik, bu süssüz püssüz, gösterişsiz tavır cuk oturuyor Âşık Mahzuni’nin sözüne, müziğine. Tamamını İstanbul’da kendi stüdyosunda kaydetmiş, dinlerken verdiği hissiyat da zaten dolaysız, aracısız, sahici bir duygu aktarımı. Klip olarak kendi YouTube kanalına yükledikleri Kayseri’de çekilmiş adeta zamansız / mekânız manzaralar ve omzunda / elinde gitarıyla Kaan Tangöze'den oluşuyor.

“Ah, neyleyim? Düşkün oldum dünyada / Ateşle, tığ ile şişleyin beni / Sevda dedikleri bir bela imiş / Gelmeyin yanıma, boşlayın beni” diye başlayan, biraz Neşet Ertaş biraz Sezen Aksu ile sona eren o gecenin de tırnak içinde bir gösterişli yanı varsa o da “lansman konseri” tanımı olabilir. Onun dışında biz bütün etiketlerinden sıyrılmış bir müzisyenden, bir ozandan başka bir ozanın türkülerini dinledik. Tek gitarla ve büyük bir samimiyetle. Sözlerinin vuruculuğu ve zamansızlığı üzerine bir şey söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Bunları böyle 1600 yıllık bir sarnıçta dinlerken neyin geçici neyin kalıcı olduğunu daha da fazla düşünüyor insan. Ne yazık ki insanın özü değişmiyor, hırsları, iktidar tutkusu, kendini bu dünyada ebedi sanışları, aldanışları yıllar geçse de hep aynı kalıyor. Ve ne güzel ki halk ozanları var, ona bunu ısrarla hatırlatıyor. Duymak istediğinde tabii.

Yazının devamı...

Ölüm kalım sınavından sağ çıkmak

7 Şubat 2022

Hani insanın kişiliğine dair ipuçları verdiği varsayılan çeşitli bulmacalar vardır. Bir ölüm kalım hâlinde nasıl davranırsın, onu sorar sana. O anda yanında bu hayatta en sevdiğin insan bile olsa, “onun için canını vermeye hazır olduğun” kişi mesela ve bu gerçekten gerekse ne yaparsın? Önceliğin ne olur, kendini kurtarmak mı, ona yardım etmek mi? Tabii bu sorulardan genellikle gerçekçi bir kişilik tahlili çıkmaz, çünkü kâğıt üstündeki “fedakârlıklar”ın hakiki sınavlarda sıkça “can tatlı” duvarına toslayacağını tahmin etmek zor değil. Ruben Östlund’un şahane filmi “Force Majeure”ü hatırlayalım mesela, Alpler’e tatile gitmiş bir ailenin böyle bir sınav karşısında nasıl çözüldüğünü anlatır, zira ailenin babası düşmekte olan çığ karşısında can havliyle karısını ve çocuklarını bırakıp kaçar.

Hadi o tehlike anında düşünülmeden atılmış bir adımdır, bir reflekstir. Ortada birbiriyle fazla da ortak noktası olmayan 10 kişi olsa, yolları sık sık gittikleri bir kafede kesişmiş olsa ve birdenbire ne olduğunu tam da çözemedikleri bir “dış tehlike” ile karşı karşıya kalsalar neler olur? Kapıdan burnunu çıkaranın hayatı tehlikede iken içeridekiler birbirlerine destek olurlar mı, sıkıştıkları anda gözlerinin gördüğü ilk kişiyi “satarlar” mı, bu ölüm kalım sınavından kim, nasıl sağ çıkar?

Baba Sahne’nin geçen hafta seyirciyle buluşan yeni oyunu “Taxim” böyle bir sınavla karşı karşıya bırakıyor seyirciyi. Mekânımız Taxim Bistro. Sıradan görünen bir günün ilk saatleri. Birbirini iyi tanıyanlar da var kafeye girip çıkan 10 kişi arasında, yolu ilk kez buraya düşenler de. Laptopundan başını kaldırmayan gözü yükseklerde bir plaza insanı da var, umutsuz adalet arayışı sırasında yaşamla bağını kopartmış, sokaklarda yaşayan bir adam da transseksüel bir seks işçisi de. Gençler de var yaşlılar da. “Başarılılar” da “başarısızlar” da. Hep beraber “normal” bir sabah yaşar, birbirleriyle şakalaşır, atışır, ülkenin hâline saydırır, didişir ve uzlaşırken kapının önünde biri pat diye vuruluyor. Kalanlar önce bu beklenmedik felaket karşısında can korkusu ortak paydasına buluşuyorlar. Derken mesele yavaş yavaş kimin hayatta kalmayı daha çok hak ettiğine doğru ilerliyor ve bütün bencillikler, kendince “öncelikler”, “ben daha önemliyim”ler devreye giriyor. Hatta sen de seyirci olarak içinden bir sıralama yaparken bulabiliyorsun kendini. İşte şu daha genç, bu daha umutlu, şu zaten mutsuz, berikinin kaybedecek bir şeyi yok gibi düşünceler uçuşuyor kafanda.

“Taxim”, Alex de la Iglesia’nın yönetip senaryosuna Jorge Guerricaechevarria ile birlikte imza attığı 2017 yapımı “El Bar” filminin uyarlaması. Emrah Eren’in rejisiyle sahnelenen oyun, Baba Sahne tarafından bugünün Türkiye’sine uyarlanmış (Metin danışmanları Caner Güler ve Ozan Güven). “İsimleri yerlileştirdik, uyarlama oldu” gibi bir şeyden değil, laf arasında değindiği pek çok meseleyle, kullanılan dille, araya sıkıştırılan esprilerle başarılı bir uyarlamadan söz ediyoruz. Dekor ve ışık tasarımında Kerem Çetinel’in imzası var. İlk perde her detayıyla düşünülmüş bir kafede geçerken ikinci perdede alt kattaki depoya taşınıyor oyun. Ömür Arpacı, Mert Asutay, Nergis Çorakçı, Seçkin Özdemir, Rüya Demirbulut, Şevket Çoruh ve Ozan Güven’in başlıca karakterleri canlandırdığı “Taxim”in şarkısını Sinan Kaynakçı bestelemiş, Hayko Cepkin seslendiriyor.

Yazının devamı...

50 yıllık alışkanlık

3 Şubat 2022

Bazı şeylerin insanın hayatındaki karşılığı huzur ve güven oluyor. Bir alışkanlık, bir tanıdıklık duygusu.

Gördükçe her şey yolunda gibi hissediyorsunuz. O yerli yerinde duruyorsa demek ki hayat da normal seyrinde. Kendi adıma, doğup büyüdüğüm şehirde, ömrümün geçtiği sokaklarda, caddelerde hiçbir koyduğumu yerinde bulamazken bu tür devam eden alışkanlıkların anlamı daha da fazla. 2022 itibarıyla 50. yaşını kutlamaya başlayan İKSV’nin etkinlikleri de bunlardan mesela. Şu an şubattayız ya, benim için bu festivallerin başlamasına iki ay kaldı demek. Nisanda İstanbul Film Festivali başlayacak, gerisi Müzik, Caz, Bienal, Filmekimi, Tiyatro diye çorap söküğü gibi gelecek. Bu sefer 50. yıl şerefine aralarda da bir dolu başka etkinlik olacak üstelik.

Bir kere Dr. Nejat F. Eczacıbaşı’nın İstanbul için kurduğu bir festival hayaliyle 1972 yılında yola çıkan vakıf, yaş gününü 5 Haziran Pazar akşamı İstanbul’un farklı parklarında düzenlenecek ücretsiz konserlerle kutlayacak. Yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi iş birliğiyle bütün İstanbulluların davetli olduğu “doğum günü partileri” olacak şehrin dört bir yanında. Ayrıca bu park konserleri haziran ve temmuz ayları boyunca devam edecek.

Peş peşe gerçekleşecek pek çok kutlama etkinliği arasında ilk anda dikkatimi çeken bir diğer şey de İKSV’nin hayata geçireceği iki tiyatro oyunu oldu. İlki Özen Yula’nın yönettiği “Alelade Âşıklardan Farkımız”, Sabahattin Ali ve eşi Aliye Ali’nin birbirlerine yazdıkları mektuplardan yola çıkan bir müzikli gösteri.

Diğeri ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Serdar Biliş’in rejisiyle, İKSV, ID İletişim, Zorlu PSM ortak yapımı olarak seyirciyle buluşacak. Her iki oyunun da sonbaharda prömiyer yapması planlanıyor.

Şu sıralar en büyük eğlencem ise @İKSV_Albümleri instagram hesabı. Vakfın kurumsal arşivinden fotoğraflar ve belgeler paylaşılıyor hesaptan.

1972’den bugüne kimler gelmiş kimler geçmiş, konser salonları, caddeler, meydanlar dolmuş dolmuş boşalmış. İnsanın baharın yakın olduğuna inanası geliyor gerçekten baktıkça.

Kız çocuğu annesi ve ‘normlar’

Yazının devamı...

Da Vinci ve yapay zekâ

31 Ocak 2022

“Teknoloji, bilim ve sanatı bir araya getiren”... Açıkçası bu şekilde başlayan cümlelerin iyi niyetli birer çaba olarak kaldığına çok tanık oldum. Hani “Şart mıydı, birleşmeseler de olurmuş” dediğim çok olmuştur nihayetinde. DasDas iş birliğiyle açılan yeni medya ve dijital sanat müzesi X Media Art Museum (XMAM)’da yaşadığım deneyim ise bu anlamda epey ufuk açıcı ve çarpıcı oldu.

Kurucuları Mert Fırat, Muzaffer Yıldırım, Ferdi Alıcı; direktörü Esra Özkan ve destekçisi Paribu CEO’su Yasin Oral’ın katıldığı bir toplantıyla tanıtımı yapılan

X Media Art Museum’da sergiler üç ayda bir değişecek. Bugün açılan ilk sergi, Ouchhh stüdyonun imzasını ve “Leonardo Da Vinci: Yapay Zekâ Işığın Bilgeliği” adını taşıyor. Alt başlığıyla tamamlarsak “CERN’den NASA’ya İnsanlık ve Metaverse”. Ouchhh Stüdyo kurucu ortağı Ferdi Alıcı’nın tanımıyla “dijital veriler boya, algoritma fırça olarak kullanılıyor”, Leonardo Da Vinci’nin çizimleriyle başlayan sergi 3D modellemesi ile devam ediyor, veri tabanı olarak da sanatçının icatları, makine çizimleri ve eskizleri kullanılıyor. Bilgilerin yapay zekaya öğretilmesiyle elde edilen çıktılar, 15 milyar fırça darbesiyle partikül olarak tüm mekanda karşılık buluyor. Seyirci de kendisini tam olarak bu “karşılığın” orta yerinde buluyor.

c1 Sanırım yirmi dakika kadar süren bir deneyim, seyirciyi kapıdan girdiği anda bir sihir dünyasına dahil eden ve sonlara doğru kalp atışlarını hızlandıran bir ritme sokan. Ludovico Einaudi ve Mercan Dede’nin müzikleriyle sarmalandığınız ilk bölümde Da Vinci dışında Michelangelo, Raphael ve Boticelli’nin de yapıtları şekilleniyor duvarlarda, dört yanınızda ve ayaklarınızın altında. Yapılış anına tanık olur gibi hissediyorsunuz, bir anda dev boyutlarda yanı başınızda beliriyor sanat tarihinin baş yapıtları.

CERN yapay zeka ekibiyle birlikte üretilen ikinci bölüm “AI Dark Machines” adını taşıyor ve CERN’den sonra ilk kez seyirciyle buluşuyor. Üçüncü bölüm NASA’nın “Kepler Veri Kümeleri” aracılığıyla uzay keşfi ve astronomi araştırmalarını taban alan makine öğreniminin kullanılması fikrine dayanıyor. Son bölümün veri tabanını ise müzisyenlerin beyin dalgaları oluşturuyor. Kesinlikle çok ilginç, çok etkileyici. Her şeyden önce de insana birçok meselesini, günlük derdini, hırslarını çok önemsiz hissettiren bir sergi. Kapıdan dışarı neyin kalıcı neyin geçici olduğu, şu gezegendeki / evrendeki / zamandaki yerimiz, kapladığımız alan gibi konularda düşünerek çıkma ihtimaliniz yüksek.

Ouchhh üzerine

Sergiyi hazırlayan Ouchhh, 10 yıl önce kurulmuş, sanatçıların, yapay zeka kodlayıcılarının, veri bilimcilerin, mühendislerin, akademisyenlerin bir araya geldiği bir kolektif. Yapay zekâ ile sanatı bir araya getiren işleriyle dikkat çekiyorlar, bugüne kadar 50’den fazla ülkede sanat yerleştirmeleri, kamusal alan deneyimleri gerçekleştirmişler. Bu yaz da yine DasDas’ta Parallel Universe adlı sergilerini seyirciyle buluşturdular.

Yazının devamı...

Mavi, kırmızı ve ötesi

27 Ocak 2022

"Şarkıların sizlerle konuşmasını, sizin onlarla ilgili düşünmenizi, hissetmenizi, yazmanızı nasıl özlemişiz... Günlerdir aranıza girmemek için sessiz sessiz duruyoruz ama merak içindeyiz: ‘Sirenler’ size neler söyledi? Ve en çok hangi şarkıları sevdiniz?”

10 yıllık aradan, özlemden sonra 11 şarkılık bir hazine olan “Sirenler”i (Rakun Müzik) yayınlayan mor ve ötesi Twitter hesabından bu cümleleri yazarak albümle ilgili ne hissetmekte olduğumun da adını koymuş oldu: “Aranıza girmek” idi kilit sözcükler. Gerçekten kimse aramıza girmeden dinleyeyim istemişim, çünkü uzun zamandır bir şarkının, bu lüks örnekte 11 şarkının benimle konuşmakta olduğu hissine kapılmamışım. Dünümü anlatıyor, bugünümü anlatıyor, özlediklerimi, kızdıklarımı, düşlediklerimi anlatıyor. Gerçekten bu kadar çok duygu ve düşünce bir albümde sıralanabilir mi? Bir öfke, bir hüzün, bir hayal kırıklığı, bir umut (en çok da umut). Tam olarak böyle oluyor.

Albümde kulağımla beraber ilk gönlümü verdiğim şarkı “İstiklal” olduğu için, o şarkıyı ilk kez Çiçek Pasajı’nda büyülü bir akşamda canlı canlı sırtımı İstiklal Caddesi’ne vererek dinlediğim için, İstiklal ortaokul ve lise yıllarımın geçtiği, beni büyüten, bir zamanlar nefes aldığımı hissettiğim yer olduğu için diye düşündüm önce. Anladığım sözlerde “Belki arkadaşlarınla / Belki de yalnız başına yürürken / Ne kadar mutlusun İstiklal’de” diyordu, tam da beni anlatıyordu. Bir ortak geçmiş, tanıdık mekânlar, benzer anılar vardı, mor ve ötesi üyeleri dahil hep beraber oralardan geçmiştik de yaş icabı nostalji zamanımız gelip çatmıştı herhalde.

Oturup kendi kendime masmavi “geçmiş”, kıpkırmızı “bugün” ve ikisini birleştiren mor “gelecek” olmak üzere üç bölümden, iki de nefis “bağ” şarkıdan oluşan albümü dinlemeye başlayınca dedim, ne nostaljisi pardon. Gençlik güzellemesi, geçmiş güne ağıt falan değil albümün meselesi. Bir müzik, bir söz ancak bu kadar zamanın sesini, nefesini, ruhunu taşıyabilir, bir toplumun, bir ülkenin, bir dünyanın duygusunu anlatabilir ve bunu ancak bu kadar net, bu kadar yalansız ama aynı zamanda şefkatli ve buluşturan bir dille yapabilir. “Cennetim Cehennemim / Seni ne çok sevdim / Seni ne çok sevdim / Beni dinlemedin / Dinlesen ne kaybedersin”. Bu sözler de “Tünel” şarkısından. “Ne kaybederdin”lerin sonunda “kaybedersin?”e bağlandığı şarkı.

Hakikaten tek tek yazmak istediğim çok şarkı sözü, aklımda kalan çok not var ama herkese kendi keşif yolculuğunda iyi yolculuklar dilemek isteyeceğim, içine gizlenmiş sürprizlere dair heyecanını kaçırmaktan kaçınacağım bir albüm olmuş, “Sirenler”. Hem de tasarımından illüstrasyonlarına, fotoğraflarına, kliplerine (İlk iki klibi “Forsa” ve “Dünyaya Bedel” şarkılarına gelmişti), birbiriyle bağlantılı her detayıyla. Ayrıca eminim benim keşif yolculuğum da sürmekte çünkü her dinlemede yeni bir şey dikkatimi çekiyor. Durup durup (tabii ki durmayıp biriktirip) “Söyleme zamanı geldi” diyerek koca bir dünya koymuş ortaya mor ve ötesi. 10 yıllık suskunluğa / beklemeye değmiş diyeceği geliyor insanın ama umarım olmasın bir daha.

Yazının devamı...

Gözlere sığan bir hayat

24 Ocak 2022

Bu Pazar gününe paylaşılan her karesinde gözlerinden yaşama coşkusu fışkıran birinin kayıp haberiyle başladım. Ali Arif Ersen. Ressam ve fotoğraf sanatçısı. Arkadaşları, yakınları ona mutlu, gülen fotoğraflarıyla veda ediyordu. Çok sevilen biriymiş, diye düşündüm, bir de dediğim gibi çok hayat doluymuş belli ki. Ne mutlu.

Sonra onunla ilgili yapılmış belgeseli izledim, MUBİ’de. Selin Şenköken imzalı 2020 yapımı bir film, “Yangın Yerinde Orkideler”. Adını Ali Arif Ersen’in resminden alıyor. Resim de Memet Baydur’un oyunundan. Ersen’in o neşe saçan yüzünü gösteren videolarla başlıyor film. Arkadaş toplantıları, kutlamalar, kahkahalar, kalabalıklar. Eş dost için bir buluşma noktası olan, ilginç eşyalarla, objelerle dolu stüdyosu, film afişleri, plakları, müzik aletleri. Resim ve fotoğraf kadar müziğe de meraklı, yemeye içmeye de, yedirmeye ve içirmeye de. Balık Pazarı’nda Japonların alışveriş ettiği balıkçıdan aldığı balıklar, yurt dışından getirttiği özel bıçaklar ve malzemelerle suşi yaparken de görüyoruz onu, komiklik yapıp arkadaşlarını güldürürken de, Saraybosna trajedisinden geriye kalanlar üzerine açtığı fotoğraf sergisini anlatırken de. Yıllarca resim ve fotoğraf sergileri açıyor, “Otuzların Kadını” ve “Aramızdaki Şey” kitaplarının kapaklarını yaptığı Tomris Uyar ile birlikte “Güzel Yazı Defteri” adlı kitaba imza atıyor ve hakkını vererek yaşıyor.

Derken her anı anlamlı ve dolu dolu akan bir hayat bir anda sekteye uğruyor. Söyleyeceğim durumda “sekteye uğramak” tanımı çok hafif kalıyor aslında. Birçok kişi için hayatın neredeyse “sona erdiği an” olabilir bu. Yıl 2004, 46 yaşındaki Ali Arif Ersen baş ağrısı şikayetiyle gittiği hastaneden “locked – in” (kilitli kalma) sendromuyla çıkıyor. Sadece başını ve sol gözünü oynatabiliyor artık.

Buradan sonrasında bir belgeselden (ve bir hayattan) ne beklersiniz, bir hüzün dalgası, belki “keşke”ler, belki tedavi ihtimalleri, çare arayışları... Biz Ali Arif Ersen’in yeni koşullarına adapte olarak yaşamaya ve üretmeye devam edişini izliyoruz. Gözündeki gözlüğe bağlı lazer ışığıyla harfleri, kelimeleri işaret ederek iletişim kurmaya, sohbet etmeye, espri yapmaya, arkadaşlarına sevdiği yemekleri sipariş etmeye devam ediyor. Birinden Antalya piyazı istiyor, diğerinden kendisine Güney Amerika’yı hatırlatacak palmiye fidanını. O da onlara hepsi özel olarak düşünülüp tasarlanmış hediyeler alıyor, yapıyor, yaptırıyor. Belgesele ismini veren tabloyu gözüyle bir arkadaşına elini yönlendirerek çizdiriyor. Daha sonra bilgisayar yardımıyla resimlerini, kolajlarını yapmaya devam ediyor. Hayri Turgut Uyar ile birlikte İTÜ Radyo’ya “Kış Bahçesi” adlı haftalık programı hazırlıyorlar. Gene gözüyle işaret ediyor çalacakları parçaları. Yani gerçekten yatağa bağlı olmayan pek çoğumuzdan çok daha aktif ve üretken bir 17 yıl geçiriyor. Belgeselde Esra Tacettin’in anlattığı gibi “O kadar başka şeylere ihtiyacı olmadan kendi entelektüel yetileriyle kendi yaşam alanını kurabilen bir insan ki o küçücük odasında sınırsız bir yaşam alanı var”. Hem de yine filmde Emine Tusavul’un altını çizdiği gibi “mutlu olmayı ve mutlu etmeyi başardığı” bir alan.

Bir resmine “Zeytin Ağacı” adını veren ve gözleriyle Nâzım Hikmet’ten “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin” dizelerini okuyan Ali Arif Ersen’i kaybettik dün. “Yangın Yerinde Orkideler” ise MUBİ’de onun hikâyesini anlatmak için bekliyor. Özellikle “Evlere kapandık” diye dertlendiğimiz bir dönemin üzerine hayat üzerine, sanat üzerine, arkadaşlık üzerine düşünmek ve şayet tanımıyorsanız Ali Arif Ersen’i - geç de olsa - tanımak için izlenmeli.

Yazının devamı...

Hayatın sahneye yansıması

20 Ocak 2022

Pandeminin hayatımızın pek çok alanını esir alırken tiyatroyu tüketememesini hayranlıkla karşılıyorum gerçekten. Hem de burada saymakla bitiremeyeceğim onca olumsuzluğa, en önce maddi yüklere, destek yoksunluğuna rağmen. İşin en umut verici tarafı da bu ülkeye ve bu zamana dair dertlerin anlatıldığı yerli metinlerin çoğalması ve dolaysızca seyirciyle buluşması. Bu yüzden tükenmiyor bu sık sık helvası kavrulmaya niyetlenilen sanatın ömrü diye düşünüyorum. Her alana, her şarta bir şekilde ayak uydurmayı beceriyor.

Şu sıra mesela bolca tek kişilik oyun çıkıyor seyirci karşısına ki bu hiçbir zaman bu kadar haklı sebeplere dayanmamıştı. Az kişiyle prova yapılabiliyor, kolayca turneye çıkılabiliyor, her temsilde bir sürü insanın sağlığı tehlikeye atılmamış oluyor. Bir de galiba bu doğrudan, bu bire bir ilişkiye seyircinin de ihtiyacı var bu dönem. Kendisini içine dert olan bir konuda bir dostuyla sohbet etmiş gibi hissediyor, aklından geçenlerin sahneden yüksek sesle dile getirilmiş olmasından dolayı bir rahatlama duygusuyla çıkıyor salondan.

Tiyatromuzun üretken yazarlarından Özen Yula’nın İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelediği tek kişilik oyunu “Hayat Der Gülümserim” mesela, çocukluğuna, gençliğine dair tanıdık, bildik şeyler bir bir elinden giden bir kuşak için hayatla kucaklaşma niteliği taşıyor adeta. Mekân, AVM yapılmak üzere yıkılacak bir tiyatro sahnesi. Ben diyeyim Taksim Sahnesi, siz deyin Muammer Karaca, hatırlayın ne anılarınız vardı o salonda. Sema Keçik’in oynadığı aktrisin de ömrü o sahnede geçmiş. Bu kez gölgeleri duvarlara sinen karakterlere, fısıldaşıp kaçışan repliklere veda etmek için geliyor ve son kez sahneye çıkarak bize o güne dek sözü edilmemiş “sıradan” altı kadının hikâyesini anlatıyor. Bir Osmanlı kadını da var aralarında, 2000’lerde taksi şoförlüğü yapan bir kadın da, ‘70’lerde “yasak aşk” yaşayan bir şarkıcı kadın da. Farklı dönemler, farklı kadınlar, tanıdık duygular. Seyircinin reaksiyonundan anlaşıldığı kadarıyla en tanıdık olan duygu da kaybedilen değerlere duyulan özlem. Kendi diyecekleri o sahneden ele güne karşı dile geldikçe heyecanlanıyor insanlar. Bunları etkileyici bir kadının böyle güçlü bir şekilde dillendirmesi de iki kere coşku yaratıyor salonda.

Benzeri bir coşkuyu, TOY İstanbul’un Nergis Öztürk’ün parlak performansıyla seyirciyle buluşan “Düğün Şarkıcısı”nda da yaşadık. “Hipokrat”, “10 Saniye” gibi oyunların yazarı olarak tanıdığımız Erdi Işık’ın kaleminden çıkan, Kayhan Berkin’in yönettiği “Düğün Şarkıcısı”, zamanında BBG Evi’nde ünlenmiş bir caz şarkıcısı olan Şahnaz’ın değişen Türkiye ve dönüşen İstanbul’la sınavını anlatıyor. Şahnaz’ın sahne aldığı Urban Jazz Bar Şanzelize Wedding House olurken her evlenen çiftle beraber kutuplaşan ülkenin farklı bir gerçeğiyle yüzleşiyor kahramanımız. Bütün bu kaos ve değişim rüzgârı içinde eski caz, yeni düğün şarkıcısı Şahnaz’ın durduğu yer çok net olmasa da ağzından çıkan cümleler belli ki seyircinin derdine tercüman olur nitelikte ve sık sık alkışlarla kesiliyor. Görülen o ki insanların benzer düşüncelere sahip olduklarına inandıkları başka birileriyle bir anlamda “buluşma yeri” olmuş tiyatro salonları. “Bakın buna kızıyor, buna özlem duyuyor, buna itiraz ediyoruz” diye tepki verme yeri. Hayattan kopuktur, kurgudur, oyundur diye yaftalarken bunu da hatırlamak lazım, muhtemelen sosyal medyadan daha gerçektir.

 

Yazının devamı...

Test kalktı sevinci

17 Ocak 2022

Hayatımızı kıskaca alan Covid 19 pandemisi hepimize “normal” kavramını baştan tarif ettirip yeni alışkanlıklar edindirdi. Kimisi kalıcı oldu, kimisini bir daha geri dönmemesi umuduyla çıkardık hayatımızdan. Ama şurası kesin ki kapalı restoranlarda - kafelerde oturmak, sinemaya – tiyatroya – konser salonuna gitmek, otobüsle – uçakla seyahat etmek hala birçoğumuz için ürkütücü. Ayrıca ben baştan beri duymadığım kadar çok pozitif vaka duyuyorum etrafımda. Muhtemelen son iki ayda hastalığı geçirmeyen kalmadı. En büyük tesellimiz hastalananların bu musibeti aşıların çok işe yaradığını düşündürecek şekilde hafif geçirmeleri. Hatta çoğu hafif bir nezle, bir günlük bir boğaz ağrısından şüphelenip test yaptırdığı için öğreniyor pozitif olduğunu. En büyük dertleri durumu öğrenmeyip sokağa çıksalardı virüsü bulaştırabilecekleri insanları düşünmek oluyor, öyle söyleyeyim. Çünkü başka birileri için, kronik rahatsızlıklar nedeniyle, bağışıklık sistemleri düşük olduğundan, aşısız olduklarından ya da başka birtakım sebeplerle ciddi tehlike arz edebiliyor bu hastalık hala.

Tahmin edileceği gibi sözü getireceğim yer, hafta sonu kaldırılan aşısızlar için PCR testi zorunluluğu. Artık herhangi bir etkinlikte, tren, otobüs yolculuklarında, okullarda, iş yerlerinde aşısızlardan PCR testi istenmeyecek. (Başta uçak yolculukları da bu kapsamdaydı ama daha sonra yeni, bir genelgeyle Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün değerlendirmesi uyarınca uçakla seyahat edecek olan aşısız veya aşı sürecini tamamlamayan ve son 180 gün içinde hastalığı geçirmemiş kişiler için PCR testi uygulamasının süreceği belirtildi.) Bu arada testin sadece aşısızlardan istenmesinde de sorun vardı çünkü aşılılar da bulaştırmaya devam edebiliyordu hala. Ama gene de bir önlemdi ve pandeminin sürdüğünü bir şekilde hatırlatıp insanların daha dikkatli davranmasına neden olabiliyordu. Şimdi mesela neye güveneceğiz? Eğer cevap halkın sağduyusu ise maalesef sırf kayıtlara geçmeyip rahatça AVM’lere girmek için test yaptırmaktan kaçınanlar olduğunu hatırlatmak isterim. Hastalığı semptom göstermeden atlattığı için farkında olmadan bulaştırabilenler de az değil üstelik (Evet tekrar etmekte fayda var, aşılarını tamamlamış olanlar bu kişiler genellikle).

Hepsinin ötesinde bana asıl ürkütücü gelen bunun kalkmasının yarattığı yankılar. Epey bir kişide büyükler tarafından kendilerine sırf ceza olsun diye verilmiş bir yasaktan kurtulunmuş gibi bir coşku var. “Yasak kalktı”. Şahane, peki hastalık bitti mi? Hayır. Neye seviniyoruz tam olarak? Baştan beri “Zaten böyle bir hastalık hiç olmamıştı, bu bir komploydu, oyundu” iddiasına tutunanlar için apayrı bir gün doğduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Halihazırda insanları maske takmaları için uyardığınızda dayak yeme riski taşıyordunuz, şimdi artık dayanak da var, korkarım önlemler iyice tavsayacak.

Daha fenası kararın “Aşı karşıtlarının zaferi” diye yorumlanması ki bunun sonuçlarıyla nasıl başa çıkacağız, bilemiyorum. Aşı olmayanlar “Bakın gördünüz mü, biz haklıydık” diyor, olanlar “Biz boşuna mı olduk yani?” diye soruyor. Sanki aşıyı sağlığımızı korumak, hastalanırsak hafif atlatmak için değil test olmadan yolculuğa çıkmak, sinemaya gitmek için olmuştuk. Bir toplumun ikiye ayrılmak için bulabileceği konular bu kadar mı sınırsız olur?

Yazının devamı...