Bir mutsuzluğa bağlananların oyunu

26 Nisan 2021

Altıdan Sonra Tiyatro’nun yirminci yılına yakışır bir oyun, hüzünlü, buruk, kırık bir aşk hikâyesi. 2018 yılında sahnede izlediğim zaman böyle tanımlamışım, “Nihayet Makamı”nı. Şimdi Altıdan Sonra Tiyatro çeyrek asrı devirmeye doğru ilerliyor ve maalesef bir yılı aşkındır seyirciyle buluşamadan yapıyor bunu. Ama bir teselli; “Nihayet Makamı”nın kaydı tiyatrolar.tv’de çıkmaya başladı seyirci karşısına.

Daha önce sözünü etmiştim, aslında tohumları Covid-19 kabusu öncesinde atılmış bir platformdu, tiyatrolar.tv. Çeşitli toplulukların oyunlarının profesyonel çekimlerini yapıp ülkenin ve dünyanın her yerindeki seyircilere ulaştırmak gibi bir hedefi vardı. Hani gelip sahnede izleme olanağı olmayanlara. Fakat ortaya pandemi çıkınca maalesef ziyadesiyle öngörülü bir şekilde oyunların seyirciyle buluşmasının tek yolu olan dijital platformların ilki oldu. Şu anda BGST’nin ve Altıdan Sonra Tiyatro’nun bazı oyunlarını oradan izleyebiliyoruz. Son olarak da “Nihayet Makamı” eklendi işte.

Son derece iyi yazılmış, sahnelenmiş ve oynanan bir oyun olmasının yanı sıra tam bir “kadın oyunu” olduğu için çok sevmiştim ben, “Nihayet Makamı”nı. O da ne demekti? Alanında yetkin kadınların bir araya geldiği ve iki kadının hikayesini anlattığı bir oyundu. Yazarı ve yönetmeni Burçak Çöllü idi, kendisi şahane bir müzisyen olduğu kadar iyi de bir yazardı. Zaten oyununu da müziğin büyülü gücüyle sarıp sarmalamış ve Dolunay Pircioğlu ile Ayşegül Aykaç’ın dönüşümlü olarak seslendirdiği şarkılara tamburuyla eşlik etmek üzere sahnede yerini almıştı. Oyun, Şair Nigâr Hanım’dan esinlenerek yaratılmış karakteri Şehvar Hanım’ın şahsında dönemin “Kadından şair mi olurmuş?” manasız tartışmalarına da değiniyordu. Vaktini gergef işlemeye ayırmasını öneren beyefendiler, “İki güzel evladın annesi olmak kifayet etmiyor mu da gece vakti salonlarda, erkekler arasında izzetinefsini ayaklar altına alıyorsun?” diye soran eski kocalar arzı endam ediyordu geçmişin hayaletleri arasında. Artık yıl 1918 idi ve işgal altındaki İstanbul’da artık kapısını kimsenin çalmadığı köhne konakta eskinin meşhur şairesi Şehvar Hanım’ın yanında yine bir tek Sabriye vardı. Küçük yaşta görüp “canını teslim edercesine” sevdiği Şehvar’ın şiirlerini bestelemek için tambur çalmayı öğenmiş, onun için şarkılar yapmış ama her zaman “fare gibi köşelerde” onu izleyen küçük hizmetçi kız olarak kalmış vefakâr Sabriye.

Şehvar ona “Senin hatan, uçursaydın şarkılarını. Hayat bir mutsuzluğa bağlanmak için öyle uzun ki” diye akıl verirken Sabriye o mutsuzluğu sevmekten hiç vazgeçmemişti. Şimdi de onun yüzünü güldürmek için kılıktan kılığa girip eski şaşaalı günleri canlandırmak, Şehvar’a hastalığını, yalnızlığını, yoksulluğunu unutturacak oyunlar kurmak yine Sabriye’ye düşüyordu.

Sahneler kapanmasa eminim çok uzun ömürlü bir oyun olacaktı “Nihayet Makamı” ve biz onun iki yetenekli oyuncusu Gülhan Kadim ile Ayşegül Uraz’ı defalarca alkışlayacaktık. Madem ki henüz fiziksel olarak salonlarda buluşma umudumuzun bir tarihi yok, bu şiirsel, bu dokunaklı ve aynı zamanda eğlenceli oyunu dijital platformda da olsa izleme fırsatını kaçırmayın derim.

Nihayet Makamı

Yazan ve yöneten: Burçak Çöllü / Dramaturg: Sinem Özlek / Orijinal müzik: Burçak Çöllü / Dekor tasarım: Yiğit Sertdemir / Kostüm tasarım ve uygulama: Sinem Öcalır / Işık tasarım: İsmail Sağır / Afiş tasarım: Önder Sakıp Dündar / Fotoğraflar:                 Murat Dürüm / Dekor uygulama: Candan Seda Balaban, Seda Yürük, Gizem Dila Kars, Eren Demirbaş, Onur Kiraz, Özge Emeç, Zekeriya Ece, Yiğit Sertdemir / Oynayanlar: Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim

Yazının devamı...

Çocuklar konuşsun diye

22 Nisan 2021

Bu sabah güne 23 Nisan’a dair bir video izleyerek başladım. İnsanın içine hiç neşe doldurmayan bir video. Yarısında bir yerlerde midene peş peşe yediğin yumruklardan kurtulmak için kapatmak istediğin ama orada anlatılan çocuğa ve dünya üzerinde istismara uğramış 220 milyon çocuğa bu kadarını borçlu olduğunu düşündüğünden yapamadığın bir video.

“Her 10 çocuktan altısı fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel istismara uğruyor. 2015 yılından bu yana 89.335 cinsel istismar davası açıldı. Bu sadece kayıtlara geçen sayıdır” diyen sesle başlıyor video. Sonra o çocuklardan bir tanesinin annesi anlatmaya başlıyor. Sesini tanınmasın diye bozmuşlar. O anlatıyor, biz onu dinleyen ve bazen usulca araya girip soru soran oyuncu Uraz Kaygılaroğlu’nun yüzündeki hüznü izliyoruz. Kaygılaroğlu, Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı İle Mücadele Derneği’nin (UCİM) gönüllüsü.

29 çocuğu istismar etmiş bir öğretmenin kurbanlarından biri, hikâyesi anlatılan çocuk. Üç senesini almış gelip annesine yaşadığı dehşeti anlatabilmesi. Çünkü korkutmuş öğretmen pozisyonundaki adam onları. Bu olanların kendi suçları olduğuna, ailelerine söylerlerse onlara kızılacağına, çok fena şeyler olacağına, babalarının hapse gireceğine inandırmış. “Bilgisayarın, televizyonun ışığından sizi evdeyken her an izliyorum” demiş. Çocukların ders çalışmalarını böyle sağladığını iddia ederek bu tip saçmalıklar söyleyen epeyce öğretmen olduğunu biliyorum, şundan emin olabiliriz ki çocuğun içine böyle bir korku salan öğretmenden her kötülük beklenebilir.

Kendi küçük dünyasında bütün bunları ve en sert cezaları göze alarak gelip annesine açılan bir çocuğun hikâyesi, dinlediğimiz. Ve hemen o akşam diğer velileri haberdar edip soluğu karakolda alan güçlü bir annenin. Hani tereddüt etmiyor, acaba mı demiyor, çocuğun hayal gücü olabilir mi gibi kaçış noktaları aramıyor, derhal mücadeleye başlıyor ve o mücadele kaç yıldır devam ediyor. Düşünün, çocuğunun başına böyle korkunç bir şey gelmiş bir anne babasınız, bir de üzerine adalet yerini bulsun, evladınıza zarar veren kişi cezalandırılsın diye aynı yıpratıcı süreci tekrar tekrar yaşıyorsunuz.

Bu videoyu çekip bize ulaştıran UCİM bu noktada devreye giriyor. Kurucusu Saadet Özkan İzmir’de görev yaptığı ilkokuldaki müdürün yıllarca pek çok çocuğa gerçekleştirdiği istismarı ortaya çıkaran ve o kişinin cezalandırılmasını sağlayan bir öğretmen. Sonrasında çocuk istismarı konusunu kendisine mücadele alanı bellemiş ve Mersinli iş adamı Yücel Ceylan’ın da desteğiyle 2017 yılında “Çocuklar konuşacak, UCİM yanlarında olacak” sloganıyla yola çıkarak bu derneği kurmuşlar. Bir yandan konuyla ilgili toplumu bilinçlendirme ve eğitim çalışmalarını sürdürüyor, bir yandan mağdur çocuklara ve ailelerine hukuki ve psikolojik destek sağlıyorlar.

Bütün çocukların bayram edebilmesi için 23 Nisan’a özel etkinlikleri de var. Bir kere https://www.ucim.org.tr/ adresine girip bilgi alabilir, üye olabilir, bağışta bulunabilir, sevdiklerinize 23 Nisan Sertifikası hediye ederek bayramlarını kutlayabilirsiniz. 23 Nisan günü ise saat 20.30’da da Uraz Kaygılaroğlu’nun Instagram hesabından düzenlenecek canlı yayın bağış gecesine katılabilirsiniz. Özge Özpirinçci’den Cem Yılmaz’a, Gülse Birsel’den Ezgi Mola’ya, Demet Evgar’dan Kerem Bursin’e pek çok isim de kampanyaya destek veriyor olacak. 23 Nisan vesilesiyle Instagram’dan çocukluk fotoğraflarımızı paylaşmamıza gene engel değil ama en azından halihazırda çocuk olanlar için de faydalı bir şey yapmış oluruz.

 

Yazının devamı...

Bu kadınları tanıyoruz

19 Nisan 2021

Hakkında bir şey bilmeden izlemeye oturmuştum. Afişinden anlaşıldığı üzere gizemli bir durum, muhtemelen bir cinayet vardı. Adı da “Hükümsüz” (Exxen) olduğuna göre muhtemelen bir davaydı söz konusu olan. Jenerikte kırmızı kadın pabuçları. Hani artık kayıp kadınları, öldürülmüş kadınları anlattığını çok iyi bildiğimiz pabuçlar. Külkedisi gibi balodan değil, katilleri olan erkeklerden kaçan kadınların geride bıraktıkları pabuçlar gibi. Zaten yeterince hüzünlü olan sözleri Kalben’in sesiyle iyice insanın içine oturan jenerik şarkısı; “Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim”. Birbiri ardına ekrana gelen gazete kupürleri. Tecavüz edilen, çocuğunun gözü önünde bıçaklanan, sokak ortasında yakılan kadınların haberleri ve gözleri bantlı erkek fotoğrafları.

Birinci bölüm fakir bir mahallede evden bakkala diye çıkıp bir daha dönemeyen on beş yaşındaki kızın hikayesiyle başlıyor. Aynı anda da babasının devasa hukuk firmasının ikinci patronu, zengin ve ‘şanslı’ Esma’yı (Burçin Terzioğlu) izliyoruz. Derken dert üstü murat üstü hayatı bir cinayetle alabora olan Esma, “şanslıların şanssızlara borcu olduğunu idrak ediyor” ve kişisel bir mesele için kendisine ulaşan hukuk öğrencisi Filiz (Hande Doğandemir) ile el ele verip zor davaları çözmeye başlıyorlar.

Buraya kadar benim için ilginç yanı iki kadın karakteri odağa, hem de kurban değil kurtarıcı rolüyle koymasıydı dizinin. Baş komiserin güzel ve çaylak yardımcısı, erkek avukatın umut vadeden stajyeri değil, kimsenin göze almadığı olayların üzerine iki ‘kadın’ başlarına giden cesur iki avukat. İki erkek karakter ise onlara yardımcı olmak için oradaydılar. Eski polis Serdar (Alican Yücesoy) ve gazeteci Selim (İsmail Hacıoğlu).

Dizide takip edilen davalar birbirini izledikçe olayları son derece tanıdık bulduğumu fark ettim. Esma ile Filiz her bölümde bir başka kadın cinayetini çözüme ulaştırıyorlar ve biz bu davaları da bu kadınları da gayet iyi biliyoruz. Çünkü hepsi gerçek. Senaryosunu Mert Dikmen ile Fulya Özcan’ın yazdığı, yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği “Hükümsüz”, 10 bölümde her biri yaşanmış, gazetelere yansımış, belki davası yıllarca sürmüş, kadın örgütleri tarafından takip edilmiş kadın cinayetlerini ele alıyor. Ve olayı ne kadar iyi bilirseniz bilin hala kanınızı donduran detaylarla dolu hepsi. Bütün o erkeklik onuru incinen kocalar, aile meclislerinin “Namusunu temizlemeyecek misin?” diye eline silah tutuşturduğu erkekler, şeytana uyan, nefsine yenilen, kıskanan, vallahi çok seven erkekler bir bir arzı endam ediyor karşımızda. Tabii bu bir dizi olduğu için kötüler - hem de fazlasıyla kolay ve çabuk şekilde - cezalarını buluyor. Arada da öfkeden gözü dönen avukatlarımızca, hatta basiretli hakimlerce epey didaktik cümlelerle azarlanıyorlar ama onları da “Bu cümleler kurulsa ne iyi olurdu” diye içimden affederek izlediğimi itiraf etmeliyim.

Zaten diziyi en çok niyeti ve her biri birer utanç vesikası olan bu davaları hatırlattığı için önemli buldum. İzlerken “Yok artık” dediğimiz her bir detay yaşandı. O kadın çekyata konup yakıldı, öteki arabadan atılıp üstüne çakmak çakıldı. O katiller bu derece soğuk kanlı ve acımasız, o kadınlar bu kadar çaresizdiler. Sezon finalinde Melek adıyla Nur Fettahoğlu’nun can verdiği Çilem Doğan o tetiği çekene kadar bu işkenceleri çekmişti. Altı kere karakola gidip uzaklaştırma kararı alamadan dönmüştü.

“Hükümsüz” çengeli Özgecan Aslan cinayetine atarak sona erdi. Belli ki ikinci sezon onunla başlayacak. Ne yazık ki bildiğimiz bir şey var ki daha on sezonluk malzeme mevcut. Ve gerçek hayatta Esma’larla Filiz’lerin işi bu kadar kolay değil. Örneğin maktulün ablası ve avukatı iki kadının yıllar süren mücadelesiyle diziye ilham kaynağı olan davada adalet yerini bulmadı, 16 yaşında markete gitmek için evden çıkan ve kırk gün sonra cesedi bulunan Sezgi Kırıt’ın katilleri aslında serbest.

Yazının devamı...

Hayali Minger adasında özgürlük

15 Nisan 2021

Bu nasıl bir dürtüdür anlamıyorum gerçekten. Bir film, bir roman canını sıktı diye onu ortadan kaldırmaya niyet etmek. Bunun olabileceğine, olması gerektiğine inanmak. Tabii ki insanlık tarihinde ilk kez görülmediğinin son derece farkındayım da bu talebin dile getiriliş anına canlı canlı tanık olmak gene de insanı şaşırtıyor. Bir roman çıkıyor, memleketin önemli bir yazarının, Nobelli tek yazarının merakla beklenen bir romanı. Hani üzerine tartışılması çok normal, beğeneni, beğenmeyeni olması, hiç beğenmeyeni, nefret edeni olması, hepsi kabul. Orhan Pamuk’u yazar olarak sevmeyip okumamayı seçmek zaten bir tercih. Ama okumadan lanetleyip “Toplatılması için harekete geçiyoruz” çağrısında bulunulması gerçekten çok acıklı. Tabii aynı şeyin okuyarak yapılması da aynı derecede üzücü, yanlış anlaşılmasın. Burada konu, bir roman karakteri gerçek bir insanla inkâr edilemez benzerlikler taşısa da, ondan ilham alınarak yazıldığı açıkça belli olsa da orada yazanların o kişiye hakaret sayılmasının mümkün olmadığının göz ardı edilmesi. Çünkü bu bir tarih kitabı değil, bir kurgu eser. Hani şaka yollu söylenen “Film bu, film, gerçek değil” cümlesi var ya, tam onun gibi bu da roman. Adı üstünde esasen. Tabii ki hâlâ kızmak ve itiraz etmek mümkün, onun da çaresi okumamak ki zaten elimizdeki örnekte okuma eylemi söz konusu değil.

İki üç günde Orhan Pamuk’un son romanı “Veba Geceleri” etrafında olan bitenler, sosyal medyada lince yürüyen adımların nasıl atıldığında dair o kadar tipik bir örnek ki. Bir anda esmeye başlayan bir “Son romanında Atatürk ile dalga geçiyor” rüzgârı ve bu rüzgârı arkasına alıp yelken açan “Haydi hemen savcılığa” korosu. “Orhan Pamuk ihanetini son kitabı ‘Veba Salgını’ ile zirveye taşımış. Kitabında Atatürk’le dalga geçen bu adama haddini bildireceğiz. Pazartesi sabah kitabın toplatılması ve yazarın cezalandırılması için savcılığa müracaat edeceğiz” diye bir metin yayılmaya başladı önce. Altında bir avukat ve hukuk bürosunun isimleri. Hani hukuk insanısınız madem, bari romanı okuyun, “Ben neye itiraz ediyorum, sorarlarsa bileyim” gibi bir derdiniz olsun. Beklenti çıtasını daha da düşürürsek, hiç olmazsa kitabın adını bilin. Bu noktadan gelen eleştirileri “Ben okudum demedim ki. Falanca internet sitesi ile filanca yazarın sözlerini paylaştım” diye yanıtlamak, düzeltirken romanın adını “Veda Geceleri”ne dönüştürmek, hâlâ kendine ait bir cümle kurmayıp, bilmediği bir kaynağın iddialarını yaymaya devam etmek... Hani birisi özel olarak Atatürk’e nasıl zarar verebilirim diye plan yapsa ancak bu kadar başarılı olabilirdi herhalde.


Meseleyi basit bir sosyal medya zincirleme kazası olarak görüp, hızını kaybederek yok olmasını beklemek mümkündü ki romanı yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’ndan da açıklama geldi. “Veba Geceleri romanında Atatürk’ü küçük düşürücü ifadelerin yer aldığına dair iddialar tamamen asılsızdır” diyorlardı; “Kolağası Kamil karakteri, romanın geçtiği hayali Minger adasının tüm vatandaşları tarafından bir halk kahramanı ve kurtarıcı olarak görülmektedir”. Aynı metinde Orhan Pamuk’un “Romanımda imparatorlukların küllerinden kurulan milli devletlerin kahraman kurucularına ve Atatürk’e hiçbir saygısızlık yoktur. Tam tersi, roman bu özgürlükçü ve kahraman önderlere saygı ve hayranlıkla yazılmıştır” ifadelerine de yer veriliyordu. Böylece bir cılız sosyal medya lincinin daha kulaktan kulağa büyüyerek başarıya ulaştığını aşama aşama izlemiş olduk. Çok güzel oldu, hem Atatürk’ün adını yüceltmiş olduk hem de “sanatın” değerlendirilme kriterlerine yenilerini ekledik. Gerisini özgürlükçü önderlerin kurduğu hayali Minger adası halkı düşünsün.

Yazının devamı...

Sipariş ve ölüm kalım meselesi

12 Nisan 2021

Sevdiğim bir restoranın sitesinden sipariş vermiştim geçen akşam. Vaatleri otuz dakika içinde yemeğin bende olacağı şeklindeydi. Saate baktım, kırk dakikayı bulmuş. Bir anda kapıldığım aşırı haklı olma ve hesap sorma duygusunu hatırlıyorum. Hayır yani tutamayacaklarsa söz vermesinlerdi, beceremeyeceklerse bu işe kalkışmasınlardı, vesaire vesaire.

Bunlar tabii içimden geçenler. Ağzımdan çıkan “Ne oldu bizim yemek?” oldu. Neyse bilgisayar sisteminde bir hata olmuş, gecikmiş, çok özür dilediler, hemen hazırlayıp gönderiyorlardı. Aradan yarım saat daha geçti ve bu sefer restoran beni aradı. Dediler ki “Çok özür dileriz, siparişinizi çıkardık ama kuryemiz kaza geçirdi”. Başımdan aşağıya dökülen kaynar suyu anlatamam. Telefondaki beyefendi “Tekrar hazırlamamızı ister misiniz?” derken “Ne oldu peki? Motorlu arkadaş durumda?” diye sorabildim, neyse ki iyiymiş, “Ama paketler dağıldı” dedi, o an tabii “Paketin canı cehenneme” diye düşünüyorsunuz ve bin türlü şey daha. Acele ettirdim, kim bilir nasıl sürdü çabuk yetiştireceğim diye, ya bir şey olsaydı, umarım olmamıştır, vesaire vesaire.

Hakikaten beni silkeleyip kendime getiren bir olay oldu bu, ki asla kabalaşmamış, bağırıp çağırmamıştım ama sonuçta “Hadi nerede kaldınız?” diyerek iki ayaklarını bir pabuca sokup kazaya sebebiyet vermiş olabilirdim.

Pandemi yeni alışkanlıklar kazandırdı bize. Üç öğün yemek pişirmekten fenalık geçirenler siparişe yükleniyor, evde tuz bitse “getir”, “götür”, “bana bi”, artık hangisi elimizin altındaysa ona sarılıyoruz. Sokakta motorlu kurye trafiği bitmiyor hiç. Ve sabrımız da yok. Hemen gelsin. Uygulamaların da öyle bir vaadi var zaten; “Şu kadar dakika içinde kapınızda”. Biz de bütün aksi ihtimalleri yok sayarak motorlu kuryelerin birer süper kahraman gibi uçup o kadar dakikada kapımıza konmalarını bekliyoruz. Arıza olur, trafik olur, akla gelen  gelmeyen bir sürü engel var. Kendimiz bütün randevularımıza tam vaktinde gidebiliyormuş gibi anlayışsız, hayatta her hakkımızı şahane savunabiliyormuş gibi kibirliyiz. Çünkü karşımızda gücümüzün yettiğine inandığımız insanlar var. Onlar azarlayabiliriz, şikâyet edebiliriz, belki işlerinden olmalarına sebep olabiliriz. Kızdırmasınlar kafamızı, böyle bir gücümüz var. Ve bunun yüzünden insanlar ölüyor.

İstanbul Motosikletli Kuryeler Derneği Başkanı Murat Tomris pandemi döneminde 200’den fazla meslektaşlarını kaybettiklerini açıkladı. Öyle ki dernek artan motokurye ölümlerine ilişkin basın açıklaması yapmak zorunda kaldı. “Bize verilen kısıtlı zamanda teslimat konusunu şiddetle reddediyoruz” dediler; “Taşıdığımız malzemenin emniyetini düşündüğümüz gibi kendi emniyetimizi de düşünmek zorundayız. Lütfen siparişiniz az bir süre geciktiğinde hesap sorulacak korkusuyla yaşatmayın bizi”.

Daha ne kadar net ifade edilebilir bir şey? Bir meslek grubuna “Hepimiz sizler gibi bir annenin oğlu, kızıyız. Gösterdiğimiz çaba ve gayretin sonunda küfür değil teşekkür bekliyoruz” dedirtiyoruz. İnsanlar işlerini kaybetmemek, çoluk çocuk aç kalmamak için kelle koltukta çalışıp bir de küfür işitiyorlar.  Ne o, yemeğimiz geç kalmasın.

Konuyla ilgili haberin altındaki yorumlar ayrı alem. “Onlar önce şunu yapmasınlar, bunu yapmasınlar, sonra konuşsunlar”. İnsanlar “ölmek istemiyoruz” diyor, bizim cevap bu. Şu son bir yıl hiçbir şey yapamadıysa daha az bencil olmayı öğretmiş olsaydı keşke bize. Hayatın kendi etrafımızda dönmediğini idrak etmek için daha ne olması gerek? Ya da alt tarafı bir siparişin “ölüm kalım” meselesi olmadığını anlamamız için?

 

Yazının devamı...

Anlamadığın dil ve ‘tahammül’

8 Nisan 2021

Ben kızamadım da, üzüldüm çok, sosyal medya hesabından o cümleyi yazabilen kadın için. Adı Büşra, belli ki genç bir kadın, bir öğretmen. Mardin Nusaybin’deki Anadolu Lisesi’nde matematik öğretmeni. Fakat dile getirmekte sorun görmediği hisleri; “Artık tayinim çıkabilir mi Allah’ım. İnsanların Kürtçe konuşmasına tahammülüm kalmadı da” şeklinde. Ne fena, kendisine emanet edilen çocukları sevmeyi, çevresindeki insanlarla bağ kurmayı becerememiş, daha kötüsü, söylediği şeyin ne kadar ayıp, ayrıca yaptığının ırkçılık olduğunu bilmiyor.

Nusaybin Kaymakamlığı hesabın çalındığına, ilçede görev yapan öğretmenin bu tweet’ten haberi olmadığına dair sonradan sildiği bir açıklama yaptı ama sanırım inanan olmadı. Çünkü şaşırtıcı değil, maalesef “Aman Allah’ım, bir insan bunu değil yazmak, nasıl aklından geçirir?” diyemiyoruz. Zaten bunu eleştiren tweet’lere gelen cevaplarda da benzeri bir yaklaşım görüyoruz. Açıkça nefret kusanları, tehdit savuran kim olduğu belirsiz hesapları saymıyorum bile. “Aslında hiç ırkçı değilim ama...” ile başladıkları cümleyi genç öğretmenin halini anlayarak bitiren, söylediğini de son derece haklı bulan o kadar çok kişi var ki. “Anlaşılmamak ne kadar zor siz biliyor musunuz?” diye de bir argümana sığınıyorlar, burada sorun ana dilini konuşmakta olan insanlardaymış gibi.

Neyse, diyecek söz çok da, ben olabildiğince iyimser ve yapıcı duygularla o tayini için dua eden öğretmene ve onu alkışlayanlara bir kitap, bir de film önermek istiyorum. Kitap, Milliyet Sanat’ta da beraber çalışmakta olduğum arkadaşım Filiz Aygündüz’ün ilk romanı “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?” (Doğan Kitap, 2010). Bu vesileyle elime alıp sayfalarını çevirirken tekrar okumaya başladım, yine yer yer gözüm doldu. Tesadüf bu ya, Filiz de gencecik bir matematik öğretmeniyken tayini Diyarbakır Silvan’a çıkmış, kendisini 23 yaşında memleketin dilini hiç bilmediği bir yöresinde bulmuş. Oradaki deneyimle-rinden de yıllar sonra ortaya bu roman çıkmış. “Ne yani burada insanlar, anlamadığım bir dilden mi konuşuyor? Birkaç saat önce yerliyken birkaç saat sonra yabancıydık; aynı ülkenin sınırlarında. Sırf insanlar anadillerini konuşuyorlar diye... Tuhaf bir kızgınlık duyuyordum. Anlamamaktan. Dilin yoksa yalnızmışsın meğer”. Bu cümleler kitabın arka kapağından. Roman ise şehre adım attığında bu yalnızlık içinde olan genç öğretmenin “anlamadığı dilden konuşan” insanlarla, hele hele gözünün içine bakan otuz iki çocukla kurduğu duygu bağını bütün samimiyetiyle anlatıyor.

Onun üzerine de Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan’ın “İki Dil Bir Bavul” filmini izleyin lütfen. Büyük ölçüde belgesel bir film bu. İki yönetmen, Doğu’ya atanan bir öğretmen bulup ilk gününden itibaren yaşadıklarını çekmek istemişler ve ülkenin doğusunu ilk kez gören Denizlili Emre Aydın’ı bulmuşlar. Tek kelime Türkçe bilmeyen çocuklara dert anlatmaya çalışan, kendini çaresiz hissettikçe telefona sarılıp kendi dilinde anasına içini döken gencecik bir öğretmen.

Karşısında da kendi analarının diliyle konuşan muhtelif yaşta çocuklar. Dertleri aynı: Birbirlerini anlamak, kendilerini ifade edebilmek. Sonunda beceriyorlar bunu. Ve ortaya çok kıymetli, çok anlatılası, o çocukları da o öğretmeni de bir ömür etkileyecek bir hikâye çıkıyor işte. “Romanlarda ya da filmlerde olur o” da diyemezsiniz, ikisi de gerçek hayattan. Okumak, izlemek ve anlamak “Tahammül edemiyorum efendim, biri beni buradan kurtarsın” demeden önce iki kere düşündürür belki. Bir umut.

Yazının devamı...

Sanatın halka ‘inmesi’

5 Nisan 2021

Hakkında okuduklarım, özellikle de bu ay Milliyet Sanat dergisinde yayınladığımız Ege Işık Özatay imzalı söyleşiden sonra merak ettiğim, ilk fırsatta Pilevneli Gallery Dolapdere’de gidip görmeyi düşündüğüm bir sergiydi; “Makine Hatıralar: Uzay”. Yapay zekâ kullandığı çalışmalarıyla dünya çapında bilinen bir isim olan yeni medya sanatçısı ve tasarımcı Refik Anadol’un “NASA’nın altmış yıllık arşivini görselleştirdiği” bir sergi olarak tanımlanıyordu. Özatay’ın yazısından aktarırsam; “ISS, Hubble ve MRO uzay teleskopları tarafından kaydedilen ve şimdiye kadar bir sanat enstalasyonunda kullanılan en büyük uzay temalı veri kümesinden (2 milyondan fazla görüntüden) yararlanıyor”du. Yaklaşık üç yıl boyunca düzenli olarak NASA mühendisleri ile 60 yıllık arşivlerine farklı açılardan bakarak serginin veri kaynağını oluşturmuştu. Bu kadar bilgiyle bile başlı başına merak uyandıran bir sergiydi. Sergiye yoğun bir ilgi olduğu, kapının önünde metrelerce kuyruk oluştuğu haberleri de eklendi buna, nereden baksan sanat adına sevindiriciydi.

Derken Anadol’un instagram hesabında bir DNS anteni görseli belirdi. “Çekemeyenlere hediye” olarak. Açıklaması da şöyle: “Sevgili dostlar yine aynı elitist sanat akademisyenleri maalesef sergimizin başarısını hazmedemiyorlarmış. Normaldir. Yokluktan, hiçlikten ve negatifikten beslenirler. Yeni hiçbir şey söylemezler! Sanat halka inince hep böyle yaparlar :) Onlara buradan 70 metrelik DNS anteni hediyem olsun :)”.

Önce işin içinde bir ‘şaka’ olduğundan kuşku duymayarak gülünecek bir yer aradım. Ya da belki hack’lenmiş bir hesapla karşı karşıyayızdır diye düşündüm. Sanatla uğraşan bir insanın kurmasını beklemediğimiz cümleler ne de olsa. Burada eleştiri ile sanatın ilişkisinden uzun uzadıya söz etmeye niyetlenme-yeceğim, tavrın orasında beni çok şaşırtan bir şey yok. Eleştiriye tahammül çıtasının nasıl düşük olduğunu, çoğunlukla “Madem çok biliyorsun, sen daha iyisini yap da görelim” seviyesinde olduğumuzu kendim de defalarca deneyimledim. “Yok yapmam çünkü o iş başka, bu iş başka” demenin faydası olmadığını da gördüm. Bizde maalesef eleştiri yazan insanın o sanatı icra edecek yetenekten yoksun, tam da bu nedenle yapabilenlere karşı haset ve öfkeyle dolu olduğu konusunda bir uzlaşma mevcut. Tabii bu dediğim, olumsuz bir cümle kurmaya yeltendiğin zaman. Bir işi beğendiğin zaman o sanattan anlar, beğenmediğin anda da “çekemez” olursun. Rahatlatıcı bir bakış açısı olduğunu kabul etmek lazım.

O zaman ben burada neye şaşırıyorum? Kullanılan üsluba. Anten nedir? İlkokulda mıyız, anlamadım. Eleştirilmekten hoşlanmamak gayet anlaşılabilir bir şey ama fikre fikirle cevap vermek, olmadı olgunlukla karşılayıp sükuneti korumak gibi seçeneklere ne oldu? Nasıl olsa kapıda kuyruk var, kimse de o yazıyı okuyup dönmeyecek kapıdan.

Sanatatak sitesinde sergi hakkında epey kapsamlı bir eleştiri yazısı kaleme alan Ayşegül Sönmez’in verdiği cevaptan hedef alınanın o olduğunu tahmin ediyorum. Belki başka bir eleştirmendir, isim vermediği için emin olmak mümkün değil, zaten önemli de değil. Önemli olan Sönmez’in de dediği gibi, ”Bu tavrın içerdiği aşağılayıcı, memleket siyasetinde hep maruz kaldığımız, ayrımcı, bilgiyi küçümseyici ton”. Biz bu tona gerçekten alışığız da plastik sanatlarda eksikliğini çekmiyorduk, ne yalan söyleyeyim. Hani Anadol’un sözünü ettiği “sanatın halka inmesi” bu ise gerçekten keşke inmese.

 

Yazının devamı...

Kapanma günlerini atlatmak için

1 Nisan 2021

Hayatımızı çok uzun süre “eskiye” dönemeyecek şekilde değiştiren koronavirüs nedeniyle evlerde geçireceğimiz bir bahar daha kapıda. Vakalar artarken, insanlar ölürken “evde kalmaktan” yakınmak doğru değil ama müzisyenler, tiyatrocular, yeme içme sektöründe çalışan insanlar bir belirsizliğin ortasındalar çok uzun zamandır. Yayılmak için net mekân tercihleri olan bir virüsle karşı karşıya değilsek de birçok yerin açık kalmasını hatta bir yandan kapanırken bir yandan yüzme havuzlarının ve halı sahaların açılıyor olmasını anlamak zor. Şu kısacık kontrollü normalleşme sürecinde birileri bütün kısıtlamalara harfiyen uyup, yarı kapasiteyle hizmet verirken insanları kucak kucağa oturtup, saat sınırlamasına bağlı olmadan rahat rahat açık kalan diğer mekânları denetlemek çok mu zordu, en azından restoranların bahçeleri, açık bölümleri müşteri kabul etmeye devam edemez miydi gibi soruları sormak için de çok geç. Tiyatrolar, konserler içinse umudumuz şimdilik mayıs ortasında, açık hava mekânlarında.

O zaman madem evdeyiz, bir kez daha yüzümüzü sanata dönelim, bilet alarak izleyebileceğimiz etkinliklere yönelelim diyorum. Bu sırada imkânımız varsa sevdiğimiz kafelerden-restoranlardan, mümkünse doğrudan sipariş verelim ki onlar da yaşamaya devam etsin. Şimdi neler izleyebiliriz bu hafta sonu, bir bakalım.

Birincisi, İstanbul Film Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri başlıyor. Dilerseniz 20 filmlik seçkiye toptan bilet alabilirsiniz, daha ekonomik olur. Her hafta dört yeni film giriyor gösterime. Bugün benim en merak ettiklerimden “Aşktan Sonra” var. Pakistan asıllı İngiliz yönetmen Aleem Khan’ın filmi, kocasını aniden kaybeden bir kadının onun yirmi yıldır başka bir ailesi olduğunu keşfetmesini anlatıyor. https://filmonline.iksv.org/ adresinden bilgi ve bilet edinebilirsiniz.

Yarın akşam için önerim, şu dönemde ismiyle bile bizi anında tavlayan “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”. Szabolcs Hajdu’nun yazdığı, Muharrem Özcan’ın yönettiği oyun, bir zorunlu ziyaretle ortaya dökülen aile sırları üzerine. Tuna Kırlı, İpek Türktan Kaynak, Pınar Çağlar Gençtürk, Tolga İskit, Sena Başdoğan, Berke Karabıyık’tan oluşan bir oyuncu kadrosu var. Saat 21.00’de başlayan oyuna farklı fiyat kategorilerinden bilet alarak Oyun Atölyesi’ni destekleye- bilirsiniz. Bu arada https://www.oyunatolyesi.com/ adresinde yine tiyatroyu yaşatmak amacıyla alabileceğiniz imzalı afişler, Shakespeare baskılı ürünler, Oyun Atölyesi kartpostal setleri gibi çok hoş ürünler satıldığını da ekleyeyim.

Cumartesi akşamı ne yapalım? dasdasonline.com’da saat 21.15’te “Rivayet Radyosu” var, Mert Fırat, Sabahattin Ali hikâyeleri okuyor, Korhan Futacı ve orkestrası da müzikleriyle eşik ediyor. Pazar günü içinse önerim, bir önceki yazımda detaylı olarak anlattığım Biteatral yapımı “Hikâyelerimiz”. Ayşe Lebriz Berkem’in bu coğrafyanın acı çeken üç farklı kadınının hikâyesini anlattığı oyun saat 18.00’de, biletler mobilet.com’da.

Yazının devamı...