İki kardeş filmin zaferi

21 Nisan 2022

Bir İstanbul Film Festivali’ni daha geride bıraktık. Özlediğimiz salonlara dönüşlerle, eski dostlarla buluşmalar ve yeni keşiflerle, “Şunu illa yakalayın”, “Aman bundan uzak durun”larla 12 gün geçirdik, tabii ki kendimizce sıralamalar, ödül tahminleri yaptık ve CRR’deki törenle tahminlerimizi test ederek finale erdik.

Bir festivalde ulusal yarışma varsa, dikkatler ister istemez onun üzerinde toplanıyor. Burada da bir “Vortex” ile Uluslararası Yarışma’nın Altın Lale En İyi Film Ödülü’nü alan Gaspar Noe’nin filminin Kadıköy’deki gösterimine son dakika sürpriziyle katılıvermesi, bir de Türkiye sinemasının yeni filmleri konuşuldu doğal olarak. Görünüşe göre sinemamız pandemiye ve film yapma koşullarının giderek zorlaşmasına rağmen verimli sayılabilecek bir dönem geçirmişti ve bunu da “küçülerek” başarmıştı. Yarışmadan izlediğim filmlerin neredeyse tamamı büyük ölçüde tek mekânda (hatta bir kısmı birkaç saat içinde) geçiyordu. “Bana Karanlığını Anlat”ta (Gizem Kızıl) mekân gasilhanenin içi ve önü iken, “Çilingir Sofrası”nda (Ali Kemal Güven) meyhane ve kapısı, “Mukavemet” (Soner Caner), “Zuhal” (Nazlı Elif Durlu) ve “Ela ile Hilmi ve Ali”de (Ziya Demirel) apartman içiydi. Tahminen pandemi koşulları ile ekonomik koşullar el ele verip bu sonucu yaratmıştı. Daha ferah günler göreceğimiz umudunu saklı tutarak tüm zorluklara rağmen karşımıza çıkan ilginç hikâyelere memnun olmak en iyisi.

Ödüllere gelince, jürinin sürpriz yaparak En İyi Film Ödülü’nü takdim ettiği (Sviatoslav Bulakovskyi de Görüntü Yönetmeni Ödülü’nü aldı) Ukrayna- Rusya sınırında geçen “Klondike” (Maryna Er Gorbach), En İyi Yönetmen (Tayfun Pirselimoğlu) ve En İyi Sanat Yönetmeni (Natali Yeres) ödüllerini alan “Kerr” ile En İyi Özgün Müzik Ödülü’nü alan “Bana Karanlığını Anlat” (Taner Yücel) dışında iki kardeş film damgasını vurdu geceye: “Zuhal” ve “Ela ile Hilmi ve Ali”. İkisinin de senaryosunu Nazlı Elif Durlu ile Ziya Demirel beraber yazmıştı, nitekim En İyi Senaryo Ödülü’nü de iki filmle birden aldılar. “Zuhal” Seyfi Teoman En İyi İlk Film, “Ela ile Hilmi ve Ali” FIPRESCİ Ödülü’nü aldı. Kurgu masasında bir ortak isim vardı; Selda Taşkın. Buğra Dedeoğlu ile beraber “Zuhal” ile ödülü kucakladılar. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü çok hak eden genç oyuncu Ece Yüksel’in olurken “Eda ile Hilmi ve Ali”nin Ali’si Denizhan Akbaba da Mansiyon kazandı. Tam bir “kardeş payı”.

‘Yalnız değilsiniz, yanlış değilsiniz’

Bir de Onat Kutlar anısına verilen Jüri Özel Ödülü vardı ki onu da 60 dakikalık küçücük hikâyesiyle kalbimizde çiçekler açtıran “Çilingir Sofrası” ile Ali Kemal Güven aldı. Bir gecede geçen, on beşer dakikalık dört parçada anlatılan “kırık bir aşk hikâyesi” idi bu. Artık görüşmeyen iki eski okul arkadaşına, yıllar sonra bir sofrada karşılıklı oturup aralarında olanları ve olamayanları ortaya döken Emir Can ile Yusuf Efe’ye müthiş bir incelikle hayat veren Barış Gönenen ile Ahmet Rıfat Şungar ise En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü paylaştılar. İzlediğim andan beri tahmin ettiğim (ya da gönlümden geçirdiğim) sonucun jürininkiyle uyuşmasının benim için ödül gecesinin en güzel anı olduğunu söylemem lazım. Şungar Reha Erdem’in setinde olduğu için Barış Gönenen tek başına çıkıp gecenin en anlamlı konuşmasını yaptı. Gece boyu kafamda dönen “Bizim sinemacılarımız neden ödül konuşması yapamıyor?” sorusuna karşı ilaç gibi gelen cümleleriyle bitireyim sözü: “Bu nefret iklimi içerisinde kendini yalnız hisseden herkese hediye ediyorum ödülü. Yalnız değilsiniz arkadaşlar, yanlış değilsiniz, buradayız, bu hikâyeleri anlatmaya devam edeceğiz. Jüriye teşekkür etmek istiyorum çünkü birileri bir gün böyle hikâyeler anlatmak için cesaret aradığında ‘Bunu birileri yaptı ve birileri gördü’ diyecekler.” 

Yazının devamı...

İşçiler çağrıldı, insanlar geldi

18 Nisan 2022

"İşçiler çağrılmıştı / Ama gelenler insandı". Koskocaman bir mesele iki cümleyle herhalde ancak bu kadar güçlü anlatılabilir. Cem Karaca’nın ‘80’li yıllarda “Die Kanaken” (Almanların o dönem başta Türkler olmak üzere bütün “hoşlanılmayan” yabancıları tanımlamak için kullandığı sözcük) adıyla bir LP çıkardığını bilmekle beraber bu sözlerle başlayan “Es Kamen Menchen An”ı ilk kez bir sinema salonunda gümbür gümbür dinlemiş oldum. Sırf bu deneyim ve Cem Karaca’nın hayatında ilk kez gördüğüm nefis görüntüleri bile "Aşk, Mark ve Ölüm”ü çok değerli kıldı gözümde ama daha önce “Arabeks” (2010 - yazım yanlışı yok, “Arabeks”) ve "Motor, Kopya Kültürü ve Türk Sineması” (2014) filmlerine imza atan yönetmen Cem Kaya’nın Berlin Film Festivali’nin Panorama seçkisinden seyirci ödülüyle ayrılan filminde çok daha fazlası mevcut.

"Aşk, Mark ve Ölüm", 1961’de imzalanan iş gücü anlaşmasından itibaren Türkiye’den Almanya’ya giden Türklerin orada zamanla yarattıkları müzik kültürünü anlatan bir belgesel. O dönem gelişmekte olan Almanya için güçlü kuvvetli yabancı işçilere ihtiyaç var ve bu yüzden “gasterbeiter” (misafir işçi, yani fazla yerleşmeyecek, kendisiyle işimiz bitince gidecek kişi)lere kucak açılıyor. Gelgelelim şarkıda belirtildiği gibi gelenler aynı zamanda “insan” ve onların da hayalleri, özlemleri, gelecek için umutları falan var. Bunları şarkılara, türkülere döküyorlar. “Aşk, Mark ve Ölüm” bunu Aras Ören'in şiirinden esinlenen adındaki üç başlıkla anlatıyor. “Aşk” “gastebeiter”lerin sevgili, aile, memleket hasretlerini, “Mark” 80’lerde ailelerin de gelmesiyle başlayan kalabalık düğün, nişan, sünnet eğlencelerinin oluşturduğu gazino kültürü ve oralarda dönen paraları, “Ölüm” ise ‘90’lara geldiğimizde Solingen’de başlayan ırkçı saldırıların hedefi olan Türklerin öfkesini ve bundan doğan rap ve hip hop kültürünü odağına alıyor. Muazzam arşiv görüntülerinden oluşan sürprizlerle dolu, eğlenceli bir kurgu ve güncel röportajlarla.

Film, şahane figürlerle tanıştırıyor seyirciyi. Açılışı ve (son jeneriği bitirebilen sabırlı izleyiciler için) kapanışı yapan muhteşem bağlamacı İsmet Topçu mesela (ki kendisini filmin gösterildiği akşam İKSV Salon’da düzenlenen partide canlı canlı izleme fırsatımız da oldu). Ya da 1964’te Ford fabrikasına çalışmaya gelip ne sarı sarı kızlar ne de yatacak yatak bulduğu ülkedeki hayal kırıklığını “Alamanya Destanı”nda bağlamasıyla dile getiren Kayserili Âşık Metin Türköz. Ya da plakları satış rekorları kıran “Köln Bülbülü" Yüksel Özkasap ya da "Avrupa'nın Divası" Cavidan Ünal (o da İKSV Salon sahnesindeydi). Zaten Almanya’nın Orhan Gencebay’ı, Ferdi Tayfur’u, Zeki Müren’i hiç eksik olmamış o yıllarda. “Almanya’nın Sanat Güneşi” Hatay Engin de filmin en esprili kişilerinden biri mesela.

İletişim tasarımı okuyan ve arşiv görüntüleriyle çalışmayı daha çok seven Cem Kaya, bu film için de düğün kameramanlarının arşivlerinden farklı televizyon kanallarına kadar uzanan inanılmaz bir tarama yapmış ve nadir bulunan fotoğraflara, kayıtlara ulaşmış. Berlin’de işlemeyen Bülowstrasse metro istasyonundaki “Türkische Bazar” mesela, bir dönem o renkli gece hayatının da merkeziymiş. Burada Neşet Ertaş’ın da dükkânı varmış ve bir                 Alman televizyonu kimdir bilmeden onu dükkânda saz çalarken çekmiş. “Aşk, Mark ve Ölüm”de Türkische Bazar’ın hayaletini dolaşırken girdiğimiz kapının arkasında karşımıza çıkıveren Neşet Ertaş görüntüleri bunlar ve ilk kez yayınlanıyorlar.

Son bölümde Kâbus Kerim’lerin, Erci E.’lerin, Killa Hakan’ların başını çektiği baş kaldıran rap kültürüyle bağlanıyor film ve 41. İstanbul Film Festivali’nin de izleyende en fazla heyecan yaratan filmlerinden biri oluyor. Yakın zamanda sinemalarda seyirciyle buluşmasını dileyelim, bu 60 yıllık müzikli göç öyküsünün kulak verene anlatacak çok şeyi var.

Yazının devamı...

İkisi de bizi görmüş olmalı

14 Nisan 2022

Türkiye sinema tarihinin en ünlü ve de dilimize yerleşen cümlesidir: “Zeki Müren de bizi görecek mi?” (Vizontele, Yılmaz Erdoğan). Çok sevdik, muhtelif vesilelerle kullandık, kullanıyoruz. Önceki akşam 41. İstanbul Film Festivali’nin Cahide Palazzo’da düzenlediği geceye de adını vermişti. Ama soru değil, tespit (ya da dilek) olarak: “Zeki Müren de Bizi Görecek”.

Gecenin çıkış noktası, bu yıl Festival’de yenilenmiş kopyasıyla seyirciyle buluşan “Beklenen Şarkı” filmi. İstanbul Film Festivali, şahane bir iş yapıyor; her yıl Zurich Sigorta iş birliğiyle sinemamızın önemli yapıtlarını restore ettirerek gün ışığına çıkarıyor. Bu iş birliği sayesinde “Dünden Bugüne Türk Klasikleri” başlığı altında Bilge Olgaç’ın “İpekçe”si, Şerif Gören’in “On Kadın”ı, Atıf Yılmaz’ın “Asiye Nasıl Kurtulur”u gibi pek çok filmi Atlas Post Production tarafından restore edilmiş haliyle izleme şansını bulduk bundan önce. Bu yılın filmi de 1953 yapımı “Beklenen Şarkı” idi. Zeki Müren’in ilk filmi. Adını da yine Zeki Müren’in o yıl taş plağa okuduğu vals formundaki nihavent bestesinden alıyor. Ve de Müren’in Güzel Sanatlar Akademisi’nde tekstil desenleri hocası Sabih Gözen’in sözlerinden tabii.

Filmde gencecik ve bundan sonraki filmlerinde de olacağı gibi, kendini, yetenekli müzisyen Zeki’yi canlandıran Zeki Müren’in karşısında sinemamızın ilk gerçek yıldızı, ilk kadın yönetmeni Cahide Sonku var. Filmin başrolünü oynamakla kalmıyor, Sami Ayanoğlu ve Orhon M. Arıburnu ile birlikte yönetiyor ve yapımcılığını üstleniyor. Hatta Yusuf Pinhas’ın festival için yazdığı yazıdan öğrendiğimiz gibi, Zeki Müren’in makyajını bile elleriyle yapıyor. Müren’in cümleleriyle “Beklenen Şarkı” “Eski bir müzisyenin hayatta tek hatıra bıraktığı oğlunun, hadiselerin bin bir güçlükleriyle göğüs göğse çarpışmasını ve musiki aşkının ruhtaki derin tesirlerini ifade eden müzikal ve heyecan dolu bir film.”

Bu “müzikal ve heyecan dolu” macera, çok da şaşırtıcı olmayacak şekilde iki büyük ismin mahkemelik olup bir daha asla görüşmemesiyle neticelenmiş. Fakat biz aradan 70 yıl geçmişken ikisini o gencecik, pırıl pırıl halleriyle perdede birlikte izleyebiliyoruz ve ikisinin adını buluşturan bir geceye tanık olabiliyoruz. Çünkü “Zeki Müren de Bizi Görecek” gecesi, Maslak 1453’teki Cahide Palazzo’nun bütün şatafatı içerisinde gerçekleşti, sahneye peş peşe çıkan -çoğu sinemacı- pek çok isim Taşkın Sabah Orkestrası eşliğinde Zeki Müren’in sesinden duymaya alıştığımız şarkıları seslendirdiler. Demet Evgar ile Serkan Keskin’in “Gitme, Sana Muhtacım” düetiyle başladı gece, inanılmaz enerjisiyle devasa mekânı bir anda avucuna alan Nükhet Duru’nun “Bir Demet Yasemen”, “Yaralı Gönül” ve “Son Mektup”u ile de sona erdi. Bu arada “Yaralı Gönül” “Ama bu Zeki Müren şarkısı değil ki?” şeklinde karşılandı, zira “Pulp Fiction’ın şarkısı” olarak bilinen bir melodiydi. Ama aynı zamanda bir Zeki Müren şarkısıydı. Çünkü 1962 yılında Dick Dale tarafından söylenen ve kökeninin 1920’lerde mübadeleyle İzmir’den Atina’ya gelen Rumlara dayandığı düşünülen “Misirlou” adlı şarkıyı Müren, Dick Dale’den çok önce Türkçe sözlerle seslendirmişti.

Gece boyunca pek çok sürprize tanık olduk; “Beklenen Şarkı”yı (Müren’in Aspendos konserinde söyleyişini dün gibi hatırladığım “Altın Saçlı Hayriye”yi de) Ata Demirer’in yorumuyla dinledik, “Bahçevan”ı Gonca Vuslateri’den. Selen Uçer, Aslı İnandık, Umut Kurt, Fatih Ürek gecenin diğer yıldızlarıydı. “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”ı söyleyen Nuri Harun Ateş “Büyük bir devrimciydi” diye söz etti Zeki Müren’den. Cahide Sonku da öyleydi, kendisine konan asıl adı “Mücahit”i hak edecek şekilde savaştığı bir hayatı olmuştu. Belki bu kadar kişi aynı anda ikisini anarken, bir ağızdan şarkılar söylerken barışmışlardır.

Yazının devamı...

41 yıllık film maratonu

11 Nisan 2022

İKSV’nin 41. İstanbul Film Festivali’nin CRR Konser Salonu’ndaki açılış töreninin bende bıraktığı ilk duygu şu: Ne güzel, böyle uzadıkça uzamayan, “eğlenceli” olmak için kendini ve başkalarını zorlamayan izleyici dostu törenlerimiz de var. Üstelik bu açılış törenlerinin sonuncusu 2019’da imiş, ne mutlu ki yine salonlarda, yine yüz yüzeyiz. Bir kere Cem Davran müthiş bir sunucu, bir insanın iyi bir oyuncu olması onu aynı anda iyi bir sunucu yapmıyor ve biz bunun acısını sık sık yaşıyoruz, oysa ikisi basbayağı iki farklı meslek. O gece de Cem Davran’ın kıvrak, gereksiz şaka denemelerinden kaçınan, kendiliğinden akıcı ve esprili sunumuyla son derece keyifli geçti. Umarım dediği gibi artık bırakmak geçmiyordur aklından.

Sonra uzun uzun konuşmalar olmadı, “Festivale destek verdiğimize göre bu gece sahne bizim sayılır” diyen devlet büyüklerine, sinemanın kendi üzerlerindeki etkisi üzerine cümleler söyleme arzusundaki “yetkili”lere, sponsorluk temsilcilerine rastlamadık. Teşekkür plaketini alan selamını verip indi. Sahneden aklımızda en çok kalanlar tam da olması gerektiği gibi, onur ödüllerini alan usta oyuncular Meral Çetinkaya ve Gülsen Tuncer oldu. Tuncer’e ödülü kocası yönetmen Engin Ayça’nın, Çetinkaya’ya da ömürlük dostu Güler Ökten’in vermesi ayrı bir hoşluktu, Çetinkaya’nın sözcüklerle kendini ifade etmekte zorlandığı için cebinden çıkarıp yaktığı ışık zinciri ayrı. Bir duygu bundan güzel ifade edilemezdi gerçekten.

Festival Direktörü Kerem Ayan’dan da sonunda “41 Kere Maşallah” sözünü duyduk ve tören sona erdi, nazar boncuklu festivalimiz açılış filmi “Rabiye Kurnaz George Bush’a Karşı” ile başlamış oldu. Şu an önümüzde sekiz gün daha var. Festivalde Uluslararası ve Ulusal Yarışma, Kısa Film ve Belgesel Yarışmaları ve Genç Ustalar adı altında beş dalda 57 film yarışıyor. Ayrıca Dünya Festivallerinden, Galalar, Mayınlı Bölge, Çiçek İstemez, Antidepresan, Nerdesin Aşkım?, Sergio Leone Özel Bölümü gibi bölümler mevcut.

Genç ustalara genç jüri

İstanbul Film Festivali’nin çok hoş bir yeni uygulaması var; ilk veya ikinci filmlerini çeken parlak genç yönetmenlerin yapıtlarının yer aldığı Genç Ustalar Bölümü bu yıl ilk kez yarışmaya dönüştü. Asıl hoşluk da şu ki; yarışmadaki 15 filmi değerlendirecek jüri de genç sinema öğrencilerinden oluşuyor. Nespresso Genç Jürisi’nin kimlerden oluştuğunu da sayalım: Alper Tunga Yazgan Mercan, Büşra Gül Ovalı, Emir Mecikoğlu, Eren Yiğit Ekici, Melisa Aközdoğan.

Milliyet Sanat’tan Sanat Yönetimi ödülü

Yine 41. İstanbul Film Festivali’nde bir yenilik daha var ki beni kişisel olarak da ilgilendirdiği için çok heyecanlı geliyor. 2022, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın da 2005 yılından beri bir parçası olduğum Milliyet Sanat Dergisi’nin de 50. yılı. Geçen hafta Milliyet Sanat 50. Yıl Etkinliklerinin Tülay Palaz’ın sergisiyle başladığını duyurmuştuk. Yıl boyunca yeni sürprizlerimiz olacak elbette ama zaten ülkemizde bir sanat dergisinin 50 yıl hayatta kalması sürprizin ta kendisi. Olayın İstanbul Film Festivali ile ilgili kısmı da şu; En İyi Film, Jüri Özel Ödülü, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Müzik kategorilerinde verilen Ulusal Yarışma ödüllerine bu yıl ilk kez En İyi Sanat Yönetimi de eklendi ve bu ödülü sahibine Milliyet Sanat Dergisi takdim edecek. Onur Ünlü’nün başkanı olduğu jürinin diğer üyeleri Demet Evgar, Barış Özbiçer, İnci Eviner ve Marsel Kalvo.

Yazının devamı...

Hakaret nedir, şaka nedir?

7 Nisan 2022

Daha Oscar ertesi Will Smith’in Chris Rock’un beğenmediği esprisine tokatla karşılık vermesi halkımızı ikiye bölmüşken, benzeri durumlarda bizde neler olabileceği üzerine de tahminler yürütülmüştü. Gerçi fazla da düşünecek bir şey yoktu, mizaha karşı ne kadar toleranslı olduğumuz konusunda pek çok tecrübemiz mevcut. Bizde olay savcılıkta bitiyor. Mutlaka sözün ucu bir “hassas nokta”ya dokunuyor ve birileri de “Böyle mizah olmaz olsun, alın bunu sahneden” diyerek harekete geçiyor. Hele şimdi Twitter var, işler iyice kolaylaştı, hadi EmniyetGM iş başına.

Espri nedir, hakaret nedir, ortada bir şaka varsa hedefi kimdir, gerçekten kimse bununla ilgilenmiyor. Kendisi Alevi olan stand-up’çı Pınar Fidan, Alevilere hakaret etmekle suçlandı hatırlarsanız. Hedefinde Madımak’ta yakılanlar değil yakanlar vardı, ortalama bir zekâ ve asgari iyi niyet bunu anlamak için yeterliydi ama hâlâ adını arattığınızda Google size “Alevilerle ilgili iğrenç şakalar yapan” birinden söz ediyor. Ya da Emre Günsal, gösterisinde Atatürk ve Mevlana’ya hakaret ettiği gerekçesiyle hapis cezası aldı. Yine izlediğiniz zaman ortada hakaret olmadığı açıktı. Böyle zamanlarda da devreye “Komik mi yani?” sorusu giriveriyor hemen. Diyelim ki komik değil, “kötü şaka”nın cezası bu değil herhalde. 

Şimdi de daha biz Will Smith’in sırtını sıvazlayalım mı, yoksa “O da biraz mizaha karşı tahammüllü olsaydı canım” mı diye karar verememişken, gene bir genç stand-up’çı, Emre Can Çalışkan, gösterisinde bir televizyon kanalında satılan Atatürk’lü objeleri konu ettiği için linç yağmurları altında kaldı. “Atatürk’ü hepimiz seviyoruz ama Atatürk’lü çay tabağı satmak bu sevginin neresine denk geliyor?” gibi kulağa oldukça mantıklı gelen bir soru soruyor, Çalışkan. Üzerine de bidon, halı, sadece Akdeniz’i gösteren pusula ve Samuray kılıcına kadar bir dizi Atatürk’lü obje örneği sıralıyor. Bunu yaparken o reklamlarda kullanılan müziğin bir benzerini çalıyor ve yine orada kullanılan Atatürk’ün sesini taklit ediyor. Ve nasıl oluyorsa Atatürk düşmanı ilan ediliyor. Hani bakıyorum yazılanlara; “Onu şaka malzemesi yapamazsın, sesini taklit edemezsin, onun adını kullanarak gösteri yapıp para kazanamazsın”. İmzasını kullanarak çay tabağı ve kılıç satabilirsin ama. Bunda beis yok. Şaka yapamazsın. “Benim şakam Atatürk’ü değil onun üzerinden yürüyen ticareti hedef alıyor” da diyemezsin. Zaten desen de dinleyen, okuyan, okuduğunu anlayan bulamazsın. 

İnsan sahiden Will Smith’in tokadını mumla arıyor. Orada en azından şakanın hedefi netti. Yapan da biliyordu bunu, şaka malzemesi ettiği Jada Pinkett Smith de anladı, onun beyi de. Burada gel bir de “Kırpılıp servis edilen şakamın tamamı budur, bir de bunu izleyip karar verin” videoları yayınla, niyetini açıkla, “aslında” kime ne demeye çalıştığını anlatmaya çalış ve tabii ki anlatama. Son kertede aldığın cevap: “Bunu Atatürk’ün ilkelerini yıkmak isteyen emperyalist güçler bile yapmadı, yazıklar olsun hepinize”. Tabii tabii, izleyen, gülen ve alkışlayanlar dâhil. Bizim mizahla ilişkimiz de bu şekilde. 

 

Yazının devamı...

Kayıplar, yas ve geriye kalan

4 Nisan 2022

Beklenmedik, ani bir kayıp yaşayanların, hele hele bu kayıp "doğal" olmayan şekilde, diyelim bir kaza sonucu, önlenmesi mümkünken olmuşsa muhtemelen hayatları boyunca onlarla kalacak "keşke"leri vardır. Evden beş dakika erken çıksaydım, o telefonu açsaydım, o yoldan değil de diğerinden gitseydim, böyle olacağını bilseydim, tahmin etseydim, fark etseydim, yapabilseydim... Değiştiremeyeceğinizi bilirsiniz ama bu "ihtimaller"e her gün yenileri eklenir. Kaybın acısını, yas duygusunu daha da ağırlaştıran ihtimaller.

"Dalgakıran"da seyiciye kendi yas sürecini anlatan Alex'in durumu da böyle. Alex 30'lu yaşlarında bir fotoğrafçı, bir koca, bir baba. Karısı Helen'a karşı "hayatının aşkı" tanımının eksik kalacağı bir düşkünlüğü, sekiz yaşındaki kızları Lucy ile beraber olabildiğince kusursuz bir hayatları var. Tek bir değiştirilmesi mümkünken değiştirilemeyen anla birlikte alt üst olacak bir mutluluk.

Başladığımız noktada her şey olup bitmiş, Alex seyirciye o andan öncesinden, yaşanırken hiçbir anlamı yokmuş gibi görünen sıradan detaylardan oluşan hayatlarından söz ediyor. O "sıradanlığın", "bugün kayda değer hiçbir şey olmadı" duygusunun aslında insana iyi gelen, güven veren bir yanı vardır ya; kötü bir şey olmamıştır, her şey yerli yerindedir, bir eksiğiniz yoktur. Alex'in hikâyesi o sıradan anlardan her şeyin karanlığa büründüğü yaz tatiline      doğru ilerliyor.

Oyun yazarı Simon Stephens'ın aktör Andrew Scott için özel olarak yazdığı kısa monolog "Sea Wall / Dalgakıran", 2008 yılında İngiltere'de sahnelendiğinde büyük ilgi görmüş, daha sonra bir aktörün tek kişilik sahne deneyiminin kameraya aktarılması konusunda ders niteliği taşıyan filmi de yapılmıştı. Özellikle KOVID-19 ile beraber dünya topluca yas duygusuyla yüzleşir ve insanlar tiyatroyla çevrimiçi yollarla hasret gidermeye çalışırken bu kayıt da seyircinin göz bebeği hâline geldi.

"Dalgakıran" şu anda İstanbul'da Craft Tiyatro'da Çağ Çalışkur'un rejisi ve Serkan Altunorak'ın performansıyla seyirciyle buluşuyor. Topluluğun yeni evi Yapı Kredi bomontiada x Craft'ın ilk oyunu olarak. Seyirci salona girdiğinde Serkan Altunorak'ı başka koşullarda insanı ferahlatacak bir maviliğin içinde (Başarılı dekor tasarımı Deniz Göktürk Kobanbay imzalı) acısıyla baş başa buluyor. Alex biraz sonra anlatmaya başlayacak ve önce gülümseten, sonra iç yakan detaylardan söz ederek seyirciyi gelmekte olduğu hissedilen finale götürecek, onu da yavaş yavaş yasının içine çekecek. Aslında biraz fazla "yavaş" yapacak bunu. Craft'ın oyununun süresi 60 dakika. Andrew Scott'un oynadığı oyun, eleştirilerde "insanı alt üst eden 30 dakikalık performans" diye tanımlanıyor, zaten filmin süresi de 33 dakika. Oyunun asla çeviri duygusu vermeyen, su gibi akan Türkçesinde de Balım Kar ile birlikte imzası olan yönetmen Çağ Çalışkur, Alex'in zaten ağır ağır açılan hikâyesinin sindire sindire, uzun eslerle anlatılmasını tercih etmiş. Ama bu seyirciyi zorlayan, durumu kavrayıp duyguya ortak olmasını geciktiren ve dikkatini dağıtan bir tercih bana göre. Bunun dışında son derece insani, hepimize dair bir duyguyu sade ve açık bir dille anlatan, Serkan Altunorak tarafından da incelikle aktarılan bir oyun, "Dalgakıran". 7 Mayıs'a kadar her cumartesi ve pazartesi oynanıyor (Cumartesi 18.00 ve 20.30 olmak üzere iki seans). Yaslar ve kayıplar bu kadar yakınımızda, hayatımızın içindeyken, bu duyguda olsun ortaklaşmak için izlemeye değer.

Yazının devamı...

Aşk, yumruk, gözyaşları, kapanış

31 Mart 2022

Herhalde kimse 87. Akademi Ödülleri'nin verildiği sabahı o şekilde hayal etmemişti. En fazla "Yine gönlümüzün istediğine gitmedi Oscar" gibisinden bir gündeme hazırlamıştım ben kendimi, "Will Smith'in tokadını gördün mü?"ye asla değil. Gelin görün ki hepimizin artık çok iyi bildiği üzere sunucu Chris Rock "saçkıran" türü bir hastalık nedeniyle saçları dökülmüş olan Jada Pinkett Smith'e yönelik gayet tatsız ve hiç de komik olmayan bir şaka yapmış ("Jada, seni GI Jane 2'de izlemek için sabırsızlanıyorum") Smith de onun kocası sıfatıyla bir anda sahneye fırlayıp Rock'a bir tokat aşketmişti. Chris Rock'ın bunu dalgaya alarak geçiştirme çabalarını da oturduğu yerden haykırdığı "Karımın ağzını adına alma" küfürlü cümleleriyle bertaraf etmişti. Şov bununla bitmedi, kısa süre sonra sahneye bu kez Oscar ödülünü almaya çıkan Will Smith'i gözyaşları içerisinde "Ama bir sorun, neden vurdum" deyip özür dilerken izledik. O gerekçe de bizler için çok tanıdıktı: Çünkü seviyordu. Çünkü aşk insana aptalca şeyler yaptırırdı.
Buradan sonra yaşadığımız bölünme sahiden enteresan. Çünkü ummadığım kişileri Will Smith'i alkışlarken görüyorum. Çünkü insan karısını korumak için her şeyi yapardı, çünkü o da hak etmişti, Will'in eline koluna sağlıktı, şakanın tadını kaçırırsan tokadı yerdin, zaten şaka komik değildi, adam da kötü komedyendi, vesaire. Beğenmediğimiz şakaları savcılığa şikâyet etme alışkanlığımız malum da, kötü komedyenleri dövme konusunda bu derece toplumsal uzlaşı içinde olduğumuzu bilmiyordum.
Gelelim aşkın insana -genellikle erkek insana- yaptırdığı "aptalca" şeylere. Buradaki zaaf gerekçesinin "Öldürdüm çünkü çok seviyordum" ile aynı olduğunu hepimiz görüyoruz bence. Ama şakanın çirkinliği konusunda dayakçı adamla aynı fikirde olunca "Alt tarafı bir tokat" oluveriyor atılan. Şiddetin her koşulda şiddet olduğu ve hoş görülemeyeceği, işi oyunculuk olan bir insanın beğenmediği şakaya karşılık gelecek bir laf üretme seçeneğinin bulunduğu falan göz ardı ediliveriyor. Tıpkı bizim gibi düşünmeyenlerin "ifade özgürlüğü"nü savunmaya pek gönüllü olmadığımız gibi, şiddete karşı çıkışımızın da istisnaları var.

Bu arada bir erkek hadsiz şakasıyla, diğer erkek kontrolsüz tepkisiyle dikkatleri üzerinde toplarken orada bütün bunların odağında olma halini talep ve muhtemelen tercih de etmemiş bir kadın vardı. Biz de zaten yine onu değil erkekleri "anlamaya çalışmayı" tercih ettik. Hatta tam Will Smith'i "namusuna laf edenin ağzını kıran" adam olarak alkışlamaktayken devreye giren "Yalnız bir dakika, onlar açık evlilik yaşıyormuş, bizim toplumumuzun anlayacağı değerler değil bunlar" argümanı da muhtemelen dönüp onun karısı, berikinin şaka objesi olmadan önce bir aktris olan Jada Pinkett Smith'i vuracak. Hem açık evlilik yaşa, hem kaş göz yaparak adamı tokat atmaya azmettir, hem iki erkeği birbirine düşür. Olacak iş mi?

Biz ve Onlar

Okurları kapaklarda yer alan 50. yıl logosunun farkındadır, dergimiz Milliyet Sanat 50. yaşını kutluyor. Bir sanat dergisinin bu koşullarda 50 yıl ayakta kalmasının ne demek olduğunu anlatarak satırları doldurmak istemem, 50. yıl etkinliklerinin ilkinden söz etmek, niyetim. Derginin son sayfasındaki “Onlar” köşesinde her birini kesip çerçeveletmek istediğimiz çizimleri yer alan illüstratör Tülay Palaz’ın o çizimlerden oluşan sergisi Artweeks@Akaretler’de açıldı ve 10 Nisan’a kadar sürecek. “Onlar”da her ay bir sanatçıyı, yol arkadaşı ya da ilham kaynağı olan hayvanlarla birlikte (Virginia Woolf ve köpeği, Audrey Hepburn ve Bambi gibi) çiziyor Tülay Palaz. Akaretler Sıraevler’in 11, 15, 17, 19, 37-39, 55 ve B 2/2-3-4 numaralı binalarında ziyaretçilerini bekleyen serginin gelirinin bir kısmı sokak hayvanları yararına Başka Bir Hayat Diliyorum Derneği’ne bağışlanıyor.

Yazının devamı...

Ateşe dokunanların ortak hikâyesi

24 Mart 2022

"Hayatında ateşe dokunmuşsan ne kadar canını yaktığını bilirsin. Bu insanlar 1. Dünya Savaşı’nı biliyorlar, 2. Dünya Savaşı’nı biliyorlar, ateşe iki defa dokunmuşlar. ‘Bunlar da bizim gibi ateşe dokunmak zorunda kaldılar. Onları kurtarmamız, gelin bizim ülkemizde kalın, bir daha ateşe değmeyin’ demeleri gerekmez mi?”

Bu soruyu soran Muntazar, 16 yaşında. Irak’tan yüzde 1’lik hayatta kalma şansına tutunarak Almanya’ya geleli dört yıl olmuş. Kendisi okula, kardeşleri anaokuluna gidebildiği, anneleri çalışabildiği için mutlu. Ama bir gün “Hadi buraya kadar, Irak’a dönüyorsunuz” diyecekler diye çok korkuyor. Bu filmde yer almak isteme sebebi onları ülkelerinde istemeyen insanlara neden geldiklerini anlatmak. “Para ya da tatil ya da eğlence için değil. Savaş yüzünden”. Bir çocuğun tatil ya da eğlence peşinde olmadığını büyüklere anlatmak zorunda kaldığı bir dünya.

Aynı şey Said-Ahmet için de geçerli. 24 yaşında, İran doğumlu. Afganistanlı ama ülkesi hakkında bir şey bilmiyor. Bitmeyen bir savaş içinde olduğu dışında. Altı yıldır Almanya’da, “Sakin bir normal bir hayat için” diyor, “Geceleri uyuyabilmek için. Para için değil.” 18 yaşındaki Afganistanlı Zahra da aynı. Babası, kız kardeşi ölmüş, o yaşamak istiyor. “Özgür bir insan gibi”.

Bu üç akıllı, duyarlı ve cesur genç insanın hikâyesini Nürnberg 26. Türkiye Almanya Film Festivali’nde Mahmut Tali Öngören anısına verilen insan hakları ödülünü alan “Don’t Stop Motion / Durma, Hep Hareket Et” filmiyle öğrendim. Franziska Bausch-Moser ve Niels Bauder’in bu çok çarpıcı filminde üç genç, tehlikeli Avrupa’ya kaçış maceralarını ve oradaki hayatlarını anlatıyor, bunu da özel olarak üretilmiş bebekler, kartonlar ve stop-motion tekniğiyle yapıyorlar. Defalarca yıkılan hayallerini iskambil kuleler ya da domino taşlarıyla ifade ediyorlar söz gelimi.

Hayretle “Neden geldiler?” diye sorduğumuz, “Neden dönmüyorlar” merak ettiğimiz her an için bir cevabı olan bir film, “Don’t Stop Motion”. Muntazar’ın “Kamera önünde güçlü görünmeye çalıştım ama içimden ağlıyorum” deyişini herkes görse keşke. O inanıyor ki gerçekten onları dinleyen birinin, tabii hâlâ bir kalbi varsa düşüncesinin değişmemesine imkân yok. Umarım kısa zamanda Türkiye’den de izlenebileceği bir platforma ve daha çok izleyiciye ulaşır.

Ödül gecesine damga vuran mesajlar

Ön yargıları, ayrımcılığı sinema yoluyla kırmak gibi bir amacı da olan 26. Almanya Türkiye Film Festivali’nin kapanış gecesi, ödül alan ve veren sanatçıların barış, insan hakları ve demokrasi özlemine dair mesajlarına sahne oldu.

Festivalin Onur Ödülü sunduğu Perihan Savaş ödülünü “Ülkemde şiddet gören, tacize uğrayan, ne yazık ki çoğunluğunu kaybettiğimiz kadınlar adına alıyorum” cümleleriyle ve kadınların erkeklerle yan yana, öldürülmeden, onurlarıyla yaşayacakları güne olan inancıyla alırken En İyi Film ödüllü “Okul Tıraşı”nın yönetmeni Ferit Karahan “Okul Tıraşı savaşın mağduru çocukların hikâyesi. Bu kıymetli ödülü Kobane’den Kiev’e bütün savaş mağduru çocuklara adıyorum” dedi.

Yazının devamı...