İçeriye girişimiz bir sergiye değil bir oyuna girer gibi oldu. Girişlerden birini seçiyordun, dört bir yanı aynalarla kaplı dar geçitten onlarca sen olarak geçebilirdin mesela. Ya da sıra sıra mavi boncukları tekrar tekrar aralayarak girebilirdin. Tırmanarak ve sürünerek geçmek de bir seçenekti. İçeride de seni onlarca seçim anı bekliyordu zaten. Katılmamak, bir parçası olmamak, değiştirmemek, değişmemek dışında birçok seçenek.
İspanya’nın León kentindeki MUSAC (Museo de Arte Contemporáneo de Castilla y León) iş birliğiyle hazırlanan “Yoko Ono: Insound and Instructure” (İçses ve İçyapı) sergisi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyarete açıldı. Sergi açılmadan bir gün önce basın toplantısıyla tanıtılırken müzenin müdürü Ahu Antmen’in kullandığı “malzemeyle değil hayal gücüyle çalışan bir sanatçı” cümlesi aklıma takıldı. Bir de “Önyargılarımızı gözden geçirmeye davet eden bir sergi” sözleri... “Varsa Yoko
“Aşk ne güzel umut dolu / Yıllar geçti yüzüm soldu / Mark dediğin hep yalan sevda / Hayaller hep tuz buz oldu / Ağla tepin bağır çağır / Alçak sesle yüksek sesle / Her yan duvar her yan sağır / Ölüm ucuz gelir bize”.
Sanırım Mark tek başına bile bir kuşağın buradan uzakta çizmeye çalıştığı yeni kaderi, umutlarını, kurdukları hayalleri anlatmaya yeten bir sözcük: ‘Almancılar’ın. Yazının başındaki sözler ise Yeni Alman Dalgası olarak anılan müzik akımının temsilcilerinden İdeal grubunun 1982 tarihli şarkısından. Burada 1961’de imzalanan iş gücü anlaşmasıyla Türkiye’den Almanya’ya giden Türklerin hayallerinin nasıl şiiri yazan Aras Ören’in sözleriyle “tuz buz olduğunu” görmek mümkün. Çünkü Cem Karaca’nın yine ‘80’lerde Almanya’da yayınlanan “Die Kanaken” (Almanların başta Türkler olmak üzere bütün yabancıları tanımlamak için kullandığı sözcük) LP’sinde yer alan çok vurucu Es Kamen Menchen
İstanbul Müzik Festivali’ni en çok durup dururken gidip içinde vakit geçirmeyeceğimiz – ya da geçiremeyeceğimiz – yerleri konser mekanına çevirerek izleyiciye burada müzik dinleme imkânı sunduğu için seviyorum. Örneğin İtalya İstanbul Başkonsolosluğu Bahçesi bunlardan en nefes kesici olanlarından biri. Beyoğlu’nun orta yerinde, Tomtom Mahallesi’nde böyle devasa bir bahçenin var olmaya devam etmesi bile başlı başına mutlu ediyor insanı. Bir de bu bahçede kurulmuş sahnede müthiş bir eneriyle çalan saksofoncu Stefano Di Battista ve ona eşlik eden müzisyenleri (başta defalarca iltifatlara boğduğu, sahnede ‘absolut kulak’ şovu yaptırdığı çok genç trompetçi Matteo Cutello olmak üzere piyanoda Andrea Rea, kontrbasta Daniele Sorrentino, davulda Luigi del Prete) dinlemek bir buçuk saatliğine de olsa ‘Tatlı Hayat’ yaşattı insana.
Konser, adını (“La Dolce Vita”) Stefano Di Battista’nın İtalyan şarkı repertuvarını caz yorumuyla kaydettiği 2024 tarihli albümden alıyor. Albüm de
Kendimi bir Beyoğlu insanı olarak tanımlayabilirim. Yaşıtlarımın tekinsiz bulup gelmediği dönemlerde de okulum İstikal Caddesi’nin ortasında olduğu için evimde gibi gezerdim, popüler olduğu yıllarda zaten oradaydım, şimdi eskiden bilip gittiğimiz neredeyse hiçbir yer kalmadı ama benim için Beyoğlu hâlâ güzel Beyoğlu.
Buna rağmen önünden bin kere geçtiğim bazı binalar hakkında fikrim yokmuş. Zaten başımı kaldırıp bakmamışım ve mesela Atıf Yılmaz Sokak’ta Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi’nin varlığından haberdar değilmişim, 54. İKSV İstanbul Müzik Festivali’nin Müzik Rotası sayesinde öğrenmekle kalmadım, bir de içinde oturup huşu içinde müzik dinledim.
Müzik Rotası festivalin en anlamlı etkinliklerinden biri. Yaşamı, tarihi, sanatı birbirine bağlıyor. Her yıl başka bir semtteki tarihi binalarda, ibadethanelerde konserler dinliyor, iki durak arasındaki yolu da profesyonel rehber eşliğinde yürüyorsunuz. Geçen senelerde Büyükdere, Yeniköy, Balat, Kadıköy, Samatya, Galata gibi semtler müzikle
Kaş insana çelişkili duyguları aynı anda yaşatan bir beldemiz. Örneğin Dalaman’dan paylaşımlı transfere binip o bitmeyen virajlı (ve şimdi çetin geçen kıştan dolayı hayli engebeli) yolda menzile varmaya çalışırken Kaş’a daha yakın bir havaalanının hayalini kurabilirsiniz. Ama bir yaz günü Kaş’a vardığınız ve o insan (artık araba da) trafiğini gördüğünüz anda “iyi ki yok” dersiniz, yoksa nasıl kaldırırdı burası o nüfusu?
Bayramda arabaların saatlerce yerinden kıpırdayamadığı, olduğu yerde sıkışıp kaldığı günler yaşandı. Su sorunu zaten malum, plajların kapasitesi de. Ama işte yine de vazgeçilmeyen, insanın tüm ısrarlı çabalarına rağmen bozmayı başaramadığı bir güzelliği var, birçok sorununu hoş görüyorsunuz. Hiçbir şekilde önü alınamayan ya da alınmaya çalışılmayan yakarca sorununu hoş göremiyorsunuz, o gerçek bir kâbus.
Yetkililerin dikkate alması umuduyla bunu bir kenara koyup işin ‘rüya’ kısmına odaklanırsak, Kaş Uluslararası Film Festivali beşinci yılına ulaştı ve bugün
Bazı oyunlar vardır hafızanızda yer eder ve üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin her şeyini unutsanız da sizde yarattığı duyguyu hatırlarsınız. Filmler de öyledir tabii ama onları tekrar dönüp izleme şansınız var, tiyatro seyircinin hafızasında yaşayan bir şey. Hele çok güldüyseniz mesela, bu hep aklınızda kalır. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 30 küsür sene önce izlediğim “Oyunun Oyunu” benim için öyleydi. Unutulmaz bir performans sergileyen Meral Oğuz’un “Düş Gezginleri” ile sinemada parlamasından az önceydi ve basının ilgisini en çok oyunda kombinezonla oynaması çekmişti o zamanlar. Şimdi baktım, yönetmeni Chris Harris’miş, yönetmen yardımcısı Civan Canova. Sadrettin Kılıç, Nurinisa Yıldırım, Metin Belgin, İlkay Saran, Atilla Olgaç, Ertuğrul İlgin, Musa Uzunlar da diğer oyuncuları.
İngiliz yazar Michael Frayn’in çok ünlü bir oyunu bu, orijinal adı “Noises Off”, tüm dünyada defalarca sahnelendi, 1992’de Peter Bogdanovich tarafından filmi de yapıldı; Michael Caine,
Bir roman olsun, okuyanı hem alsın iki yüzyıl öncesine, fotoğraf makinesinin bile icat edilmediği bir çağa götürsün hem tutsun elinden bilinmez bir geleceğe taşısın. Hem insanın yüzyıllarla değişmeyen iktidar hırsını, doymak bilmeyen yıkıcı kudret açlığını anlatsın hem bu kadar kıyametin içine er ya da geç sürgün verip yeşerecek umudu yerleştirip iyiliğe inandırsın. Çağan Irmak’ın kökleri kadim anlatıcılık geleneğine yaslanan, dalları çağdaş anlatıya uzanan romanı “Artuçkule’nin Tepegöz’ü” bütün bunları son derece lezzetli bir dille ve ustaca başarıyor.
Her şey “toprağı insanı reddeden uğursuz köy” Alamış’ta başlıyor. Kimsenin yüzünün gülmediği bu diyarda her daim tebessüm eden (bu yüzden yarım akıllı denen) Künney adında bir kız var, bir gün karşısına bir ‘peri padişahı’ çıkıyor ve bu karşılaşmadan bir çocuk doğuyor. Çocuk demeye bin şahit ister; tek gözlü bir hilkat garibesi. Daha dünyaya gelmeden sevilmeyişinin, istenmeyişinin
“Oysa herkes öldürür sevdiğini / Kulak verin bu dediklerime / Kimi bir bakışı ile yapar bunu / Kimi dalkavukça sözler ile… / Kimi bir bakışıyla yapar bunu / Kimi dalkavukça sözlerle. / Korkaklar öpücük ile öldürür... / Yürekliler kılıç darbeleriyle.”
Oscar Wilde’ın şiiri kulaklarımızda Tuncel Kurtiz’in sesiyle ölümsüzleşmişti. “Ezel” dizisinin Ramiz Dayı’sı iken. Bir tesadüf elbette değil, bir haftadır aklımda dönüyor, Moda Sahnesi’nde Tiyatro Hemhal’in “En Sevdiğinden Başla” oyununu izlediğimden beri. Selen Örcan, Hakan Emre Ünal ve Nezaket Erden tarafından ortaklaşa yazım tekniğiyle üretilen metin, konservatuvar yıllarında tanışmış, birlikte büyümüş, dokuz senelik ortaklaşa hayat ve üretimle bugüne gelmiş bir karı kocanın hayatına tanık ediyor seyirciyi.
Oyuncu, yazar, yönetmen, “her şeyden biraz”, ikisi de. Ömer evden çok az çıkıyor, hem yazıp hem oynayacağı dizi projeleri geliştirip satmaya çalışıyor. Ama yapımcılar