Bir erkek ne kadar feminist olabilir?

10 Ocak 2020

Gonca Vuslateri ile Fırat Tanış’ın oynadığı “Erkek Arkadaşım Bir Feminist”, kötü erkekleri seven Kate ile feminist bir annenin büyüttüğü Steve’in ilişkisini anlatan bir komedi

Erkek Arkadaşım Bir Feminist / Don Kişot Tiyatro

Yazan: Samantha Ellis l Çeviren: Mesut Özkeçeci Yöneten: Ali Gökmen Altuğ l Dekor - kostüm tasarımı: Başak Özdoğan l Işık tasarımı: Kemal Yiğitcan Hareket düzeni: Senem Oluz Oynayanlar: Gonca Vuslateri, Fırat Tanış

Bilmiyorum kendinize sorduğunuz bir soru mu, bu sorunun aklınıza gelmesi için öncelikle çevrenizde olması lazım; “Bir erkek gerçekten feminist olabilir mi?” Ne kadar medeni olduğunu ispat etmek, takdir görmek, göze girmek gibi sebeplerle “Ben feministim” açıklamasında bulunmaktan söz etmiyorum, gerçekten, “kalpten”, Kate’in ifadesiyle.

Buna bir cevap bulmuş değilim, sanırım Kate de bulmadı, muhtemelen onu yaratan İngiliz yazar Samantha Ellis de. Ama ne yapmış, oturup “Olsaydı nasıl olurdu peki?” diye düşünüp bir oyun yazmış. “How to Date a Feminist”, Don Kişot Tiyatro’da sahnelenen adıyla “Erkek Arkadaşım Bir Feminist”.
Oyunda feminizmin sözcülüğünü üstlenen Steve, aktivist bir annenin barış kamplarında büyütülmüş oğlu. Muhtemelen çocuk kitapları yerine feminist literatürün seçkin eserleriyle haşır neşir olduğundan değme kadından daha feminist. Hatta onu canlandıran Fırat Tanış’ın röportajımızda söylediği gibi “Sana ne kardeşim?” dedirtecek kadar feminist.

Yazının devamı...

“Dokunmayın çocuklarıma”

6 Ocak 2020

"Çok parlak, saygı değer dekanlarımız oldu bizim. İlhan Unat’tan tut da Aziz Köklü’ye, Cevat Geray’dan Cahit Talas’a kadar. Hiç bizi satmadılar. Satmadan kastım şu; çok az bizimle hemfikir oldular ama öğrenciyi ve üniversite özerkliğini korumaya gelince taş gibi adamlardı. Bir örnektir mesela, Cahit Talas’ın boyu 1.55 falandı, okul basılmış, polisler kıyamet koparıyorlar, adam ortalarına attı kendini… “Dokunmayın çocuklarıma” diye”.

Bu satırlar Tuğrul Eryılmaz’a ait. Geçen yıl kendisiyle yapmış olduğum nehir söyleşi kitabı “68’li ve Gazeteci”de (İletişim Yayınları) anlatıyor. 1960’lı yılların Siyasal’ı, sözünü ettiği. Dinlerken içim burkulmuştu, benim üniversite yıllarımda karşılığı yoktu söylediklerinin.

Çok kıymetli bir şey hâlbuki senin gibi düşünmese de, hatta karşı çıksa, kızsa da sana sahip çıkan hocalarının, büyüklerinin olması. Sana güven veren bir şey. Şu hayatta cümleleri en çok kulağımda çınlayan değerli hocam Oya Adalı’nın dediği gibi “Çocuk çocuktur, senin veya başkasının diye ayırmadan sahip çıkmak gerekir. Kimin çocuğuna kimin bakacağı belli olmaz hayatta”. Özetle kendi çocuğunu sevip ötekininkini iteleyemezsin. 

İstanbul Üniversitesi’nde polislerin copla dövdüğü çocukların videosunu izlerken bunlar geldi aklıma. Nasıl vuruyorlar ki, kendilerininki gibi onlar da çocuk. Üstelik istedikleri de ne, indirimli yemek yeme haklarının ellerinden alınmaması. Bundan daha insani bir istek olamaz. Sahip oldukları haktan vazgeçmek istemiyorlar. Üç buçuk liraya ettikleri kahvaltının kaldırılmasını, iki öğün yedikleri indirimli yemeğin tek öğüne indirilmesini protesto ediyorlar. On sekiz buçuk liraları yok, ikinci öğüne verecek.

Bunun karşılığı copla dövmek, rektörlüğe vermek istedikleri dilekçeye engel olmak mıdır? Yok mu bu çocuklara kulak verecek, dertlerini dinleyecek, her şeyden önemlisi de “Dokunmayın çocuklarıma” diye kendini ortaya atacak birileri orada?

Yaşanmaya değer bir hayat

Bu çocukları sahipsiz bırakırsak sonra hep beraber çok üzülüyoruz işte. Yeni yıldan dileği sadece iş bulmak olan, yemekhane kartında kalan 1 lira 40 kuruşla karnını nasıl doyuracağını twitter hesabından soran İstanbul Üniversitesi öğrencisi Sibel Ünli gibi çocukların zamanında duymadığımız sesleri iş işten geçtikten sonra tokat olup çarpıyor yüzümüze. 20 yaşında “Gidecek yerim de yok, yaşanmaya değer bir hayatım da” deyip sessizce çekip gidiveriyor biz de bakakalıyoruz arkasından.

Yazının devamı...

Neler gördük ve göreceğiz

2 Ocak 2020

Yeri gelince yapmak zorunda kalıyoruz ama aslında “en”lerden korkarım. En sevdiğim film, en sevdiğim kitap ya da oyun gibi son derece kişisel bir şeye karar vermek bile imkânsız gelir, nerede kalmış “en iyi”yi seçmek. Ayrıca bilmem kaç yüz oyun içinden kaç tanesini görmüş olabilirim ki, belki “en iyi”si henüz izlemediğimizdir.

O yüzden, tıpkı t24’te sevgili Muammer Brav’ın programında da yaptığım gibi, bir yıl sonu dökümü niyetine, 2019’da sevdiğim oyunlardan sıralamasız, “en”siz söz etmek istedim. Belki yeni yıl ajandanızı hazırlarken faydalanırsınız.

İlk önerim, gönül rahatlığıyla “Kaldırım Serçesi”. Edith Piaf’ı nefes kesen Tülay Günal’ın oynadığı Altıdan Sonra Tiyatro müzikali. Yazan Başar Sabuncu, yöneten Yiğit Sertdemir.

Diğeri, Erdi Işık imzalı TOY oyunu “Hipokrat” hem vicdan kavramını masaya yatıran bir yerli metin olarak kıymetli hem beni çok etkileyen oyunculuk (Canan Ergüder  Kenan Ece) performanslarına sahip. Özellikle Canan Ergüder mutlaka görülmeli.

Özen Yula’nın yazdıktan neredeyse yirmi sene sonra biriken tarafından sahnelenmesine izin verdiği “Sahibinden Kiralık” hem sokağın dili sahneye nasıl yansır konusunda bir ders niteliğinde hem de çok farklı bir reji anlayışı var, çok da iyi genç oyuncuları.

Pangea Yapım ve Tatlı Ekşi Tiyatro ortak yapımı “Aşk Geçmişim” sahnede izlediğim en eğlenceli romantik komedilerden. Tuğrul Tülek iyi bir oyuncu olduğu kadar parlak da bir yönetmen, onun sahnelediği oyunda Şebnem Bozoklu, Rıza Kocaoğlu ve Melisa Doğu kusursuz bir trio oluşturuyorlar.

Emrah Eren, “Bir Baba Hamlet”ten “Don Kişot’ım Ben”e kadar ismini gördüğüm her oyuna merakla gittiğim bir yönetmen. Bu sene Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda sahnelediği "Kazanova" çok başarılı.

Yine her işini merak ettiğim yönetmenlerden İbrahim Çiçek’in sahnelediği “Evlat”, ana baba çocuk şeytan üçgeni üzerine dokunaklı bir metin. Ama her şeyden önemlisi çok iyi oynanıyor; hele hele Onur Saylak ile Cem Yiğit Üzümoğlu baba  oğul olarak seyircinin gözünde yaş bırakmıyorlar.

Yazının devamı...

Birbirimize huzur verdiğimiz bir yıl olsun

30 Aralık 2019

Yılın son haftasında sosyal medyada bir video dolaşmakta. Sokak röportajları yapan bir sunucu insanlara yeni yılın kutlanıp kutlanmayacağını, yılbaşı bileti alınıp alınmayacağını soruyor. Dikkatinizi çekerim, “Siz ne yapacaksınız?” diye sormuyor, soru formatı “Kutlanmalı mı?”, “Alınmalı mı?”. Belli ki oradan çıkacak karara herkesin uyması iyi olacak. Hatta aslında beklenen tek bir cevap var, amaç bilgilenmekten ziyade ona ulaşmak.

Bankta oturmakta olan kapalı bir genç kadına yaklaşıp yöneltiyor sorularını. “Kutlanmalı” cevabını alıyor, ama yetmiyor, çünkü doğru cevap bu değil. “Neden kutlanmalı?” diye devam ediyor, “Çünkü eğlenmek için yapılan bir gün” diyor genç kadın. “Yılbaşı biletleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Alınmalı mı?” Cevap son derece açıklayıcı; “Ben kendi adıma almayı düşünüyorum”. Öyle ya, bunların “meli-malı”sı yok aslında, herkesin kendi bileceği bir şey.

Ama sunucu o fikirde değil, “Olaya hiç haram helal boyutunda baktık mı?” diye soruyor. Karşısındaki insan “İlgilenmiyorum o kısmıyla” diyor, bu sefer “Müslüman mıyız?” sorusu geliyor, “Müslümanım” deyince de “Nasıl oluyor o?” didiklemesi başlıyor.

Genç kadın son derece sakin ve akılcı cevaplarla devam ederken devreye bir de yoldan geçen adam giriyor; kendisine hiçbir şey sorulmadığı halde “Bu konuşulanların hepsine karşıyım” diyerekten. Bayan yılbaşı kutluyormuş da, şans oyunları oynuyormuş da, hem de kapalıymış, hiç yakıştıramamış, uygun değilmiş, harammış.

İki erkek beraberce karşılarındaki tanımadıkları kadının inancını sorgulamaya soyunurken duyup duyabilecekleri en doğru cevabı alıyorlar: “Peki bundan size ne?”

Sunucu “Ama Müslüman tebliğ etmek zorunda değil midir?” diye karşı atağa geçerken bu sefer başka bir başörtülü genç kızdan şahane bir karşılık geliyor. Konuşmasına “Peygamber efendimiz bir insanın dini anlamda hatasını örtmek sevaptır demiş” diye başlıyor ve eğer hatalı olduğunu düşündükleri bir şey varsa bunu söylemenin yolunun insanı herkesin içinde sorgulayıp kameraya çekmek olmadığını hatırlatıyor. Ardından da “Bu ülkede tecavüzler oluyor, farklı türde haksızlıklar oluyor, onlarla ilgili bir şey yapmıyorsunuz, gücünüz sadece bunlara yetiyor” diye bayağı son noktayı koyuyor.

Ama videoda duyduğumuz son ses gene sunucuya ait: “Müslüman mısın?” “Vay vah çok yazık” yorumuyla paylaştığı video ise, birbirine inanç dersi vermeye çalışanların o kadınları karalama alanına dönüşmüş vaziyette.

Yazık gerçekten. Bir yıl daha biterken biz toplumun sahici dertleri yerine bu herkesin sadece kendisini ilgilendiren ve tartışılmasından kimseye bir fayda gelmeyen meselelerle meşgul olmaya, birbirimizin dinini, imanını sorgulamaya devam ediyoruz.

Yazının devamı...

İmaj nasıl düzelir?

26 Aralık 2019

Bir başarıdan söz edilecekse başarı elbette, bir haftadır Suudi Arabistan sosyal medyada Riyad’daki MDL Beast Elektronik Müzik Festivali ile konuşuluyor. Hepimiz fevkalade şaşırmış durumdayız. Meğer müzik eğlence hayatının kalbi Suudi Arabistan’da atmaktaymış, haberimiz yokmuş. Meğer Riyad’da bir kadın dilediği kıyafeti giyip dar kotu, açık göbeğiyle sokaklarda gezebilir, partilerde dans edebilirmiş.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın dünyaya Suudi Arabistan’ın değiştiğini gösterme amaçlı Vizyon 2030 projesinin bir uzantısı olan festivale dünyanın dört bir yanından davet edilen Armie Hammer, Ed Westwick, Irina Shayk, Stella Maxwell, Alessandra Abrosio gibi ünlüler ve sosyal medya fenomenleri -ki aralarında bizden de Şeyma Subaşı var- yanılıyor olamayacağına göre Suudi Arabistan’da kadın olmak şahane bir şey, sınırsız özgürlük demek.

Öyleyse Suudi kadınlar yanılıyor belli ki. Siyah çarşaf giymeden, peçe takmadan sokağa çıkamıyorlar. Hatta gözleri açıkta bırakan kısmın da transparan bir kumaşla kapatılması gerekiyor. Renkli çarşaf giyemiyorlar. Erkeklerin dikkatini çekmemek kadınların sorumluluğunda çünkü.
Hicaba tamamen uygun bir halde giyinseler de dans etmeleri yasak. Dans ettiği için tutuklanan kadınlar var Suudi Arabistan’da. Davet edilen sosyal medya fenomenleri festivalde şıkır şıkır dans edebiliyor ama Suudi kadınların uluorta eğlenmesi yasak.

Yazının devamı...