Tiyatroyu özleyenlere ‘Salondan Yayın’

20 Mayıs 2021

“Biz kadınlar... Savaşın ilk günlerinde haddimizi bildik. Her yaptığınıza boyun eğdik. Ağız açtırtmadınız bize, sustuk. Ama yaptıklarınızı beğeniyor muyduk? Hayır. Olanın bitenin pekâlâ farkındaydık. Çok defa köşemizden öğreniyorduk önemli işler üzerine verdiğiniz kötü kararları. İçimiz kan ağlarken gülümseyerek sorardık: Bugünkü halk toplantısında barış için ne karara vardınız?”

Bilmiyorum ki ne düşünmek lazım, kulağa bu derece taze gelen bir metnin milattan önce 411 senesinde yazılmış olması karşısında. İlk izlediğim,  okuduğum yaşlarda “Aman da nasıl eskimeyen bir metin” diye hayran kaldığımı hatırlıyorum ama şu anda daha ziyade “Ama ne değişmeyen insan” diye hafif bir bezginlik duygusu veriyor bana. Aristofanes’in nefis komedyası “Lysistrata“.

Erkekler savaşa son vermeyi beceremeyince  -ya da bunu zaten istemeyince- birer birer telef olunca, her çekinerek sordukları soruya “Sen elinin hamuruyla karışma, cenk işi erkek işi” cevabını alan kadınların aklına “kadın işi” bir çözüm geliyor. Önce yatakları ayırıyorlar kocalarıyla, sonra bunun yarattığı sersemlikten de istifade, Akropolis’i ve hazineyi ele geçiriyor, ülkenin savaş gücünü çökertiyorlar. Üstelik aralarına daha sonra “düşman” safların kadınları da katılıyor. “Kadınlar toplandık, söz bizim artık, susmak sırası sizde” şeklinde olaya noktayı koyuyorlar.

Tiyatrosuzluk başına mı vurdu, hayırdır ne Lysistrata’sı durup dururken muhtemel sorusuna cevabım, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sürekli güncellenen, yeni oyunlar, atölyeler, söyleşilerle nefes alan YouTube kanalında. Hakikaten bir kurum tiyatrosunun bu derece canlı, seyirciyi hiç yalnız bırakmayan bir sosyal medya kanalı olması çok heyecan verici. “Biz burada kepenkleri indirdik, kapıya kilitleri astık, seneye görüşürüz” duygusunu hiç yaşatmıyorlar seyirciye. Biliyoruz, oradalar ve faaliyetler devam ediyor. Üstelik Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen’in göreve geldiğinde söz verdiği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğine önem verildiğini -daha da verilecek olduğunu- gösteren işlerle devam ediyor.

Kanalda bu hafta önce Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi etkinliklerinden, Emre Koyuncuoğlu’nun hazırladığı “Tiyatro ve Kadın+” programını izledim, konuğu oyun yazarı ve özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki eğitimlerinden tanıdığımız Ebru Nihan Celkan’dı. “Sahnede kadın nasıl temsil edilmeli? Şiddet dili sahneye gizlice nasıl yerleşir?” gibi sorulara yanıt arayan, ufuk açıcı bir söyleşiydi. Bu arada Celkan’ın Fenerbahçe Spor Kulübü ile de çalışma yaptığını öğrendik, gerçekten bunun farklı alanlara yayılması ne kadar önemli.

Söyleşinin ardından da “10 Klasik Eserden 10 Tirat” kapsamında “Lysistrata”yı izledim işte, adeta “Kadının temsili nasıl olmalı?” sorusuna milattan önce gelen bir cevap gibi. Sevinç Erbulak da şahane yorumlamış. Yiğit Sertdemir’in yönetiminde hazırlanmıştı tirat, öncesinde Mehmet Ergen ile Sertdemir metin ve yorum üzerine konuştular. Tadımlık ama yine de iyi geldi.

Devasa prodüksiyonlar, şaşaalı kostümler, bilmem kaç kamera yok ama görüldüğü üzere buna ihtiyaç da yok. Şu anda tek ihtiyacımız olan, biz buradayız, siz de oradasınız biliyoruz, söyleyecek sözümüz, yapacak işimiz var, yakında buluşacağız demenin yolunu bulmak. Şehir Tiyatroları’nın “Salondan Yayın”ları bunu başarıyor.

Yazının devamı...

Kaderi yeniden yazan kadınlar

17 Mayıs 2021

"Coğrafya kaderdir". Sosyal medyada en çok karşımıza çıkan cümle olabilir bu. Her duruma uyarlanabilir bir cümle. Boynu bükük bir kabulleniş, bir teslimiyet taşıyor ve konuyu da kapatıyor bir anlamda. “İstiyorsan sen akıntıya kürek çek hobi olarak da sonuç değişmez” dese daha doğrudan olacak.

İKSV İstanbul Film Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri arasında “Ateşle Yazmak / Writing With Fire” adlı şahane filmi izlerken kafamda dönüp duran cümle de bu oldu. Rintu Thomas ve Sushmit Ghosh’un Sundance’den izleyici ödüllü belgeseli, Hindistan’da Dalit kadınlar tarafından 2002 yılında kurulan Khabah Lahariya (Haber Dalgaları) adlı gazetenin hikayesini anlatıyor. Halihazırda sadece kadınlar tarafından çıkarılan tek gazete olarak varlığını sürdüren bir yayın organı.

Dalitler (Dokunulmazlar), Hindistan’daki kast sisteminin en altında bile değil, “dışında” kabul edilen, hor görülen, ezilen topluluk. Pis olduklarına inanılıyor, çocukları okula alınmıyor, oturacak ev bulamıyorlar. Kadınları iki kat kötü muamele görüyor, Uttar Pradesh de üzerlerindeki baskının en yoğun olduğu bölge. Hani kaderden söz edeceksek en kötüsünden. Gelin görün ki ne coğrafya ne kader tanıyan bir grup kadınla karşı karşıyayız.

Film, ajansın yayın yönetmeni Meera Devi, cevval muhabirlerinden Suneeta Prajapati ve yeni yetişen Shyamkali Devi ile birlikte yol alıyor. Gazetenin dijitalleşme sürecini, Meera’nın aralarında telefonun açma kapama düğmesini bilmeyenler olan ekip arkadaşlarını teknoloji ile tanıştırmasını, gazeteciliğin evrensel ilkelerini anlatmasını, bütün bunları dünyanın en yumuşak sesi ve tatlı gülümsemesiyle yapmasını izliyoruz. O yumuşak ama kararlı tavrıyla açamadığı kapı yok zaten. Evde çocuklarının ödevlerine yetişemediği için öğretmenden yardım isterken de “Gazeteci misiniz dedektif mi?” diye söylenen iktidar partisi adayıyla röportaj yaparken de aynı kararlılıkta. 14 yaşında evlendirilmiş, kayınvalidesi ve kayınpederi okumasına sıcak baktığı için ders aralarında eve koşup bebek emzirerek eğitimini (siyasal bilimler yüksek lisansı) tamamlayabilmiş bir kadın karşımızdaki. Bütün bunlar olurken “Evde bir erkek varken kadının çalışması ne demekmiş?” diyen kocasını da unutmayalım.

“Gazeteci dediğin üst kastlardan bir erkektir” inanışını değiştiren cesur kadınların ajansı Khabar Lahariya o “erkek gazetecilerin” kurcalamayı tercih etmediği bütün haberlerin izini sürüyor. Suneeta mesela, 10 yaşında madenlerde çalışmaya başladığı için kanundışı madencilik konusuna hâkim ve aynı anda hem polise hem mafyaya hem yönetime kafa tutacak haberler yapıyor. Erkek muhabirler o sırada onu alaya almakla, “Polisi önce övmen lazım” diye akıl vermekle meşguller. Meera her tecavüz vakasının peşine düşüyor, karakola gidip neden dosya açmadınız diye hesap soruyor. Karşılaştığı geçiştiren tavırlar öyle tanıdık ki.

“Gelecek nesiller bize soracak,” diyor Meera: “Ülkemiz değişirken siz ne yapıyordunuz? O zaman Khabar Lahariya göğsünü gere gere ‘Var gücümüzle habercilik yapmaya çalıştık’ diyecek, ‘Gazetecilik anlayışımızı demokrasinin sesi haline getirdik”. Bir süre sonra Khabar Lahariya’nın haberleriyle tecavüzcüler tutuklanmaya, köylere yol yapılmaya, elektrik verilmeye başlıyor. Evet, Suneeta mesela evinde elektrik olmadığı için akşamları şarj edemediği telefonuyla yapıyor o haberleri. Ve olanaksızlıklardan ötürü kaliteden taviz verilmiş haberlerden söz etmiyoruz. Gayet ustalıkla kotarılmış, ulusal kanalların da haberlerini kullandığı, seçimleri sahada koşturarak izleyen, Tanrı Rama’nın doğum günü kutlanırken onlarca kılıçlı erkeğin arasına dalıp “Tanrı’nın politikayla ne alakası var, neden dini bir festivalde iktidar partisinin renklerinde giyindiniz?” diye mikrofon uzatan kadınlardan oluşan bir ajans. Coğrafyaya ve kadere değil “değişime” dair bir öykü. filmonline.iksv.org adresinde bugün de açık.

 

Yazının devamı...

Küçük bir çocuk, devasa umutlar

13 Mayıs 2021

Yüksek binalarla, geniş yollarla, devasa köprülerle, her şeyin en büyüğü, en yücesi, en görkemlisiyle çevrili hayatlarımızda asıl önemli olanın ne olduğunu unutuyoruz sık sık. Gözümüze ısrarla çarpmayanı fark etmiyor, karşımıza dikilip kendisini zorla göstermezse görmezden gelebiliyoruz. Daha da rahatlatıcı zaten böylesi. Mesela akşam vakti evimize dönerken karanlık bir caddenin, sokağın köşesinde küçücük bir çocuğu görmemek, adımlarımızı hızlandırıp geçmek kolay. Bu çocuk evinden, yurdundan kaç kilometre uzakta, her şeyiyle ona yabancı bu ülkede nasıl yaşıyor, şu an ne hissediyor, korkuyor mu, üşüyor mu, yalnız mı, umutsuz mu diye düşünmeye başladığında kaçıyor rahatın. Çünkü aslında gayet iyi biliyorsun, önemli sandığın hiçbir şey yerinden edilmiş, ailesinden ayrı düşmüş mülteci çocukların varlığından daha önemli değil bu hayatta. Biz görmeyince yok olmuyor bu gerçek.

Küçük Amal, bu hayati meseleyi bütün dünyanın görmeyen gözlerine göstermek üzere Gaziantep’te ayaklarının üzerine kalkıp 4 ay boyunca 8000 kilometre yürümeye hazırlanan 9 yaşında Suriyeli bir kız çocuğu. Daha doğrusu, bir mülteci kız çocuğu kuklası. Bütün arkadaşlarını temsil ediyor, üç buçuk metre boyu var ve bu yüzden geçtiği yollarda fark edilmeme ihtimali yok artık. Annesini aradığı bu yolculukta bizim yanımızdan da geçecek belki, gözümüze bakacak ve soracak: Şehrinize böyle bir çocuk geldi, ona nasıl hoş geldin demek istersiniz?

27 Temmuz’da Gaziantep’te başlayıp 3 Kasım’da Manchester’da sona erecek “The Walk - Yürüyüş” projesi kapsamında, Küçük Amal ziyaret edeceği köylerde, kasabalarda, kentlerde sanatçılar ve sivil toplum kuruluşları tarafından etkinliklerle karşılanacak, halkla buluşacak, yaşıtlarıyla kaynaşacak. Çok kültürlü, çok yürekli, çok anlamlı bir proje sahiden. Yapımcılığını Stephen Daldry, David Lan, Tracey Seaward ve Naomi Webb üstleniyor, Sanat Direktörü Amir Nizar Zuabi. Good Chance Tiyatrosu ve Handspring Kukla Kumpanyası iş birliğinde gerçekleşiyor, Türkiye yapımcıları ise İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) ve kültür yöneticisi Recep Tuna. Manchester International Festival, National Theatre, Shakespeare’s Globe, Royal Opera House, Pire Belediye Tiyatrosu, Piccolo Teatro di Milano gibi birçok önemli proje ortağı, dünyanın çeşitli ülkelerinden ünlü elçileri de var; Gillian Anderson, Anish Kapoor, Jude Law gibi. Türkiye’den elçilerin ise Bergüzar Korel ve Halit Ergenç olacağı açıklandı.

www.walkwithamal.org adresinden hem bilgi almak hem de bu barış ve umut dolu yürüyüşe destek olmak mümkün.

Amal Türkiye’de neler yapacak?

- Başlangıç durağı Gaziantep. Mülteci arkadaşları KARAM Vakfı’nda ona yürüyüş boyunca yararlı olacak alet edevat çantası hazırlıyor. Akşam Ali Demirel’in kandillerden oluşan açık hava ışık enstalasyonuyla şehir yavaş yavaş aydınlanacak ve Küçük Amal için ışıktan bir patika oluşacak. Enstalasyonun mültecilerin şehre giriş noktası olan Kilis Garajı’ndan başlaması planlanıyor.

Yazının devamı...

Gönüllü çocuksuz kadınlar vardır

10 Mayıs 2021

Çocukken Anneler Günü’ne çok anlam yüklerdim. Resimli kitabımda Ayşegül annesine bahçelerinden nergis topluyordu, pasta yapıyordu, harçlıklarından artırıp eşarp alıyordu, ben bahçemiz olmadığından ilk adımda tıkanıyordum. Ablamın yardımıyla bir hediye almayı başarıyordum kuşkusuz da annemi o “özel günde” hiç umduğum kadar mutlu görmedim. Annesi olmayanlar için üzüldüğünü söylerdi, kendisi için de tabii. Ben de bunu hiç anlamazdım. Kendisi bir anneydi, hayattaki en ‘kutsal’ mutluluğa bir değil iki kere erişmiş bir kadındı, nasıl oluyordu da hala kendi annesinin eksikliğini hissediyordu? Annelik sonsuz bir tamamlanma hali değil miydi?

Özetle annemin bizden önce bir hayatı, annelik dışında bir misyonu olması fikrini pek benimseyemiyordum, ki üstelik hep çalışan bir kadındı. Bunu o yaşta kendi kendime akıl ettiğimi sanmıyorum, belli ki toplumdaki kutsal annelik miti kanıma girmiş. O günün bir ikinci ‘üzülünesi’ kategorisi vardı: Çocuksuz kadınlar. Evladını kaybetmiş annelerden söz etmiyorum elbette. Çocuğu olmamış, doğuramamış (doğurmamış değil evet, ‘doğuramamış’) kadınlar. Kadın doğar, büyür, anne olurdu, olmamışsa bir sorunu vardı, bu bir seçim olamazdı. Onlar için üzülmeliydik, kim bilir ne kötü hissediyorlardı kendilerini o gün bu eksiklikleri yüzlerine vurulduğu için.

Uzatmayayım, aradan geçen yıllar bana çocuk doğurmak kadar doğurmamanın da bir seçim olduğunu, birinin doğal, ötekinin doğaya aykırı olmadığını, o meşhur ‘biyolojik saat’in bir şehir efsanesi olduğunu, sana dört bir taraftan dayatılsa da çalmayabileceğini gösterdi. Bunun sonucu olarak da ha bire açıklama yapman gerekeceğini. Evet, insanlar sana bu kadar özel bir konuyu rahatça sorar ve “İstemedim” cevabı asla yeterli olmaz. Ya bir sağlık sorunun vardır ya koca bulamamışsındır ya da evet, çok bencilsindir. Sadece kendini düşünüyor, kendi keyfin için hayattaki temel sorumluluğundan kaçıyorsundur.

Bir tanecik ömrünü kendi keyfine göre yaşamak istemenin nesinin kötü olduğunu tartışmayacağım. Konumuz çocuksuz olmayı seçmek. Bir zamanlar Radikal gazetesinde birlikte çalıştığım arkadaşım, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Çiğdem Dalay’ın İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’na sunduğu “Ataerkil Toplumda Gönüllü Çocuksuzluk: Türkiye’de Gönüllü Çocuksuzluğu Seçen Kadınlara Dair Algı ve Yaklaşımlar” başlıklı yüksek lisans tezine dair Evrim Kepenek’in röportajıyla karşılaştım bianet.org’da. Sonra tezi okumaya başladım.

Dalay, annelik mitini ve feminist kuramda anneliğin algılanışını ele alarak başladığı tezinde kendilerini “gönüllü çocuksuz” olarak tanımlayan 11 kadın ile yaptığı görüşmelere yer veriyor. 40 ile 59 yaş arasında, eğitimli, hayatlarının farklı dönemlerinde çocuk sahibi olmamaya karar vermiş ya da hiçbir zaman çocuk istememiş kadınlar. Kadınlığa, anneliğe bakışlarını, çocuksuzluğu seçme nedenlerini açık sözlülükle anlatıyorlar. Annesinden hoşlanmayıp bu genleri geleceğe taşımak istemediğini söyleyen de var, aile kurumunu boğucu bulup kendisi aynı resmi tekrar etmek istemeyen de. Ama en dürüstü “Çocuk bakasım yok, düşündükçe üzerine bir sürü şey kurabilirim ama temelinde canım istemiyor,” diyen kadın. Bazısı sorulduğunda konuyu kapatmak için “Kısırım, olmadı çocuğum” diye cevap veriyor, “sorumsuz kadın” damgasından kurtulmak için “ama kedim var”, “ama öğretmenim” gibi eklemelere ihtiyaç duyuyorlar. Sonuç olarak “eksik”, “yarım”, “potansiyelini kullanamamış”, “cinselliğini heba etmiş”, üstüne üstlük çocuk sevmeyen ve şefkatsiz kadın olarak görülmekten kurtulamıyorlar.

Erkekler ise bütün bu konulardan azade, meşhur biyolojik saatin tahakkümünden uzak yaşayıp gidiyorlar. Baba olmak mı istedi, ne ala, artı puan. Görüyor musunuz, ne “fedakâr” erkek. İstemedi mi, paşa gönlü bilir. Ne eksiklikten söz eden var, ne “Hata kimde?” diye soran. Büyük lüks gerçekten.

Yazının devamı...

20’li yaşlar meydan okuması

6 Mayıs 2021

Tam olarak nereden çıktığının, kimin başlattığının izini süremedim, tek bildiğim -ve de gördüğüm- sosyal medyada “20’li yaşlar challenge” diye bir etiketin baş gösterdiği ve inanılmaz bir hızla yayıldığı. Ünlü  ünsüz herkes albümlere, arşivlere dalarak 20’li yaşlarından fotoğraflar bulup paylaşmaya başladı. Ortalığı farklı yıllardan siyah  beyaz, renkli, soluk, parlak genç yüzleri sardı. Kimi fotoğraf 1960’ta çekilmişti, kimi 2000’de ama herkes aynı yaştaydı. Sosyal medyada adettendir diye bir “challenge” sözcüğü atılmıştı ortaya ama kimsenin kimseye “meydan okuduğu” yoktu.

Başta “Peki, bunu neden yapıyoruz?” diye sorgulayanlar çıktı, “Çünkü sıkıldık”, “Çünkü eğleniyoruz” gibi cevaplar son derece yeterli oldu. Çünkü sıkılmıştık evet. Hayatımızı saran kasvetten, kötü haberlerden, endişeden, korkudan sıkılmıştık. Ve çünkü o yıllar çok güzel görünüyordu çoğumuzun gözüne. Yaşarken bir türlü memnun olamadığımız hayatımız kadar aynada gördüğümüzde türlü çeşit kusur bulduğumuz kendimizi de buradan bakınca çok güzel buluyorduk. Hatta birbirimizi de. Daha şişman ya da sıska, sivilceli, ne bileyim şimdi gülünç gelen kıyafetler içinde ya da saç-bıyık-sakal modelli olmak, görece “tipsiz” olmak buna hiç engel değildi, çoğu fotoğrafta tek göze çarpan gözlerdeki ışıltıydı. Bir de neşe.

Kimse daha “bir şey” olmamış, herkes eşit şaşkınlıkta ama umutlu. Herkesin önünde koca bir hayat var, hayalleri var, kimi üniversite öğrencisi, kimi yeni işe başlamış, kimi nişanlanmış, kimi ilk kez çıktığı yurt dışı tatilinde. Ünlüler de aynı durumda. Aylin Aslım daha ilk albümünü çıkartmış, Ayşenil Şamlıoğlu o zaman da lüle lüle saçlarıyla seyahatte, Kemal Kılıçdaroğlu Selvi Hanım’ı etkileme telaşında, Burhan Şeşen yeni yeni tanınıyor. Bu heyecanlı genç yüzler herkesin kalbini biraz yumuşatmış olmalı ki insanlar birbirine (ya da en azından birbirinin çocukluktan yeni çıkan çaylak haline) karşı daha bir şefkatli. “Şimdi de aynısın, vallahi değişen bir şey yok”lar, “Yıllar hiç geçmemiş gibi”ler uçuşuyor ortalıkta. Hoş yani, birbirimizi daha az hırpalamamızı sağlayacaksa, bir zamanlar ne neşeli gençler olduğumuzu hatırlatacaksa “18-17-16” diye devam edelim, şu sosyal medya hoyratlığına bir mola olsun.

Yetişkinler bir yılı aşan pandemide kemiğe dayanan bıçaklara karşı gençlik fotoğraflarıyla teselli buladursun, bugün o özlemle paylaştığımız yaşta olanlar derin bir umutsuzluk içinde. Milliyet’te Mine Özdemir Güneli imzalı bir haber vardı dün, çok da üzücü bir başlığı vardı; “Doğduklarına pişmanlar” diye. İstanbul Üniversitesi’nin Kovid-19’un eğitim üzerindeki etkilerine yönelik İktisat Fakültesi’nde gerçekleştirdiği araştırmaya göre, öğrencilerin yüzde 59’u 2000’lerden sonra doğmuş olmaktan memnun değil, “Memnunum” diyenler sadece yüzde 16.5. Yüzde 34.4’ü genel olarak hayatından memnun değil, yüzde 69.2’si geleceğe dair endişeli. Kovid-19 diye bir gerçek geldi, en ışıltılı yaşlarının üzerine karabasan gibi çöktü. Ne eğitim hayatları bir şeye benziyor ne arkadaşlıkları ne flörtleri. Dört taraflarını hastalık, ölüm, işsizlik, gelecek korkusu sardı. Bizim zamanımızda her şey şahaneydi demiyorum ama bütün bu tabloya bakınca o fotoğraflardaki neşeli yüzlerimizin bugünkü hayatından bezmiş yaşıtlarına borcu var.

Yazının devamı...

Gerilimli ve acımasız bir “Metot”

3 Mayıs 2021

Açılışlarıyla hem sektörde hem seyircide büyük umutlar yaratan dijital platformlar çoğunlukla tam da bu umuda karşılık geldiğini söyleyemeyeceğimiz içerikleriyle hayatlarına devam etmekteler. Hani izlerken “Biz televizyondaki dizilerden neden şikâyet ediyorduk ki madem aynısının kısasını izleyecektik?” dediğimiz işler çıkıyor sık sık karşımıza. Aynı melodramlar, aynı seyircinin zekasını hiçe sayan mantık hataları, bu sefer 50 dakika olduğu için daha acısız. “Bir Başkadır” dışında pek de “başka” bir şey izleyemediğimiz Netflix’in ayak sesleri yeri göğü inleterek gelen ve Burcu Biricik’in gerçekten nefis bir performans sergilediği “Fatma”sı izlerken insana “Yok artık” dedirten, bütün inandırıcı olma ihtimallerini ortadan kaldıran detaylarla dolu misal. Ne yaptılar, “Olsun ya, seyirci sorgulamaz nasılsa” mı dediler acaba?

Burada Volkan Sümbül ve Levent Cantek’in yazdığı, Çağan Irmak’ın çektiği, Çağatay Ulusoy’un hayalperest yapımcı Semih Ateş’e cuk oturduğu, özenli ve eğlenceli BluTV dönem dizisi “Yeşilçam”a bir selam gönderelim, son dönemin keyifli işlerinden biri gerçekten. Oradan da dijital platformlara karşı güven tazeleyecek başka bir diziye geçelim; Gain’in “Metot”una. Pandemi öncesinin mutlu günlerinde tiyatro izleyicisi idiyseniz mutlaka karşınıza çıkmıştır; “Metot” bir Semaver Kumpanya klasiğiydi, 10’uncu sezonunu görmek üzereydi, İspanyol yazar Jordi Galceran’ın kaleme aldığı, Serkan Keskin’in sahnelediği bir psikolojik gerilimdi. Ben izlediğimde Mustafa Kırantepe, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin ve Sezin Bozacı’dan oluşan müthiş uyumlu, şahane bir dörtlü oynuyordu. Sonradan Bozacı’nın yerine Şebnem Hassanisoughi oynamaya başlamış, nitekim oyundan uyarlanan mini dizide de onu izliyoruz.

“Metot” dört oyuncunun da neredeyse tüm oyun boyunca sahnede olduğu, tek mekânda geçen, tek perdelik bir oyun. Çok uluslu bir şirkete yeni bir eleman alınacak, üç aşamayı geçen elemanlar dördüncü mülakata çağrılıyorlar. Bu sefer topluca katılacakları bir sınavla karşı karşıyalar ve bu sınavın koşulları oyun boyunca sürekli değişiyor. En azından biz seyirci olarak böyle düşünüyoruz. Son derece kaygan bir zemin var ortada, acımasız kurallar, adayları psikolojik olarak zorlayan görevler ve herkes birbirinin ayağının kayıp düşmesini beklemekte.

Tek perde ama üç saate yakın bir performanstan söz ediyoruz ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız, sürekli yeni bir gerilimin, yeni bir gizemin peşine takıldığınız, karşınızdaki karakterler hakkında ha bire fikir değiştirdiğiniz bir deneyimden. Seyirci için de son derece kaygan bir zemin söz konusu özetle.

Bunun Gain için dört bölümlük bir mini diziye dönüştüğünü görünce tabii ki sahnede böyle nefes nefese izlediğim bir işin ekranda nasıl bir duygu yaratacağını merak etmiştim. İzledim ve gördüm ki ne geriliminden ne seyirciye verdiği izleme zevkinden bir şey kaybetmiş, aksine yeni bir yaşam kazanmış. “Bunu sinemaya aktarmayı denemeseydik olmuyor muydu yani?” dedirten oyunlara benzemiyor.

Galceran’ın oyunundan Ali Onur S. tarafından başarılı bir şekilde uyarlanmış, biraz daha “buralı” espriler barındıran bir “Metot” var karşımızda. Dizinin yönetmenliğini de üstlenen Serkan Keskin bu derece uzun süre haşır neşir olduğu metni ekrana aktarırken seyircinin gözünü gerilimi artıracak şekilde yönlendirmeyi başarıyor. Görüntü yönetiminde Ahmet Sesigürgil’in imzası bulunan dizinin atmosferi hikâyenin hem gülünç hem sinir bozucu yapısına seyirciyi dahil etmekte çok başarılı. Tabii ben oyunu birkaç kez izlemiş ve çok seven biri olarak söylüyorum bunları, onu izlememiş bir seyirciyi zaten dört iyi oyuncu eşliğinde başlı başına etkileyici, gerilimli, sürükleyici bir deneyim bekliyor.

 

Yazının devamı...

“Erkek senaristler kadın karakter üzerine düşünmüyor”

2 Mayıs 2021

Hande Doğandemir yeni dizisi “Hükümsüz”de kadın cinayetlerini çözen bir avukatı oynuyor. Doğandemir için dizinin en kıymetli yanı iki kadın karakteri merkezine alıyor olması.

Asu Maro - Oyunculuğunun ilk zamanlarında daha çok tatlı romantik komedilerde izlediğimiz Hande Doğandemir birkaç yıldır kariyerinde yeni kapılar açtı. Craft’ta Çağ Çalışkur’un sahnelediği “Waterproof”ta maden kazasında çocuklarını kaybeden annelerden biri olarak izledik onu. Haluk Bilginer ve Ali Atay ile oynadığı Cenk Ertürk’ün ilk filmi “Nuh Tepesi” ile festivallere katıldı. Bir yandan da Exxen’in yeni dizisi “Hükümsüz”de kadın cinayetlerini ele alan iki kadın avukattan birini canlandırıyor. Sıraselviler Kiki’de bir araya geldiğimiz Doğandemir ile buluşma sebebimiz “Hükümsüz” olunca tabii konu dönüp dolaşıp kadına şiddet ve kadın cinayetlerine geldi. Araya da oyunculuğa ve hayata dair nefes alma alanları iliştirmeye çalıştık.

“Hükümsüz” ülkemizin son yıllarda iyice su yüzüne çıkan bir derdine; kadın cinayetlerine parmak basan bir dizi. Sizin oynamaya karar vermenizde de bunun payı oldu mu?

Biz artık sinemada, televizyonda çok fazla kadın hikâyesi izleyemiyoruz. Ana akımda evet, kadın hikâyelerine rastlıyoruz ama çok özgürce anlatamıyoruz ya da bir hikâyenin bir parçası kadar gösterebiliyoruz. Ama “Hükümsüz” tamamen iki kadın avukatın kadın meselesini merkezine aldığı bir iş olduğu için ben çok heyecanlandım açıkçası. “Gerçekten hayatta bunlar var ve bizim gözümüzün önünde oluyor”u bütün gerçekçiliğiyle anlatmaktı derdimiz. O yüzden de ilk okuduğumda “Tamam,” dedim, “Ben böyle bir işin içinde olmak istiyorum.”

Genelde davayı çözen bir erkektir, belki yanına bir yardımcı kadın karakter konur. Ama burada iki kadın el ele verip bu davaları çözüyorlar. Kurban olmayan, kurtarıcı olan kadın rolü de güzel bence.

Kesinlikle. Burçin’le (Terzioğlu) bizi en çok heyecanlandıran şey de buydu. Biri gazeteci, biri eski polis iki erkek kahramanımız var, onlar bu iki kadının yolculuğunda yanlarında oluyorlar.

Bunu rol seçerken bir kriter olarak alıyor musunuz diye soracağım ama sinemada çok da kolay olmuyor herhalde. Kadın ya bir basamak ya da hikâyenin bir detayından ibaret kalıyor çoğu zaman.

Yazının devamı...

Gidenlerin anısı kalanlara can suyu

29 Nisan 2021

Dolaştığımız sokakları daha önce kimlerin adımladığı, içinde oturduğumuz yapılarda kimlerin yaşadığı, sırtımızı dayadığımız duvarlara 100 yıl önce kimlerin dokunduğu gibi sorular hepimizi yoklar zaman zaman sanıyorum. Bazısını biliriz, falanca padişah, filanca sultan için yapılmıştır, bazısı tamamen muammadır. Ama neticede buralarda bizden önce hep birileri var olmuştur, dünyanın sonu hâlâ gelmediyse bizden sonra da var olacaktır.

Neyse, konu tufan olmasından korktuğumuz bizden sonrası değil şimdi. Öncesi. Mesela 19. yüzyıl. Beyoğlu’ndayız, Pera’da ya da. Sadece kendi yaşam dilimimiz içinde bile İstiklal Caddesi’nin nasıl bir değişim yaşadığını düşünürsek, 19. yüzyılda burada nasıl bir ruh, nasıl bir hayat tarzı olduğunu, hangi binanın yerinde ne olduğunu tahmin etmek kolay değil. Ama Hrant Dink Vakfı tarafından tasarlanan KarDes adlı mobil uygulama ve ondan esinlenerek hazırlanan Çevrimiçi Beyoğlu Tiyatro Turu sayesinde en azından biraz zihnimizde canlandırmamız mümkün.

İçeriği Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan çevrimiçi tur, bizi Taksim Meydanı’ndan alarak 19. yüzyılda olsa idik iki kilometrelik parkurda karşımıza çıkacak olan 12 tiyatro sahnesini gezdiriyor. Tahmin edeceğimiz gibi şu anda biri dışında (O da Ortaoyuncular’ın evi Ses Tiyatrosu) hepsinin yerinde yeller esmekte. Diğerlerinin kimi büyük yangında yok olmuş, kimi daha sonra çeşitli sebeplerle yıkılmış, adları bile kalmamış yadigâr. Halbuki ne de güzel adları varmış. Mesela Gezi Parkı’nın tam karşısında Croissant Tiyatrosu varmış, az buz değil, 2000 kişilik popüler de bir salonmuş. Ancak Topçu Kışlası’ndan gelen gürültü ve toz sorunuyla baş edemediği için ömrü kısa olmuş. Emek Sineması’nın yerindeki Skating Palas’ın önceleri dev bir paten pisti varmış, sonradan tiyatroya dönüştürülmüş. Saint Antoine Kilisesi’nin yerindeki Concordia Tiyatrosu’nun bir yazlık, bir kışlık olarak iki salonu varmış, opera temsillerinin yanı sıra müstehcen oyunlara da ev sahipliği yaparmış. Tokatlıyan Han’ın yerindeki Şark Tiyatrosu’nda Ermeni gençlerle Ermenice ve Türkçe oyunlar sahnelenir, Hacopulo Pasajı’ndaki Opera Tiyatrosu’nda opera temsilleri dinlenirmiş. Şu anda Aynalı Pasaj diye bilinen Avrupa Pasajı’nın yerinde büyük yangında yok olan Café de Fleurs varmış ve bir dönem sirk gösterilerine, sonradan tiyatro temsillerine sahne olmuş.

Tur sırasında aklımdan geçen hep nasıl bir kültürel zenginliğin içine doğmuş olabileceğimiz, o sahneler bugün yerli yerinde ve faal olsaydı, birer birer yok olacaklarına yenileri eklenseydi her şeyin ne kadar farklı olabileceği oldu. Sahnelerin tamamıyla ilgili ayrıntılı bilgi içeren dosyayı Milliyet Sanat dergisinin mayıs sayısında Gülin Dede Tekin’in kaleminden okuyabilirsiniz. Kapanma günleri bittikten sonra KarDes uygulamasıyla hem İstiklal Caddesi’nde yürüyüp hem bu tarihi binaların hikâyesini dinleyebilirsiniz. Elimizde kalanları bari korumak için bu süreçte yapabileceğimiz şey ise, bilet alarak her seferinde farklı bir tiyatro oyuncusunun anlatıcılığını üstlendiği doksan dakikalık çevrimiçi tura katılmak. Biz mesela Tilbe Saran’ın rehberliğinde yaptık gezimizi. Tabii eski fotoğraflar, çizimler, videolar, dönemin ruhunu aktaran canlandırmalar, temsili görseller, tarihi belgelerle de desteklenen bir geziydi bu. Sırada 6 Mayıs’ta BGST Tiyatro için Cüneyt Yalaz, 7 Mayıs’ta Kadıköy Boa Sahne için Seda Türkmen, 20 Mayıs’ta Semaver Kumpanya için Sarp Aydınoğlu ve 24 Mayıs’ta Moda Sahnesi için Onur Ünsal’ın anlatıcılığını üstleneceği çevrimiçi geziler olacak. Bilet paraları da pandemi döneminde ayakta kalmakta zorlanan sahnelerle dayanışmak için kullanılacak. Gidenlerin anısı kalanlara can suyu olsun hiç değilse.

Yazının devamı...