Taksi durağında bir gece

23 Mayıs 2022

Artık taksi bağlantılı herhangi bir olaya şaşırmama kararı alalı epey olmuştu. Şunu kabullenmiştim: Bu araç, canı istediği zaman istediği kişiyi alıp tabii ki yine kendi istediği yere götürmeye yarıyordu. Otostopun paralısı gibi düşünün. Ve tabii ki aldığı paradan da memnun olmayanı. Eğer bir taksiye kabul edilecek kadar şanslıysanız yolculuğunuz boyunca terapist görevi üstlenmek zorundasınız, çünkü bu hayat bir tek taksicilere pahalı ve zor. (Pardon bir de ev sahiplerine). Onlar söylenecek, siz dinleyeceksiniz ve şükredeceksiniz; kalmadınız yolda. “Şükretme” kısmı abartılı gelmesin, bir şoför arkadaşın bana önerisidir; beni saat 18.00’de makamına kabul ettiği için şükretmem.

Neyse, son zamlardan sonra biraz daha kolaylaşmıştı kabul işlemleri derken, iki hafta sonudur fantastik deneyimler yaşamaya ve duymaya başladım. Lafı dolandırmadan söylersek; özellikle hafta sonları gece hiçbir durakta ve uygulamada taksi bulunmuyor. Durakta telefonu açan bıkkın kişinin konuyla ilgili yorumu; “Siz ne biliyorsanız ben de onu biliyorum”. “Bi Taksi” yoğun talepten ötürü yardımcı olamadığı için özür dilerken, “Uber”de sırayla bir takım şoförler tarafından önce kabul edilip beklerken yarı yolda bırakılıyorsunuz. Hatta bir tanesi arayıp “Nereye gideceksiniz?” diye sordu ki bu Uber’den beklediğimiz son şey aslında. “Yazdım ya” dedim, “Kabul etmeden göremiyorum” dedi ve tabii ki güzergahı beğenmeyip iptal etmemi istedi. Müşteriyi nereye gideceğini bilmeden kabul etmeni öngören uygulamaya Türk işi çözüm.

Bu hafta ise Beyoğlu’nda gerçekten “Şuraya bir kamera koyup çeksek ya” dedirtecek bir taksi durağı şovuna tanık olduk. İnsanlar boşuna senaryo yazıyor, hayat ısrarla daha şaşırtıcı. Bir kere artık oraya “durak” denilemez, çünkü insanlar gruplar halinde “yerleşik düzene geçmişler”. Belli ki uzun süredir orada herkes ve gideceklerine dair pek umutları yok. Önümüzden sarı arabalar boş geçiyor, her grup kendisini beğendirecek hamlelerde bulunuyor, bu arada bekleyenler arasında minik tanışıklıklar, ahbaplıklar doğmakta. “Siz ne tarafa?”, “Biz şuraya”. Yavaş yavaş herkes herkesin nereye gitmeyi hayal ettiğini bilir oluyor, bir araba bulunsa paylaşmaya hazırız ama ne mümkün.

Uzayan bekleyiş ile beraber gerilen sinirlerin tatsız sonuçları da oluyor tabii. Bir grupta bir çift birbirine giriyor, kaldırımda kıyametler kopuyor, genç kadın gözyaşları içinde - ve şanslı - bir taksi bulup gidiyor, gelmek isteyen erkek arkadaşını haykırarak uzaklaştırıyor, taksi şoförü gülmesini tutmaya çalışıyor. Bu sene İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda izlediğim “Gece Kuşağı” (Yön: Yasemin Demirci) hayata geçmekte.

Yanımızda çok genç bir kız, elindeki cep telefonunun ekranında olan biteni izleyen bir erkek var, duruma hakim. O görüntülü konuşma (değil de bakışma) bekleme süresince devam ediyor ki başına bir şey gelmesin. Kısmetse bizden sonraki arabaya binecek olan iki adam ise herkesin güzergahını, giderek yaşını, işini falan merak ederek vakit geçiriyorlar. Sırada inceledikleri herkes hakkında bir fikirleri, hayata dair yüksek sesle dile getirdikleri derin bilgileri var; “Kadınlar daha erken çöküyor” gibi. Ve tabii ki ne yapmamız gerektiğini de bizden iyi bilmekteler; “Şuradan yürüseniz iki dakikada gidersiniz aslında”.

Neyse epey bir eziyetten sonra taksilerin sadece turistleri kabul ettiği (yine cömert bir taksici arkadaştan binene kadar İngilizce konuşmam gerektiği tüyosunu almışlığım var), iki satırlık gece eğlencesinden evine dönmeye çalışan vatandaşın perişan olduğu ve bir daha cumartesi dışarıya çıkmaya topluca tövbe ettiği bir hafta sonunu daha böylece noktalıyoruz. Gerçekten hayat taksicilere çok zor.

Yazının devamı...

Güç bir yaşam, geç bir tanışma

19 Mayıs 2022

Kumkapı’daki Surp Vortvots Vorodman Ermeni Kilisesi’nin bahçesi ağzına kadar dolu. Birazdan içeri gireceğiz ve bu topraklarda filizlenip bütün dünyaya ulaşan meyveler vermiş bir “ağacın”, büyük bir müzisyen, müzikolog, eşsiz bir ses, koro şefi ve rahip olan Gomidas Vartabed’in hikâyesine tanık olacağız. Yolcu Tiyatro’nun ve “Gomidas” oyununu yazıp yöneten Ahmet Sami Özbudak’ın sayesinde yakaladığımız, hayli geç bir tanışma fırsatı.

Gomidas Vartabed, 1869 yılında Kütahya’da Soğomon Soğomonyan adıyla dünyaya geliyor. Kayıplarla başlayan, kayıplarla devam eden bir hayat. Bir yaşında annesi ölüyor, 10 yaşında babası. Amcası bir süre üstleniyor bakımını, o sırada sesinin güzelliğiyle bir süre hem camide hem kilisede yer buluyor kendine. (Bazı günler ezan neden daha güzel okunuyor dersiniz?). 12 yaşındayken de o güne kadar Türkçe konuşulan bir evde yaşayan kimsesiz bir çocuk olarak dilini bilmediği Ermenistan’a Eçmiyadzin’e gönderiliyor, ruhban okuluna. 7. yüzyılda yaşamış Ermeni halk ozanı Gomidas’ın adıyla “bekâr rahip” anlamına gelen Vartabed’i birleştirip yeni bir isim seçerek mezun oluyor okuldan. Bir de dere tepe dolaşıp Ermenice, Türkçe, Kürtçe şarkılar, türküler derleyeceği yeni bir yol seçiyor. Ermenistan unutulmaya yüz tutmuş ezgilerle dolu bir “müzik kutusu” oluyor onun için, o da bütün o belleğine, yüreğine ulaşan sesleri toplayıp notaya döküyor.

1896’da Berlin’e gidiyor, Humboldt Üniversitesi’nde müzikoloji öğrenimini tamamlayıp Eçmiyadzin’e dönüyor. Ardından Paris yılları geliyor. Ve “bekâr rahip” olarak kalbini kaptırsa da peşinden gidemeyeceği aşkı Marguerite. Ve İstanbul. 41 yaşında Surp Krikor Lusaroviç Kilisesi’ne koro şefi olarak atanıyor, 300 kişilik Gusan korosunu kuruyor. Dönemin sanatçı ve aydınlarından yakın dostları oluyor, Halide Edip Adıvar’ın deyişiyle “O şarkı söyleyince Tanrı yeryüzüne onu dinlemeye iniyor” adeta.

Kayıplarla, savrulmalarla, “Evim neresi?” sorusuyla bir tutkunun peşinden akıp giden bir hayatın yolunu bulduğu, böylesi bir yetenek ve birikimin artık olgunluk çağına ulaştığı nokta olmalıydı bu. Hikâyenin uzun süren mutlu sonu. Gomidas ise 1915’te 234 Ermeni aydınıyla beraber tutuklanıp Çankırı’ya sürülüyor. Halide Edip’in de aralarında olduğu nüfuzlu dostlarının, yabancı diplomatların araya girmesiyle sekiz kişiyle beraber İstanbul’a dönmesine izin veriliyor. Ancak ruh sağlığını yitirmiş olarak. Hayatının son 18 yılını Paris’te psikiyatri kliniğinde geçiriyor.

Başa dönersek, biz Gomidas’ı, daha doğrusu “Beni adımla çağırır mısınız?” diyen Soğomon’u orada tanıyoruz. Kilisenin ortasında, üzeri toprakla örtülü cam bir platformun üzerinden (Dekor tasarımı: Cihan Aşar) sesleniyor bize. Bir de öldürmekle yükümlü olduğu Pierre’in koyununa. Pierre klinikteki en yakın dostu. Önceki gün hayali koyununu ona emanet ederek ölmüş. Gomidas bir yandan o koyunun peşinden sürükleniyor, bir yandan da hayat hikâyesinden parçalar anlatıyor izleyiciye. Kilisenin büyüleyici atmosferinin etkisini artıran ışık tasarımında Cem Yılmazer ve Yasin Gültepe imzası var, kostüm tasarımı Özlem Kaya’ya, hareket tasarımı Selçuk Göldere’ye ait.

Oyunda kâh hayaller gören kâh gerçeğe tutunan Gomidas’ı Fehmi Karaaslan canlandırıyor. Bir buçuk saati aşan yoğun bir performansın altından başarıyla kalkan oyuncunun çok da etkileyici bir sesi var, “sesinin duyulduğu her yer deniz kıyısı olan” Soğomon / Gomidas’ın bu yeteneğinin hakkını veriyor. Oyunun en büyük sürprizi olarak ışık yandığında siyah bir perdenin arkasında beliren Hagop Mamigonyan şefliğindeki Lusavoriç Korosu’nun şahane eşliğiyle. Karaaslan’ın oyunu hem Fransızca hem Türkçe oynadığını (Çeviri: Serra Yılmaz, Yiğit Bener), seyircinin dilediği performansı seçebildiğini de ekleyelim ve Gomidas ile bu geç tanışma fırsatını atlamayalım.

Yazının devamı...

Romantik komedinin ayağı yere basanı

16 Mayıs 2022

Adıyla bile insanı meraka sürüklüyordu, bir de önüne birçok eleştirmen tarafından yakıştırılan “Yılın en iyi filmlerinden biri” sıfatı ile Joachim Trier imzalı “Dünyanın En Kötü İnsanı” (Verdens verste menneske) MUBI’ye gelişiyle en çok heyecan yaratan filmlerden biri oldu. Hazır mıydık “Dünyanın En Kötü İnsanı” ile tanışmaya? Afişindeki gözlerini gölgesiz bir neşeye ufuklara dikmiş genç kadın yüzü de denkleme eklenince, açıkçası biraz “tehlikeli” bir insanla tanışmaya hazırlanmıştım kendi adıma. Bir tür “zehirli sarmaşık”. Karşısındaki sonsuz olasılıklar silsilesi ile ne yapacağını bilemeyen, bugün onu, ertesi gün diğerini isteyen ama gene memnun olmayıp arkasına bakan, hayli “sıradan” bir günümüz insanı, bir Y kuşağı mensubuyla tanıştım.

30’una henüz basmamış bir kadın, Julie. Tıp öğrencisiyken aslında ilgisini çekenin insanın dışı değil, içi olduğunu anlayarak psikoloji okumaya karar veriyor. Tam o sırada asıl istediğinin fotoğrafçılık olduğunu fark ediyor, ayrıca meğer içinde bir yandan da hep yazma isteği varmış. Tabii Norveç’te sınav sistemi ve yaşam şartları bizdeki gibi olmadığı için bütün bunları deneme, kendisini “keşfetme” yolunda uzun uzun oyalanma fırsatı buluyor.

Aynı kafa karışıklığı hayatına girecek erkek, yaşayacağı ilişki türü gibi konularda da bocalamasına neden oluyor Julie’nin. Kendisinden 15 yaş büyük karikatürist sevgilisi Aksel ile kurduğu sakin ve entelektüel düzeyi yüksek ilişkiden bir süre sonra hayattan bir kafede garsonluk yapmaktan fazlasını beklememekle suçlayacağı garson Eivind’e savrulabiliyor örneğin. Bir yandan “yanında kendisi olabileceği” ideal erkeği ararken, “Kendimi kendi hayatımın seyircisi hissediyorum” gibi, “Sanki kendi hayatımın yardımcı oyuncusuyum” gibi muhtemelen hepimize aşırı tanıdık gelecek cümleler kuruyor. Bunların bir benzerini post-it’lere yazıp panosuna asan insan sayısının az olmadığını sanıyorum. O “başrolün” gelmesini beklerken geçebiliyor ömür.

Joachim Trier’in senaryosunu Eskil Vogt ile birlikte yazdığı, “Oslo Üçlemesi”nin son halkası olan filmi, gitgide seyredilebilir bir örneğini bulmakta zorlandığımız “romantik komedi” türüne dahil etmek mümkün. Ama bu türün klişelerinden uzak, günümüz insanının çelişkilerini, çatışmalarını, kafa karışıklıklarını taşıyan, ayakları yere basan bir versiyonu. Karakterleri de hayatının aşkını bulup sonsuza kadar mutlu yaşayan masal prens ve prensesleri değil, zaafları, zaman zaman açgözlülükleri, ne istediklerini bir bilir bir bilmez hâlleriyle son derece gerçek insanlar. Aksel ile Julie arasındaki “kuşak farkı” da çok incelikli, yüzeysellikten uzak şekilde işleniyor filmde. “Kültürün objeler aracılığıyla yayıldığı bir dönemde çizgi romanlar, plaklar, kitaplar arasında, biriktirerek büyüyen” Aksel’e karşı “Onun aslında yapmam gerekeni mi yapıyorum kuşkusu olmadan çizebiliyor olmasına”, bir işe kendini adamanın lüksüne özenen Julie. Ne kadar çok olasılık, o kadar çok tatminsizlik bir yandan.

Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Renate Reisve’nin göz ve gönül alıcı performansıyla daha da derinleşiyor, “Dünyanın En Kötü İnsanı”. Bir yandan “mansplaining”den (erkeklerin kadınlara neyin ne olduğunu kendilerinden emin ve küçümseyici şekilde açıklamasına verilen ad) “MeToo”ya pek çok kavrama değiniyor ve bunu “İçine şunu da koyalım dedik” duygusu vermeden yapıyor. İnsana, ilişkilere, hayattaki seçimlere ve motivasyonlara dair birçok sözü ve bunları söylemek için özgün bir dili var. Julie yeni bir aşka doğru kanatlanırken bütün Oslo’nun donduğu, zamanın bir tek kendisi ve sevgilisi için aktığı sahne de o duyguyu en güzel anlatan sahnelerden biri olarak kalacak hep.

Yazının devamı...

Doğal afet ne kadar doğal?

12 Mayıs 2022

Dışarıda yaklaşmakta olan bir fırtına/kasırga/hortum var ve biz bir sığınaktayız. Biz derken, biz seyirciler ve az sonra telaş içinde sahneye fırlayacak olan kadın (Nilperi Şahinkaya). Bize neden onun başına geldiğini anlayamadığı o ‘doğal afet’in (ki bunun ‘aslında’ ne olduğuyla ilgili sırlar - sürprizler taşıyor oyun) öncesinde hayatından parçalar anlatacak. Kendisi başarılı bir sigorta ajanı, kumarhanede krupiyelik yaptığı sırada tanıştığı kocasıyla gayet kötü giden bir evliliği var. “Hamlet”in meşhur “Olmak ya da olmamak”ına dayandırdığı monoloğunda bir tür hesaplaşma ve yüzleşme, zaman zaman hepimizin geldiği “Nerede hata yaptım? Her şey başka türlü olabilir miydi?” hissi mevcut.

Germinal Tiyatro’nun yeni prömiyer yapan oyunu “Doğal Afet”, bir süredir sahnelerimizde sayıları epeyce artan tek kişilik kadın oyunlarından biri. Pandemiden önce tek kişilik oyunlar neden bu kadar çoğaldı diye düşünürken cevapları ekiplerin prova ya da oyun/turne için bir araya gelmelerinin zorluğunda bulurduk. Neredeyse prova mekânına bile fazla ihtiyaç duymadan hazırlanabildiğin, bavulunu alıp her yere gidebildiğin, kimseyle ego çatışması yaşamadan oynayabildiğin konforlu bir seçenekti, tek kişilik oyunlar. Üzerine eklenen pandemi daha da cazip hale getirdi tek kişilik performansları. Hatta tahminim, eğer sahnedeki bu konuda çok yetkin bir oyuncu değilse oynaması izlemesinden daha cazip. Başta sözünü ettiğim “kadın oyunu” artışını da yıllarca çıkmakta zorlanmış, önüne engeller konmuş kadın sesinin kendine bulduğu yol diye görebiliriz. Anlatılacak hikâye çok, söylenecek sözler birikmiş durumda.

“Doğal Afet” (Natural Shocks), 1982 Atlanta doğumlu yazar Lauren Gunderson’un imzasını taşıyan bir metin. “Kısmen hesaplaşma, kısmen başkaldırı, kısmen stand-up” tanımı kullanılıyor Amerika’da çıkan yazılarda, hatta yazarın kendisi de sahnede bu metni oynamış ve internette onun seslendirdiği radyo tiyatrosu versiyonuna ulaşmak mümkün. Bunun oyunun bize o derece yakın olmayan dilini ve mizah anlayışını daha eğlenceli/akıcı kıldığını tahmin ediyorum, çünkü burada oyuncunun sahneden seyirciye sorduğu pek çok soru havada kalıyor. Germinal Tiyatro’nun İlayda Öncü’nün çevirisi, Ahmet İlker Ergin’in rejisiyle sahnelenen oyununda, seyircinin konuya vakıf olması, anlatılan hikâyenin bir ucundan yakalaması epey zaman alıyor. Oyunun toplam 60 dakika sürdüğünü hesaba katarsak, bu oldukça önemli bir kısmını karanlıkta el yordamıyla olan biteni kavramaya çalışarak geçirdiğiniz anlamına geliyor. Nilperi Şahinkaya’nın yüksek enerjisine ve sahne ışığına rağmen.

Bir iki sezondur karşılaştığım pek çok oyunda aklımdan geçen bir soru: Kadınlara dair bu hayati meselede diyecek bir sözümüz var belli ki. Seyircinin sondaki coşkulu alkışından anlaşıldığı üzere bunu duymak isteyen de çok, olsun/olmalı zaten (oyunun sürprizli finalini bozmamak için detay vermiyorum). Ancak bu konuda ülkemizde hikâye sıkıntısı çekmediğimiz kesin. Neden yerli bir yazar tarafından yazılmış, daha bize yakın bir dili ve mizahı olan bir metin tercih edilmez ki acaba?

Yazının devamı...

Anneleri hatırlatan motifler

9 Mayıs 2022

Bana öyle geliyor ki anne eşittir “ömrünü evladına adayan fedakâr canlı” tanımlarının sonuna yaklaşmaktayız. Bu Anneler Günü’ne özel reklam kampanyalarında bile nihayet farklı temalar ağırlık taşımaya başlamıştı. Tabii ki annelere elektrik süpürgesi, efendim tost makinesi, mikser gibi “sürpriz” hediye fikirleri hâlâ tamamen ortadan kalkmış değil ama en azından farklı ihtimallere; mutfağa hapsolmamış, bisiklete binen, tablet kullanan, laboratuvara girip bilimsel araştırmalar yapan, yetmezmiş gibi süslenip gezen annelere de rastladık. Az şey değil. Biz anneleri ilkokul okuma fişlerinden sosyal bilgiler kitaplarına kadar mutfakta reçel yapıp turşu kurar, salonda örgü örer, masa başında da bizim ödevlerimize yardım ederken görerek büyüdük. Oldum olası çalışan bir anneye sahip olduğumdan sık sık “Birinden birinde bir tuhaflık var ama nerede?” duygusu taşıdığımı hatırlıyorum. Bizde reçelleri neden annem yapmıyordu? Neden sabahları giyinip boyanıp evden çıkıyordu?

Neyse artık reklamlarımız bile yavaş yavaş toplumsal cinsiyet eşitliğinden yana minik adımlar atmaya başladığına göre doğru yoldayız. Kadınlar Günü, Anneler Günü gibi günlerde bari kadını erkek üzerinden öven söylemlerine (Bizi biz yapan kadınlarımız, hayatı öğreten analarımız vs.) bir ara veriyorlar. Belki diyorlar bu anne kişisi için hayatta en büyük mutluluk evladına en zahmetsiz şekilde kek yapabilme ihtimali değildir. Belki onun da başka emelleri vardır ve bu “annelik duygusuna” mâni değildir. Yani bu “anne” hâlâ senin benim gibi insandır ve çocuğuyla da paylaştığı - paylaşacağı daha farklı şeyler vardır aslında.

Bütün bu minik gelişmelere bakıp memnun olmayı denerken “Anneler Günü’ne özel otobüs” haberi düştü ajansa. Gene pembe bir otobüs herhalde diye açtım, bazı halk otobüsleri bugüne özel otobüs düşünmüşler. “Annelere bedava mı demek acaba?” diye bir baktım, öyle ya, gezsinler rahat rahat. Yok, “anneleri hatırlatan motiflerle” süslenmiş bu otobüsler. Nedir onlar? Tahmin edeceğimiz gibi stetoskop, mikroskop falan değil. Dantel, ev terliği, kurabiye. Mesaj net; annelerin yeri tartışmasız olarak ev, işleri de dantel işlemek ve kurabiye pişirmek. Etkinlikler burada bitmiyor, bir de görevli kadın personel, binenlere, “Terli terli su içme, eve geç kalma” gibi nasihatler veriyor.

Çok rica ediyorum bir düşünün, yokluğunda annenize dair özlediğiniz şey gerçekten bu mu? İşlediği dantel ve size ettiği nasihatler mi? Böyle bir genel “anne” hali olabilir mi? Hangimizin annesi diğerine benziyor? Kimi güzel şarkı söyler mesela, durup dururken sesini özlersiniz, bir çiçek görürsünüz, burnunuza onun kokusu gelir, hayatta çok çuvalladığınız bir anda zamanında anlayamadığınız bir cümlesi gelir oturur kalbinizin orta yerine, “Keşke şu anda sorabilseydim ne demek istediğini” dersiniz. Sıkıştığınızda danışmak, bunaldığınızda konuşmak, sevindiğinizde gülüşmek istersiniz. Anne böyle biridir. Kurabiye neymiş, dantel neymiş? Sanırım terlik fırlatmadıkları için şükretmeliyiz, o kesinlikle daha yaygın bir Türk annesi motifi çünkü.

Yazının devamı...

Hızır’ı kaçırmamak için

5 Mayıs 2022

Sevgili arkadaşım, şahane yazar-yönetmen Ebru Nihan Celkan’ın kendisi kadar şahane anneannesiyle çektiği “Hıdrellez’de ne yapmalıyız?” konulu videoyla içim açılarak başlıyorum güne. Bugünün Hıdırellez olduğunu fark etmem de o ana denk geliyor. Yıllar yılı Ahırkapı’da sokaklarda dans ederek kutladığımız, dileklerimizi sarıp sarmaladığımız kırmızı keseleri hiç tanımadığımız insanlarla yan yana aynı devasa ağaca astığımız bir gün benim için Hıdırellez. Verdiği ilk duygu “birleştirme”. Biri karada, diğeri denizde darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ile İlyas’ı yeryüzünde buluşturan bir gün, halihazırda aynı kara parçası üzerinde yaşamakta olan insanları da buluşturmayı başarabilir çünkü, değil mi?

Peki, ne yapıyoruz bugün? Anneanne’den öğreniyoruz ki işe bir gece önceden kuru incirleri ıslatarak başlamalıymışız. Sabah yiyoruz bunu. Aynı zamanda bir kalem kâğıt alıp kendimiz ve bütün sevdiklerimiz için neler diliyorsak yazıp döküyoruz. Çizimi kuvvetli arkadaşlar resim de yapabilir, o kadar kişiyi dolaşacak Hızır’a da kolaylık olur bence. Biliyorum o keselerin içinde evler, yatlar, arabalar gizli ama elimize yılda bir geçen bu fırsatı en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri dilemek için kullanmak isteyenlerin barışın, umudun, huzurun resmini çizmeyi öğrenmelerinde fayda var.

Dileklerimizi yazıp çizdiğimiz kâğıtları güzelce bir kırmızı kurdeleye sarıp ya da kırmızı keseye koyup bir gül ağacına yerleştiriyoruz, sabah da erkenden alıp mümkünse akan bir suya bırakıyoruz. Bu sırada kendimizi de süslemeyi ihmal etmiyoruz, saçımıza yeşil yaprakları olan kırmızı güller takıyoruz, rengârenk giyiniyoruz. Böylece bir türlü gelemeyen bahara, içimizi bürüyen kasvete kırmızılarla yeşillerle kafa tutuyoruz. Hızır da “Yok, bu kadar derin bir bunalımla ben bile başa çıkamam” deyip bize uğramadan gitmiyor.

Yine Ahırkapı’da Hıdırellez

Bir zamanların Hıdırellez’lerini özlemle anarken bu yıl Ahırkapı’da kutlama yapılacağını öğrendim. 2000’den itibaren devam eden Hıdırellez kutlamaları 2011’de semt artık kalabalığı kaldıramadığı için biletli yapılmak istenmiş, gelen tepkiler üzerine iptal olmuştu. Sonra yine devam etmesi denense de bombalı saldırılar, pandemi derken bir türlü huzura eremediğimiz için pek mümkün olmamıştı.

Ahırkapı Müzisyenler Derneği tarafından düzenlenen kutlama bugün saat 19.00’da Ayasofya Camii önündeki buluşmayla başlayacak ve Ahırkapı’ya yürünecek. Mahalle halkının katkılarıyla, ücretsiz olarak düzenlenen etkinliğe gelenler ihtiyaçlarını dayanışma için mahalle esnafından karşılayacak.

Bir şenlik de KüçükÇiftlik’te

Yazının devamı...

Onun hayatı onun filmi

28 Nisan 2022

ALS ile geçen yılların tamamen felçli ve 24 saat bakıma muhtaç bıraktığı New Yorklu iki yetişkin çocuk annesi Kathryn’in hikâyesini izlemeye başlarken aklımda hiç hayat üzerine bu kadar çok düşüneceğim, bir sonraki adımı merak edeceğim, hele hele zaman zaman güleceğim yoktu. Üzülmeyi, vah vah demeyi planlarken zekâsına, keskin ve acımasız mizah anlayışına hayran olacağım bir kadın portresiyle tanıştım, 41. İstanbul Film Festivali’nden En İyi Belgesel Ödülü’yle ayrılan “Eat Your Catfish”te.

2015 yapımı “Ana Yurdu”ndan sonra yeni filmini beklediğimiz Senem Tüzen’in Adam Isenberg ve Noah Amir Arjomand (Kathryn’in oğlu) ile birlikte yönetmenliğini ve yine Adam Isenberg ile birlikte kurgusunu üstlendiği film, bütün ihtiyaçları için başkalarına bağımlı ama zihni son derece aktif ve sağlam Kathryn’in tekerlekli sandalyesine monte edilmiş bir kamerayla çekilmiş. Anlatıcılar yok, dış gözler yok, hastalık sürecinden ya da “sağlıklı Kathryn”den söz eden konuşan kafalar yok. Tamamen Kathryn’in kendi hikâyesi, kendi bakış açısı ve tabii kendi öfkesi, kendi isyanı. Sık sık umutsuzluğa kapılıp lafı hiç dolandırmadan bir tahta kutuya ya da IKEA poşetine konarak kremataryuma götürülmeyi vasiyet etse de kızı Minou’nun düğününü görebilmek için sabrediyor Kathryn. Mutlu aile toplantılarını bir kenardan izliyor, katılamasa da çocuklarına hâlâ onları hayatta her şeyden çok seven bir anneleri olduğunu hissettirmenin önemine inanıyor.

Filmin en çarpıcı yanlarından biri, Kathryn’in sabırsız (ve görüldüğü kadarıyla hayli duyarsız) bir karakter olan kocası Said ile ilişkisi. Yıllardır umutsuz bir hastalıkla yaşayan karısına “Sabahın dördü oldu, uyumaya çalışsana, ‘Prensesle Bezelye Tanesi’ gibisin, bir rahat edemedin” diyen bir koca ve “Hayatımda tanıdığım en zayıf insansın” diyerek boşanma hayalleri kuran Kathryn. Ara sıra gördüğümüz eski fotoğraflarından üniversitede tanışan ve birbirini seven bir çift olduklarını anlıyoruz ama bu zorlayıcı şartların onları getirdiği hal de en az o karelerdeki mutluluk kadar sahici. Said açıkça “Ben neden hayatımın geri kalanını buna vakfedeyim ki?” diye soruyor. Herhalde asıl sorgulanması gereken evlilik yemininin “hastalıkta ve sağlıkta” bölümü.

“Eat Your Catfish”, görüp görebileceğimiz en riyakârlıktan uzak, bütün sertliğiyle gerçek aile portrelerinden birini sunuyor seyirciye. Bireylerinin birbirine olan şefkatiyle, öfkesiyle ve bıkkınlığıyla. Noah mesela son derece ilgili, sevgi dolu bir oğul ama ‘aksilenerek’ sık sık bakıcı kaçıran annesinin bakımı ile akademik çalışmaları arasında sıkışıp kalıyor. Tam iş için seyahate çıkacağını söylediği zaman “Ölmek istiyorum” diyen annesine “Gözüm arkada kalsın, rahat edemeyeyim diye mahsus mu yapıyorsun?” diye isyan ediyor örneğin. Söz ‘bakıcı kaçıran aksiliğe’ gelmişken, elbise giydirilirken önce kollarını geçirmeyi tercih eden Kathryn’in “Böylesi daha kolay” diye tersini yapmakta inat eden bakıcıya konuşma cihazının o metalik sesiyle tekrar tekrar “Benim bedenim, benim elbisem, benim sözümü dinlemen lazım” deyişi de unutulmaz sahnelerden biri gerçekten.

Bedeninin içinde hapsolmuş, ölmeyi arzu eden ama hâlâ zehir gibi zeki ve esprili bir kadının öyküsünü kurbanlaştırmadan, kamerayı ve sözü ona vererek anlatan “Eat Your Catfish”, bu yıl 25. kez düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde gösterilecek. Kaçırmayın.

Yazının devamı...

Hayat ev sahiplerine mi pahalı?

25 Nisan 2022

Şu sıralar oturduğunuz masalarda, bulunduğunuz topluluklarda en çok ne konuşuluyor? Uzun süre sohbetlerimize damgasını vuran pandemi sırasını savdı. Yeni öğrendiğimiz hastalık haberleri gündemimizi bir dakikadan fazla işgal etmez oldu. Sanırım bittiğine inanma ihtiyacından oluyor biraz da, duymazdan gelirsek öyle olur diye umuyoruz. Ama onun yerini gene hiç iç açıcı olmayan bir konu olarak ev fiyatları aldı. Bulunduğum ortamlarda, yürürken yanından geçtiğim gruplarda, kulak misafiri olduğum yan masalarda ve tabii sosyal medyada aynı şey konuşuluyor: Pahalılık ve en çok da kira artışları. Hepimiz birbirimizin ne kadar kira verdiğini, kontratının ne zaman yenilendiğini, son zamda ev sahibiyle neler konuştuğunu ya da konuşmayı planladığını takip ediyoruz, kendimize de ona göre stratejiler belirlemeye çalışıyoruz.

Her ay enflasyon rakamları ve kiralara yapılabilecek zam oranı açıklanıyor gerçi ama hepimiz biliyoruz ki olaylar öyle gelişmeyecek. İşte nisan için TÜFE’nin 12 aylık ortalaması baz alınarak kira zammı 29.88 olarak belirlendi mesela. Ama benim gördüğüm - duyduğum ve de bizzat yaşadığım tecrübeler çoğunlukla ev sahiplerinin bununla pek ilgilenmediği yolunda. Onlar doğrudan sokağınızdaki yeni kiralık ev ilanlarını baz alıyor, “paşa gönlünüz isterse” söylemini benimsiyorlar. “Sen çıkarsan burayı üç - beş katına verebilirim” çünkü. Etrafım sokakta kalmamak için kirasını gücünün ve yasal zam oranının çok üstünde artırmak zorunda kalan insanlarla dolu ve tuhaf bir kadercilikle ev sahiplerine hak verenlerle dolu. Çünkü her şeyin fiyatı arttı. Neden iki sene önce bir eve istenen fiyatı vererek girmiş ve bu süreçte yasal zammı uygulamış birinin kendini diken üstünde hissetmesi gerekiyor, onun açıklaması yok ama.

Habertürk’ün konut fiyatlarıyla ilgili haberinde İnşaatçılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Nazmi Durbakayım asıl maliyetlerin daha kiralara yansıtılmadığını söylüyor üstelik. “Tedbir alınmazsa yarın erişilemeyecek rakamlar olacaktır” diyor. Daha ne kadar erişilmez rakamlar talep edilebilir bilemiyorum. Enflasyonun, hayat pahalılığının bir tek ev sahiplerini etkilediği, kiracıların ise her ay ikiye katlanan maaşlarla çalıştığı ve hepsine ayak uydurabileceği gibi bir bilgi var da bizden saklanıyor mu acaba?

“Deniz seviyesinde tiyatro”nun dönüşü

2019’un haziran ayında “deniz seviyesinde tiyatro” sloganlı Datça Tiyatro Festivali’nin ikincisine gitmiş, isimlerini “doğada biri bir hata yaptığında diğerleri onun hatasını örten” hayvanlar olan mirketlerden alan genç Mirket ekibinin heyecanından çok etkilenmiştim. Birçok zorluğa (ve doğrusu festivale pek de destek olmayan Datça esnafına) rağmen bu geniş çaplı organizasyonun altından başarıyla kalkmışlardı. Fakat ayrılırken ortada bundan sonra festivalin nerede olacağına dair soru işaretleri olduğunu hatırlıyorum, nitekim cevap pandemi nedeniyle iki yıl gecikmeli olarak geldi: Ayvalık’ta.

Deniz Seviyesinde Tiyatro Festivali adını alan festival, katılımcılarını 23 - 26 Haziran arasında, Balıkesir Tiyatro Festivali kapsamında Ayvalık’ta ağırlayacak. Yine tiyatro oyunları, çocuk oyunları, konserler, atölyeler, söyleşiler ve daha bir sürü sürpriz olacak. Programın detaylarını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Yazının devamı...