“Ama bir noktada bir eleştirmen kitaba yakından bakar. Aykırı bir eleştiri yazısı yazar çünkü tıklama sayısı peşindeki editörler aykırı yorumlardan yanadır her zaman. Ya hepimiz yanıldıysak? Şüphe tohumları ekmek işte bu kadar kolay. Sırf tartışmak için tartışan netandaşlar hikâyede boşluklar arar. Karakter suikastleri başlar. Hep birlikte çamura yuvarlanırız…”
June Hayward ilk kitabı yayın dünyasında pek ses getirmemiş bir yazar, Yale’de beraber okuduğu arkadaşı Athena Liu ise onun sahip olamadığı her şey. Şöhretse şöhret, paraysa para, güzellikse güzellik. Hem kitapları çok satıyor hem ne giydiği, ne yediği, kimle çıktığı merak ediliyor. Tam bir pop star yazar. Hayward bu ‘adaletsizliği’ onun Amerikalı – Çinli olmasıyla açıklıyor. Kendisi ise sıradan bir beyaz Amerikalı. Tam da Athena romanının haklarını dizi olmak üzere satmışken birlikte geçirdikleri trajik gece o özendiği hayata giriş bileti veriyor June’a. Athena’nın henüz tamamlanmamış romanı da o şaşaalı hayat da o sosyal medya takipçileri de
Film – dizi piyasasında ‘kadın işi’ diye bir tabir var son yıllarda. ‘Normali’ erkek işi olduğu ve sürekli kadınların kenar süsü olduğu işler üretildiği için buna bir isim konması gerekti. Ne yapalım, bir kadının odakta olduğu hikâyeler anlatalım. Gelgelelim bunlar da yine – bir erkek tarafından yazılsa da yazılmasa da - erkek bakışıyla anlatılmaya devam etti. Neticede topluma hangi bakış yön veriyorsa filmlerin – dizilerin kadına yaklaşımını da o belirliyor. Ne oluyor, biz sürekli ya şeytan ya mağdur kadınlar izliyoruz. İlki kötülükleri tetikliyor, hikâyenin saf erkeklerini birbirine düşürüyor, ikincisi çile çekiyor. Her koşulda kendine ait bir dünyası, işi gücü ve amaçları yok.
Derken günümüz şehirli kadınlarını anlatmaya niyet eden komediler artmaya başladı ve bu kadınlara kutsal bir amaç yüklendi: Bir münasip koca bulmak. Görünüşe göre erkekler ya ilaç etkisi altında ya kafalarına silah dayanarak nikâh masasına oturtuluyorlar. Bir kadının ise doğduğu andan
İlk bölümünü bugün gibi hatırlarım (muhtemelen 10 kere izlemiş olmamın da bunda payı var); genç bir İngiliz kadın gazeteci Londra’dan New York’a taşınıyor. Bir galeri açılışında yakışıklı bir bankacıyla tanışıyor. ‘İlk görüşte aşk!’ ve tam iki hafta sürecek bir rüya... Her anları beraber geçiyor, gelecek planları, büyük büyük sözler ve sonunda beraber ev bakmaya kadar geliyor iş. Çocuğunuz var mı? ‘Henüz yok’.
Sene 1998’di, daha ortada ‘love bombing’ ya da ‘ghosting’ yoktu, ‘Bu hafta annemlerle yemek yer miyiz?’ sorusunun ardından sonsuz bir sessizlik gelmesinin şaşılacak bir şey olmadığını “Sex And The City” koymuştu önümüze bütün acımasızlığı ve komikliğiyle. En azından artık aşk perisinin mesaiyi bıraktığı New York’ta. İlişkiler konusunda köşe yazmakta olan Manhattan kızı Carrie (Sarah Jessica Parker) ilk bölümde bu konuyu araştırıyordu.
Farklı mesleklerden New Yorklu dört kadının hayatlarını, ilişkilerini, yükselişlerini, hayal
Bir akşam etkinliği olarak kalkıp korku filmine gitmeyeli çok olmuş, bunun neden keyifli bir deneyim olduğunu salondaki çığlıklarla, sona doğru da sinir bozukluğu destekli kahkahalarla hatırladım, önce onu söylemeliyim. Film izlemek evimizde tek başımıza tercih ettiğimiz bir şey hâline geldi ama karanlık bir sinema salonunda, hep beraber daha keyifli. Salonlar can çekişirken bu hatırlatmayı yapmayı bir borç bilirim. Şimdi “Silahlar”…
Yazarı / yönetmeni Zach Cregger’ın 2022 yapımı filmi “Barbarian”ının yarattığı beklenti rüzgârıyla gelen “Silahlar / Weapons”, bir korku filminden bekleyebileceğiniz her şeyi ve çok daha fazlasını bünyesinde barındıran, eski filmlere ve kötü komedilere teslim olmuş vizyonun kuraklığına can suyu olabilecek bir film.
Bir kere son derece iyi yazılmış bir senaryosu var. Olaylar bir Amerikan kasabasında bir gece aynı ilkokul sınıfından 17 çocuğun birden kaybolmasıyla başlıyor. Öğretmenleri Justine (Julia Garner) bir sabah okula geliyor ki 18 kişilik sınıfından tek bir çocuk kalmış; yüzünde yaşından
Günlerdir aklımda Bertrand Tavernier’nin “La Mort En Direct” (Türkiye’de “Naklen Ölüm” ve “Ölümü Beklerken” isimleriyle seyirci karşısına çıktı) filmi dönüp duruyor. 1980 yapımı, lüzumsuzca ileri görüşlü bir film. Aslında ileri görüşlü olan “The Continuous Katherine Mortenhoe” adlı bilim kurgu romanının yazarı David Guy Compton, çünkü film ondan uyarlama. Tıbbın çok geliştiği, insanların hastalık nedeniyle ölmediği bir yakın gelecekte, Katherine Mortenhoe (Filmde unutulmaz Romy Schneider) adlı yazara ölümcül bir hastalık tanısı konuyor, birkaç haftası kaldığı söyleniyor. Bir televizyon kanalı, kalan süresinde onu takip edip ölme sürecini La Mort En Direct adlı programlarında yayınlamak için yüklü bir para teklif ediyor. Ama Katherine’in bilmediği bir şey var ki doktor da kanalla iş birliği içinde ve o sırada çekim çoktan başlamış bile. Bu arada daha sonra bu iş birliğinin daha da ileri boyutta olduğunu, kadına midesini
Bir sanat festivali neden düzenlenir? Büyükşehirlerden değil Ege’nin bir kasabasında ya da söz gelimi İzmir’in bir ilçesinde düzenlenen bir festivalden söz ediyorum. Evet, tabii, oranın halkı ulaşamadığı sanatçıların performanslarını izleyebilsin, mesleğin ustalarıyla öğrenciler, gençler bir araya gelip deneyim aktarımı yapabilsin, atölyeler düzenlensin, belki o yöreye dair üretimler ortaya konsun. Peki sonra? Bir sonraki sene tekrar buluşmak üzere dağılınsın. Yöre halkı ve esnafı için de hareketli geçen bir üç beş gün, bir hafta demek olsun.
Bu çizdiğim tabloyu küçümsüyor değilim, yanlış anlaşılmasın. Alternatif bir tatil biçimi olarak da bakılabilir bir festivale tabii. Nitekim epey gördük fazla da uzun ömürlü olmayan örneklerini. Ama bir festivalin kalıcı ve sürdürülebilir olması, filizlendiği topraklarda kök salması hatta o topraklarda dönüşüme kapı açması için yerel halkı işin içine katması, onlarla birlikte yol alması gerekiyor.
Siz de köpekbalığı denen canlıdan “Jaws” filmiyle tanışan kuşaktan mısınız? Hani sonra yıllarca denize adım atarken gözünün önüne kanlı dişler gelen, o dişler arasındaki bacakları hatırlayan, “elimde bir sivri sopa olsa şöyle çenesine saplayabilir miyim” gibi abuk subuk düşüncelere kapılan… Şimdi vereceğim bilgiyle yaşınız belli olacak; Steven Spielberg’in bizde “Denizin Dişleri” adıyla gösterilen filmi bu yıl 50 yaşını kutluyor. Ama bir minik teselli bilgisi; Türkiye sinemalarına gelişi 1981.
Bu ve bunun gibi 50 kıymetli bilgiyi Milliyet Sanat dergisinin ağustos sayısında Burçin S. Yalçın’ın yazısında bulabilirsiniz. Neden yapıyorsunuz bunu? Sadece efsaneyi anmak için değil, 29 Ağustos’ta 50. yılı şerefine dünyayla beraber sinemalara gelecek, ona hazırlanmak için.
Dijital platformlar üzerine pandemiden de gol yiyen ve kendini bir türlü toparlayamayan sinemaların özellikle yazın seyirci kuraklığına bulduğu çözüm bu. Eski filmleri piyasaya sürmek. Zamanında kapı önlerinde oluşan
Bana uzun zamandır hayatın yaşanılası, insanın (isterse) sevilesi olduğunu hatırlatan bir sosyal medya hesabı var. ‘Gerçek’ hayatta tanımadığım, hiç yüz yüze gelmediğim ama güçlü ve dürüst kalbiyle tanıdığım pek çok insandan daha gerçek bulduğum bir sanatçı. İsmi Evre Başak (Okumuş) Clarke. Mimar Sinan Üniversitesi’nde moda tasarımı okumuş ama kendini bildi bileli resim yapmış, artofevre.com sitesinde kimi müthiş çizimlerini, “Dünyayı daha renkli bir yer yapmak için birleşelim” mottosunu kullandığı YouTube kanalında bazılarını yapma sürecini gösteren videoları bulabilirsiniz.
Hep bir mücadeleyle geçen yılların ardından İngiltere’ye taşınmış. Çoğumuz onu X hesabındaki “Hayatım boyunca hep bir şeylerin savaşını verdim, rahat yüzü gördüğüm pek söylenemez. Yıllar sonra gerçek aşkımı buldum, evlendik ve bebeğimiz oldu. Hayat bana ‘tamam hak ettin, artık mutlu olabilirsin’ dedi sanıyorum ama bugün kanser olduğumu ve oldukça ilerlediğini öğrendim”