En karanlık distopya

13 Ağustos 2025

Günlerdir aklımda Bertrand Tavernier’nin “La Mort En Direct” (Türkiye’de “Naklen Ölüm” ve “Ölümü Beklerken” isimleriyle seyirci karşısına çıktı) filmi dönüp duruyor. 1980 yapımı, lüzumsuzca ileri görüşlü bir film. Aslında ileri görüşlü olan “The Continuous Katherine Mortenhoe” adlı bilim kurgu romanının yazarı David Guy Compton, çünkü film ondan uyarlama. Tıbbın çok geliştiği, insanların hastalık nedeniyle ölmediği bir yakın gelecekte, Katherine Mortenhoe (Filmde unutulmaz Romy Schneider) adlı yazara ölümcül bir hastalık tanısı konuyor, birkaç haftası kaldığı söyleniyor. Bir televizyon kanalı, kalan süresinde onu takip edip ölme sürecini La Mort En Direct adlı programlarında yayınlamak için yüklü bir para teklif ediyor. Ama Katherine’in bilmediği bir şey var ki doktor da kanalla iş birliği içinde ve o sırada çekim çoktan başlamış bile. Bu arada daha sonra bu iş birliğinin daha da ileri boyutta olduğunu, kadına midesini

Yazının Devamı

Bergama’da dönüşümün başlama vuruşu

11 Ağustos 2025

Bir sanat festivali neden düzenlenir? Büyükşehirlerden değil Ege’nin bir kasabasında ya da söz gelimi İzmir’in bir ilçesinde düzenlenen bir festivalden söz ediyorum. Evet, tabii, oranın halkı ulaşamadığı sanatçıların performanslarını izleyebilsin, mesleğin ustalarıyla öğrenciler, gençler bir araya gelip deneyim aktarımı yapabilsin, atölyeler düzenlensin, belki o yöreye dair üretimler ortaya konsun. Peki sonra? Bir sonraki sene tekrar buluşmak üzere dağılınsın. Yöre halkı ve esnafı için de hareketli geçen bir üç beş gün, bir hafta demek olsun.

Bu çizdiğim tabloyu küçümsüyor değilim, yanlış anlaşılmasın. Alternatif bir tatil biçimi olarak da bakılabilir bir festivale tabii. Nitekim epey gördük fazla da uzun ömürlü olmayan örneklerini. Ama bir festivalin kalıcı ve sürdürülebilir olması, filizlendiği topraklarda kök salması hatta o topraklarda dönüşüme kapı açması için yerel halkı işin içine katması, onlarla birlikte yol alması gerekiyor.

Yazının Devamı

Sinemalarda geçmişe dönüş

6 Ağustos 2025

Siz de köpekbalığı denen canlıdan “Jaws” filmiyle tanışan kuşaktan mısınız? Hani sonra yıllarca denize adım atarken gözünün önüne kanlı dişler gelen, o dişler arasındaki bacakları hatırlayan, “elimde bir sivri sopa olsa şöyle çenesine saplayabilir miyim” gibi abuk subuk düşüncelere kapılan… Şimdi vereceğim bilgiyle yaşınız belli olacak; Steven Spielberg’in bizde “Denizin Dişleri” adıyla gösterilen filmi bu yıl 50 yaşını kutluyor. Ama bir minik teselli bilgisi; Türkiye sinemalarına gelişi 1981.

Bu ve bunun gibi 50 kıymetli bilgiyi Milliyet Sanat dergisinin ağustos sayısında Burçin S. Yalçın’ın yazısında bulabilirsiniz. Neden yapıyorsunuz bunu? Sadece efsaneyi anmak için değil, 29 Ağustos’ta 50. yılı şerefine dünyayla beraber sinemalara gelecek, ona hazırlanmak için.

Dijital platformlar üzerine pandemiden de gol yiyen ve kendini bir türlü toparlayamayan sinemaların özellikle yazın seyirci kuraklığına bulduğu çözüm bu. Eski filmleri piyasaya sürmek. Zamanında kapı önlerinde oluşan

Yazının Devamı

Dünya daha renkli bir yer olsun diye

4 Ağustos 2025

Bana uzun zamandır hayatın yaşanılası, insanın (isterse) sevilesi olduğunu hatırlatan bir sosyal medya hesabı var. ‘Gerçek’ hayatta tanımadığım, hiç yüz yüze gelmediğim ama güçlü ve dürüst kalbiyle tanıdığım pek çok insandan daha gerçek bulduğum bir sanatçı. İsmi Evre Başak (Okumuş) Clarke. Mimar Sinan Üniversitesi’nde moda tasarımı okumuş ama kendini bildi bileli resim yapmış, artofevre.com sitesinde kimi müthiş çizimlerini, “Dünyayı daha renkli bir yer yapmak için birleşelim” mottosunu kullandığı YouTube kanalında bazılarını yapma sürecini gösteren videoları bulabilirsiniz.

Hep bir mücadeleyle geçen yılların ardından İngiltere’ye taşınmış. Çoğumuz onu X hesabındaki “Hayatım boyunca hep bir şeylerin savaşını verdim, rahat yüzü gördüğüm pek söylenemez. Yıllar sonra gerçek aşkımı buldum, evlendik ve bebeğimiz oldu. Hayat bana ‘tamam hak ettin, artık mutlu olabilirsin’ dedi sanıyorum ama bugün kanser olduğumu ve oldukça ilerlediğini öğrendim”

Yazının Devamı

Sadakat’e can veren kadın

30 Temmuz 2025

Ben Kanal D’nin “Uzak Şehir” dizisini geç keşfedenlerdenim. “Bir ağa dizisi daha mı?” diye uzak durdum, herkes önerdikçe ayak diredim, sonunda yaz geldi, sezon bitti, ben bölümleri peş peşe izleyerek devirdim hepsini. Alya – Cihan çiftinin seyri çok keyifli uyumunun ve tüm diğer karakterlerin hakkını teslim ederek söylemeliyim ki dizideki Sadakat Albora gerçeğinin ayrı bir yeri var bu seri izlemede. Hani nefret ederek sevmek tam da bu. Kötü karakterlerin her zaman bir cazibesi vardır zaten de bütün Aliye Rona anneleri Sadakat’in yanında masum kalıyor, öyle hesaplı kitaplı bir kadın. Duru durağı yok. Karşısındakileri delirtirken (ki bu delirenler çoğunlukla kendi çocukları) o öylece durup izliyor ve bildiğini okuyor.

Haliyle onu bütün o sinir bozan soğukkanlılığıyla ete kemiğe büründüren oyuncuyu da çok merak ettim: Gonca Cilasun. Üstelik hakkında fazla bilgi yoktu, verildiği fazla röportaj da çıkmadı karşıma. Instagram hesabına baktım, iyice şaşkına döndüm. Sadakat Hanım ağır,

Yazının Devamı

Çok özel bir karaktere veda

28 Temmuz 2025

Bazı filmler var, insanı hayatının pek çok yerinden yakalıyor ve onunla beraber yola devam ediyor. İz bırakan filmler. Benim için Aslı Özge’nin son filmi “Faruk” böyle olmuştu. Ana karakteri yönetmenin 90’lı yaşlarındaki babası Faruk Özge olan film, asıl meselesi kentsel dönüşüm olsa da müthiş bir baba – kız ilişkisi anlatıyordu. Annenin erken kaybıyla daha da yakınlaşmış bir baba – kız ilişkisi… Kızını yakınında tutmak adına onun kanatlarını hiç kırmamış, uzaklara uçmasına destek olmuş bir baba, onu gittiği her yerde kalbinde taşımış, dünyanın dört bir yanından kartlar yollamış, her fırsatta da yanında olmuş bir evlat.

Faruk’un ömrünü geçirdiği, rahmetli eşiyle balkonunda oturduğu, her köşesinde anıları olan evinin kentsel dönüşüme girmesi söz konusu olduğunda biz de Aslı Özge’nin (Görüntü Yönetmeni Emre Erkmen’in) kamerası eşliğinde bu sürece tanıklık ediyoruz. İnanılmaz bir karakter Faruk. O apartman toplantılarında yaşı 90’ın üzerinde olduğu için

Yazının Devamı

‘Aynatuvar’dan sahnelere

16 Temmuz 2025

Adına ‘göbek dansı’ denilen, ‘oryantal’ denilen dansın markasının Nesrin Topkapı olduğu yıllarda büyümüş çocuklarız biz. Dansöz demek Nesrin Topkapı demek. Özellikle de yılbaşı gecesi demek. Işıl ışıl kostümü (meğer gizli ampuller dikermiş içine) ve âdeta insanı büyüleyen figürleriyle birçok kız çocuğunun büyüyünce dansöz olmaya karar verip gerdan kırarak anne babasının yüreğini hoplattığı yıllar. Neden olmaman gerektiğini de anlamazsın hiç. Balerin olmak mümkün, dansözlük tu kaka. Oysa Nesrin Topkapı’yı izlemek o kadar güzel ki.

Daha sonraları kendi stüdyosunda workshop’lar düzenlediğinden, 2000’lerde Bilgi Üniversitesi’nde dans dersleri verdiğinden, dünyanın dört bir yanında sanatının hakkının teslim edildiğinden haberim vardı da zamanında o ‘cıs’ denen mesleği nasıl seçtiğini, yürüdüğü yolda önüne ne engeller çıktığını, onları adeta bir sihirbaz gibi kendi yöntemlerini icat ederek nasıl aştığını

Yazının Devamı

Son çivi, ilk nota

14 Temmuz 2025

İnsanın bir tatil beldesine gitme sebebiyle onu dönüştürdüğü şeklin bu kadar taban tabana zıt olması gerçekten çok tuhaf. İstiyoruz ki gidelim doğaya yakın olalım, gürültüden, egzozdan uzak, temiz hava soluyalım, berrak denizlerde yüzelim, büyükşehrin yıl boyu yorduğu ruhumuza, bedenimize bir nebze şifa bulalım. Ama bütün bu güzelliklerin ortasını oyup binalar dikiyoruz. Sonra bir bakıyoruz dağ tepe bina. E biz buraya yeşil görmeye gelmemiş miydik?

‘Farkındalık’ çok işe yaradığından emin olduğum bir tanım değil ama ihtiyacımız olduğu kesin. Sahilinde hâlâ ılgın ağaçlarının kauçuklarla kol kola salındığı Gümüşlük’ün Müzik Festivali (Bodrum Klasik Müzik Derneği tarafından Bosfor Turizm’in ana sponsorluğunda ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleriyle düzenlenen 22. Gümüşlük Müzik Festivali) de, çevreye verdiğimiz zarara dair farkındalık yaratmak amacıyla bu sene kendisine motto olarak “Son çivi, ilk nota”yı seçmiş. “Yeter

Yazının Devamı