Ne kadar tanıyoruz evimizi?

Kendinizi en güvende hissettiğiniz yer neresi diye sorulsa çoğumuzun vereceği cevap “evim” olsa gerek. Değil mi, en iyi bildiğimiz, her köşesini tanıdığımız, şanslıysak kendi zevkimize göre seçip döşediğimiz, kapısını kapatınca dış dünyadan ve onun bütün tehlikelerinden, ‘yabancılardan’ korunduğumuz yer orası.
Mı acaba?

Hani bazen ona dışarıdan bakarsınız, gözünüze başka görünür ya da gecenin bir saatinde anahtarla açıp girerken tedirgin olursunuz, içeride kimse var mıdır? Siz yokken mabedinize kimse girmiş midir? Peki, evde yalnız olduğunuzdan eminken bir anda kulağınıza çalınan tıkırtılar neyin nesidir? Tam o anda dışarıda, sokakta, o korkulan dış dünyada olmak daha güvenli gelmez mi insana?

Pandemi süreci hepimizin hayatında bir kısmı belki de kalıcı olacak değişiklikler yaratırken evimizle ilişkimizi de başka bir kılığa soktu. Neresi ev, neresi iş yeridir karıştırır olduk, o dört duvarın arasına neleri sığdıracağımızı şaşırdık. Spor salonumuz, arkadaşlarla buluşma alanımız, hobi atölyemiz oldu evimiz. Dahası, güvenli olan nedir, neresidir, nelerden korkmalı, nerede rahat bir nefes almalıyız bilemez olduk. “Evde kal”, “hayat eve sığar” da o ev ne kadar bizim? Ne kadar tanıyoruz onu? Tasarlayan mimarı tanıyor muyuz, inşa eden firmayı biliyor muyuz? Hiç ona karşı apartmanın bir penceresinden baktık mı? Duvarlarını kendimiz boyadık mı? Ne kadar biliyoruz aynı binada, aynı çatı altında yaşadığımız insanları? Bu en “bize ait” olduğuna inandığımız odada kırk yıl önce kim oturuyordu? Kırk yıl sonra kim oturacak peki?

Ne kadar  tanıyoruz evimizi

Pandemi koşullarında her engele bir çare bulan azimli bir ekibin hazırladığı İKSV İstanbul Tiyatro Festivali, cumartesi günü çevrimiçi ve çevrimdışı etkinlikleriyle başlıyor. Programda yer alan çevrimiçi performansların en önemli özelliği, dijital platformlar için özel olarak tasarlanmış olmaları. Yani bir oyunun kaydedilip seyirciye sunulmasını değil sahiden sadece o şekilde yaşanacak bir deneyimi paylaşmayı amaçlıyorlar.

Bana yukarıdaki bir dizi soruyu ve daha fazlasını sordurup düşündüren de Kazan Dairesi’nin cumartesi prömiyer yapacak olan “Olağan-içi Bir Gezi” adlı performansı. Tamamen evimizin o ultra güvenli ortamında akıllı telefon ya da tabletimizden kulaklıklarımızı takarak (önce https://online.iksv.org/tiyatro adresinden inceleyip bilet alarak tabii) ulaşabileceğimiz bir oyun, bu. “Katılabileceğimiz” demek daha doğru, çünkü kulaklıkları taktığımız an itibarıyla, rehberliği üstlenen Funda Eryiğit’in yönlendirmeleriyle kendi evimizde bir keşif yolculuğuna çıkıyoruz. Sadece sesler insanın duyuları üzerinde nasıl bu kadar etkili olabilir, öncelikle ses tasarımında imzası olan Hakan Atmaca’yı, metini yazıp yöneten Barış Arman’ı, dramaturjisi için Özlem Hemiş’i, başarılı yol arkadaşlığı için Funda Eryiğit’i ve diğer seslerin sahipleri Yılmaz Sütçü, Yasin Çıray, Sevil Tufan’ı kutlamak lazım. Kendi “olağan” olduğunu zannettiğim güvenli alanımda kırk dakikada “olağan dışı” bir atmosfer yaratmayı başardılar. Zilin sahiden çaldığını, kapıya yabancıların, “hırsız”ların, “dolandırıcıların” dayandığını, duvarların çatırdadığını, odadan odaya birilerinin yürüdüğünü hissettirdiler bana. Ve dediğim gibi, şu pek olağan “ev halimiz” üzerine düşündürdüler. “Bizi patlamalardan, hastalıklardan, baskınlardan, doğal afetlerden, hırsızlıktan veya çekirge saldırısından koruyabilir mi evlerimiz?” Sormaya, düşünmeye, dinlemeye değer.