Bir yudum kahve, bir lokma lokum

Bugün Anneler Günü, en güzel hediye çiçek. Önümüz bayram. Bayramın olmazsa olmaz ikramı kahve, yanına da olmazsa olmaz lokum. Sevgiyle ve özenle sunulunca bir arada bambaşka bir anlam kazanıyor

Kahve ve lokum. Bayram zamanı bu ikiliden vazgeçmek mümkün değil. Kahvenin yanında tatlı bir şey sunmak çok eski bir âdet. Hatta ilk başta kahve öncesinde bir parça reçel yemek âdeti varmış. Bunun sebebi de aksi takdirde kahvenin sağlığa zararlı olduğuna inanılması. Eski zamanlarda özel reçel takımları olduğunu, gümüş kaşıklarla birer lokma alınan reçelin arkasından su ve kahve ikramı geldiğini de hatırlatalım. Reçel derken gül reçeli gibi olanların dışında çoğu reçelin taneli olduğunu, hatta her bir meyve tanesinin âdeta birer mücevher gibi şekerlemeye benzediğini de belirtmekte yarar var. Misafirler birer lokma reçel aldıktan sonra o kaşık içi su dolu bir bardağa bırakılır, yeni bir lokma için yeni bir kaşık alınırmış.

Bir yudum kahve, bir lokma  lokum

Boğazdan kayar

Elbette reçelin yerine lokum daha kolay ve yaygın bir ikram türü. Lokumun üstelik boğazdan kayıp giden rahatlatıcı bir niteliği var. Malum zaten lokuma eskiden rahat lokum denirdi. O da Arapça rahatü’l-hulkum, yani boğazdan rahat geçen anlamına geliyor. Türk kahvesinde telvenin kahvenin içinde kalması, filtre kahve gibi süzülmemesi, yabancılar için pek de kolay alışamadıkları bir özellik. Hatta bu yüzden tarihte pek çok yabancı seyyah ve yazar, olumsuz yorumlar yapmış. İngiliz yazar George Sandys, 1610 yılında İstanbul ziyareti sırasında Türk kahvesinin görünüşünü de tadını da soba borusu kurumuna benzetir. Amerikalı yazar Mark Twain de çok acımasızdır. 1867 yılında İstanbul’a geldiğinde Türk kahvesini tadar ve resmen nefret eder. Hoşnutsuzluğunu şöyle dile getirir: “Bardak küçük, kahve koyu, çok kötü bir tat ve ağır bir koku. Kahvenin dibinde bulanık bir tortu var ve bu tortu boğazıma yapışarak bir saat öksürmeme sebep oldu.” Bu anlatım üzerine ünlü yazarın bir daha Türk kahvesi içmediğini iddia edebiliriz, eğer lokumun tadına varmadıysa elbette.

Gül yakışır

Bizde kahve sadece kahve değildir, incelikli bir ikram esastır. Bu yüzden kahvenin yanına serin bir bardak su, hele bayram zamanı misafir geldiğinde dantel bir altlıkla ve yanında zarif bir tatlı lezzetle ikram edilir. Hepsi bir arada sevgiyle sunulunca ortaya benzersiz bir deneyim çıkar. Kahve telvesinin ağza gelmesi ve hatta biraz da boğaza takılabilme ihtimali yüzünden yanında bir yudum su içmek ve bir lokma lokum yemek hem boğazı rahatlatır hem de kahvenin acı tadını yumuşatır. Benim için gerçek güllerle yapılmış klasik gül lokumu eşsizdir, kahve yanına en çok gül tadı yakışır, tıpkı Anneler Günü’ne gülün çok yakıştığı gibi.

Bir yudum kahve, bir lokma  lokum

Gül sevginin adı ve tadı

Büyükada’da gizli bir mücevherci var; öyle reçeller yapıyor ki, reçelleri mücevher gibi; o yüzden mücevherci yakıştırmasını hak ediyor. Lezzetleri çok özel, itinayla seçilmiş mevsimin en iyisi meyveleriyle bazen baharatları, bazense çiçekleri buluşturuyor.                    

O reçeller şiir gibi oluyor; bilenin bildiği, tadını bir tadanın unutamadığı türden. Markanın adı Butterplatz, kurucusu Fransa’nın Almanya Sarre/Alsace/Lorraine bölgesinden gelen Eva Kent, küçük kızı koku uzmanı Rana Kent danışmanlığında her mevsim çok kısıtlı miktarda çok özel butik ürünler yaratıyor. Örneğin mor menekşeli frambuaz, lavantalı kayısı gibi çeşitler çıkarıyorlar. En önemlisi çevre konusunda çok hassaslar. Büyükada’da mimozaların korunması için çok hoş bir kampanya yaptılar. Anneler Günü ve bayram için hazırladıkları güller, gül gibi bir kahve fincanı ve güllü bir reçelden oluşan hediye paketi ise bu hafta bu köşenin ilham kaynağı oldu. Eva Kent, bu reçelin ilhamını Paris’teki ünlü pasta şefi Pierre Hermé’den almış. Onun unutulmaz makaronu Ispahan’dan ilhamla liçi meyvesi, frambuaz ve gül yapraklarıyla Confiture Ispahan reçelini yaratmış. Benim için Ispahan makaronu çok özeldir, çünkü kızımla yaptığımız ilk baş başa Paris gezimize damgasını vurmuştur. Meğerse ana kız onların da böyle bir anıları varmış, Paris’te okuyan kızını ziyarete gittiğinde ilk işleri İspahan yemek olurmuş. Hermé’nin ilhamı İran’daki İsfahan kentinden, Eva’nın ilhamı Hermé’den. Galiba hepsinin ilhamı güllerden ve sevgiden, paylaşılan çok özel bir anıdan, o anının lezzetinden…