KOLON KANSERLERİ-1

18 Mayıs 2020

Ailesel kanserler deyince aklımıza ilk gelenlerden biridir. Ülkemizde görülme sıklığı açısından hem erkeklerde hem de kadınlarda üçüncü sırada yer alıyor. Bu kadar sık görülen bir kanser olması sebebiyle kolon kanserlerini iki gün boyunca tüm ayrıntılarıyla anlatmak istedim. Hayat tarzında yapılan küçük değişikliklerle aslında engellenebilecek olması, tarama programları arasında yer aldığı için erken teşhisinin mümkün olması bu kanseri daha yakından tanırsak önleyebileceğimizi veya en az zararla atlatabileceğimizi gösteriyor.
Kolon kanserleri herhangi bir yaşta ortaya çıkabilmekle birlikte daha çok 50’den sonra görülüyor. Belirtilerini herhangi bir hastalıkla karıştırmak çok kolay; karında şişlik, gaz sancısı, bağırsak alışkanlığında değişiklik, normalde olduğundan daha ince dışkı, dışkıda kan, açıklanamayan kilo kaybı, sürekli yorgunluk hissi, kusma ve anemi (kansızlık) ilk akla gelen belirtiler arasındadır.

50 yaşında başlar

Ailede kolon kanseri öyküsü olması, en önemli risk faktörlerinden biridir. Aile ağacında kolorektal kanser olanlar, diğerlerine göre 2-3 kat daha yüksek risk altındadır. Eğer ailede erken yaşta kolorektal kanser görüldüyse risk 3-6 kat artar. Polipler, bağırsaklarda ortaya çıkan parmaksı mukozal uzantılardır. Familyal adenomatöz polipozis (ailesel polipozis) ve herediter non-polipozis (kalıtsal polipozis dışı) gibi sendromları taşıyan ailelerde, polip oluşumuna ve kolon kanserine genetik eğilim bulunmaktadır. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı, aşırı kilolu olmak, beslenme alışkanlıkları, sporsuz bir yaşam ve her zamanki gibi alkol ile sigara diğer risk faktörlerindendir.
Kanser taramaları içerisinde yer alan kolon kanserleri; 50 yaşında başlar. Sağlık Bakanlığı’nın önerisi; iki yılda bir kez dışkıda gizli kan testi, 10 yılda bir kolonoskopidir. Ancak kişinin birinci derecede akrabalarında; kolorektal kanser, adenamatöz polip, kalıtsal polipozis, polipozis dışı sendrom, ülseratif kolit, Crohn hastalığı gibi bir bağırsak hastalığı varsa, tarama 40 yaşında başlamalıdır. Dışkıda gizli kan testinin negatif olması gerekmektedir. Pozitif olması durumunda bir uzman hekimin, bu sonucun basur gibi bir sorundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını değerlendirmesi ve gerekirse kişiyi kolonoskopiye yönlendirmesi gerekmektedir. Sonuç belirsiz ise, test birkaç gün sonra tekrar yapılır.

Teşhis

Teşhis için ilk yapılan dışkıda gizli kan testidir. Dışkıdan küçük bir örneğin mikroskopta incelenmesiyle yapılır, delici veya kesici olmayan, kolay ve tekrarlanabilen bir testtir. Pozitif çıkması kanser anlamına gelmediği gibi negatif çıkması da herhangi bir sorun olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca yalancı pozitiflik dediğimiz; dışkıda kan olmadığı halde testin pozitif çıkması durumu da görülebilir. Bunu engellemek için testten üç gün önce kırmızı et yemeyi, C vitamini takviyesi içeren ilaçları ve ağrı kesicileri kesmek gerekmektedir. Aspirin ve benzeri kan sulandırıcıları kullananların ilaçları kesip kesemeyecekleri konusunu doktora danışması tavsiye edilebilir.

Görsel testler

Yazının devamı...

BİTKİLER VE KANSER-2

17 Mayıs 2020

Besinlerle olan ilişkimiz çok karmaşık; hem bizi kanser yaptığını düşünüyoruz hem de koruduğunu... Bugün de belli başlı bitkileri ve yararlarını incelemeye devam edeceğiz.

Safran (Crocetin): Bir baharat türü safranın, yeni yayınlanan hayvan denekli bir çalışmada, karaciğer kanserine karşı etkili olduğu rapor edilmiştir. Akciğer, pankreas, deri, bağırsak ve meme kanserine karşı koruyucu olduğunu söyleyen yayınlar bulunmaktadır. Mekanizması kesin olmamakla birlikte DNA yapısındaki nükleik asit sentezini engellediği ve anti-oksidan etki gösterdiği düşünülmektedir.

Zencefil (Gingerol): Bulantı başta olmak üzere, mide rahatsızlıklarına karşı uzun yıllardır kullanılır. Zencefilin
meme kanseri modeliyle yapılan hücre kültürü çalışmasında, kanser kök hücresini öldürmede çok kullanılan birçok kemoterapi ilacından daha etkili olduğunun bulunmasıyla, kanser tedavisinde daha da popüler hale gelmiştir. Programlı hücre ölümünü ve otofaji dediğimiz hücrelerin kendi kendini sindirmesini aktive ederek antikansorejen etki gösterir. Kanser iki grup hücreden oluşur: Yüzde 99 kanser hücreleri ve yüzde 1 kök hücreleri. Kemoterapi veya radyoterapiyle kanserin küçülmesine hatta radyolojik olarak yok olmasına rağmen geri gelmesinin en önemli sebebi, bu kök hücrelerinin yaşamaya devam etmesinden kaynaklanmaktadır. Zencefilin aktif maddesi 6-Shagaol’un kök hücreye etkili olduğu, yapılan laboratuvar çalışmalarında gösterilmiştir. Yine de bu durumun, insanlarda da benzer fayda sağlayacağına dair yeterli çalışma bulunmamaktadır. Zencefilin hangi miktarda bu etkiyi göstereceği de araştırılması gereken bir başka sorudur.

Sulfarofan: Ana kaynağı brokolidir. Kanserojen maddelere dönüşümü engelleyen metabolik enzimleri bloke eder, kanserojen maddelerin atılımını, yok edilmesini sağlayan enzimleri ise aktive eder. Ayrıca damarlanmayı engelleyerek tümör beslenmesini ve yayılımını durdurur.

Fisetin: Çilek, elma, üzüm, soğan gibi birçok sebze ve meyvede vardır, ayrıca bulunduğu yere renk verir. Kanser hücreleri tarafından kullanılan çok sayıda sinyal yolunu etkilediği için umut verici bir kanser ajanıdır. Ancak tedaviye girebilmesi için hâlâ çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

Apigenin: En fazla maydanozda bulunmakla birlikte kereviz, üzüm ve biberde de vardır. Otofaji ve programlı hücre ölümü üzerinden etkisini göstermektedir. Kanseri hem engelleyici hem de tedavi edici etkisi olduğu düşünülmektedir; ancak yeterli çalışma henüz yapılmamıştır.

Geniş bir yelpazede beslenmeli

Yazının devamı...

BİYOPSİLER

13 Mayıs 2020

Günlerdir yazdığım halde yine de bir gazeteci gibi yazamıyorum, dolayısıyla bugün de bir akademisyen gibi başlayıp, kısa bir tekrar yapalım... Kanserin illet, kara talih ve kader olmadığını, sadece bir hastalık olduğunu hatırlayalım. Erken evrede tespitinde tedavinin son derece başarılı olabileceğini unutmayalım. İleri evrede tespitinde ise, geçmişe oranla çok daha başarılı olduğumuzu ve kanseri artık kronik bir hastalık haline getirebildiğimizi yineleyelim. Tanı aldığınızda sizi bekleyen sürecin asla sadece uzmanların inisiyatifinde olmadığını, bunun ortak bir strateji, sağduyu ve yol haritasıyla birlikte atlatılacak bir süreç olduğunu aklımızın bir yerine kazıyalım.
Hal böyleyken, kanser şüphesiyle başvurduğumuzda tanı mekanizmalarından önemli bir tanesine, biyopsi dediğimiz işlemin ayrıntılarına bakalım.
Özellikle bu tür yazılar okuduğumuzda ya da bir duyum aldığımızda obsesyon benzeri gereksiz bir korkuyla, küçük şikayetimizi zihnimizde büyüterek doktora başvurmamız gerekmiyor. Ama 10 günün üzerinde kendisini hissettiren, kullandığınız her türlü ilaca veya yönteme rağmen geçmeyen şikayetleriniz olduğunda doktora gitmekten çekinmeyin. Şikayetlerinizin analizinin ardından gerekli fiziki muayene ve en uygun görüntüleme (Ultrason, düz grafi, tomografi, MR) yöntemlerinden sonra, eğer gerekiyorsa tanıya gitmek için biyopsi istenilebilir.
Biyopsi, şüpheli dokunun mikroskop altında incelenmek üzere örneklenmesidir. Muayene veya herhangi bir test sonucu şüpheli görünümün veya kitlenin olduğu yerden parça alınmasına karar verilebilir. Biyopside amaç, tanı koymaktır, kitleyi çıkarmak değildir. Kanser ihtimalini netleştirmenin ya da bertaraf etmenin en kesin yoludur. Bu tespitten çıkan sonuca göre, hastanın nasıl tedavi edileceğine karar verilir. Biyopsinin yapılacağı yere ve çeşidine göre genel veya lokal anestezi yapılmaktadır. Özellikle iğne biyopsileri, ultrasonografi, mamografi, tomografi veya manyetik rezonans, görüntülüme eşliğinde biyopsi iğnesi ve hedef organ ekranda sürekli takip edilerek yapılabiliyor. Biyopsi öncesi doktorunuzun sizi ve kullandığınız ilaçları değerlendirmesi gerekmektedir. Örneğin, kan sulandırıcı kullanıyorsanız, bu ilaçları kesmek, dozlarını düşürmek veya değiştirmek gerekebilir.

Çeşitleri

İğne biyopsisi: Biyopsilerin çoğu iğne biyopsisidir, doku örneği alınırken iğne kullanılır.
Tomografi kılavuzluğunda biyopsi: Hasta tomografide yatarken, doktor elde edilen görüntülerle tam olarak nereden biyopsi alınacağına karar verir.

Yazının devamı...

PANKREAS KANSERİ VE YENİLİKLER

11 Mayıs 2020

Pankreas kanseri, diğer türlerine oranla en çok tedirginlik yaratan kanser türü. En azından çoğunluğun algısı bu yönde. Oysa diğerleri gibi onu da erken evrelerde yakaladığımızda kür sağlayabiliyoruz. İlerlemiş evrelerdeki tanılarında ise, artık eskisinden daha çok alternatifimiz var; radyoterapi hem yeni teknikleri hem de girişimsel radyolojinin sağladığı destekle artık çok daha etkin ve yanı sıra immünoterapi çalışmaları son hız devam ediyor...
Pankreas, mide ile omurlar arasında yer alan bir salgı bezidir. Besinlerin sindirimini sağlayan enzimleri ve kan şekerimizi kontrol eden insülini üreten organdır. Sık görülen kanserlerden biri olmasa da hasta kayıplarında üst sıralarda yer almaktadır. Oldukça sinsi seyreder ve çoğu zaman ileri evreye ulaşıncaya kadar fark edilmez. Sırtta veya karında ağrı, kilo kaybı, sarılık, kaşıntı, bulantı ve gayta değişiklikleri en sık görülen belirtilerdir. Hastaların öyküsü dinlendiğinde pankreatit atağının veya yeni gelişen şeker hastalığının olduğu öğrenilebilir. Bu şikayetlerden birkaçı olduğunda ve özellikle de birkaç hafta içerisinde geçmediğinde doktora başvurmak gerekir.

Risk faktörleri

Sigara: Pankreas kanserlerinin yüzde 20-30’u sigara kaynaklıdır.
Obezite: Özellikle yüksek vücut kitle indeksi önemlidir.
Genetik: Ailede BRCA2 gen mutasyonu, Lynch Sendromu gibi genetik sendrom öyküsü olması veya pankreas kanseri görülmüş olması etkendir.
İleri yaş: 65 yaşından sonra daha çok görülür.

Yazının devamı...