Okullar açılıyor, trafiğe de sağlığa da dikkat!

21 Ağustos 2021

Sanırım çocuklarımız da dahil olmak üzere okulların açılmasını hiç bu kadar istememiştik. Öğrencilerin bağışıklık sistemi hiç bu kadar önemli olmamıştı… Çünkü yaklaşık iki yıldır pandemi sebebiyle evde oturan miniklerimizi bağışıklığı baskılandı ve hem Kovid-19 hem de alışılagelmiş diğer enfeksiyonlarla, bizleri zorlu bir kış bekliyor olabilir.
Sorunun ve komşularımın niteliği yüzünden sizleri yine ortak bir yazı kurgusuyla baş başa bırakıyorum. Gerek konunun önemi gerekse benim şansım, yine sevgili Emel Unutmaz’ın kapısını çalmamı gerektiriyor. Unutmaz, bir diyetisyen ve bu konuyu danışmak için çok doğru bir adres...

- Çocuklarımızın bağışıklığını yeniden güçlendirmek için ne yapmalıyız?

Öncellikle bağışıklığı güçlendirmenin altın kuralını hatırlayalım: Yeterli ve dengeli beslenmek. Neyi kastediyoruz? Elbette et grubunda yer alan et, tavuk, balık, yumurtadan, kuru baklagillerden; süt grubunda yer alan süt ve yoğurt; sebze, meyve ve tahıl grubunda yer alan ekmek, bulgur, makarna, pirinç gibi besinlerin yer aldığı dengeli bir öğün oluşturmayı kastediyoruz. Yani dört yapraklı yoncanın tüm yapraklarını, çocuklarımızın beslenmesine dahil etmeliyiz.

- Ya paketli gıdalar?

Yüksek yağ ve şeker içeren paketli, hazır gıdalardan, gazlı içecekler ve meyve sularından, işlem görmüş ambalajlı gıdalardan çocuklarımızı uzak tutmalıyız. Çocukların okulda rahatça tüketebilecekleri lif içeriği yüksek tahılları, kalsiyum, fosfor ve protein kaynağı süt ve süt ürünlerini, antioksidan içeriği yüksek sebzeleri, omega 3’ten zengin fındık, ceviz gibi yağlı tohumları ve bağışıklığı güçlendirecek birçok vitamini barındıran meyveleri içeren sağlıklı ara öğünler hazırlamalıyız. Bağışıklığı güçlendirmek için her gün en az beş porsiyon sebze ve meyve tüketilmelidir.
Bu yaştaki çocuklarda dikkat etmemiz gereken diğer bir durum ise öğün atlamamaktır. Özellikle kahvaltı öğününü atlayan öğrencilerin okul başarısının düşük olduğu çalışmalarla gösterilmiştir. Ayrıca bu durum, sağlıksız atıştırmalıklara yönelmesine neden olmaktadır. Bu da bağışıklığın düşmesi demektir. Okula giderken yanında yiyecek götürmek istemeyenler için kantinlerden veya kafeteryalardan alabilecekleri sağlıklı yiyecekleri onlara öğretin. Okul çevresinde açıkta satılan besinler güvenilir ve temiz değildir. Ayrıca açıkta beklediği için birçok zararlı mikroorganizmaya ev sahipliği yapmaktadır, bu nedenle de çabuk bozulabilirler, kesinlikle satın alınmamalıdır.

Yazının devamı...

AŞININ YAPTIKLARI YAPACAKLARININ GARANTİSİDİR

18 Ağustos 2021

Ciddi bir pandemi sürecinden geçiyoruz, yaklaşık iki yıldır, maddi-manevi her açıdan çok yorulduk ve tükendik. Bu işten huzurla çıkışımızın tek yolu, önümüzde tek seçenek de aşı gibi görünüyor. İlaç gelişimi çok daha komplike ve uzun çalışmalar gerektiriyor. İlaçlar için maalesef aşıdaki kadar hızlı davranma şansı yok. Aşının tarihçesini, günümüze kadar olan gelişimini bilirsek önümüze gökten düşmediğini, ciddi bir bilimsel geçmişi ve tecrübesi olduğunu ve güvenebileceğimizi anlamak kolaylaşabilir diye yazmak istedim.

Tarihte birçok hastalıktan aşı sayesinde kurtulduk, insan ömrünün uzamasının en önemli iki sebebi, temiz su kaynakları ve enfeksiyon hastalıkları ile aşıyla başa çıkabilme olarak gösterilebilir. Öncelikle bilmemiz gereken; virüsler ve aşılar hayatımızda hep vardı, olmaya da devam edecekler. Bu yüzden koronavirüsü de, pandemiyi de panikten uzak, bilimin ışığında, sağduyulu olarak değerlendirmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Aşının ilk ortaya çıkışı, M.Ö. 200’de ilk kez Çin’de görülen çiçek hastalığına karşı olmuş. Sonraları Afrika ve Türkiye’de belli geleneksel yöntemler uygulanıyor. Birçok kaynakta aşıyı ilk bulan kişinin Edward Jenner olduğu yazsa da, onun aşıyı ilk kullanışı 1796 yılında. Tarihi kaynaklara bakılırsa aşıların da, bulaşıcı hastalıkların da tarihi çok eski gibi. İlk uygulamalarda hastalardan alınan virüsler sağlıklılara veriliyordu, bağışıklığı sağladığı kanıtladıktan sonra 18. ve 19. yüzyıllarda aşının sistematik olarak uygulanması ile çiçek hastalığı küresel olarak ortadan kaldırıldı.

Osmanlı dönemine dayanıyor

Aşının ülkemizdeki geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemine dayanıyor. Aşı ile ilgili ilk kayıt 1721 yılında İngiltere büyükelçisinin eşinin yazdığı bir mektup. Mektupta, İstanbul’da çiçek hastalığına karşı aşı denilen bir şeyin yapıldığını hayretle bildiren ve çocuklarına da yaptırabilmek için eşinden izin isteyen bir annenin satırlarına rastlıyoruz. Bilim tarihinde aşıyla özdeşleşen isimlerden biri olan Pasteur’e o dönemde yine mektuplar aracılığıyla rastlıyoruz. Dönemin devlet başkanlarından aşı çalışmaları için katkı isteyen Pasteur,  2. Abdülhamit tarafından çalışmalarını İstanbul’da sürdürmesi teklifiyle davet edilse de teklifi kabul edemiyor.

Bunun üzerine padişah yüklü miktarda altın göndererek Osmanlı’dan üç kişiyi yanında asistan olarak yetiştirmesini istiyor.

Louis Pasteur’e başka destekler oldu mu bilmiyorum ama 1885 yılında kuduz aşısını uygulayarak çalışmalarının karşılığını almaya başlıyor. 1930’lu yıllardan itibaren difteri, tetanoz, şarbon, kolera, tifo, tüberküloz ve daha birçok bakteriyel ve viral enfeksiyona karşı aşı geliştiriliyor. 20’nci yılın ortasında aşı çalışmaları hızlanıyor ve laboratuvarda virüs yetiştirme, çocuk felci aşıları dahil olmak üzere çok sayıda bilimsel gelişme kaydediliyor.

Karşı çıkan gruplar hep oldu

Yazının devamı...

Popüler takviyelerde bugün: Koenzim Q10

14 Ağustos 2021

Koenzim Q10, son dönemde çok konuşulan takviyelerden biri. Bir Netflix dizisi gibi komşudan, arkadaşımızdan duyup biz de kullanalım diyoruz, kliniklere başvuruyoruz ama gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Gelin bir bakalım, özellikle 40 yaş sonrası ihtiyaç olduğunu baştan söylemem gerekse de, detaylarını bilmekte fayda var.
Koenzim Q10, hücrelerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretmeye yardımcı olur. Aslında vücudumuz koenzim Q10 üretiyor ama yaşla birlikte miktarı azaldığı için dışarıdan almak şart. Yapılan çalışmalarda kalp, beyin, diyabet ve kanser dahil birçok kronik hastalıkta bağlantılı olduğu saptansa da henüz Koenzim Q10 ile rahatsızlıklar arasındaki neden-sonuç ilişkisi bilinmiyor. Yani düşük olduğu için mi bu hastalıkların geliştiği, yoksa rahatsızlık sonucu mu Koenzim Q10 değerinin düştüğü bilinmiyor. Ben algıda seçicilik yaparak en çok çalışıldığı kanser tedavilerindeki rolünü ayrıntılarıyla aktaracağım.

Üretimi ve görevleri

Koenzim Q10, vücutta üretildikten sonra mitokondrilerde depolanır. Mitokondrinin görevi de hücrelerimizin işleyişi için enerji üretmek; bakteri ve virüslerin sebep olduğu hasar dahil her türlü oksidatif zarardan hücreleri korumaktır. Ayrıca bütün kronik hastalıkların zemini olan inflamasyonu engeller. Üretimi, özellikle yaşla azalır. Bunun dışında B6 vitaminin eksikliğinde olduğu gibi bazı besin yetersizliklerinde, Koenzim Q10’un yapım veya kullanımında doğuştan gelen bir hasarda, mitokondri hastalıklarında ve statin ilaçlarının kullanımında seviyesi azalabilir. Asıl görevi hücrede enerji üretmektir ve hücre içerisinde enerjiyi taşıyan adenosin trifostat (ATP) yapımında görevlidir. Bir diğer önemli fonksiyonu, antioksidan gibi görev yapıp hücreleri oksidatif hasardan korumasıdır. Bu iki yaşamsal etkisiyle bağlantılı olmadığı sistem de pek yok gibi…

Kalp hastalıkları: Kalp yetmezliği olan bir grup hasta, Koenzim Q10 ile iki yıl boyunca tedavi ediliyor ve kalp hastalıklarından ölüm riskinin azaldığı gözleniyor. Bir başka çalışmada ise hastalar, Koenzim Q10 ile tedavi ediliyor veya placebo grubuna alınıyor. Sonuç olarak daha az hastaneye yatış ve kötüye gidişin azaldığı tespit ediliyor.

Kanser: Kanser hastaları üzerindeki araştırmalar ise çok daha ilginç. Ama yine aynı soruyu burada da sormak mümkün; insanlar Koenzim Q10 seviyesi düşük olduğu için mi kanser olmuş? Yoksa hasta olduktan sonra mı düşmüş? Fakat her şekilde Koenzim Q10, kanser hastalarında işe yarıyor. Değişik kanser türlerinde hem laboratuvar hem de klinik düzeyde düşük seviyesiyle kanser arasındaki ilişkisi gösterilmiş durumda. Düşük seviyesi inflamasyonu ve kanser hücrelerinin gelişimi, çoğalması ve yayılmasını tetikliyor. Mesela meme kanserli hastalarda yapılan bir çalışmada, hormonoterapiye Koenzim Q10 eklenmesi tedavi başarısını artırıyor. Aynı şekilde kemoterapiler sırasında verilmesinin, tedaviye bağlı yan etki oranını azalttığını gösteriyor. Birçok meslektaşım, diğer antioksidan ajan ve vitamin takviyeleriyle karıştırıp kanser tedavileri sırasında ve hemen sonrasında verilmesine karşı çıkıyor, ancak bu konudaki literatürü gözden geçirmelerini öneriyorum. Hem tedavinin etkinliğini artırıp hem de normal hücreleri korumak mümkün olabilir gibi görünüyor.

Cildi gençleştirme: Antioksidan koruma ve enerji üretimiyle hem en geniş hem de içten ve dıştan her türlü hasara açık organımız olan cildimizi de gençleştirebilir. Düşük Koenzim Q10 seviyesine sahip olanlarda cilt kanseri riskinin arttığına dair de yayınlar var.

Diyabet:

Yazının devamı...

AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK

11 Ağustos 2021

Pandeminin başından beri anlam veremediğim onlarca şey yaşandı. Bazen kendi içimde, bazen de sosyal medyada olan biteni sorgulayıp, eleştirip durdum.

Alınan bazı kararları, geleneksel ve dijital medyada (bilim insanı olduğunu düşündüğümüz) birçok insanın açıklamalarını çoğu zaman hayretle izledim.

Koskoca profesörlerin ekrana çıkıp, virüsün cansız yüzeylerden nasıl bulaştığını ve neler yapılması gerektiğini anlattığı anlara şahit oldum!

Bu kulaklar, sadece canlı hücrelerin içinde yaşayabilen virüslerin organik olmayan yüzeylere tutunup dakikalarca orada kaldıklarını, maskenin gereksizliğini ve daha onlarca mesnetsiz iddiayı duydu. Kemoterapi verip kan yapımı baskılanmış hastalarımıza maske ile yaklaşırken, enfeksiyon riski olan her ortamda takarken, muayene esnasında eldiveni eksik etmezken, bunların sorgulandığı, gereksiz bulunduğu programlar izledim. Açık havada dolaşmanın nesi kötüydü de dışarı çıkmamız kısıtlandı? Halen anlamakta zorluk çektiğim birçok durum yaşandı.

Saçmalık, öz güven ve sakinlikle ifade edildiğinde bir an kendinizden şüphelenip “Acaba?” dediğiniz anlar olabiliyor. Benim de oldu. Ama bu tedirginliği sadece bir konuda hiç yaşamadım; aşı. Yapılması gerekiyor ve yapılmalı.

Tıp ve insanlık tarihinde her yıl milyonlarca insan aşı sayesinde enfeksiyonlardan korunup hayatta kalıyor. Belki de yüzbinlerce insan koruyucu aşılarla kanser olmaktan kurtuluyor. Aşılar ve virüsler hep vardı, var olmaya da devam edecek. Nesini bu kadar tartışıyoruz? İşin kötüsü bu kaosun içinde asıl sorulması gereken soruyu da gözden kaçırıyoruz.

Hangisini tercih etmeliyiz?

Yazının devamı...

Karaciğer kanserleri

7 Ağustos 2021

Karaciğer, vücudumuzdaki en büyük ve önemli organlardan biri ve kanseri son derece sinsi seyredebiliyor. Vücudumuzun filtresi de diyebileceğimiz karaciğerin; aldığımız tüm besinleri, içtiğimiz ilaçları metabolize etmek gibi bir özelliği var. İşlevini yapmadığı durumlarda toksik maddelerin vücudumuzda birikmesi ve neredeyse bir çöp tenekesine döndürmesi mümkün.
Karaciğer çok fonksiyonel bir organ olsa da kanserleri çoğu zaman ileri evrelere kadar bulgu vermiyor. Bu organda bir şeyler yolunda gitmediğinde, karnınız aç olduğu halde midenizi dolu hissedebilirsiniz, kaburganızın altında bir şişlik, ağrı, rahatsızlık hissedebilirsiniz, açıklayamadığınız halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı yanı sıra idrarınızda, ciltte ve gözlerde sararma, gaytanızda beyazlık görebilirsiniz. Bu şikayetlerin çoğunun herhangi bir nedene bağlı olabilmesi sebebiyle erken dönemde karaciğer kanserinden şüphelenilmez ve hastalar çoğu zaman geç dönemde karşımıza çıkar.
Ayrıca hepatit B veya C taşıyıcılığı, bilinen bir siroz hastalığı, alkole bağlı olmayan bir yağlı karaciğer rahatsızlığı ya da hematokromatosisi gibi doğuştan gelen bir karaciğer hastalığı riski taşımak da mümkün. Uzun yıllar, önemli miktarda alkol tüketimi alkolik siroza ve süreçte de karaciğer kanserine zemin hazırlayabilir. Yine sirozun tek sebebi alkol veya hepatit virüsleri değil; obeziteniz veya şeker hastalığınız varsa, alkolden bağımsız bir yağlı karaciğer ve süreçte kanser geliştirebilirsiniz.

Toksinler: Aflatoksin, uygun koşullarda saklanmayan mısır, baharatlar, kuruyemişlerden salgılanabilir. Suda arseniğe rastlanılabilir ya da plastik yapımında kullanılan vinil klorid gibi toksinler karaciğer kanseri yapabilir. Karaciğerin kendi hücrelerinden kaynaklanan primer dediğimiz kanserlerinden en sık hapatoselüler karsinomu görüyoruz. Ancak başka organ kanserleri de bu organa metastaz yapabilir. Önceden nereden köken aldığını bilmek çok önemliydi çünkü tedavi ve hastalığın gidişatı buna göre belirlenirdi. Lokal tedavi seçeneğini kullanabilme adına bu halen geçerli olabilir. Ancak artık tümör agnozi çağında yaşıyoruz ve artık kanserin taşıdığı genetik mutasyon, köken aldığı organdan daha belirleyici.

Tanı koyma süreci

Görüntülemelerde bir kitle görüntüsü varsa, tanı koymak için yapılacak en iyi şey biyopsi almak olacaktır. Kanser tanısı alırsanız da tabii ki hastalığın yaygınlığını değerlendirmek gerekir. Bunun için de PET-BT, manyetik rezonans görüntüleme ve tomografi kullanırız.

Tedavi şekilleri

Tümör çok büyük veya odakta değilse cerrahi yapılabilir. Burada önemli noktalardan biri tümör veya tümörler çıkarıldıktan sonra geride kalan karaciğer dokusunun hayatı devam ettirecek durumda olup olmayacağıdır. Aksi durumda girişimsel radyolojinin, nükleer tıbbın uygulamaları veya radyoterapi tercih edilebilir.

Yazının devamı...

MESANE/İDRAR TORBASI KANSERİ

4 Ağustos 2021

Pandemi sebebiyle kanser dahil birçok kronik hastalığın tedavisi yapılamadı. Son 1.5 yıllık dönemde Kovid-19 korkusuyla hastanelere gidilememesi sebebiyle birçok hastamız erken evre dönemini kaçırdı. Hâlihazırda tedavi altında olanlar, tedavilerine devam edemediği için hastalıkları kontrolden çıktı. Vaka sayıları yine tırmanışta ve yeni bir dalga gelebilir, sonbaharda hastanelerin tek gündemi yine Kovid-19 olabilir. Ancak önceki dönemlerden yeteri kadar tecrübe edindik, artık hastalıklarımızı ve tedavilerimizi ertelersek başımıza gelecekleri biliyoruz. Sağlık sistemimiz bu ülkede en şanslı olduğumuz konu ve bundan yararlanmayı bilelim; kronik hastalıklarımızın peşine düşelim.

Belirtiler

Mesane dediğimiz idrar torbası kanseri, sık karşılaştığımız türlerden olmasa da sahada karşımıza çıkan bir hastalık; diğer kanserlerden farklı olarak erken evrede yakalasak da, nüksetme oranının yüksekliği, tedavisi kadar takibini de zorunlu ve önemli kılıyor. Pandemi dönemlerinde aksattığımız takip ve kontrol bu tür hastalıkları gündeme taşımamızın sebebi…

Mesane kanserinin en önemli bulgusu kanlı idrar, gözle görülebilir ya da idrar tahlili ile fark edilir. İdrar, daha koyu, kahverengi veya daha az sıklıkla açık kırmızı renkte olabilir. Sık idrara gitme ihtiyacı, idrar yapamama veya ağrılı idrar diğer belirtiler arasındadır. Enfeksiyonlar veya taş ile karışabilir ve dikkatli bir araştırma yapılmazsa kanser tanısı gecikebilir.

Risk faktörleri

Sigara: En önemli sebebi olarak gösterilebilir. Sigara içenlerin içmeyenlere göre dört kat daha fazla risk taşıdığına dair yayınlar var. Muhtemel sebep sigaradaki kimyasalların böbrekten süzülüp burada depolanması ve idrar torbasının iç yüzeyini kaplayan epitel dediğimiz yapıda değişiklikleri başlatması.

Kimyasal madde: Metal, tekstil, kauçuk işçileri, kuaförler tanımlanan risk grupları içerisinde.

Cinsiyet:

Yazının devamı...

Alfa lipoik asit

31 Temmuz 2021

O bir antioksidan, o bir yaşlanma geciktirici, o bir hücre tamircisi, üstelik hem yağda hem de suda çözünebiliyor. Sonuçta sadece suda veya yağda çözünen antioksidanların etkilerinden daha güçlü bir etki yaratıyor. Tüm bunların yanında, diğer antioksidanlar gibi sadece tümör hücrelerini korumuyor, radyoterapinin ve kemoterapinin etkinliğini de artırıyor. Yani normal hücre hasarını onarmak için kullandığımız diğer antioksidanların aksine, uygulamak için tedavilerin bitmesini beklemek gerekmiyor.
Alfa lipoik asit (ALA), en kısa tanımıyla; mitokondride bulunan bir ‘enzimatik kofaktör’ yani vücudumuzdaki biyokimyasal reaksiyonların oluşmasını sağlayan yardımcı moleküldür. Bu sebeple alfa lipoik asite hücrelerimizin enerji santralleri de diyebiliriz. Vücutta doğal olarak bulunur ancak yeterli olmadığı için besinlerle alınması gerekir. Besinlerle yeterli miktarda alamadığımızda da takviyeleri gündeme gelir.

Etkileri nelerdir?

Antioksidan etkisi ile yaşlanmayı yavaşlatır, metabolizmayı hızlandırıp kilo verdirir. Hayvan deneylerinde kas enerji metabolizmasını hızlandırdığı kaydediliyor. Ancak insanlarda bunu kanıtlayacak bir analize rastlayamadım.

Diyabet: Kan şeker ve kolesterol seviyelerini düzelttiğine dair yayınlar bulunmaktadır.

İnflamasyon: Bu, kalp hastalığı, şeker hastalığı veya kanser gibi birçok kronik hastalıkla ilişkilidir. PGE2, COX-2, iNOS, TNF-α, IL-1ß ve IL-6 gibi çok sayıda inflamasyon belirtecinin üretimi ve ortama salınması ile ALA’nın ilişkili olduğunu, yapılan çalışmalardan biliyoruz. Metabolik hastalığı olan hastalara ait çalışmaların incelendiği bir meta analizde, ALA takviyesi sonrasında CRP, IL-6 ve TNF-α düzeylerinin düştüğü gözlemleniyor.

Kalp hastalığı: Oksidatif stres, kalp hastalığının en önemli sebeplerinden biridir ve ALA, oksidatif stresi azaltması sebebiyle kalp hastalığı riskini azaltır. Ayrıca kötü kolesterolün düzeyini azalttığına dair de yayınlar var.

Psikiyatrik ve nörolojik etkileri:

Yazının devamı...

GECE TERLEMESİ

28 Temmuz 2021

Terleme vücudumuzun ısıyı düzenlemek için kullandığı fizyolojik bir olaydır. Ağır bir spor sonrası ya da çok sıcak ortamda terlemek normaldir. Ancak gece yarısı terleyerek uyanmak birçok hastalığın belirtisi olabilir. Bu tür terleme, uyku sırasında herhangi bir efor sarf etmeden meydana gelir, ağır bir battaniye veya sıcak odadan kaynaklı değildir. Uyku kalitesini düşürdüğü gibi birçok hastalığın da belirtisi olabilir. Böyle bir şikayetiniz varsa doktorunuzla paylaşmak önemli.

Nedir?

Gece, uyku sırasında meydana gelen aşırı terleme, genellikle sırılsıklam olarak tariflenir, hafif değildir. Ani sıcak basmalarından da farklıdır (sıcak basması, ani sıcaklık değişimine bağlı hislerdir ve gün içinde herhangi bir zamanda olabilir) yanı sıra yüzün kızarmasıyla da karıştırılmamalıdır.

Sebepleri

Menopoz: En fizyolojik olan nedenlerden biri şüphesiz menopozdur. Menopozda östrojen ve progesteron seviyelerindeki değişiklikler, gece terlemelerine sebep olur ve araştırmalara göre kadınların yüzde 85’ini de etkiler. Ancak farklı olarak menopoza bağlı terlemeler birkaç dakika sürer ve bir zaman ayrımı yoktur. 

İlaçlar: Antidepresan, kortizon, ateşi düşürmek için kullanılan aspirin, acetaminofen gibi ilaçlar, kafein, alkol terlemeye sebep olabilir. Ayrıca hormon dengesini bozan ilaçlar, örneğin meme veya prostat kanserinde kullanılanlar...

Enfeksiyon: Ateşi tetikleyen enfeksiyonlar gece terlemesi yapabilir; tüberküloz, bakteriyel-viral enfeksiyonlar ve mantar enfeksiyonları gibi.

Tüberküloz:

Yazının devamı...